En zor ve en kritik haftanın içindeyiz. Bugüne kadar biz “canımızdan kopan” şehitler verdik, diğerleri ise bol bol konuştular ve mümkün olan en uzun zamanı Türkiye’ye kaybettirdiler.Konuştular ama her seferinde farklı şeyler söyleyerek. Irak cephesinden bazen tehditler, şantajlar duyduk bazen hiçbir çözüm getirmeyecek anlamsız öneriler. Amerika tarafından ise her kafadan çıkan değişik sesler.Başkan’ıyla, Savunma Bakanı’nın, Bakan’ıyla Irak’taki komutanlarının ya birbirinden tamamen kopuk olduğunu veya Türkiye’yi oyalama gayreti içinde olduklarını açıkça anlatan farklı açıklamalardı bunlar.Başbakan Erdoğan “önce diplomasi ve siyasi çözüm, gaza gelmeyeceğiz” derken karşısında diplomasi ve siyasi çözüme hiç kafa yormayan, umursamayan iki ülke durmaktaydı.Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice’ın Türkiye’ye geldikten sonra, bizim Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın “Sözün sonuna geldik ne yapacaksınız” sorusuyla sarsıldığını ve pek de dişe dokunur bir açıklama yapamadığını gördük. Şimdi “istihbarat paylaşımının önemli olduğunu ve ABD’nin PKK’yı terör örgütü olarak gördüğünü” söylüyor. Bugüne kadar, Türkiye’ye sayısız şehit verdiren saldırılar yaşanırken dost ve müttefik bir ülke ile istihbarat paylaşımının önemini neden düşünmediklerinin kendilerini tehdit eden terörü önlemeye bu kadar hevesli görünür, Irak’a savaş açarken Türkiye’yi tehdit eden “terör örgütü”nü neden desteklediklerinin açıklamasını ise yapmıyor. O “Irak’ta bölgesel Kürt yönetimi var, onların sorumluluğu üstlenmesini istiyoruz” demiş. Oysa biliyoruz ki Richard Holbrooke, Mark Parris gibi kendi uzmanları bile Bush’u “PKK terörünü önlemek için gereken önlemleri zamanında almamakla” suçladı. Bölgesel Kürt yönetimi ise “bunun kendi sorumluluğu olmadığını” söyledi.Bu durumda ve Rice hâlâ somut bir çözümden söz etmez “bir strateji oluşturacağız” derken Başbakan Erdoğan’ın ABD’ye gitmesinin acil bir çözüm getireceğini ummak doğru mudur, yoksa hayalden başka bir şey değil midir bunu da iki üç gün içerisinde göreceğiz.HER AÇIDAN’I DİKKATLE İZLEYİNBu Pazar Her Açıdan’da içinde bulunduğumuz “en kritik günler”in analizini yine en uzman isimlerle yapmaya çalışacağız.Konuşmacılar:Washington eski Büyükelçisi (2006 yılında ayrıldı) Faruk Loğoğlu, Ankara Üniversitesi SBF Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Doğu Ergil, gazeteci/yazar Mine Kırıkkanat ve Eski Bayındırlık Bakanı Şerafettin Elçi olacak.Neler oluyor, sınır ötesi operasyon yapılacak mı, Türkiye kime güvenebilir gibi soruların cevaplarını öğrenmek istiyorsanız 4 Kasım Pazar günü öğlen saat 12.15’te STAR TV’deki Her Açıdan’a bekliyoruz.(Not: Programın ikinci kısmında, söz verdiğim gibi Kevin Costner röportajının tamamını yayınlayacağız.)*****Bıkmak yok, tartışacağız (2)Okurumuz Timur Olgun “Ha gayret. Bu vesileyle zorunlu da olsa Kur’an okumaya başladınız” demiş. Yanlışsınız (ve günaha giriyorsunuz) ve eğer “inanıyorsanız” günaha giriyorsunuz. Bay Olgun; Kur’an’ı iyi bilmeyen, uzun süre incelemeyen detayları fark edemez, tartışamaz. Ayrıca onu okumak bence zorunluluk değil zevktir.Kenan Sağnak’ın sorusu şöyle: “Allah Kitabı başkaları üzerine yorumlar yapın diye mi gönderdi?” Çok haklı... Eğer dinimiz siyasete malzeme yapılmasaydı, toplum dindar/dindar değil diye bölünmeseydi, türbanlı “dindar”, türbansız “değil” noktasına gelinmeseydi, bir parti dini tekeline almasaydı kimse bunları tartışmazdı. Ama madem ki bu yapıldı, biz de gerçeği görmeye, anlamaya çalışıyoruz. Ve gidişle daha çook çalışacağız.
