Bugüne kadar yapıcı öneriler, projeler yerine hep tepkisel muhalefet yöntemini seçen Deniz Baykal’ın nihayet yapıcı tekliflerle ortaya çıkması memnuniyetle karşılandı.Her ne kadar daha önceki söylemlerinden çok farklı görüşler içeriyor, gerçekten de yükseksen derece dönmüş gibi görünüyorsa da en azından öneri getirmesi açısından olumlu bir gelişme sayılabilir.Bununla birlikte örneğin birkaç kez tekrarladığı “Onlar bizim gençlerimizi alıp eğitiyorlar, biz de Kuzey Irak’lı gençleri birer birer alıp eğitelim” önerisi gibi zamansız, gereksiz olanlar aynı zamanda rahatsız ediciydi.Bugün hâlâ, 21. yüzyıl Türkiye’sinin köylerinde, kasabalarında ayakkabısı, kitabı, önlüğü olmadığı veya ailesinin durumu müsait olmadığı için okuyamayan binlerce öğrenci, kütüphanesi, laboratuarı, bilgisayarı olmayan yüzlerce okul var.Üniversite harcını (200-250 YTL gibi rakamlar) yatıracak imkânı bulamadığı için son sınıftan ayrılan veya aç karnına sınava hazırlanan üniversite öğrencilerimiz var.“Onlar bizim gençlerimizi alıp eğitiyor” diyorsanız önce bu fırsatı yok etmeyi, kendi ülkenizin gençlerine, okullarına imkân hazırlamayı düşünmek zorundasınız.Lüks uçaklara, araçlara, saray gibi parti binaları donatmaya, cumhurbaşkanlığı köşkünü yeniden dekore etmeye, sadece “gelecekte kendini popülist politikalarla cumhurbaşkanı seçtirmek isteyen” parti liderlerine yarayacak referandumlara giden yüzlerce trilyonu yoksul bölgelerimize, gençlerimize harcamak zorundasınız.Batı kentlerindeki imkânları Doğu’nun, Güneydoğu’nun en ücra köşelerine taşımak zorundasınız.Gerçi bunları yapmak ve tüm demokratik hakları eksiksiz sağlamak da “Biz Kürtlerin temsilcisiyiz” diyerek ortaya çıkan DTP’yi memnun etmeye yetmeyecektir.“Aksi takdirde terörden kurtulamazsınız” tehdidiyle istenenler bambaşkadır ama hiç değilse devlet “kendine düşen görevi” yerine getirmiş olacaktır.Kısacası... Kuzey Irak gençlerini eğitmeden önce kendimizinkilere bakalım!*****Devlet madalyası miras mı kaldı?İngiltere’de toplumun “Bu adamı neden onore ediyorsunuz” diye hükümete karşı çıktığı, basının ayağa kalktığı Suudi Arabistan Kralı’na bizde Devlet Şeref Madalyası verildi.Hem de Cumhurbaşkanı Gül’ün protokolde görülmemiş şekilde havaalanına gidip bizzat karşılamasından sonra.Peki bu madalya kimlere veriliyormuş:“Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü, toplumun huzuru vb. için üstün feragat, fedakârlık, başarı ve yararlılık gösterenlere.” Kadın vatandaşlarına insan değeri vermeyen ülkenin Kralı bunların hangisini, ne zaman, hangi olayda göstermiş? Bize ne hayır sağlamış?Yoksa birilerine epeyce hayrı dokunmuş da biz mi duyamadık?Veya Abdullah Gül Suudi Arabistan’daki yıllarında bir üstün hizmet gördü de onun karşılığını mı veriyor? Nedir?Türkiye’de “Ben yaptım oldu” siyaseti aldı başını gidiyor. Ama bu ülkenin şeref nişanı kimseye babasından miras kalmadığına göre herhalde millete bir açıklama yapacaklardır.
