Türkiye’de siyasetçiler kendilerini pohpohlayan, el üstünde tutup her dediğini, yaptığını onaylayan gazetecileri “sever”ler. Eleştirenler ise genellikle sevilmediği gibi sık sık gazete yönetimlerine şikayet edilir.Bu nedenle Başbakan Erdoğan’ın uçağıyla ABD’ye giden ERKEK (hepsi erkek) meslektaşlarımız arasında ona kızabileceği şeyler söyleyecek kimsenin çıkacağını sanmıyorum (ben gitsem söylerdim ama böyle bir ihtimal yok. Olmayacak da... Tansu Çiller’de de olmadı, Ecevit’te de, Mesut Yılmaz’da da... “Doğru söyleyeni dokuz köyden” meselesi... İlk günden doğruları söy-le-me-yecek-siin.)Gelelim esas konuya... Daha önce kaçamak konuşan, ikili oynayan -bu nedenle ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Parris, Richard Holbrooke gibi kendi uzmanlarının bile Bush yönetimini eleştirdiği- Amerikalı isimlerden sonra ABD Savunma Bakanı Robert Gates de son olarak iki konuda saçmalamış...Birincisi; Amerika’nın PKK’ya hava saldırısı yapması alınacak üç önlemden en çok üzerinde durulan ihtimal olmasına rağmen, bu konudaki soruya “Bana hiç mantıklı gelmiyor” cevabını vermesi...İkincisi; bunun nedenini “PKK militanlarının yerini bilmeden, haklarında iyi istihbarat sahibi olmadan hava saldırısı yapmanın yanlış olacağı” şeklinde açıklaması.Hani insan karşısına geçip, elini beline koyup “Siz bizi kelek mi sanıyorsunuz” deme duygusuna kapılıyor.Dünyanın öbür ucunda olup biteni oturdukları koltuktan en ince detayına kadar uyduyla izliyorlar. Termal kameralarla -ayıptır söylemesi- insanların çıkardığı gaza kadar görüyorlar.Kim inanır “yerini bilmiyoruz”a?Açıkça “Biz samimi değiliz, başka plânlarımız var size yardım edemeyeceğiz” deseler daha dürüst olacak hiç değilse.Düşünün, Bush daha iki gün önce Abdullah Gül’ü arayarak “Diplomasi dışındaki seçenekleri değerlendiriyoruz, PKK’yı etkisiz hale getireceğiz” demiş, Chicago Tribune gazetesi; “Beyaz Saray kaynaklarına göre Bush PKK kamplarının ABD savaş uçakları tarafından bombalanması seçeneği üzerinde duruyor” diye yazmış ve ABD Savunma Bakanı tam aksini söylüyor...Acaba yalancı kim; Başkan mı, Bakan mı?ARTIK GÜLMEYELİMBu durumda... Yanındaki gazeteciler veya danışmanları ona söylemeyebilirler ama birilerinin Başbakan’a Bush’la yapacağı görüşmede gülmemesini ve hatta hiç gülümsememesini söylemesi, “ABD’nin her gün ortaya attığı farklı oyalama taktiklerinin, birbirine zıt Başkan-Bakan açıklamalarının, “PKK’nın yerini bilmiyoruz” abukluklarının ayıp olduğunu, kabul edilemeyeceğini, daha fazla oyalamakla bize yeni şehitler verdirebileceklerini, bunca zaman sonra yapılacak operasyonda sonuç yerine “hava” alınacağını” anlatması gerekiyor.Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün Nato toplantısında yabancı siyasilerle el sıkışırken yüzündeki geniş gülümseme son derece rahatsız ediciydi.Neye gülüyorlar hâlâ anlamak mümkün değil!*****İşte termal kamera!Haftalardır ‘Bizim orduda termal kamera yok mu, varsa nasıl oluyor da birliklerimize, karakollarımıza yaklaşan kalabalık terörist gruplarını görmüyorlar’ diye sorup duruyorum.Hem köşemde, hem TV’de...Bu arada sorup soruşturmalar sonunda askerliğini son yıllarda Hakkari’de yapmış olan tanıdıklarımdan termal kameranın kullanıldığını da öğrendiğim için anlamakta zorlanıyorum. Zira bildiğim kadarıyla bu kameralar yüzlerce kilometre öteden geleni gideni, oturanı kalkanı detaylarıyla gösteriyor.Dün “Hakkari Şemdinli’de sınırdaki birliğimize 80-100 kişilik PKK’lı saldırısının termal kamerayla tespit edildiği, böylece teröristlerin yoğun ateşle karşılandığı ve 30’a yakın kayıp vererek Kuzey Irak’a kaçtığı” haberini okuyunca derin bir “ohh” çektim.Nihayet duyduk... Tam da benim aynı gazetede “ABD dünyanın öbür ucunu Washington’dan izliyor da biz sınırımızdan geçip birliklerimize saldıranları nasıl göremiyoruz” diye son kez sorduğum gün...Şimdi kafam daha da karıştı; madem ki bu kez gördük ve biz hücuma geçebildik, böylece zararsız atlatabildik de daha öncekileri neden göremedik?Örneğin Dağlıca saldırısı neden fark edilmedi? Birliklerde köstebekler mi var, varsa belirlenip gereken yapılıyor mu, yoksa teröristlere dışardan “son teknolojilerle bilgi ve taktik veren” başka profesyoneller (!) mi söz konusu?Bunları öğrenebilmeyi çok isterdim doğrusu.Bir de... Halk öldürülen PKK’lıların fotoğraflarını görmek istiyor. Bunlar can havliyle kaçarken bütün ölülerini, bir tane bırakmadan nasıl taşıyabiliyorlar, yok mu bir fotoğraf şehit analarına gösterecek?
