Bu mahalle, o mahalle mi?

Haberin Devamı

Mahalle baskısı” tanımı ortaya çıktığından beri bakıyorum bundan söz edenlerin çoğu “mahalle”yi sözlük anlamı (veya yaygın anlamı) ile ele alıyor. “Bulunduğunuz sokak veya semt” olarak... TV tartışmalarında da böyle, sohbetlerde de, gazetelerde de...

Oysa burada, bazı çevreler tarafından bilinçli olarak başlatılan (veya ‘bilinçsizce başlatılmış olabilir’ diyelim) ve tüm çevrelere, tüm “mahalle”lere; sokağa, otobüse, lokantaya, devlet dairelerine, özel iş yerlerine, okullara kadar yayılan bir baskıdan söz ediyoruz.

Dün bulunduğum toplantıda bir gayrimüslim hanım “Sigara içtiği için arabada ağzına attığı bir sakızı inerken mutlaka çıkardığını, dışarda -canı istese bile- çekindiği için kahve, çay içmediğini” söyledi. Sonra da kullandığı jipte ışıklarda beklerken karşı istikametten gelen arabanın yanında durduğunu, direksiyondaki sakallı bir adamın ‘in o jipten aşağı o....’ diye kendisine küfrettiğini anlattı...

Buyrun size iki tür mahalle baskısı. Mahallelerin neresi olduğunu bilmiyoruz ama iki tür baskı açıkça görülüyor. Birincisi Müslüman olmayan vatandaşın bile hissettiği oruç baskısı, ikincisi ise kadınları jip kullanmaktan veya bir araba direksiyonuna oturmaktan bile alıkoyacak baskı...

Ne yapacağız şimdi? Bunlar demokratik bir ülkede, üstelik herkesin dininde, inancında serbest olduğu laik/demokratik bir ülkede, ayrıca kadın-erkek vatandaşların eşit olduğu (gerçi yeni Anayasa taslağında bu eşitlik de çıkarılıvermiş ama) Türkiye’de olacak şeyler midir? Bugüne kadar olmuş mudur?

Haydi hemen “Ama Nişantaşı kafelerinde de...” diye başlayalım. Belli bir semtin, bir iki kafesinde olmuş (veya olduğu iddia edilen) bakışlar ki hep “imalı bakış” olarak geçmektedir, oluşan genel baskıyla arşılaştırılabilir mi?

Namazınızı evinizde kılmanız mümkündür ama okulda, iş yerinde topluca namaza gidilmeye, otobüsler namaz için durdurulmaya başlandığında topluluğa katılmayanların hissedeceği baskı az şey midir?

Bırakın bunu, kadınların “mazereti olduğu için” ayın belli günlerinde oruç tutmaması veya ilaç alan hastaların tutamaması gibi nedenler varken, çocuklar varken Ramazan’da yemek servisi yapmayan lokantalar veya bazı şehirlerde suyu kesilen sokak çeşmeleri olacak şey midir?

“DİKKAT EDİN, DİNSİZ DERLER”

Artık içinizden kaç kişi şu günlerde sokakta simit yiyebiliyor, sadece bunu düşünelim. Tufan Türenç’e “Elinde simitle otobüse bindiğinde şoförün ve bazı yolcuların kendisine yaptığı hakaretleri anlatan arkadaşını” da hatırlayalım.

Başbakan Erdoğan’ın TÜSİAD eski Başkanı Ömer Sabancı’ya; yasa dışı açılmış Kur’an kurslarının serbest bırakılması hakkında yorum yaptığı için “Dikkat edin, sonra size dinsiz derler” sözü bile toplumda mahalle baskısının (devlet tarafından yapılmasına) bir örnektir.