Bu ülkenin büyük kurtarıcısını, önderini ölüm yıldönümünde rahmetle, şükranla anarken Atatürk hakkında sayısız eser bırakan ünlü tarihçimiz merhum Cemal Kutay’ı da aynı şekilde anmadan geçemiyorum.“Atatürk Bugün Olsaydı” başlıklı muhteşem kitaplarında büyük bir şans eseri Türkiye’den çıkmış olan, kendisinin de görme ve cenazesinde bulunma ayrıcalığına eriştiği bu efsanevî kahramanı bilinmeyen birçok detay ve belgelerle çok güzel anlatmıştı.Gerçekten de bugün hâlâ çıkmaza girdiğimiz, çözümü için aylarca zaman kaybettiğimiz her sorunda ben bu sözü hatırlarım; Atatürk bugün olsaydı...Örneğin haftalardır içinden çıkamadığımız “Kuzey Irak ve terör” sorunu ne kadar zamanda ve nasıl çözülürdü?Amerika’nın iki yüzlü politikasına ve oyalama taktiklerine nasıl bir cevap verilirdi?Kürt vatandaşlarla PKK’yı özdeşleştiren sesler çıkabilir miydi?Bir siyasi parti “terörist başının Kürtlerin lideri olduğunu” söyleyebilir miydi?Barzani ve Talabani kısa süre öncesine kadar yaptıkları gibi Türkiye’ye tehditler savurmaya cesaret edebilir miydi?Meselâ Bush, Atatürk’ün karşısında nasıl oturur, nasıl konuşurdu?Çoğunluğu Müslüman olan bir toplum siyaset için dindarlar/dindar olmayanlar, laikler/Müslümanlar gibi kutuplara ayrılabilir miydi? (Atatürk’ün, hakkında uydurulan yalanların aksine İslâm dinine çok önem verdiği, ilk TBMM’yi de Hacıbayram Camii’nde kılınan namaz ve dualardan sonra, kurbanlar keserek açtığı farklı yazarlara ait birçok kitapta yer alır.)Eminim şimdi bu birkaç soruyu okuyanlar arasında “Tabii olmazdı, çünkü Atatürk’ün baskısı hissedilirdi, özgür bir toplum olmazdı” gibi savlar ileri sürenler çıkacaktır. Oysa ben çağa, o çağın getirdiklerine, dünya şartlarına anında uyum sağlayan, süper zekaya ve bilgiye sahip bir adamın, bugünün dünyasında baskıcı bir yönetime izin vereceğine veya isteyeceğine asla inanmam. Ama elbette en demokratik ortamda da onun gölgesi bile sorunların halledilmesine yeterdi.Bugün Atatürk yok... Ama keşke onun özelliklerinin hiç değilse birkaçına sahip bir lider çıkabilseydi bu ülkeden... Hâlâ bekliyoruz.‘DÜNYANIN EN BÜYÜK LİDERİ’ VATAN Dış Haberler Servisi 1 aylık araştırma sonunda 11 Kasım 1938 tarihli dünya gazetelerinde Atatürk için yazılanları incelemiş. Ne kadar etkileyici notlar var aralarında...Meselâ birçok dünya ülkesi gazetesinde onu “Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük lideri” olarak tanımlamaları...Hindistan’da Atatürk’ün ölümü üzerine 1 günlük yas ilân edilmesi ve Hintlilerin Atatürk için gözyaşı dökmesi...Uzmanların 6 aylık çalışması sonuç vermeyince Atatürk’ün “Ben bu işi yaparım” diyerek bir gece çalışmadan sonra yeni alfabeyi ilân etmesi... Ve daha birçok inanılmaz olay.Onunla sonsuza kadar gurur duymayı bize çok görenleri asla anlayamayacağım.*****Bu Pazar uzaydasınız!Bu hafta yine sizin için epeyce çalıştık. Şu ana kadar hep gazetelerden okuduğumuz ama hakkında pek de bir şey bilmediğimiz istihbarat teknolojileri, casus üsler, pilotsuz uçak, termal kamera ve gece kamerası gibi gelişmiş savaş tekniklerini en iyi uzmanların ağzından ve görüntüleriyle size izletebilmek için epey ter döktük.Ama sonucun buna değeceğini, büyük bir ilgiyle izleyeceğinizi sanıyorum.Bugüne kadar hiç görmediğiniz “Amerikan uydularından çekilmiş görüntüleri” ilk kez görecek, gerçekleri uzay sanayi kurucularının, yöneticilerinin ağzından dinleyeceksiniz.Pazar günü öğleyin saat 12.15’te STAR’da başlayacak olan Her Açıdan’da ayrıca ABD gerçekten PKK’yı bitirmek istiyor mu, Türkiye’ye vaat ettiği istihbarat ne olabilir, DTP-PKK ilişkisinin bugün geldiğimiz durumla bağlantısı nedir gibi soruları da ünlü siyasetçi ve gazeteci konuklarla tartışacağız.Ben ‘kaçırmayın’ derim, siz düşünün. Programın ikinci bölümünde ise geçtiğimiz hafta en büyük uluslararası tıp ödüllerinden birini alan Prof. Dr. Onur Erol konuğumuz olacak.