Böyle bir medya sansürünün -bazı haklı nedenlerinin olabileceği düşünülse bile- 21. yüzyılın; her haberin anında haber ajansları, internet, uluslararası haber kanalları ile dünyanın her köşesine ulaştırıldığı ortamında hiçbir anlamı yoktur.Anlamı olmadığı gibi basın özgürlüğüne aykırıdır, büyük ihtimalle AİHM’ye şikayet edilse (ki umarım edilir) ceza görür.Televizyon Yayıncıları Derneği’nden gönderilen bilgi notunda RTÜK Başkanı’nın Başbakanlık’tan aldığı bilgiye göre yayın yasağı; Şehit cenazeleri, kayıp askerler, ekrana çıkarılan askeri uzmanlara yaptırılan yorumları kapsamakta imiş. Bunun dışındaki haberlerde bir sorun yokmuş. Oysa ben dün, bu yasağı duyduktan sonra önce RTÜK Daire Başkan Yardımcısı Muhittin Bilge, daha sonra Daire Başkanı Nurullah Öztürk’le uzun görüşmeler yaptım.Aldığım bilgilere göre aslında “konuşmacılar” için “şu olabilir, bu olamaz” şeklinde bir kısıtlama yok. İstenmeyen şeylerin başında askerî operasyonlarla ilgili “Asker şu noktadan 40 km. Irak’a girdi, şu kadar yığınak yaptı” gibi bilgiler, önüne harita açarak öneri getirme çabaları var. Kısacası halkı yanlış bilgilendirme veya ilgisi olmadığı halde bazı askerî kararları, bilgileri açıklıyor havası yaratma ya da kayıp askerlerle, 21 Ekim PKK saldırısıyla ilgili yanlış bazı bilgileri gerçek gibi yansıtma durumları önlenmeye çalışılıyor.İkinci olarak da barış havasını, toplumun birliğini bozacak, üzücü olaylara sebep olacak provokasyonlar önlenmek isteniyor.Tabii bu arada terör örgütüne “hedefine ulaştığı imajı verecek” terör şehidi ailelerinin üzüntülü görüntülerinin dönüp dolaşıp tekrar tekrar verilmesi de istenmiyor.Bunlar haklı nedenler olabilir. Ama konuyu ucu açık şekilde bırakıp, haberin “Başbakanlık’tan geldiği” söylenerek verdiğinizde o andan itibaren kanallardaki tüm haber birimleri, tüm haber-tartışma programı yapımcıları paniğe girecek ve neyin “kapatma nedeni” sayılacağını bilemeyecektir.Şu anda durum aynen böyle...Kaldı ki Reuters Haber Ajansı dün haberini şöyle verdi:“Reuters Flaş: Türk ordu kaynaklarından aldığımız bilgiye göre Pazar gününden bugüne kadar Türk savaş uçakları 20 kilometre, 300 Türk askeri ise Irak içinde 10 km. ilerleyip PKK kamplarına bomba yağdırdı. 34 PKK’lı terörist bu sınır ötesi müdahale sırasında öldürüldü.” Yani ordu 30 km. girdiğinde de haberi verecek, 40-50 km.’ye ilerlediğinde de. Öğrenebiliyorsa hangi noktadan kaç askerle girdiğini de...O zaman Türk TV’lerine bu yasak ne anlama geliyor?.. Veya emekli askerlerin konuşması Başbakanlığı hangi nedenle rahatsız ediyor bunu anlamak mümkün mü?Mehmet Ali Birand dün televizyonda “Batıda böyle durumlarda devlet tüm bilgileri en doğru şekliyle medyaya kendisi verir ki medya güvensiz haber kaynaklarına gerek duymasın” dedi. Son derece haklı...RTÜK bu konuyu net şekilde önce Türk medyasına, sonra da halka açıklamayı borç saymalıdır!*****Bu nasıl komşu, bu nasıl müttefik, bu nasıl operasyon?Ya biz anlayamıyoruz veya her şey “asla anlaşılamaz” şekilde olup bitmekte...George Clooney ile Nicole Kidman’ın başrollerini oynadıkları Barışçı filminde de görmek mümkün (hemen DVD’sini alıp izleyebilirsiniz); Washington’da masa başında oturarak İran’daki (veya Irak’taki) tüm olayları uydu vasıtasıyla en ince detayına kadar izliyor, bir kamyonun plâkasını bile görebiliyorlar.Bu hesapça Kuzey Irak’taki PKK teröristlerinin de her hareketini izleyebilmelerine rağmen hâlâ “PKK kamplarının yerini bilmediklerini” nasıl söyleyebiliyorlar. (Türkiye sınırını geçip Türk ordusuna saldıran 150-200 teröristi nasıl görmüyorlar, görüyorlarsa müttefiklerini neden uyarmıyorlar?)Onların bilmediği kampı bir İngiliz kadın muhabir bilerek nasıl gidip röportaj yapıyor?AB, DTP’ye “PKK’nın terör örgütü olduğunu söyleyin” derken ABD’nin Irak’taki güçlerinin Komutanı General David Patreus BBC’ye yaptığı konuşmada önce PKK’ya “terörist”, “terör örgütü” yerine “asi” diyor sonra devam ediyor:“Çok zor bir durum içindeyiz... Bir tarafta Nato müttefiğimiz, bir tarafta ise direnişçilere karşı beraber mücadele ettiğimiz diğer müttefiğimiz...” Demek ki kendilerinin Irak’a “terörü önleme” mazeretiyle girdiğini unutmuş. PKK’yı terör örgütü görmediği gibi Barzani’den, Talabani’den de ayırmıyor. PKK’yı Irak Kürdistanı vatandaşı olarak görüyor. (Bunun ABD’nin de görüşü olması, Bağımsız Kürdistan plânında ortak çalışmaları ihtimali çok mu imkansızdır?)Irak’ta görüşmeler yapan Dışişleri Bakanı Ali Babacan yetkililerden “PKK’ya karşı operasyon yaparız” sözü alamıyor ama Irak’taki PKK ofislerinin kapatılması, PKK’lıların finans kaynaklarının bloke edilmesi sözünü alıyor.Bu nasıl komşu, ABD nasıl müttefiktir ki aylardır Türkiye’ye şehit verdiren terör örgütünün ofislerine, finans kaynaklarına bugüne kadar göz yummuştur?Yumduklarına göre bugün verdikleri sözlere nasıl güvenilebilir?Bize gelince... Amerika Washington’dan dünyanın öbür ucunu izleyebiliyor da biz sınırlarımızı geçen yüzlerce kişilik terörist gruplarını neden göremiyoruz?Önceden davul zurna çalarak haber verilen operasyon nedeniyle Irak’ta sınıra yakın 200 köy boşaltılırken PKK’lılar kamplarda oturup bekleyecekler mi?Daha çok soru var ama yerim yok ne yazık ki!