Ve adına ne derseniz deyin bu baskı artık “oturduğunuz sokağı” filân çoktan aşmıştır. Laikliğin, ülke şartlarına göre bazı ülkelerde getirilen “devlet dairelerinde dini simge kullanılmaması” kuralı da “dini kimliği olmaması, her inançtan vatandaşına eşit özgürlüğü sağlaması” gereken devlete ait alanlarda bu tür baskılara izin verilmemesi için konmuştur.

İstediğimiz kadar “abartı” diyelim, son yıllara kadar Türkiye’de görülmeyen baskıların ortaya çıkması bunun önemini daha çok arttırmıyor mu sizce?

*****

Kadınların Anayasa Platformu

Türk Ceza Kanunu’nda kadınlara, çocuklara yapılan haksız ayrımcılık, tecavüz ve cinayetlerde bile mağduru, maktûlü suçlu çıkaran yasalar, bunların yeni taslakta da devam ettirilmek istenmesi kadın kuruluşlarının, kadın hukukçuların gayretiyle değiştirilmişti.

TCK Kadın Platformu gurur duyulacak bir çalışmayla, gece gündüz uykusuz koşturarak yasaları biraz da olsa kadınların haklarını koruyacak şekilde değiştirmeyi başarmıştı.

Kadın sivil toplum kuruluşları ve çoğu bunların da içinde yer alan kadın hukukçular uzun süren çalışmalardan sonra “Kadınların Anayasa Platformu”nu da kurdular.

Telefonla görüştüğüm KADER Başkanı Avukat Hülya Gülbahar yeni Anayasa taslağı diye ortaya çıkarılan taslakta “tüm kişi temel hak ve özgürlüklerine sınırlama getirildiğini, birey haklarının gözetildiği bir anayasada konut dokunulmazlığından haberleşme özgürlüğüne, dernek kurma özgürlüğünden ifade özgürlüğüne kadar her tür özgürlüğün kısıtlanmasından söz edilemeyeceğini” söyledi.

Bir yandan tüm tartışmalar türbana, tesettüre kilitlenirken anayasada kadınların ikinci sınıf vatandaşa dönüştürüldüğünü, “genel ahlak gerekçesiyle” her konuda keyfî sınırlamalara ve müdahale hakkına yol açıldığını, “genel ahlak” diye bir tanım Anayasa’ya konursa her yönetimin kendine göre ahlak kuralları belirleyebileceğini anlattı.

Gerçekten de kadın-erkek eşitliğini Anayasa’dan çıkartıp kadını “çocuklar ve özürlü vatandaşlar”la birlikte “korunmaya muhtaç” kimliğine sokan “iktidar tarafından seçilmiş” hukukçulara sormak lâzım;

Madem ki 21. yüzyıl Türkiye’sinde kadın korunmaya muhtaç vatandaştır, o zaman neden haklarını koruyacak olan devletin “kadına karşı pozitif ayrımcılığı”nı taslağınıza eklemiyorsunuz?

Onlara örneğin siyasette eşit haklar sağlayacak bir “kota”yı (Barolar Birliği’nin hazırladığı taslakta olduğu gibi) oraya koymuyorsunuz.

16 ülkenin Anayasa’sında olan bu hakkı (ki Ruanda’da bile kadın temsili yüzde 48.8’dir) Türk kadınına vermiyorsunuz?

Türk kadınının eşitlik hakları hep siz erkeklerin elinde ertelenip durmaya (ve bir yandan da bunun gözetildiği söylenmeye)mı mahkum olacak?

Ortada “kadın-erkek eşitliği” tanımının bile çıkarıldığı bir taslak ve bunun derhal değişmesini talep eden sivil toplum kuruluşları var.

2 Ekim Salı günü saat 11’de Taksim Hill Otel’de Kadınlar Anayasa Platformu açıklama yapacak.

Tüm sağduyulu, hakkına sahip çıkan kadınların orada olmasını istiyorlar. Haydi kadınlar, haklarımızı isteyelim ve söke söke alalım.

Başka çaresi kalmadı bu işin!

DİĞER YENİ YAZILAR