Bir “emekli” kadın okurumuz, ısrarla yazdığı soruyu köşemde yayımlamamı istiyor. Ben de bu isteğini yerine getiriyorum:“Ben emekliyim. Devlet bana cüzi bir maaş verirken PKK ile el sıkışan, el pençe divan duran milletvekilleri milyarlarca lira maaş almaktadır. Bunu içimize sindiremiyoruz.Leyla Zana da bu ülkenin ekmeği suyuyla vs. beslenen bir eski milletvekili vatandaştır. Acaba kıyak emeklilikten faydalanıyor mu? Ne ile geçiniyor?” Nilüfer Hanım cevabı benden bekliyor, telefon numarasını da vermiş. Kıyak mı, değil mi bilmiyorum ama milletvekili maaşını tıkır tıkır aldığını öğrendim. Aynen bir teröristin eşi olan veya “bu ülkenin İstiklal Marşı”na, “Büyük Önder”inin fotoğrafına tahammülü olmadığını gösteren milletvekillerinin de alacağı gibi... “Demokratik hak” diye yıllardır tekrarlayıp durdukları meğer gerçekte dil, eğitim vs’den önce bu hakları içeriyormuş.Onun için emekli okurumuz Nilüfer Hanım’a ve bu olayları hazmetmekte haklı olarak zorlanan diğer vatandaşlara şu sıralarda sabır, sükunet dilemekten başka yapacak bir şey yok. Zira Türkiye’nin bugünlerde kaldıramayacağı yüklerden biri de içerde ortaya çıkabilecek aşırı tepkiler, kutuplaşmalar olacaktır. Aman dikkat edelim!*****Tek başına olsan da...Son Time dergisinde (12 Kasım tarihli) Meryl Streep, Robert Redford ve Tom Cruise’un başrollerini oynadığı yeni film anlatılıyor.Adı “Lions for Lambs”... Türkiye’de bugün sanıyorum “Kuzulara Aslanlar” adıyla gösterime giriyor...Robert Redford’un aynı zamanda yönettiği, İslâmi terörü de içeren siyasi filmde Cruise “Cumhuriyetçi bir senatörü”, Streep “bir kadın gazeteciyi”, Redford ise bir “üniversite profesörü”nü canlandırıyor.Beni ilgilendiren Redford’la Streep’in röportajda “özgür ifade” ile ilgili söyledikleri...İlgimi çekme nedeni ise Meryl Streep’in vurguladığı şeyin bugüne kadar kendi yaşamımda, yaptıklarımda önemli rol oynamasıydı.“Bu film ayağa kalkıp düşündüklerini söyleyebilmekle ilgili... Bunu yapabilmek ilk bakışta kolay görünse de gerçekte çok ama çok zordur” diyor ve devam ediyor; “Diğerlerine kıyasla en özgür toplum olduğumuz söylenir buna rağmen biz kalabalıktan farklı görüş bildirmekten çok korkuyoruz.” En çok takdir ettiğim sinema sanatçılarının başında gelen (“Şeytan Prada Giyer” filmindeki rolüyle de oyunculuğun zirvesine çıkan) Meryl Streep’in söz ettiği korkuyu ben pek az yaşadım. Bunun nedeni bir lise öğretmeni olan annemin bizi yetiştirirken tekrarladığı sözdü;“Bulunduğun ortamda herkes senden farklı düşünüyor olabilir. Ama tek başına karşı görüşe sahip olsan da ayağa kalkarak bunu söylemekten asla çekinmemelisin...” Çok genç yaşlarımda bunu uygulamaya başlamak gerçekten de Streep’in dediği kadar zordu. Önce oturduğum yerde kendimle mücadeleye girişir, “yapmalısın, haydi cesur ol, düşünceni söyle” der ve bazen başarır, bazen de susar kalır, konuşma zamanını kaçırırdım.Ama sonra alıştım ve hayatımda kazandığım her başarıda bu alışkanlığın büyük rolü oldu.Doğrusu iki efsane sanatçı Robert Redford ve Meryl Streep’in “Lions for Lambs” filmini görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. (Özellikle Streep’in “kadın gazeteci”sini izlemek için...)Bu arada annemin bana kazandırdığı alışkanlığı kendi çocuklarına vermenin önemini de annelere hatırlatmak istiyorum.