Dün Bayan Gül’ün kıyafeti ve makyajı ile ilgili olan yazıma okurlarımızdan sayamayacağım kadar çok mail ve yorum geldi.Ben ‘Kur’an’a uyuyor mu’ sorularını sormuştum, onlar da ya açıklama yapmışlar, ya teşekkür etmiş veya bozulmuşlar. Ya da kendileri bana yeni sorular sormuşlar. Hepsine teşekkür ediyorum. Yerimiz yetmeyeceği için ancak birkaç tanesini alacağım ama önce şunu söyleyeyim; ben Hayrünnisa Gül’ün kıyafetini eleştirmiyorum, aksine gayet hoş bir etek-ceket takım olduğunu söyledim. Yaptığım sadece bu tarz bir kıyafetin, makyajın Kur’an’a uyup uymadığını incelemek ve onda hızlı bir değişim olduğunu söylemekti. Aynen Malezya’da İslâm partisi lideri Nik Abdülaziz’in “kamusal alanda seksi kıyafet giyen kadınlar yüzünden namaza odaklanamadıklarını” açıklaması gibi... Günlerce inceleyebilirsiniz bu sözleri.Adam ılımlıdan radikal İslâm’a kayan ülkesinde tüm kadınları çarşafa sokmak istiyor, bunun için suçu da kadınlara atıyor. Oysa dini ona “gözünü haramdan sakınmasını”, “harama bakmamasını” söylemiş. Hiç şüphe yok ki “seksi kıyafet” dediği de çarşaf dışındaki tüm kıyafetlerdir. Buyrun inceleyin bakalım.Şimdi gelelim yorumlarımıza... “Nesrin O.” isimli okurumuz soruyor: “Ya siz, Hayrünnisa Hanım’a yönelttiğiniz sorulardan muaf mısınız? Siz neden Nur Suresi, Ahzap Suresi’ne uyup farz kılınan şekilde yaşamıyorsunuz?”Burada söz konusu olan şey Cumhurbaşkanı eşi olan, toplumun bildiği bir isim örneğiyle genel bir tartışma, inceleme yapmaktır ki daha önce “Kısa kollu, blucinli tesettür” başlığıyla bir tartışmayı da başka kişilerle bağlantılı olarak yapmıştım.KİM BAŞLATTI?Son yıllarda tesettürün tek başına kadını “daha dindar, daha ahlaklı, daha namuslu yaptığı” aralarında gazeteci, siyasetçi, öğretim görevlisi olan gruplar tarafından haksız ve yanlış olarak sık sık söylendi, yazıldı, çizildi. O zaman tesettürlü, türbanlı olmayan her kadının bu konuları irdeleme hakkı vardır. Daracık kıyafetler, kısa kollar üzerine başörtüsünün Kur’an’a uyup uymadığını tartışma hakkı vardır.“Ben bu sorulardan muaf mıyım”?.. Hayır, hiç değilim. Nitekim yazıda “Sadece Nur Suresi’ne uyan ama Ahzap’da belirtilen dış giysi örtü’yü kullanmayanla, başında da vücudunda da “örtü” kullanmayan arasında ne fark var” sorusunu da sormuştum. Özellikle “ben”den söz edecek olursak (daha önce anlatmıştım tekrarlayayım) Kur’an’da başın, saçın örtülmesi ile ilgili bir emir olmadığına, Ahzap 59’un ise o günün şartlarında (ve tek kıyafet çarşaf şeklinde örtü iken) cariyelerle aile kadınlarının ayrılması, böylece erkekler tarafından tacize uğramamaları için yine emir değil tavsiye şeklinde indiğine inanıyorum.ŞEHİT ANALARI DA...Yani bende bir çelişki yok. Benim anladığıma göre Müslüman kadın türban, çarşaf olmadan da dinine uygun yaşayabilir.Bazı okurlar tutturuyorlar “şehit anaları da başörtülü” diye... Anadolu köylerinde, kasabalarında birçok kadın da başörtüsünü kolaylığı, (her seferinde saç taramaktan kurtarması), sıcaktan/soğuktan koruması için veya geleneksel olarak böyle geldiği için takıyor. “Aman takmazsam dinden çıkarım” diye değil.Halil Ata Aşçı “Kadının ziynet yeri 7. yüzyılın kölesi Arap anlayışında başkadır, 21. yüzyılın özgür dünyasında başka” derken Ahmet Nevzat Doğru “1400 yıl önceki kıyafet diyemezsiniz dinimiz tüm zamanlarda geçerlidir” diyor. Hepimiz incelediğimize göre, ben de diyorum ki Kur’an’da “ziynet yeri” değil “ziynet” diyor. Ziynet yeri olsaydı, aile içinde bile olsa eşinden başkasına gösterebilirsin demezdi herhalde...Nevzat Doğru’nun ise bu durumda “İran usulü çarşaf”ı savunuyor olması lazım.Kur’an’daki ifade ona uyuyor.Yarın devam edeceğiz *** Sizin çocuğunuz Şırnak’ta olsaydı!!Bazı yazarlarda bir gayret bir gayret: Ordu Kuzey Irak’a girerse başarı gösterse bile halimizin çok kötü olacağını, felaketten felakete sürükleneceğimizi söylüyorlar.Acaba şu anda Hakkari sınırında, Şırnak’ta, Cizre’de, Cudi’de, Dağlıca’da askerlik yapan evlatları olsa aynı şeyleri yazarlar mıydı ?Gerçekten o zaman aynı şartlarda ne yazarlardı çok merak ediyorum. Bu kadar yerden göğe haklı olduğumuz bir konuda hâlâ “Girmeyelim, boş verelim, rahatımız kaçmasın” diyebilirler miydi? Ateş onların evini yakacak olsa susup bekleyebilirler miydi?Karşımızda Bush-Barzani-Talabani-PKK’dan oluşan 4 dansöz (hatta Rice’ı, Türkiye içindeki dansözleri de katsanız çok daha fazla) evirip çevirip kıvırıp duruyor.Bu kadar aydır bekliyoruz, sözüne güvenilir tek muhatap çıkmıyor. Bakalım Rice ve Bush bizi karakış bastırana kadar nasıl oyalayacaklar?Enteresan bir şey Talabani “Tek Kürt kedi bile vermem” deyince sessiz kalan bu yazarlar, ona Türkiye’den cevap çıkarsa hemen tenkit ediyorlar.Enteresan bir şey daha, bu arkadaşlara göre de PKK Kürtlerin temsilcisi... Yani utanmasalar onlar da “gerilla” veya “Kürt asisi” diyecekler.