Başbakan Erdoğan’ın Oxford Üniversitesi’nde yaptığı konuşmadan sonra bir subay kızının “Bizim subaylarımız şehit olurken neden biz hiçbir şey yapamıyoruz, terörle uğraşan diğer ülkelerden ne farkımız var” sorusuna verdiği cevap ilginç...Adeta “Amerika bile savunmasız, biz ne yapabiliriz ki” anlamına gelecek şekilde:“ABD de terörü halledebilmiş değil. Pentagon terörden, teröristten korunabildi mi? Terör Pentagon’u da, İkiz Kuleleri de vurdu. Şu anda ABD’ye girerken elinizi kolunuzu sallaya sallaya giremiyorsunuz. Ayakkabınız mayakkabınız her şeyinizi çıkartıyorlar, her şeyinizi” demiş. Oysa öncelikle 11 Eylül ile PKK terörü arasında hiçbir benzerlik yok. O olay ABD’nin hazırlıksız yakalandığı, daha önce dünyada benzeri yaşanmamış, bu nedenle de önlemi alınmamış bir olaydı. Hatta daha sonra ABD’nin “11 Eylül’den yola çıkarak ve İslâmi terörü bahane ederek istediği ülkeye istediği müdahaleyi yapabilmesi için bu olayı kendi içinde düzenlediği” dahil birçok teori de ortaya atıldı.PKK terörünü ise Türkiye yıllardır yaşıyor, on binlerce kayıp verdi ve vermeye devam ediyor.Aslında subay kızı Lale Can’ın sorusunun asıl cevabı Erdoğan’ın son cümlelerinde gizli. 11 Eylül’den sonra ABD’ye (ve tabii AB ülkelerine) girerken elinizi, kolunuzu sallayarak giremiyor, ayakkabınıza kadar aranıyorsunuz da PKK sınırdan kolayca 100’er 100’er geçip nasıl elini, kolunu sallaya sallaya askerlerimizi öldürüyor, karakollara saldırıyor, yollara mayın döşüyor?Ve bunca yıldır, örneğin iktidarda olduğunuz ve PKK terörünün hortladığı son 5 yıldır çözüm için sizin hükümet ne yaptı?Konuşmasının ardından Başbakan’a bu sorular sorulabilirdi. Ama tabii Lale Can henüz 22 yaşında ve uzaktan her şeyi göremiyor. Kim bilir belki de bilse bile yabancı bir ülkede Başbakan’ı zor duruma düşürmek istememiştir.*****Uyaracaksanız yabancı medyayı uyarın!İki gün önce Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın 21 Ekim PKK saldırılarından sonra “Şimdi milletin birlik olma zamanıdır” açıklamalarını da aldığım bir yazı yazmıştım.Bu yazıda Başbakan’ın “medya da kışkırtıcı, suçlayıcı üslubundan vazgeçmeli” sözüne de; “daha yeni bir terör saldırısı duyulur duyulmaz bunun altında PKK’dan başka neden arayan” gazetecileri örnek göstererek hak vermiştim. RTÜK’ün 23 Ekim’de (dün) yayınladığı, “terörist saldırılarla ilgili radyo ve televizyon yasağı” bildirisi bu düşüncemden vazgeçmeme neden oldu. Ortada Hükümet’ten kaynaklanan yepyeni bir baskı var.Evet Türk televizyonlarında konuyla ilgili yayın yapacak hiçbir deneyimi olmayan; eğlence, kadın, magazin programlarının bile en ciddi, en fazla sorumluluk gerektiren, en hassas konulara reyting uğruna atlaması, örneğin terör konusunda şehit cenazelerini, şehit ailelerini döne dolaşa göstermesi, olayların, konuların abartılarak özensiz yayın yapılması görülen durumlardır.Ama bunu genele yaymak ve bütün radyo/televizyonlara yasak getirmek olacak şey değildir. Olmadığı gibi bir numaralı görevi (ve demokrasilerin de gereği) haber vermek olan basının evrensel özgürlük hakkına aykırıdır.Bu durumda haber kanalları, haber programları ne yapmalı RTÜK bir de onu açıklasın. Kapatalım mı bu kanal ve programları?Türkiye içinde bu yapılırken, Avrupa ve Amerika’da birçok TV kanalı (BBC, CNN International başta olmak üzere) ve gazete (Independent’tan NY Times’a, The Times’a kadar sayısız gazete) PKK teröristlerine asi veya gerilla demeyi sürdürüyor.Son olarak The Times Kandil Dağı’ndaki kadın PKK’lıları “Dişi Rambolar” diye yazınca kendi okurları “Biraz sorumluluk, sağduyu gösterin. Bu kadarı da olmaz” diye uyarmış.Biz ise şimdiye kadar yabancı medyayı uyarma becerisini gösteremedik. Dışişleri Bakanlığı, büyükelçiler, Kültür Bakanlığı için bunlar önemsiz olaylar herhalde.Hükümet Türk medyasına sansür koymakla uğraşacağına PKK’nın kendini dünyanın gözünde gerilla göstermesine engel olsun!*****Kenan birinciliği hak ediyor!Haklı olarak çok kötü bir psikoloji içindeyken iyi bir haber geldi. Kenan Doğulu MTV Avrupa Müzik Ödülleri’nde aday gösterilmiş.Onun bu kez kesinlikle birinci seçilmesi lâzım, çünkü bunu yıllardır sürdürdüğü ciddi çalışmaları, harika müziği ve sahne performansıyla gerçekten hak ediyor.Bunu Eurovision Şarkı Yarışması’nda da gördük zaten, gurur duyulacak bir başarı sergiledi.Türkiye’yi temsil etmek için teklif geldiği anda da zirvede bir şöhret olmasına rağmen risklerini düşünmeden seve seve kabul etti.Şimdi sıra bizde... Haydi pamuk ellerinizi telefonlarınıza atın, elimizden geleni yapalım. (Aslında ben çoktan yaptım da...)Mesaj kısmına MTV02 yazıp 1004’e göndermeniz gerekiyor.Unutmayın.