Başbakan Erdoğan’ın Bush’la görüştükten sonra “istediğimi aldım” demesi ne anlama geliyordu kimse çözemedi.En azından, başka köşelerde de gayet güzel yazıldığı gibi basın pek anlayamadı. Başbakan ne istiyordu, ne aldı? Bush’un “PKK terör örgütüdür ve ortak düşmanımızdır” sözü müydü istediği, yoksa bugüne kadar neden vermediği, verse de işe yarayıp yaramayacağı bilinmeyen “istihbarat bilgileri” miydi?Yılmaz Özdil dün Başbakan Erdoğan ile Bush’un 27 Ocak 2004’teki “tarihi zirve”den sonra söylediklerini yazmış ama önce açıklamaların bu tarihte, 2004’te yapıldığını belirtmemişti.Hepimiz sanki son görüşmedeki açıklamalar gibi okuduk, zira hiçbir farkı yok...O zaman yeni ne elde etmiş oluyoruz? Bu durumda acaba Başbakan’ın her “büyük beklenti yaratan görüşme veya girişim”den sonra yaptığı gibi “kesin ve olumlu bir kazanım” havası yaratması “borsanın fırlatılması” ile mi ilgilidir yoksa puan kaybetmekle mi, o da anlaşılamayanlar arasına katılıyor.Toplumun gerçeği öğrenmeye hakkı var ama Türkiye’de -iktidar/muhalefet- verilen mesajların partisel çıkarlarla mı, ülke çıkarıyla mı daha yakın ilgisi vardır o da belli olmadığı için kafalar hep karışık kalıyor. Bir türlü aydınlanamıyor, huzur bulamıyoruz.Gerçeği aramak da bize düşüyor, medyaya... Ararken bu kez de Can Dündar’ın Ocak 2003’te yazdığı ve dün köşesinde tekrar yayımladığı “ABD ile PKK arasındaki işbirliği belgesi” dikkatimi çekti.Çekmeyecek gibi değil; PKK’nın ABD’nin Irak müdahalesine tam destek vermesinden, PKK’nın uluslararası çalışmalarına kısıtlamaların kaldırılmasına, Öcalan’ın koşullarının düzeltilip idam cezasının kaldırılmasına kadar, ABD ile görüşmelerin heyetler halinde sürdürülmesine kadar her türlü inanılmaz bilgi mevcut belgede...DÜNYAYLA ALAY EDİYORABD’nin, İran’ın istikrarını bozmak ve müdahaleyi kolaylaştırmak için PKK’nın kolu olan PJAK’ı kullandığı biliniyor.Belgeden öğrendiğimize göre yine kendi çıkarı için Irak’ta da PKK’yla işbirliği yap-mış. (Zaten PJAK’la yapması aynı anlama gelir.)Aynen Afganistan’da önce Taliban’ı Ruslar’a karşı kullanmak için güçlendirip sonra El Kaide olarak 11 Eylül’de karşısına çıkınca kafasını ezmeye kalkması gibi... Terör örgütlerini kendi çıkarları için sırayla kullanıyor.Sonra da alay eder gibi dünyaya ve Türkiye’ye gözlerinin içine baka baka yüzündeki riyakâr gülüşle “Onlar teröristtir, düşmanımızdır” diyor.Büyük ihtimalle önceden PKK’ya böyle davranacaklarını bildirmiş bile olabilirler.El Kaide 11 Eylül’ü ABD’yi İslâm dünyasına saldırtmak, İslâm’ın ortak düşmanı olarak kabulünü sağlamak için yapmıştı. PKK da 21 Ekim’i “Türkiye’nin muhatabı olarak” dünyaya ilân edilmek ve tabii Türkiye’yi Ortadoğu karmaşasına çekmek için yaptı. Gerçek şu ki; ABD için şu anda en önemli şey ne Türkiye’dir, ne de PKK. Birkaç ay içinde Fransa ile birlikte İran’a yapacağı saldırıdır.İstediği ortamın hazırlanmasıdır... Bunların ışığında; bize nasıl bir istihbaratla yardım edecek çok merak ediyorum doğrusu!
Kaçırılan 8 askerin teslim alınması sırasında tutanak imzalayan DTP’li milletvekilleri hakkında soruşturma başlatılmış.Meclis’e girmişken, sorunlarını bir siyasi parti olarak çözebilme imkanına kavuşmuşken tekrar eski “devletle kavgalı” konumuna dönmeleri üzücü... Ama son günlerde dışardan Leyla Zana’nın da desteğiyle sanki bu dönüş için gayret gösteriliyor gibi bir görüntü vardı.Kaçırılan askerler konusunda ise sanki “sadece kendileri geri alabilirmiş, PKK onların sözünden çıkmazmış” havasını yayma çabası görülüyordu.Bu askerlerden Adana’lı Halis Çağan’ın babasının PKK’dan gelen telefonda “DTP’yi arabulucu yapın” tavsiyesinde bulunulduğunu basına açıklaması aynı çabanın PKK tarafından da gösterildiğini düşündürmüştü.Aslında DTP bu girişimi “İnsani sorumluluğu yerine getirme”, “Olaya insani boyutuyla yaklaşma” olarak adlandırıyordu ama sonuçta edinilen izlenim hiç de böyle olmadı.DTP’li milletvekillerinin Barzani’nin adamları ve PKK’lı teröristlerin (hele de Dağlıca saldırısının emrini veren azılı elebaşının) yanındaki duruşu, bu duruştan yayılan mesaj sanki orada Türkiye tarafı olarak değil, PKK tarafı olarak duruyorlarmış gibiydi.Evet onların PKK’yla bir şekilde bağlantılı olduklarını biliyorduk. Ama Türkiye vatandaşı olan bu teröristlerin aynı ülkenin insanına, korucusuna, askerine, (mayınlarla) masum vatandaşına acımasızca saldırdığını, katlettiğini bilmelerine, bir sorun varsa ona siyaset yoluyla çözüm bulmak için seçildiklerini de bilmelerine rağmen hâlâ böyle bir terör örgütüne yakınlık gösterdiklerini, hatta “birbirlerinin sözünden çıkmaz” havası verdiklerini ortaya koymaları (kendileri de düşünsünler) kabul edilir bir durum değildir.