İyi ama çözüm ne? Her şeyi biliyor ama bunu açıkça söylemiyorlar. Söylerlerse DTP’nin, sonunda “Türkiye Kürdistanı” isteğine varacak olan “özerk bölge” talebinden farksız olduğu görülecek diye mi bilmem.
Cumhurbaşkanı’nın eşi Hayrünnisa Gül son Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda gerçekten çok şıktı. Saten yakalı etek ceket, içinden beyaz bluzu gerçekten iyi düşünülmüş. (Dilek Hanif’in hazırladığını yeni öğrendim, kutluyorum.)Bu arada artık Hayrünnisa Hanım’ın da davetlere katılmaya başlaması doğru olandır. Birine katılıp birine katılmaması ise çok garip ve anlamsız görünüyor. Madem ki dini sembol kamusal alana girmiştir, bunu kimden ve ne kadar süre saklayabilirsiniz?Ayrıca dünya bildiğine göre neden saklayacaksınız?Gelelim şimdi başlıktaki “ama”ya... Aslında Hayrünnisa Hanım’ın son görüntüsüyle ilgili 1 değil 3 “ama” var...* 1- Bu fotoğraf şimdiye kadarki en fazla makyajlı fotoğrafı ve yakın çekimlerde gayet net görünüyor. Kirpiklerde bol maskara, gözde far, yüzde fondöten ve allık, dudakta portakal rengi ruj... Acaba kadının bu kadar çarpıcı olması Kur’an’daki anlatımlara uyuyor mu?* 2- Hayrünnisa Hanım özürlü genç sporcularla el sıkışırken onları öpmüş. Şimdiye kadar cumhurbaşkanı eşlerinde pek görülmeyen bir davranış. Onu bırakın acaba “Kadınlar gözlerinden kıssınlar, harama bakmasınlar” diyen Nur Suresi’ne uyuyor mu?* 3- Önceki kıyafetlerinden (örneğin Kıbrıs ziyaretinde giydiği) de daha dar, vücudu iyice saran kıyafeti ve makyajı yanında başını saran türbanını özenle koruduğuna göre acaba Kur’an’a göre sadece “kadının saçının saklanması”, tek telinin bile gösterilmemesi mi onu erkeklerden veya haram bakışlardan koruyacaktır?Yani saç kadının en mahrem yerlerinden biri midir?RUJ... KİLİT KELİME!İnanın bana şu konuya değineyim diye yazmıyorum, bunları samimiyetle merak ediyorum ve anlaşılmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Çünkü burada önemli olan nokta Nur ve Ahzap surelerindeki ilgili ayetlerin 1400 yıl önceki şartlarda kadını korumak için inmiş olup olmadığı... Nur Suresi 31. ayeti “ziynet”in örtülmesinin (kaybolan gerdanlık ve atılan iftira nedeniyle) kastedilip edilmediği... Saçla, başla ilgili bir ifade olup olmadığı...Eğer o günün “örtü”sünü bugünün kıyafeti yerine aynen kullanmak gerekliyse o zaman tek doğru giyim İran ve Suudi Arabistan kadınının çarşafı olmalı.Değilse ve Hayrünnisa Gül’le Zeynep Babacan’ın dar kıyafetleri (Ahzap 59’daki örtü, çarşaf yerine) kabul ediliyorsa, yani bir ayet çağa göre değiştirilebiliyorsa o zaman, “baş örtmek” neden dokunulmazdır?Yüze sanatçı makyajı yapılıp, vücuda şık, dar kıyafetler giyildikten sonra sadece saçı kapatarak “İşte Kur’an’a uydum” demek mümkün müdür?.. Başı açık, dar tayyörlü böylece Nur 31 ve Ahzap 59’a uymayan bir kadınla başı kapalı, dar tayyörlü, sadece Ahzap 59’a uymayan bir kadın arasında Kur’an’a uyma açısından ne fark vardır? (Kısa kol ve blucin üstü türban bu soruyu daha da karmaşık hale getiriyor.)Dün gazetede şöyle bir haber vardı: Yapılan bir deneyde araba kullanan erkeklerin ayağını gazdan kesmesine neden olan kelimenin, kadınla özdeşleşen “ruj” olduğu anlaşılmış.Saç değil, ruj...Yorumu siz yapın. Çünkü inanın bana ben bu çelişkileri yıllardır tüm kafa yormalarıma, incelemelerime ve Diyanet Başkanı dahil birçok din uzmanına sormama rağmen hâlâ çözemedim.Bu son durumda ise iyice şaşırdım.Bugüne kadar “dindarlar/dindar olmayanlar”, “beyaz Türkler/zenciler” ayrımını büyük ölçüde tesettüre, kıyafete bağlı olarak yapanlar şimdi yeniden düşünmeliler bence. Semra Sezer’i hiçbir resepsiyonda bu kadar iddialı, gösterişli kıyafet ve makyajla görmedik. Örneğin bu karşılaştırmada “beyaz Türk” kimdir?Ayrıca Hayrünnisa Gül’ün Cumhurbaşkanı eşi olduktan sonra makyaj ve giyimde öncesinden daha cesur davranması, kural dışına çıkmaktan çekinmemesi bence dikkat çekici...Zamanlama açısından diyorum.