İngiliz Independent gazetesinde çok güzel bir başyazı çıkmış. Ona geçmeden önce Times’ın başyazısına bir göz atmak istiyorum.Türkiye’nin on yıllardır istikrarsız bir bölgede genel olarak güvenilir bir ortak olduğunu söyleyen Times, Türkiye içinde ve dışında yaşanan gelişmelerin ilişkileri ‘Ankara’nın yönünün Batı’ya dönük olduğuna artık garantili gözüyle bakılamayacağı bir noktaya taşıdığını’ şu cümlelerle anlatmış:“Güçlü İslâmcı kökenleri olan AKP’ye (tekrarlayalım; İslâmcı, din kurallarına göre devlet yönetimi, laik/demokratik yapı yerine dine bağlı yapı isteyen demektir, İslâm’a önem veren değil. R. M.) bu yaz düzenlenen seçimle verilen yetki, modern Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün öngördüğü laikliğe ne ölçüde bağlı olunduğuna dair temel soruları gündeme getirdi.Avrupalılar rahatsızlıklarını bastırdılar ancak artık Türkiye’nin Müslüman değerler ile laik kurumların bir arada varlığını kanıtlayan bir model olmayı sürdüreceğinden o kadar emin değiller. Bu arada Türkler ise AB’nin ihanetine uğradıklarını düşünüyorlar.” Bu bölümü almamın nedeni, seçim öncesinde de aynı şeyleri benim yazmış olmam. AB önce bu gidişe inanılmaz bir destek veriyor, sonra da yukardaki görüşle hemfikir oluyor. Yani “ihanet” kısmı bu açıdan doğru... Oysa onlara göre ihanet yok, AB yalnızca kendi plânlarından, çıkarlarından yana o kadar.70-75 milyonluk, işsizi, sorunu çok bir ülkeyi istemiyor ve bunu kolaylaştırmak için gerekli şartlara itiyor. Bunu da kendi bazı gazeteleri, yazarları, siyasetçileri açıklama dürüstlüğü gösteriyor. Demek ki neymiş; bizim hükümetin “AB’ye girmek istemeyi” anti-laik gelişmeler konusundaki tepkilere karşı bir garanti gibi sunması bunu bir garanti yapmazmış.Gazete daha sonra Irak konusuna geçmiş ve “Bu zor döneminde İngiltere’nin Türkiye’ye dostluğunu kanıtlaması gerektiği” belirtilmiş. TERÖRÜ ÇÖZMEK ABD’YE DÜŞÜYOR!Independent ise başyazısında; “Türkiye bu yola tek başına girmek durumunda bırakılmamalı. PKK’yı dizginlemek için Iraklı Kürtlerle birlikte çalışmak Amerika’ya düşüyor” demiş ve (yine terörist yerine gerilla tanımını kullanmakla birlikte) terör örgütünün Irak sınırını geçmek zorunda bırakılacak Türk ordusuna karşı yaptığı plânı detaylarıyla anlatmış.“Kıyameti andıran senaryo” olarak adlandırdığı bu plânda PKK’nın Türkiye’yi “Kürtlere özerklik tanınması” yolunda taviz vermeye başka türlü zorlayamadığı için amaçlarının orduyu sınırın her iki tarafında çatışmaya sokmak ve bu yangından bir şey çıkmasını ummak olduğu ifade ediliyor.Gerçekten de, bırakın ellerinde son model Amerikan füzeleri, uçaksavarları olan peşmergelerle PKK’lıların sınırı geçen birliklere her tür hileyle zarar vermesini, atılacak füzelerde ABD’nin rolü var mı onu bile anlamak mümkün olmayacak. ABD’nin Türkiye’ye dost gibi, işbirliği içindeymiş gibi davranarak karşı tarafa destek verip vermediği bile anlaşılamayacak.Onun için, Irak’ın Kuzey’ine top atışı da çoktan başladığına göre sınırı geçmek konusunda çok dikkatli karar vermek gerekiyor.New York Times “Küstah PKK pususu tamamen provokasyon gibi görünüyor” demiş. Çok doğru, bu alçakça pusuları kurup arkadan vuranların daha ne tür alçaklıklar yapacağı belli değil. Hele ABD’yi yanlarına almışken!*****Referandum adıyla oynanan komedi==Bu komediyi daha haftalar önce Atatürk Havaalanı’na yurtdışından gelen Türklerin oy kullanması için konmuş kırık dökük sandıkları görünce fark etmiştim.Başındaki kişinin veya gece, kaldırıldığı odalarda isteyen herhangi birinin kolayca açıp oyları değiştirebileceği, paket ipiyle sözüm ona bağlanmış, kenarı kırık, ağzı kırık sandıklardı gördüğüm... Yazısını da hemen yazdım ama bir türlü sıra gelmedi.Aslında bu yersiz, anlamsız, zamansız, kimsenin neden aceleye getirildiğini ve neden yapıldığını anlamadığı olayın önleneceğini, iptal edileceğini de düşündüm.Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Muammer Aydın’ın bile yapılmaması gerektiğine inandığı, Anayasa hukukçularının “Hem başbakan, hem cumhurbaşkanını halkın seçmesi ciddi sorunlar yaratır. Bunun örnekleri Yunanistan dahil birçok ülkede görülmüştür” demeleri, hele sık sık referanduma başvurmanın yöneticileri diktatöre çevireceği uyarıları hiç dikkate alınmadan, tartışılmadan sadece “Başbakan istedi” diye referandum yapılması olacak şey değildi.Ama aynen tahmin edildiği gibi “Başbakan istedi” diye yapıldı, o istedi diye sandık kurulu olmayan sandıklarda oy verildi ve hiç de güven duyulmayacak bir sonuç ortaya çıktı.Sanıyorum benim gibi artık seçimlere de güven duymayan oldukça çok sayıda insan yaşıyor Türkiye’de. Ben İlhan Kesici’nin girdiği belediye seçimlerinde onun oylarının çöpten çıktığı görüldüğü günden