“İnsani sorumluluk” duyuyorlarsa bunu Dağlıca veya ondan önceki saldırılarda öldürülen askerlerin ağlayan bebeklerine, Kürt-Türk şehit analarının ağıtlarına, gün-saat sayarak tuttukları “şafak defterleri”ne bakarken de duymaları gerekirdi.Madem ki bu kadar etkili olabiliyorlarmış (aynen ABD gibi) daha önce bu etkilerini kullanarak bu vahşi katliamları neden önlemediler?Önleyemiyorlarsa hâlâ Zana’nın Dağlıca olayından sonra çıkıp PKK’yı ve Apo’yu övmesine neden sessiz kaldılar? Neden hâlâ PKK’yla ortaklıkları varmış gibi davrandılar?Görünen tablo bu olunca maalesef “insani boyut” lâfları da hiç inandırıcı gelmiyor.Kendileri ırkçılığa karşı çıkıyorlar ama yaptıklarının ırkçılığın ta kendisi olduğunu da görmüyorlar nedense!*****Erdoğan-Bush karşılaşmasının detaylarıBeyaz Saray’daki görüşme öncesi ve sırasında dikkatimi çeken birkaç noktayı bir köşeye not etmiştim, sizinle paylaşmadan unutmaya kıyamadım.Yanında ordu mensuplarıyla bu kadar kritik bir görüşmeye giderken de Emine Erdoğan’ın “eşinin peşine takılması” şart mıydı? Daha kısa süre önce birlikte ABD’de değiller miydi?Onlardan önceki başbakanlar (yapışık gibi hiç ayrılmayan ve beraber çalışan Ecevitler dışında) böyle HER seyahate karı koca birlikte mi çıkarlardı?Haydi çıktılar diyelim, yalnız Türkiye’nin değil dünyanın gözünü diktiği bir görüşme sırasında -özellikle Türk toplumu bu kadar endişeliyken- Emine Hanım’ın hemen o gün alışveriş gezilerine çıkması şart mıydı?Alacağı şeyleri, artık her yabancı ürünün kolayca bulunduğu Türkiye’den alamaz mıydı?Erdoğan’ın Bush’la ikili görüşmesinde önlerinde duran masadaki çiçeklerin “sarı-kırmızı-yeşil” renklerde olması ne tesadüftü?Başbakan’ın oğlu Bilâl de eşi ve çocuğuyla otele, süite taşınmış, her seyahatleri böyle “cümbür cemaat” mi olacak?En pahalı otellerin birinde tutulan 6 süit odanın parasını kim veriyor?Bu arada... Bir olumlu notumu da söylemeden geçemeyeceğim, merhum eski Başbakan Bülent Ecevit ile Clinton’ın fotoğrafını hatırlayacak olursak Başbakan Erdoğan’ın Bush karşısındaki tavrı, kararlı oturuşu, aynen onun gibi ayak ayak üstüne atması (her ne kadar Bush bize PKK’yı bertaraf etmekle ilgili masallar anlatır ve aynı sıralarda ABD güçleri Kuzey Irak’ta kendi tehditleri olan El Kaide avına çıkmışlarsa da ve Başbakan onun masallarına gereken tepkileri vermediyse de iyiydi. En azından -yine gülmesi dışında- görüntüden üzüntü duymadık.Saniyede 10 soruya kadar soru üretebiliyorum. Bende de bir gariplik var ya neyse!*****Bu kadınları hakimler kurtarırGün geçmiyor ki bir kadının bir erkek tarafından hastanelik edilinceye kadar dövüldüğünü duymayalım.Fiziksel olarak daha güçlü yapıya sahip bir “yaratığın” kendisinden güçsüz bir kadına şiddet uygulaması terör eyleminden farksız bir alçaklıktır ve yasaların bu yaratıklara en ağır cezalar vermesi gerekir.Sadece suçluya adaleti öğretmek açısından değil aynı eyleme eğilimi bulunan tüm yaratıklara örnek olması, “cezasını öğrenmesi” açısından da bu şarttır.Kadınların yanında bebekleri bile duvarlara çarpan, Allah’tan korkmadan şiddet uygulayan canavarlar çıkıyor. Ve bunların hepsini bizim duyduğumuz gibi bu ülkenin savcıları, hakimleri de duyuyorlar.Artık kadınlara, çocuklara yapılan haksızlıklara karşı çıkan, adaleti en doğru şekliyle uygulayıp suçlulara ağır cezalar veren hakimler görmeye başladık.Lütfen bunu cesaretle, inançla sürdürsünler. Türkiye’deki bu barbarlığı, vahşeti ancak onların vereceği kararlar önleyebilir.Bu ülkeye adaleti getirmelerini bekliyoruz.(Not: Keşke Adalet Bakanı’nın da “bu vahşilerin en ağır şekilde cezalandırılacağını” anlatan açıklamalarını duyabilseydik!)