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Bayan Gül Cumhuriyetin 84. yıldönümü nedeniyle 30 Ekim Salı günü saat 19.00’da Çankaya Köşkü’nde düzenlenecek kabul törenini onurlandırmalarını Sayın ....... ve eşinden rica ederler.” Gelen davetiye aynen böyle... Ama gelin görün ki ben bu ülkenin erkeklerle aynı kulvarda ve ön sıralarda yürüyen, milyonlarca izleyicisi, okuru olan, mesleğine 20 yıldır hizmet veren gazetecilerinden biri olarak kendi adıma gelmeyen veya ismimin yazılmadığı davetiyeleri dikkate almıyorum.Bunun, adıyla, başarısıyla gurur duyduğum eşimle hiçbir ilgisi yok. Ben bir CUMHURİYET kadınıyım ve o Cumhuriyet bana “ayrı bir birey olma ve böyle değerlendirilmeyi bekleme” hakkı veriyor. Kaldı ki çalışmayanlara da vermiştir.Bugünden sonra Cumhurbaşkanlığından davetiyelerin bu şekilde gönderileceğini umuyorum.Türkiye’de kadının adı var (Duygu Asena’yı anıyorum, nur içinde yatsın) ve hiç değilse devletimiz artık bunun farkına varsın. Veya kabul etsin. Hele de (kuralları önceden bilmesine rağmen) eşinin bazı davetlere katılamamasına üzülen Sayın Gül’den bunu beklemek son derece doğaldır.Bizi rahatsız eden bu tür unutkanlıklar (ya da ihmaller) Anayasa’nın 10. maddesine “kadınların hakları erkeklerle eşitlenene kadar devletin pozitif ayrımcılık yapması” yani onların geride bırakılmasına izin vermemesi şartının eklenmesinin önemini vurguluyor.Son olarak “Biz istiyoruz ama buna duygusal tepkiler geldi” dediler. Kimden gelmiş duygusal tepkiler? Kadınları sadece vitrin olarak, az sayıda, mecburen, mecburiyetten isteyen erkekler tarafından!Türkiye’nin bilinçli vatandaşları bu aldatmacalara, yanıltmacalara, haksızlıklara göz yummayacak ve susmayacaktır.Bunu anlamaları gerekiyor.(Not: Davetiye ayrıca davet gününde geldi. Gazetecilerin programları da siyasetçiler gibi son derece yoğundur. Biraz geç değil mi?)*****Costner birilerini utandırdı mı dersiniz?Hafta sonunda gazetemizde Kevin Costner’la yaptığım röportajı okudunuz, Her Açıdan’ı izleyenler de zaman nedeniyle sohbetin beş dakikalık bir kısmını ekranda izledi.Her ne kadar bazı erkek meslektaşlarımız daha Türkiye’ye gelmeden önce onu “yeteneksizlikle” filan suçlamışlarsa da yeteneğiyle Oscar ödülü almış, meslek yaşamının her yılında en az bir film yapmış, bu filmlerin çoğu (tenkit edilen, “başarısız” dedikleri Waterworld’un gişe hasılatı 400 milyon dolar ve sanatçı bunu da röportajında anlatıyor) klâsikler arasına girmiş -Bodyguard, Tin Cup, Wyatt Earp , Kurtlarla Dans bazıları- bir dünya yıldızını konuk etmek, sohbet etmek bir gazeteci için zevktir.Hele bu sanatçı Empire gibi bir sinema dergisinin okurları tarafından “Tüm zamanların en iyi 100 aktörü” arasında seçilmişse.Bence, dünyanın en ünlü sanatçılarını ülkemize davet eden Ahmet San ve Cüneyt Ortan’ın, Atatürk’e hayranlık duyduğunu, onu sinemada oynamaktan da gurur duyacağını söyleyen Kevin Costner’ı Cumhuriyet Bayramı’nda Türkiye’ye getirmeleri (ve onun isteğini gerçekleştirerek Anıtkabir’i de ziyaret etmesini sağlamaları) son derece akıllı bir seçimdi.