beri seçimlerin adil, düzgün şekilde yapıldığına inanmıyorum.Onun için referandum sonuçlarını YSK ve TRT’nin farklı vermesi de beni şaşırtmıyor.Dün TV’de referandum sandığı başında halkla yapılmış röportajları izledim. Muhabir türbanlı kadınlara sormuş: “Neye oy verdiğinizi biliyor musunuz?” Kadınlar da aynen bir oyun oynuyor havasında gülerek cevaplıyorlar: “Ne biliyim, herkes neye oy verdiyse ben de ona verdim”... “İnan ki bilmiyorum”...Hani Temel’in ehliyet soran polise “Olsa vermez miyim memur bey” demesi gibi. Bilse doğru hareket etmez mi, ama bilmiyor!Neden sandığa gidiyor? Tayyip bey “git” dedi diye...Neden “Evet” veriyor? Meselâ; kocası öyle verdi diye...Ama asıl neden hakkında hiçbir bilgisi yok. Olmadığı gibi olayın ciddiyetinin farkında değil. Birçok sandıkta -kimse görev almak istemediği için- sandık kurulu yok, partilerden kimse yok, kimin seçtiği bilinmeyen iki kişiyle sandık beklenmiş.Bunlardan biri de TV’de konuşuyordu; 17-18 yaşında bir çocuk.Madem ki bir ülkenin cumhurbaşkanına veya anayasasına, kısacası can damarlarına karar vermek bu kadar kolaydır, o zaman Meclis’e de gerek yok.Başbakan söylesin, “halkı” istediği oyu versin, her konu böyle kararlaştırılsın.Allah aşkına komedi değilse adı nedir bunun, biri de bana söylesin.
Cumartesi gecesi Hakkari’de terör örgütüyle çıkan çatışmalarda gencecik 12 askerimizi daha şehit vermemiz, 16’sının yaralanması, daha sonra bir minibüsün mayına çarpmasıyla çok sayıda sivil vatandaşımızın da yaralanması toplumun öfkesini patlama noktasına getirdi.Türkiye’nin her köşesinde “teröre lânet” gösterileri yayılarak sürüyor.Pazar günü bu son üzücü haberlerin hemen arkasından başlayan ve 2,5 saat süren, Şırnak’la canlı bağlantılar yaptığımız Her Açıdan programının 4 önemli, deneyimli, uzman konuğu vardı. AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, ASAM Terörizm Danışmanı Ercan Çitlioğlu, Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hasan Köni ve VATAN Ekonomi Yazarı Yiğit Bulut birçok konuda bilmediğimiz noktaları açıklarken bir noktada birleştiler:“Bu durumdan selâmetle çıkabilmek istiyorsak şu anda topluma düşen en önemli görev sakin olmak, öfkeye esir düşmemektir. Yoksa kendi içimizde çok daha ciddi sorunlarla karşılaşabiliriz.” Dün akşam saatlerinde konuşan Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan da aynı konuyu tekrar tekrar vurgulayarak birlik, beraberlik içinde olmamız gerektiğini, zaten terörün hedefinin kardeşlik duygularını zayıflatmak, zedelemek olduğunu söylediler.Başbakan Erdoğan ayrıca medyanın da “bugünlerde yayınlarına özen göstermesi, suçlu arama gayreti içine girmemesi gerektiğine” değindi. Ki bence hepsi çok haklı... Çok önemli bir hatadan söz etmekteler.Daha yeni bir terör olayı, yeni şehitler duyulur duyulmaz, her olayda (ama sinek uçsa bile) askeri suçlamaya alışmış bazı gazeteciler ekranlarda veya köşelerinde “derin devlet”ten söz etmeye başlıyor.“Önce bakalım kim yapmış? Şehitlerin nasıl öldüğü konusunda bilgi yok” gibi provokatif açıklamalar havada uçuşuyor.Bu olaylarda sayısız dış kaynaklı plân söz konusu iken akıllarına her şeyden önce “kendi içimizden birilerinin, kendi içlerinden/bağırlarından birilerine bu kadar canice bir plânı uygulamaları” nasıl akla gelebiliyor; inanılır gibi değil.Her şeyi düşünebilirsiniz amaneden önce bu?Örneğin; Yiğit Bulut’un hem programda, hem de köşesinde anlattığı “ABD’nin petrolün fiyatını arttırmak üzere bölgede kaosu canlı tutma isteği, özellikle dün bu konuda yazdıkları” ne kadar akla yakın...Belki de Türkiye’nin Barzani’ye saldırmasını sağlayarak bir taşla iki kuş vurmak istiyor.Belki bölgedeki hakimiyetine en büyük tehlike gördüğü Türk ordusunu zayıflatmak veya Kuzey Irak batağına çekerek başarısızlığına neden olmak istiyor... Türkiye’nin ekonomisini çökertip daha bağımlı hale getirme isteği de olabilir.Veya Ortadoğu’da yeni bir karışıklık çıkarıp bundan yararlanma, projelerini yürütme plânında...Ya da ABD destekli PKK’nın bambaşka bir plânı var...Bizim birbirimize düşmek yerine sağduyulu ve çok dikkatli olma zamanımız şimdi. Huy kolay kolay değişmez ama hiç değilse bu kez düşmanlıkları ve ihtirasları biraz dizginlemeye çalışalım.Yangına körükle gitmek kimseye yarar sağlamayacak*****TV’de eğlence durmalı!Diğer kanallar da aynı sorumluluğu aynı saatlerde gösterdi mi bilmiyorum ama STAR TV’nin “Hakkari” haberi geldiği anda tüm günün yayınlarını değiştirmesini çok takdir ettim.Anında bütün eğlence programları, sadece şarkı veya magazin sohbeti içerenleri bile yayından çıkardılar. (Diğer kanallar da hemen yayın değiştirdilerse onları da kutluyorum.)Bugüne kadar şehit haberlerinde medya bu özeni göstermedi. Ama artık yeter. Toplumun bir kesimi kan ağlar, şehit evlerine ateş düşerken öte yanda “çalsın sazlar, oynasın kızlar” sorumsuzluğuna göz yumulamaz.RTÜK’ün bu konuda acilen genel bir karar çıkarması gerekiyor. Ve bekleniyor!