Başbakan Erdoğan’la Beyaz Saray’da yaptığı görüşmede Başkan Bush’un söylediklerini ciddiye almamak için çok neden vardı ama bir tanesi bence “en önemli” olandı:...Yüzünde ve gözlerindeki riyakâr, alaycı ifade... Öyle bir ifadeydi ki bu, en azından bir Akrep burcu kadını olarak benim inanmamı kesinlikle imkânsız kılıyordu.Bir kere söylediği:“- Türkiye güçlü bir ortak ve stratejik müttefik...- PKK terörist örgüttür; ABD, Irak ve Türkiye’nin ortak düşmanıdır...- Birlikte nasıl çalışacağımıza değindik.- Katilleri bulabilmek için iyi istihbarata ihtiyacınız var.- İstihbarat paylaşımı önemli, ancak bundan sonra operasyondan söz edilebilir” gibi sözler, ya daha önce sakız gibi tekrarlandığı, Rice ve kendisi tarafından da söylendiği veya “PKK Irak’ın da düşmanıdır”, “istihbarat paylaşımı” gibi yalanlara dayandığı için bence geyik muhabbetinden öte bir anlam taşımıyordu.Talabani’nin PKK’yı düşman görmediği, asla ortak bir terörist avına yanaşmayacağı, daha önceki kendi açıklamalarından (kedi bile vermezmiş) belli.Üç beş gün öncesine kadar “PKK’nın yerini bilmiyoruz, bulamayız” diyen ve bu açıklaması ile yabancı gazetecilerin bile alay konusu olan ABD, madem ki iyi istihbarata sahiptir, bunu paylaşmaya karar vermek için neden Başbakan Erdoğan’ın Bush’un ayağına gitmesi beklenmiştir?Samimi ise birlikte çalışmayı neden 21 Ekim saldırısından hemen sonra teklif etmemiştir?Ona sorulması gereken en önemli soru ise sorulmayandı:Acaba kendi topraklarınıza bir başka ülkeden giren teröristler tek bir saldırıda 12 ABD askerini öldürse siz ne yapardınız?Hiç bir somut çözüm getirmeyen, oyalamayı sürdüren Bay -riyakâr gözlü- Bush bu soruya ne cevap verirdi, merak ediyorum.(Not: Dikkatimi çeken detayları da yarın yazarım.)*****Türkiye ile Irak Kürdistanı arasında...Son PKK saldırılarının Türkiye’yi sınır ötesi operasyona zorlama, böylece uluslararası kamuoyunu istenen konuda yönlendirme ve etkileme amacı taşıdığı birçok olayla ortaya çıkıyor. Adeta bir bulmacanın parçalarını bir araya getirdiğinizde şeklin ortaya çıkması gibi...Tam da Başbakan Erdoğan’la Başkan Bush görüşmesi öncesinde Irak yönetimi ile Barzani’nin yumuşamış, yumuşayıvermiş mesajları, PKK’nın kaçırdığı 8 askerin bırakılması, DTP’nin özel Kürt bölgesi/yönetimi istemesi, PKK’yı ve Apo’yu “Kürtlerin temsilcisi” olarak empoze etmesi...Askerlerin bırakılmasının Apo posterleri altında yapılması, DTP’nin bu olayda arabuluculuk yapmasının kendileri ve PKK tarafından istenmesi, sonuçta milletvekillerinin teslim sırasında orada hazır bulunması...Ne tesadüftür ki yine tam bu sırada Papa 16. Benedict’in Pazar ayininde söyledikleri:“Türkiye ile Irak Kürdistanı arasındaki sorunda barışçıl çözümlere ağırlık verileceğini umut ediyorum.” Bir Pazar ayininde Papa’nın spesifik bir siyasi olaya değinmesi olağan, çok görülmüş bir durum mudur?Terör saldırıları nedeniyle yapılacak bir operasyon nasıl olmuşta “Türkiye ile Irak Kürdistanı sorunu” haline gelmiştir ve dünyaya böyle duyurulmaktadır? Aslında 21 Ekim Dağlıca saldırısı ile ateşlenen olayların etraflı bir projeyle: “PKK’yı siyasallaştırmak, bir kez daha ‘terörist’ değil gerçekten ‘Kürtleri temsil eden bir örgüt’ olarak dünyaya tanıtmak ve DTP ile bağlantısını ortaya koymak, oradan da Türkiye içinde bir ‘Kürt federasyonu’nu tartışmaya geçmek” olduğu artık açıkça anlaşılmıştır.Barzani’nin veya Talabani’nin bu oyunlara ortak olmasında şaşılacak bir şey yok, bence asıl üzücü olanı Türkiye’nin bir siyasi partisi olan DTP’nin bu olayların içinde yer almasıdır. Başbakan’ın Bush’la görüşmesinin sonucu ne olursa olsun, bu çok yönlü proje istenen sonuca ulaşıncaya kadar -önemli adımlara vesile olduğu son durumla anlaşılmış bulunan- PKK terörünün ABD’nin yardımıyla (!) biteceğini ben hiç sanmıyorum. (NOT: Bu yazı, Beyaz Saray’da Bush-Erdoğan görüşmesinden önce yazılmıştır.)