Özellikle de bu ülkenin kendi insanları arasında Cumhuriyet’ten ve Atatürk’ten rahatsız olanlar türemiş ve artmaya başlamışken... Dünyanın öbür ucunda yaşayan bir “yabancı star”ın bu sözlerini duymak bile yeterdi. Costner’ın Atatürk ve filmle ilgili açıklamalarını basın toplantısında dinlediğim için yeniden uzun uzun sormadım. Onunla daha çok özel hayatı ve filmleriyle, bir de Bush’la ilgili konuştum.KUSURSUZ DEĞİL AMA...Kadın erkek ilişkilerinde ‘karşılıklı saygı ve sadakatin önemi nedir, bir beraberliğin yürümesi için nasıl davranmak gerekiyor, her gittiği yerde kadınların büyük ilgisiyle karşılaşan bir erkek olarak bir ayrıcalığı olduğuna inanıyor mu’ gibi soruları ise özellikle, samimi duygularını anlamaya ve anlatmaya çalışarak ısrarla sordum.Nedeni?.. Nedenini kadınlar iyi anlamıştır ve 4 Kasım’daki Her Açıdan’da röportajın uzun bir kısmını izlerken daha da iyi anlayacaklar.Beraber olduğu kadına gereken saygı ve sevgiyi göstermekten aciz, biriyle beraberken mutluluğu başkalarında arayan, parası veya gücü nedeniyle kendini yanındaki kadından üstün ve her türlü ayrıcalığa sahip gören sıradan erkeklerin veya sanatçıların (eh hadi itiraf etsinler ki sıradışı üne ve özelliklere sahip) bir adamın görüşlerini dinlemesini sağlamak istedim.“Mükemmel değilim ama partnerim için mükemmel olmaya çalışırım” diyen birini dinlemek onlara yarayabilirdi. Ayrıca Kevin Costner bu konuda yalnız da değil. John Travolta’dan Mel Gibson’a, Antonio Banderas’tan Brad Pitt’e, Nicholas Cage’a kadar birçok dünya starı aynı görüşte... Aynı şekilde yaşıyor.Kevin Costner röportajının tamamını 4 Kasım’daki Her Açıdan’da yayınlayacağız. Kadınlar 4 Kasım’da kendileri izlerken “partner”lerine de onu izletmeyi unutmasınlar.
Hatırlayacaksınız, Saddam da ABD’nin Kuzey Irak’a müdahalesi öncesinde aynen Barzani’nin bugün Türkiye’ye karşı takındığı havadaydı.Ağzına geleni akılsızca söylüyor, kafa tutuyordu. Sonra derdini Marko Paşa’ya (!) anlatabildi ancak. O da işe yaramadı.Dün bizim gazetenin manşetinde Barzani’nin “Türkiye benimle masaya otursun” lafının yanındaki “Atam bak aşiret reisi ne diyor” notuna çok güldüm. Koca Atatürk’ün koca Türkiye’sine bir aşiret reisi kafa tutuyor küçük aklınca...Daha sonra İngiliz Times gazetesindeki röportajında “Türk askeri Kürdistan topraklarına girerse bunu savaş ilânı sayarız” da demiş. Avrupa’ya sanki suçlu Türkiye’ymiş havası yaymak için de eklemiş:“Artık PKK’nın bahane olduğuna inanmak üzereyim. PKK’yı kullanarak sürekli Kürdistan bölgesini tehdit ediyorlar.”Haydi dilimizi bozmayalım; sanki PKK’ya kucak açan, “bir tanesini bile vermem” diyen, besleyip Türk askerine saldırtan, sonra da “yerini bilmiyoruz” diyen kendisi değil de başkası...Artık yabancı gazeteciler Kandil Dağı’nda PKK’yla görüşmeye 10’ar 10’ar gitmeye başladılar. Bir de üstüne, alay eder gibi “Onları bulmak çok kolay, yerel Kürt yönetimi bunların yerini çok iyi biliyor” diyorlar.Bu arada, dağlardaki teröristlerin şalvar altına “İstanbul’daki MEKAP fabrikasında yapılmış lastik ayakkabı giymeleri” de dikkat çekiyormuş.TEMSİLCİYMİŞ, PÖHH!Bir PKK’lı “Bu ayakkabılar Türkiye’den çıkan en güzel şey” demiş. Hani bunlar Türkiye’de yaşayan Kürtlerin temsilcisiydi. Gerçi o Kürtlerin çoğu zaten bunu kabul etmiyor ama, eğer temsilci olsalar onları da beğenmeyerek bu lâfı neden etsinler?Toptan “Türkiye’ye ve vatandaşlarına” düşman oldukları anlaşılmıyor mu böylece?Pazar günü, hazırladığım program Her Açıdan’a katılan eski Bağdat ve Washington Büyükelçimiz Nüzhet Kandemir “Bugüne kadar beklemenin yanlış olduğunu, Kuzey Irak’a 21 Ekim Dağlıca saldırısından sonra hemen girilmiş olsaydı 4 Kasım’daki Bush görüşmesinde Türkiye’nin elinin daha güçlü olacağını, ABD’nin zaten itiraz etmeye hakkı olmadığını” söyledi.Şu son olup bitenlere, Barzani’nin giderek dozunu arttırdığı küstahlığa bakınca deneyimli bir diplomat olarak ona hak veriyorum. (Zaten programa katılan tüm uzmanlar da aynı görüşü paylaştılar.)Bu adam koruduğu terör örgütüyle birlikte dayağın bir kısmını şimdiye kadar yemiş olmalıydı.