*****Habur kapısı korkusuDün Güneydoğuluların Kuzey Irak’a operasyondan asıl korkma nedeninin ekonomiyle, Habur kapısının kapanmasıyla ilgili olduğunu yazmıştım.Yazının son kısmına devam ediyorum.Devlet bugüne kadar gerekli yatırımları yapmadığı için Güneydoğu insanı haklı olarak umudunu bağladığı Habur’un kapanmasından korkuyor. Alper Uruş’un söz ettiği gelecek 10 yıllık periyotta Irak’a yapılması gereken 360 milyar dolarlık yatırımları -başta inşaat sektörü- kaybetmek istemiyor.Görünen o ki “Kapatalım; ihtiyaçlarının geçişi engellenirse PKK’yı korumaktan vazgeçerler” deyip durduğumuz Habur Kapısı, Kuzey Irak kadar bize de lâzım.Uzaktan çözüm plânı yapmak, içinde yaşayarak karar vermekten çok daha kolay...Her karar için çok iyi düşünmek gerekiyor.
Bir yanda düşmanlığın, sevgisizliğin, ırkçılığın sürdürüldüğünü görürken bir yanda da bu ülkenin “Atatürk gibi” evlatları olduğunu görmek insanı ağlatıyor. Evet, dün Vatan’ın ilk sayfasının göbeğinde Alper Uruş ve Burak Kara’nın gönderdiği haberde yüzü (tanınmaması için) buzlanmış Mehmetçiğin “Çekme abi, annem beni Erzurum’da sanıyor. Ben sınıra kendi isteğiyle gelenlerdenim” sözlerini okuyan birçok vatandaşımızın benim gibi göz yaşlarını tutamadığını biliyorum.Onlar canını vatanları için teröriste karşı siper eder, ölümü hiçe sayarak sınıra koşarken aramızda bunu bile milliyetçilik olarak adlandıranlar, şehitlerimize yardım kampanyasına katılan veya maçtan önce asker selamı veren Milli Takım’ı bile milliyetçilikle suçlayanlar var. (Bu arada, en önemli miraslarımızdan olan Kaz Dağları’nı altın arayacağız diye acımasızca, umarsızca delik deşik edenlerden sonra Milli Takım’a da Fethullah Hoca’nın elinin uzandığını duymak çok üzücü. Uğraşacak konu arıyorlarsa buna eğilsinler.)Bu kahraman askerin sözlerini okuyup göz yaşlarımı silerken Irak Dışişleri Bakanı Zebari’nin Başbakan Erdoğan’la görüştükten sonra “Ben istediğimi aldım” demesi, Irak’a döner dönmez PKK’ya yaptıkları “Ülkeyi terk edin” açıklaması, daha sonra Erdoğan’ın “Kuzey Irak’taki bütün PKK kampları dağıtılsın, yoksa...” şeklindeki çıkışları geçti aklımdan.Barzani’nin aylardır Türkiye tarafından defalarca yapılan benzer çıkışlara karşı her seferinde savurduğu “ABD arkamızda, bir şey yapamazsınız” tehditlerini düşündüm. Yine bir oyalama, zaman kazandırma planıyla mı karşı karşıyayız, bu arada Kuzey Irak’taki teröristleri korumak için planlar mı yapılmaktadır yoksa duyduklarımız gerçek midir bilmiyoruz. Hangisi doğrudur, neye inanmak lazım bilmiyoruz.Zebari ne istedi ve ne aldı onu da bilen yok.Asıl üzücü olan, her yanlış planın Mehmetçiğin hayatıyla ödenecek olması. Umarız Türkiye’yi yönetenler rahat mekânlarında, saltanat odalarında bunları düşünüyorlardır.Kuzey Irak operasyonuyla ilgili merak ettiğiniz birçok soruyu bugün öğleyin 12.15’te Star’da tartışacağız. İzleyebilirsiniz.*****Güneydoğuluların asıl korkusu!Gönderdikleri haberlerden de fark ettiğiniz gibi VATAN’ın iki gözüpek ve usta habercisi Alper Uruş ile Burak Kara şu sıralarda Güneydoğu’dalar. Bazı sorular sormak için telefonla aradığımda Kurt Dağları’nda olduklarını, Irak’a 3.5 kilometre mesafeye kadar indiklerini söylediler.‘Durum nasıl oralarda, neler görüyor, neler duyuyorsunuz’ diye sordum.“Cizre ve Şırnak’a da gittik, olumsuz bir şey yok” dedikten sonra devam etti:“Diyarbakırlı aydınlar PKK’nın silah bırakmasını istiyorlar. Gabar Dağı eteğinde sıcak çatışmaların sürdüğü söyleniyor, mayın taramaları da devam ediyor...”‘Halkın Kuzey Irak’a askeri operasyon için ne düşündüğü’ soruma verdiği cevap ise şöyle:“Operasyon istemiyorlar ve bunun en önemli nedeni de ekonomik sıkıntının ortaya çıkacağı korkusu... ‘Kalbimiz Türk askerinde, onlar için ağlıyoruz ama aklımız ekonomide’ diyorlar. Cizre’de anlatılanlara göre 1994-95’te PKK’yı Cizre’den çıkaran silah değil, Habur olmuş. Bu kapı açıldıktan sonra mazot ticaretinin başladığını, bölge insanının Irak’a gidip mazot aldığını, ekonomi düzeldikçe terörün ortadan kalktığını anlatıyorlar.” Alper Uruş karşılaştığı vatandaşlarla yaptığı konuşmaları yorumlarken “İnsanlar ekmek bulduğunda örgütle ilgilenmiyor. Onları bu yöne iten yoksulluk ve sefalet. Güneydoğu için devletin acil ekonomi paketi hazırlaması gerekiyor. Öncelikle yatırım yapılmalı” diyor.Yarın devam ederiz.*****Bugün çıkmak istemiyorum!