Birkaç gün önce “Birisi Başbakan’a söylesin” başlığıyla aynı konuda bir yazı daha yazmıştım.‘Artık gülmeyelim’ şeklinde bir ara başlığı da vardı...Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün Nato toplantısında yabancı liderlerle konuşurken yüzündeki geniş gülümsemenin, tam da Dağlıca saldırısından çok kısa süre sonra rahatsız edici olduğundan söz etmiş; ’lütfen birileri (örneğin danışmanları) Başbakan Erdoğan’ı hiç değilse Bush görüşmesinde gülmemesi konusunda uyarsın’ demiştim.Dün gazetede Başbakan’la Irak Dışişleri Bakanı Zebari’nin İstanbul’daki “Irak’a komşu ülkeler zirvesi” sırasında yemekte çekilen fotoğrafını görünce tekrar yazma duygusuna kapıldım.Her iki taraf sanki bir fıkraya gülüyormuş gibi içten bir mutluluk tablosu görüntüsündeler.Zebari’yi bilmem, durumdan pek memnun olması mümkündür ama ya biz? Özellikle 21 Ekim’den bu yana, son iki haftadır Türkiye şehitlerine ağlıyor, döne dolaşa, yana yakıla çözüm arıyor.Karşısında ise köşe kapmaca oynayan, gayri ciddi bir “Bush-Talabani-Barzani” üçlüsü var. Üç dansöz... Oyalıyor, kıvırtıyor, tehdit ediyor, olmazsa dost olduğunu söylüyor...Karakış yaklaşırken ve Güneydoğu’da binlerce genç askerimiz bekleşirken kime inanacağımızı, sonunda daha ne tür oyunlarla karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Toplum endişe ve mutsuzluk içinde...Bu durumda bizim gülmemiz çok ama çok garip ve de çok anlamsız kaçmıyor mu?Yoksa “güleriz biz ağlanacak halimize” mi demeliyiz?Gerçi biraz geç olabilir ama belki yine de birileri uyarır:Başbakan lütfen Bush’la şakalaşmasın ve gülmesin. Lütfen!*****Bize Enrique Iglesias gibisi lâzım!Julio Iglesias’ın oğlu Enrique, sahneye de bir saat geç çıktığı konseri sırasında VIP bölümünün önüne biriken hayranlarını dağıtmaya çalışan görevlileri haşlamış.Sahnenin önündeki itiş kakışı, güvenlik görevlilerinin hayranları çekme çabasını görünce şarkısını kesip “Ne oluyor orda” diye olaya dahil olan genç sanatçı VIP’de oturanların sahneyi göremediği söylenince pek kızmış... “Göremiyorlarsa ayağa kalksınlar, yine beğenmezlerse çekip gitsinler. Benim hayranlarıma dokunamazsınız” diye bağıran Iglesias’ı duyan VIP’ciler herhalde pek şaşırmıştır.Öyle ya sabırlı, sessiz, saygılı, kimseyi kırmamaya çalışan Kevin Costner’dan sonra bu yumruk gibi gelmiş olmalı. Olsun...Costner’ın nezaketini görünce atıp tutan, bu tevazuyu “Artık Hollywood’da başarılı olmadığına” filân bağlayan köşe yazarı arkadaşlarımız (doğrusu adama bir “eşcinsel” yakıştırması yapmadıkları eksik kaldı) herhalde Enrique Iglesias’ı pek beğenmişlerdir.Övgü dolu yazılarını sabırsızlıkla bekliyorum.
İçinde bulunduğumuz en kritik günlerde, neredeyse savaş ortamında nasıl oldu da “eski kaymakam/yeni vekil” Özlem Türköne birdenbire ateşli türban tartışmalarıyla gazetelerin sürmanşetine oturdu?“Bazı semtlerin tarikat/cemaat semti haline geldiği, buralara girilemediği” konuşulurken nasıl oldu da birdenbire “Özgürlüklere saygı gösterenlerin bez parçasına tahammül edemediği” konusuna (ki “inancı için taktığını” söyleyenler adına ‘bez parçası’ demek saygısızlıktır) atlayıverdi?Acaba bu bir tesadüf mü, yoksa zamanlaması düşünülmüş bir konuşma mı?Bu noktada kesin bir görüş bildirmek zor ama bazı tahminler yapılabilir...Öncelikle... Eski kaymakam hanım daha önce “mülki amir” olarak devlet hizmetinde çalıştığına göre yalnız bu konuda değil, her konuda devletin (ve her devletin) kendine göre kuralları olduğunu, vatandaşların da, devlet görevlilerinin de kendileriyle ilgili kurallara uyması gerektiğini iyi bilmektedir. Bunu bildiği gibi demokrasinin bir kuralsızlıklar rejimi olmadığını, aksine insan özgürlüğüne en çok değer veren ve bunu sağlayan rejim olduğu için o özgürlük sınırının belirlenmesinin son derece önemli olduğunu da bilmesi gerekmektedir.LAİKLİĞİN OLMADIĞI DEMOKRASİ??Aynen Meclis’inde bulunduğu ülkenin sadece