*****“Azerbaycan böyle söylemez” Dün Azerbaycan İstanbul Başkonsolosu Seyyat Aran beni arayarak 27 Ekim tarihli, “İşte din kardeşlerimiz” başlıklı yazıma kızdı.Ben de Sayın Aran’a ‘bana değil, bu açıklamayı yapan kendi vatandaşlarına (her kim ise) kızması gerektiğini’ söyledim.Cumartesi günkü yazımda söz ettiğim “Azerbaycan’ın politika olarak örgütleri “terörist” olarak sınıflandırmadığı, bu nedenle PKK’nın listeye alınmadığı” haberi en son “dünya gündemi” haberleri içinde bize ajanslardan gelmiş ve yazımla aynı gün VATAN’ın 14. sayfasında da verilmişti. Bunları Başkonsolos’a da anlattım, haberi de gönderdim.Buna karşılık Seyyat Aran ise “Azerbaycan’da kimse katiyen böyle bir söz söyleyemez. Türkiye’nin düşmanı Azerbaycan’ın da düşmanı, dostu onun da dostudur. Biz ‘Türkiye ile Azerbaycan her sorunda lobi olarak birlikte hareket etsin’ diye karar çıkarıyoruz. Dışişleri Bakanımız da ‘PKK’nın terörist teşkilat olduğunu’ bir Türk gazetesindeki röportajında söyledi” açıklamasını yaptı.Ben tabii ki “diğer habere” inanmak istemeyenlerdenim. Ama kimden çıktıysa bulup doğru açıklamayı yapmak da onların görevi.Yine de Başkonsolos Seyyat Aran’a bizi aydınlattığı için teşekkür ediyorum.
Kağıt üzerinden okurken insanın anlatılan şartları gözünde canlandırması kolay olmuyor. Hatay’a bağlı Altınözü ilçesinin Yiğityolu beldesinde, tam Suriye sınırında bir okulu anlatıyor öğretmeni...“Gazete ve internetin olmadığı, unutulmuş, köyden bozma bir kasaba”yı okuyunca kovboy filmlerindeki terkedilmiş, toz toprak içindeki kasabalar geldi gözümün önüne. Bu devirde “gazetenin bile olmadığı” kasabayı düşünemedim birden...Böyle bir kasabada, taşımalı eğitim yapılan Yiğityolu İlköğretim Okulu’nda Teknoloji ve Tasarım dersi öğretmeni olan Arda Vicdani Ilgaz kelimenin tam anlamıyla “bomboş” atölyeleri için yardım istiyor. Yazarken gözlerimin yaşarmasına engel olamıyorum (son günlerde zaten sık sık yaşarıyor) tek nolojik malzeme bile değil istediği; çocukların yaptıkları ürünleri koyabilecekleri bir dolap, yerlere halıfleks (yerler berbat durumdaymış, halıfleksle kapatmak istiyor), sıra masa yerine atölye masa ve sandalyeler, bir de sınıf kitaplığı (ve tabii kitapları da göndermeliyiz...)Eminim aranızda bunları “sekreterine vereceği tek bir emirle” gönderebilecek okurlarımız da vardır, istenenlerin her birini tek tek gönderme imkânı olanlar da.Lütfen yardımınızı esirgemeyin. Bunu yapmak için kendinizi o öğretmenin yerine koymanız yetecek.(NOT1: Haberleşmek isteyenler için mail adresi: arda_vicdani@hotmail.com (NOT2: Türkiye’deki okullar ve eğitimi ABD ile karşılaştıran M.E. Bakanı Hüseyin Çelik bir zahmet Hatay’a gidip bu okulu mutlaka görmeli!)*****Laura Bush’u da örttüler!Suudi Arabistan’da gözüne kadar kara çarşafını örtmüş kadınlarla fotoğraf çektiren Laura Bush’a da bir kara örtü hediye etmişler.Israr üzerine o da örtüyü kafasına koyup fotoğraf çektirmiş. Ne garip bir ısrar...Müslüman bir lider eşine Hıristiyan bir ülkede “haç” hediye edip illaki boynunuza takın veya “fotoğraf için lütfen bir istavroz çıkarın” demek gibi bir şey.Evet, Hıristiyanlar da bazen kiliselerde başörtüsü takıyorlar ama burada söz konusu olan Arabistan türü bir baş bağlama ısrarı ki, o da öyle yapmış zaten. Bırakın Kur’an’daki örtünmenin 1400 yıl öncesi Arabistan’ının şartlarına, cariyelerle aile kadınlarının ayrılması veya “kaybolan gerdanlık” olayına, o dönemde bugünün kıyafetleri yerine çarşaf benzeri örtüler kullanılmasına bağlı oluşunu, sanki Müslüman kadın için en önemli ibadet, en önemli konu başörtüsü veya çarşafmış gibi, örtü olmayınca Müslüman olunmuyormuş gibi hemen o öne sürülüyor.Suudi Arabistanlı kadınlar Laura Bush’un örtünmesini isteyeceklerine erkekler gibi vatandaş haklarına sahip olmak, sözlerinin kabul edilmesi, yanlarında bir erkek olmadan da insan değeri görmek, zorla bir hareme sokulmamak, erkek “boş ol” deyince boşanmış sayılmamak, “çarşafınız ayak bileğinin üstünde” diye polis baskısıyla karşılaşmamak gibi konularda yardım isteselerdi.Üstüne vazife olan olmayan her konuya el atan ABD bakarsınız onlara haklarının verilmesi için de bir şeyler yapardı.