Üzerimde bir baskı var... İlk kez güçlü bir baskı altında olduğumu hissediyorum, neden bilmem!! Onun için bugün ısrarlara, baskıya inat dinlenmek ve evimden hiç çıkmamak istiyorum.Zaten ülkemin içinde bulunduğu “ahval ve şerait”, gazeteleri okuyup, gördüğüm, moralimin düştüğü durum (ki ben asla böyle hissetmedim şimdiye kadar) hiçbir yere kıpırdama isteği de bırakmıyor.Zorla kıpırdamamı sağlamaya çalışanlar ve gelecekte bu zorlamaların bizi nerelere sürükleyeceğini görüyor olmak ise bu isteği iyice sıfırlıyor. Onun için bugün her zamanki görevlerimi yerine getirmek dışında evimden kıpırdamayacağım. Hiç değilse baskıya boyun eğmediğim ve nedenini anlamadığım eylemlere hizmet etmediğim için kendimi kutlamak istiyorum.Bugüne kadar yapılanların ötesinde bana evimde kalmayı tercih ettiğim için maddi/manevi yeni bir baskıcı uygulama yapılabileceğini de hiç sanmıyorum.
Hatırladığım kadarıyla AKP kendini yoksul halk kesimlerine daha yakın, onların sıkıntılarını daha iyi bilen, sosyal adalete önem verdiği için merkez sol bile sayılabilecek, evlere ayakkabı çıkararak giren, bağdaş kurup oturan, yoksul sofralarında iftar açan bir parti olarak tanıtmamış mıydı?“Aman istikrar bozulmasın da” diye oy verenler dışında büyük bir halk kesimi de onlara hem daha inançlı, hem de elit değil, alt gelir gruplarına da yakın diye oy vermemiş miydi?Bunların çoğu da “Sezer’e bozulanlar” değil miydi?Şimdi belki, memura günde 140 kuruş zam yapanların bir kalemde Cumhurbaşkanı ödeneğine yüzde 63 artış vererek Gül’ün ödeneğini 55 milyon 561 bin YTL (eski para ile 55 trilyon 561 milyar lira)’ye çıkarmaları, Cumhurbaşkanı Sezer’in ödeneğinin ise son üç yılda sadece yüzde 4 artmış olması onlara tekrar değerlendirme fırsatı verir.Sezer her 100 YTL’nin 26 YTL’sini iade etmiş. Köşk bütçesinde 7 yılda yüzde 26’nın üstünde tasarruf sağlamış.Karı koca gayet rahat geçinmiş, yaşamışlar da bu şartlarda. Ayrıca çocuklarının düğünü için devletin 2500 polisini seferber etmeden... Köşkte nikah sırasında harcanan elektriği bile ceplerinden ödeyerek...Tarafsız gözle bakın ve düşünün.Şimdi Cumhurbaşkanı Gül ve eşinin Köşk’e ayrılan bu 55 trilyon 561 milyar’ın yüzde 21’ini (11.9 milyon YTL) mal ve hizmet alımına, yüzde 33’ünü (18.8 milyon YTL) ise tadilat, bakım, inşaat işlerine harcayacağı söyleniyor.Anlaşılan (ve herkesin anladığı) o ki alt gelirdeki halk kesimlerini çok düşünen, bu nedenle memura da günde 140 kuruş zam (!) yapan iktidarın cumhurbaşkanı ve eşi köşkte trilyonlar tutacak bir tadilat, yenilemeye girişecek.Oysa salonlar adeta saray gibi, muhteşem görünüyor ve son dönemde de kusursuz şekilde işlevini yapmış.O zaman, eğer bu kadar büyük bir değişim yapılacaksa neden yapılacak, millet haklı olarak merak ediyor.Yoksa Sezerlerin yaşadığı ortamda yaşamak, aynı mobilyaları kullanmak onlara zor mu geliyor?Bu memlekette 250 YTL okul harcını ödeyemediği için üniversite son sınıftan atılan (bu ay o öğrencilerden birinin harcını -son sınıftan atılmaması için- ben yatıracağım, bir başkasının üniversite eğitim masrafını da bu yıl ben karşıladığım için gayet iyi biliyorum), cebinde 10 YTL’si olmadığı için müzelere girememekten şikayet eden öğrenciler, açlık sınırı altında yaşayan büyük kitleler varken onlarca trilyonu Köşk tadilatına ayırmaya ne denebilir bilmiyorum!İnançlı olmak sosyal adaleti gerçekten gözetmeyi, komşun açken şaşaa içinde yaşamamayı, israf yapacağına milletinle paylaşmayı gerektirmez mi?(Not: Bu arada tabii Milli Savunma Bakanlığı bütçesine yüzde 1,6 artış verilirken, zaten bütçesi İçişleri Bakanlığı kadar olan Diyanet İşleri bütçesine yüzde 21 artış sağlanması ve Diyanet bütçesinin Milli Savunma’nın çok üstüne çıkmasının nedeni başlı başına ciddi tartışmalara konu olabilir.)*****“Her Açıdan” başlıyor! Sevgili okurlarım ve izleyicilerim, yaz döneminde uzunca bir süre ara verdiğimiz “HER AÇIDAN” programımıza 21 Ekim Pazar günü, öğlen 12.15’te STAR TV’de başlıyoruz. Tartışma, bilgilendirme programları bugüne kadar maalesef basında diziler, magazin programları, geyik muhabbetleri kadar yer almadığı için ne zaman başladığını, saatini, içeriğini duyurmakta biraz zorlanıyoruz. Buna rağmen geçen yıl büyük bir ilgiyle izlediğiniz Her Açıdan’ı kaçırmamanız için size önceden haber vermek istedim.Bu hafta konumuz yine gündemin en sıcak konusu: PKK terörü ve Kuzey Irak Operasyonu... Irak Dışişleri Bakanı “PKK ülkeyi terk etsin” derken samimi mi, blöf mü yapıyor? PKK Irak’tan çıkarsa nereye gider? Operasyon Türkiye’yi bir savaşa sürükler, ABD’yle ilişkilerini tümüyle bozar mı? ABD kimin yanında yer alacak? Bankaları yabancıların eline geçmiş bir ülke operasyon yapabilir mi?Bunlar ve daha birçok sorunun cevabını en uzman kişilerden dinleyeceksiniz.Simit ve çaylarınızı hazırlayın, bekliyoruz. (Ne yazık ki hepinize biz ikramda bulunamıyoruz.)