demokratik değil, laik-demokratik rejime sahip olduğunu, o laikliğin de “her vatandaşa dinini, inancını baskı hissetmeden yaşama imkânı” sağladığını, bu imkânın korunması için devlet alanlarında dinlere ait simgelerin, sembollerin (özellikle bir baskı oluşması daha kolay ülkelerde) kullanılmaması kuralı getirildiğini ve demokrasinin aksi takdirde demokrasi olmaktan çıkabileceğini bilmesi gerektiği gibi...Demokrasi olmadan laik bir rejimin varolabileceğini ama laik olmayan bir demokrasinin demokrasi sayılamayacağını da...Eminim ki bunları biliyordur. Haydi kaymakam olarak atladı diyelim, milletvekili olarak biliyordur.Ayrıca Türkiye’de türban tartışmasının sadece kamusal alanla ilgili yapıldığını, bu nedenle yeni Anayasa taslağında laikliğin tanımını bile değiştirmeye çalıştıklarını, devlete ait alanlar dışında kimsenin giyimine, taktığına bir başkasının karışmadığını da biliyordur.ASIL SORUN NE?Ama yine de bunu gayet kışkırtıcı şekilde tekrar gündeme getirmekte bir mahzur görmüyor. Hatta toplumu kutuplaştırma işini büyük bir mutlulukla yapıyor.İki nedeni var: Birincisi türban üzerinden “dindarlık” ayrımı yapmanın getirisini son iki seçimde açıkça gördüler.“Biz dindarız, sizdeniz (veya dinin bekçisiyiz) ama bakın onlar sizin dininize, inancınıza engel koyuyorlar, bunu tartışıyor sizi küçük görüyorlar” gibi yalanlar ve kışkırtmalarla ortaya çıkıldığında olayların derinliğine kafa yormayan, bir yanda ülke çapında yapılan İslâmcı (İslâm değil, İslâmcı; anlamı farklı) kadrolaşma, öte yanda bu bölünmelerle nereye varılacağını hesaplamayanların oyunu kolayca çekip alıyorlar.İkincisi... Bugün öğleyin Her Açıdan programına çıkacak olan KADEP Genel Başkanı Şerafettin Elçi’nin de söylediği gibi “Şu anda seçim olsa, sınır ötesi operasyonla ilgili politikaları yüzünden AKP Güneydoğu’dan asla oy alamaz” durumu söz konusu...Bugünden sonra Hükümet’in Kuzey Irak kararları ve yapılması muhtemel hatalar dikkatleri iyice çekecek, belki de ciddi puanlar kaybettirecektir.Oysa millet tekrar türban-din konusuna yoğunlaşsa ne iyi olur. O zaman yapılan hiçbir hata fazla göze batmaz.Ne de olsa “dindar parti”nin hataları...Diğerlerinin türbana/dine/inanca karşı çıktığı yalanını da attınız mı operasyonu kim dinler?Türban tartışmasına dönmenin tam zamanıdır şimdi!*****Mardin’de ilk ralli!Arabalarla, motosikletlerle ve tabii yarışla yakın ilgisi olan sevgili meslektaşımız Ahmet Utlu, gönderdiği e-mektupta Mardin’de 2 Kasım Cuma günü başlayan ilk ralliyi anlatmış; 1. Mezopotamya Rallisi’ni...“Doğru” diyor, “Şu günlerde Türkiye terör belasıyla meşgul ama her şeye rağmen Mardin’i görmelisiniz. Buralarda ilk kez ralli yapılıyor. İstanbullu, Ankaralı pilotlar, görevliler, kamyonlar dolusu malzemeyle Mardin’e geldiler. Sokaklardaki insanların, şehirlerine gelen bu aktiviteye olan ilgisi, heyecanı şaşırtacak derecede yüksek... Her yerde bayraklar, posterler...” Ahmet Utlu o kadar güzel anlatmış ki yazdıklarını okudukça, bugüne kadar hep görmek istediğim ama her fırsatı da kaçırdığım Mardin’e hemen ilk uçakla gitme isteği duydum.Doğrusu böyle bir dönemde bir Güneydoğu ilimizde ralli düzenleyerek bölge halkına moral veren federasyonu ve ekonomik desteği sağlayan Castrol’ü kutlamak lâzım... Yaratıcılık ve cesaret budur işte!*****ABD bayrağı neden önde?Doğuş Üniversitesi öğrencisi Esra Girgin Condoleezza Rice konuşma yaptığı sırada ABD bayrağının dikkati çekecek şekilde Türk bayrağının önüne konmuş olmasına üzülmüş.Bence hiç haksız değil... Hele 1 Mart tezkeresi sonrasında yapılanlar, son günlerdeki iki yüzlü politika dikkate alındığında çok da haklı.Böyle bir (protokol/diplomasi her neyse) kural mı var?Bizim Bakan ve Başbakan ABD’ye gittiğinde de Türk bayrağı mı önde duruyor, yoksa yine birileri “kompleks” veya “işgüzarlık” mı yaptı?Dışişleri Bakanlığı’ndan bir bilgi gönderilirse memnun olacağız.