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ağızlarındaki bir baklayı daha çıkardı. Şimdi Hakkari gündemde olduğu ve toplumun hassasiyeti iyi bilindiği için orayı örnek göstererek (ve o arada Çankaya, Kadıköy ve Nişantaşı’na tepki çekerek) demiş ki:“Hakkari’nin Çukurca ilçesindeki çocuklarımızla Çankaya, Kadıköy, Nişantaşı’ndaki çocuklarımız üniversite sınavına girerken aynı sorulara muhatap oluyorlar. Halbuki ABD’de bu dezavantajları asgariye indirecek uygulamalar yapılıyor.” Bu konuyu “tartışmaya açtığını” söyledikten sonra eğitim uzmanlarından fırsat eşitliği konusunda görüş istediğini belirtiyor.Oysa Türkiye’de durumun farklılığını görmek için uzman olmaya gerek yok. ABD ile Türkiye’yi eğitim açısından bu tartışmada bir araya getirmek imkansızdır, aldatmacadır, laf oyunudur.Amerika’da ve AB ülkelerinde en ücra il ve kasabadaki şartlarla büyük şehirler arasında bizdeki gibi (hele okulu, kütüphanesi, laboratuarı, bilgisayarı olmayan Güney ve Güneydoğu kasabaları, köyleri) uçurumlar yoktur. Ancak “kusursuzluk” açısından karşılaştırılabilir.Türkiye’ye Bakan’ın söylediği uygulama getirilecek olursa ortaokul, lise ve yüksek okullarda öğrenci bilgi düzeyinin düşmesinden başka bir yenilik sağlanamaz. (Belki bir de tarikatlara, cemaatlere ait dershanelerde eğitilen çocukların okullara daha kolay girmesinden başka...)Milli Eğitim Bakanı, olmayacak karşılaştırmalarla bu tür “fırsat eşitliği”ne kafa yoracağına diğer kabine arkadaşlarıyla Doğu, Güney ve Güneydoğu’yu kalkındırmaya, şehirlerdeki eğitim kalitesini sağlamaya çalışmalı.Türkiye’nin farklı şartlarında yapılması gereken budur, laf cambazlığı değil!*****Leyla Zana intikam mı alıyor?DEP eski milletvekili Zana yine Barzani ağzıyla konuşmuş ve AB ile ABD’ye sık sık Roj TV’leri ve bildirileriyle, görüşmelerle verdikleri mesajları bir kez de toplantı kürsüsünden vermiş.Kanlı teröristlere “kardeşimiz, kardeşiniz” diyerek. Öcalan’ın “halktan koparılmayacak bir yere bırakılması”nı isteyerek. Türk askerlerinin alçakça pusularla öldürülmesine gerekçe olarak “Kürtlerin özgürce konuşamamasını, kültürünü, dilini yaşayamamasını” göstererek.Elini vicdanına koyan herkes Leyla Zana’nın samimiyetsizliğini, bu ülkenin bir vatandaşı olarak acımasız ve devletine düşman tavrını teslim eder.Bu düşmanlığın nedeni (ki iç düşmanların hepsinin şahsına özel bir gizli nedeni de var) milletvekili olamayışı mıdır bilmiyoruz. Ama Amerikalı’nın Avrupalı’nın bile “terörist” dediği (AB’nin DTP’ye de bu çağrıyı yaptığını unutmasın) bir örgüte “kardeşimiz” demesi, yaptığı konuşma sabır ve ifade özgürlüğü sınırlarını aşan bir durumdur.Zana’nın adeta “Beni yeniden tutuklayın ki PKK’nın bizi temsil ettiğini dünyaya duyurabilelim” gayreti içinde olduğu görülüyor.Acaba PKK’nın derdi “Kürtlerin dilini konuşamaması”mı?Öldürdüğü askerlerin anaları, kardeşleri canhıraş feryatlarla Kürtçe ağıtlar yakıyor. “Biz de Kürdüz, bu kanlı örgüt ne istiyor” diye bağırıyor.Kendisi toplantıyı Kürtçe konuşmayla açıyor. Hangisine engel olan var?Ayrıca halk bu politikaları benimsiyorsa Güneydoğu’da DTP yerine diğer partilere, örneğin AKP’ye verilen oyların sebebi nedir?“Öcalan’ı bırakmalarını istediği yer” neresi, Meclis mi, her şeyi söylüyor da bunu ve “Anayasa’ya konmasını istediği 2 madde”yi neden açıklamıyor?Kendisi de sınırı aştığını bildiği için mi acaba?Aslında Zana, PKK’nın son eylemleriyle Türk ordusunu Kuzey Irak’a çekme çabasının açıklamasını yapıyor.Bir “ortak çalışma”nın sözcüsü gibi... Önemli olan onun cümlelerini “iyi okumak”tır .*****Cevap bekleyen önemli soruMİT Müsteşarı Emre Taner’in aylar önce yaptığı açıklamada MİT’in 2006 yılında hazırladığı Irak, Kerkük ve PKK konulu raporunun etkili olduğu söylenmişti.Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığa da gönderilen bu raporda “PKK’nın ilkbahardan başlayarak 2007’de ulusal devleti hedef alan eylemlerini arttıracağı, ABD ve Irak’ın ise PKK konusunda gerekli adımları atmadığı” da yazılıydı.PKK’nın 2007 eylemleri, 2006’da biliniyorsa, uyarı yapılmışsa nasıl oluyor da karakollar hâlâ pusuya düşürülebildi ve devlet gerekli önlemleri almadı, bunu açıklayabilecek olan var mı?