Diyelim ki hepimiz AKP gibi düşünüyor ve üniversitede türbana izin veren maddelerin Anayasa’ya eklenmesinin doğru olduğunu savunuyoruz. Ortaya çıkabilecek baskı, “daha önce izin verildiğinde türbansız kız öğrenci kalmadı” diyen öğretim görevlileri, üniversiteden hemen sonra sıranın devlet dairelerine geleceği filan önemli değil. Ve diyelim ki elimizde yeterli güç olduğu için üniversitede türban serbest bırakıldı. İlköğretim okulları ve liseler için ne düşünülecek? Çanakkale’ye yapılan eğitim gezilerindeki türbanlı ilköğretim okulu öğrencileri gazete haberlerinde yer aldı. Durumu gayet doğal bulan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in onlarla fotoğraf çektirdiği de...Bu durumda acaba bir defada halledilmesi için ilköğretim okulları ve liselerde türbanın serbest bırakılmasını da Anayasa’ya eklemek iyi olmaz mı?Hatta türbana özgürlük için yapılan gösterilerde üç-beş yaşında türbanlı kız çocuklara pankart taşıtıldığı, artık sokaklarda, arabalarda bu yaşta türbanlı çocuklara sık sık rastlandığı düşünülürse çocuk yuvalarını da eklemek?..Gerçekten bu işe yuvadan başlamak lazım. Nasılsa yakında oraya geleceğimize göre sondan başa gitmek zaman kaybını da önleyecektir!*****Kuralsız ülke felâketleri! Bir gazeteci ne zaman sokak köpeklerinin arttığını ve tehlike oluşturduğunu, çözüm aranması gerektiğini yazsa (ki son günlerde tehlikenin nerelere varacağını gördük, bunların içinde kuduz ve bulaşıcı hastalık mikrobu taşımaları, bu şekilde ölümlere neden olmaları da var) hayvanseverlerin aşırı tepkileriyle karşılaşır.Sanki kendisi köpek düşmanıymış, bütün sokak köpeklerinin yok edilmesini istiyormuş gibi bir suçluluk duygusu yaratacak tepkilerdir bunlar. (Köpekler konusundaki asıl cevabımı hafta sonunda yayımlamaya çalışacağım.)Oysa ilkelerden, kurallardan, medeni çözümlerden söz etmektir amaç...Buna iki örnek dünkü haberlerde mevcuttu. Bir onlardan, bir bizden...NewYork’ta kaldırıma tebeşirle resim çizen 6 yaşındaki kızın annesine “Kaldırıma resim çizmek yasa dışıdır” denerek 300 dolar ceza kesilmiş. 6 yaşındaki kız, kaldırıma resim... Ve tam 300 dolar! Daha önce ABD’de arkadaşlarına bıçakla saldırıyı çizen okul çocuklarının tutuklandığını da okumuştuk.Onlar çocuk, büyük demeden yasaları uyguladıkları için NewYork gibi suçun zirve yaptığı bir şehir bile kontrol altına alındı, suç minimuma indi. Bizde ise kural, yasa dinlenmediği, devlet de, adalet de disiplin sağlayamadığı için trafikten başlayarak her alanda (hırsızlık, kapkaç, tecavüz, cinayet) suç tavana vuruyor, insanlar evinden çıkmaya korkuyor.Buyrun son örnek; İstanbul’un göbeğinde çamur yüklü bir İSKİ kamyonu otobüse çarpıyor, servis hostesi 27 yaşındaki genç kadın çamurun altında kalarak ölüyor.Şimdi soruyorum; hangi medeni ülkede günün ortasında ve şehrin ortasında çamur yüklü bir kamyon görebilir, bu tür çağ dışı bir kaza haberi duyabilirsiniz?Cevap; hiçbirinde olacak. Peki NEDEN TÜRKİYE MEDENİ OLAMIYOR? BU GİDİŞLE NE ZAMAN OLACAK? Ya da HİÇ OLABİLECEK Mİ?Şimdi 27 yaşındaki genç kadının ölümünün hesabını, Trafik mi, Belediye mi, İSKİ mi verecek?Cevabı söyleyelim; Hiçbiri!Haydi bu yazıya itirazlarınızı da bekliyorum.