Bugün Amerika’nın Türkiye’ye karşı oynadığı iki yüzlü oyunun -kendi bazı dürüst gazetecilerini, televizyoncularını, siyasetçilerini bile çıldırtacak derecede- nedeni, istediğimiz kadar mazeret bulmaya kalkalım “1 Mart tezkeresi”dir.Sadece ABD’nin sınırımızı kullanmasına izin vermeyişimiz. Savaşa girmekten, operasyona katılmaktan söz etmiyoruz. (Ki Barzani bile kendi meclisindeki konuşmasında Kürt Devleti’nin kurulma noktasına gelmesini 1 Mart Tezkeresine bağlamıştır.)Bizim Meclis buna insani nedenlerle (kendi ülke çıkarını gözetmeyerek, öncelik tanımayarak) karşı çıktığı, özellikle de din kardeşlerimize yapılacak saldırıya kolaylık sağlamak istemediği için bugün Amerika Irak’ta kendisine destek olan Kürt aşiretleriyle ortaklık kurmuştur.Bugün bütün alavere dalaveresine rağmen hepimiz biliyoruz ki Barzani’nin arkasında İsrail ve ABD var. Aynen Amerika’nın BOP’unun (Büyük Ortadoğu Projesi) arkasında da Irak Kürt Bağımsız Devleti’nin, hatta “Büyük Kürdistan” projesinin olması gibi...Dile getirmeye hep çekiniyoruz ama adeta düğmeye basılmış gibi bir anda yoğunlaşan PKK eylemleri ve Türkiye’yi Kuzey Irak’a çekme, bir savaş haline sokarak iç istikrarını bozma çabaları gerçekte büyük ihtimalle bu projeyi ve yıllardır ortaya sürdükleri; Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürdistan haritasını gerçekleştirme hayalinin başlangıç noktasıdır.ABD yetkilileri, komutanları, birkaç dürüst, cesur gazeteci ve televizyoncu dışında Amerikan medyası bu nedenle PKK’ya terör örgütü demekten kaçınmakta ve onları aynen Barzani gibi tanımlamaktadır.Bu nedenle Barzani ile Talabani Türkiye’ye kafa tutma ve küstahlık konusunda sınırsız özgürlük hissetmekteler.Biz her ne kadar onun sözüne inanarak hâlâ zaman kaybetmekte isek de, hâlâ komedi oynar gibi “Günah bizden gitti gereğini yapacağız, kimse bize karışamaz” şeklinde tehditler sıralayarak oyalanmakta isek de (tamam arkamıza diğer devletlerin desteğini almak önemliydi ama PKK tüm kamplarını boşaltıp kaçana kadar da beklenmezdi yani) Amerika bu olayın içindedir ve gözle görülür bir “aksine delil” olmadığı sürece sözlerine asla güvenilemez.72 SAATTE NE OLDU?Nitekim bunu artık açık seçik görüyoruz. Son olarak Beyaz Saray’a yakınlığıyla bilenen Washington Times gazetesi de PKK’nın bu “bağımsız Kürt devleti” amacıyla Türkiye’yi Irak’ın içine çekerek parçalanmasını sağlamak istediğini yazdı. Başbakan’a, Amerika’nın neden 72 saat süre istediğini, bu sorunun niçin onlara sorulmadığını ve bu sürenin ne işe yaradığını (acaba Kandil’deki kampları boşaltmaya, PKK’lılara “kaçın” demeye veya saklamaya mı) sorma hakkımız vardır.O da herhalde aynı soruyu şimdiye kadar kendine sormuştur.Bugün Türkiye’nin, ekonomistlerin de sık sık tekrarladığı gibi piyasasındaki 103 milyar dolar yabancı sıcak para ile ABD’yi sıkıştırarak herhangi bir önlem alması çok zor ve Amerika bunu biliyor.“Din kardeşlerimiz”e gelince... Irak’taki din kardeşlerimizin bizim canımızdan önce kendi siyasi çıkarlarını gözettiklerini, en vahşi saldırıları yapanları bağırlarına bastıklarını gördük.Topraklarını işgal edip vatandaşlarını katlettiği için Ermenistan’a şiddetle karşı çıktığımız, kendisine de arka çıktığımız, Türkiye’ye kendi ülkeleri gibi gidip gelmelerini sağladığımız Azerbaycan’ın Dışişleri Bakanlığı da “PKK’yı terörist olarak adlandıracak bir politikaları olmadığını” açıklamış.Umarız AKP Hükümeti bundan sonra din kardeşlerimiz ve önceliklerimiz konusunda daha dikkatli karar verir.*****Son olayları merak ediyorsanız...Bu Pazar Her Açıdan’da Amerika-Türkiye-Irak ilişkisi, Amerika’nın ikili oyunlarının perde arkası, sonunda neler olabilir, teröre karşı ne yaptık ne yapacağız gibi soruların cevaplarını tartışacağız.Geçtiğimiz hafta içinde medyada tartışılan soruların ilk kez gündeme getirildiği söylendi. Oysa biz saldırının olduğu gün, 21 Ekim’deki programda bunların çoğunu sorarak cevap aramıştık. Kısacası Her Açıdan’da olayları her açıdan görmek mümkündür...Son bilgileri, yorumlarıyla almak istiyorsanız Bağdat ve Washington eski Büyükelçimiz Nüzhet Kandemir’le birlikte uzman konuşmacıların katılacağı programı kaçırmayın derim.