Duyguları kullanarak türban baskısı

27 Kasım 2007

Yeni Şafak gazetesinden bir gazeteci arkadaşımız Pazartesi günü telefonla arayarak Adana Kozan’da kompozisyon yarışması kazanan ama “türbanı nedeniyle ödülünü alamayan” öğrenci olayıyla ilgili görüşümü sordu.Ben de “söylediklerimin bir bölümü çıkarılarak yayımlanmayacağı” konusunda kendilerinden söz aldıktan sonra düşüncemi söyledim ama maalesef yine “bazı cümleler” seçilmiş.Doğru cevabı burada yazmak istiyorum.Ödül töreni bir sinemada yapılmış, demek ki “kamusal alan” değil. Olsaydı duygusal açıdan olaya üzülmekle birlikte mevcut kurallara öğrencilerin, memurların ve herkesin uyması gerektiğini söylerdim. Yani siz kuralları bildiğiniz halde bir trajediye neden oluyorsanız sizin de sorumluluğunuz vardır.Ama sinemada yapıldığına göre böyle bir sorun çıkmaması gerekirdi. Ben ‘okul, üniversite, devlet dairesi ve diğer ‘kamusal alan’ sayılan yerler dışında bir “dini simge” kuralı olmadığını, artık bazı belediyelerde bile türbanlı görevlilerin çalıştığını, bu nedenle de haberi inandırıcı bulmadığımı’ söyledim. Elbette 15 yaşında bir öğrencinin ödülünü alamayışının da hepimizi üzeceğini...Olayın gerçek mi, büyütülmüş ve baskı yönünde kullanılan bir haber mi olduğunu hâlâ bilmiyorum.Ama bu münferit olayları ısrarla kullanarak, duyguları ön plâna çıkararak devlete yapılan “türban baskısını” doğru bulmadığımı da söylemem gerekiyor. Özellikle de diğer ülkeler Türkiye’yi “Türk İslam demokrasisi” veya “laik İslam cumhuriyeti” şeklinde tanımlamayı arttırmışken!*****Deprem önlemlerini açıklayın!Boğaz’a köprü ve depremle ilgili yazım için gelen mektuplar İstanbul’un birçok bölgesinde depremde yıkılma tehlikesi olan binalarda insanların hâlâ oturduğunu, hiçbir kontrol yapılmadığını anlatıyor.Bunlardan birini de Suadiye’de oturan “63 yaşında, 40 yıllık öğretmenim” diyen bir okurumuz yazmış. İşte anlattıklarından bir bölüm: “Burada evlerin çoğu eski, yıkılması gerekir. Ayrıca bu da yetkililerce biliniyor. Biz beş katlı bir apartmanda korka korka oturuyoruz. Müteahhite veremiyoruz çünkü müteahhidin binayı alması için 10-12 kata izin çıkması gerekiyor. Yanımızdaki üç katlı eski bina da uzun zamandır ‘bir kişi izin vermediği için’ çıkacak yasayı bekliyor... Bu yasaları çıkarmak o kadar zor mu? Belediye yetkilileri 2 trilyonluk laleler dikmekten başka ne yapıyorlar? Lüzumsuz yerlere dikilen, ömrü bir ay bile olmayan laleler bizim neyimize? Başka işleri yok mu belediyenin?” Demek ki bina kontrolleri yapılmadığı gibi insanların hayatlarını “daha fazla kazanmak” için tehlikeye atmasına da göz yumuluyor.Ya Meclis bu yasayı hemen çıkarsın ve çürük binalar yıkılsın veya yasa filan beklemeden evler tek tek kontrol edilsin.Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş “Büyükşehiri bekleyen büyük tehlike” her gün gazete manşetlerinden verilirken sessiz kalamaz.En kısa zamanda neler yaptıklarını açıklamalarını bekliyoruz.

Devamını Oku

Kral çıplak, hakim erkek!

26 Kasım 2007

Türkiye’nin eksiksiz bir “katiller/kanunsuzlar ülkesi” olmasına çok az kaldı. Bir yandan da adi cinayetlere kurban giden vatandaşlarına ağlıyor.Dün gazetelerde çıkan gencecik Baran Tursun’un kanlar içindeki fotoğrafına “Allah kahretsin, vahşiler” demeden bakabilen çıktı mı bilmiyorum. İnsanın içi cayır cayır yanıyor.Herhalde kurşunlandığı anda müzik dinlemeye hazırlanıyordu, elinde bir CD vardı ve o anda yanına düştü, fotoğrafta görünüyor. Bembeyaz bir gömlek, altında blucini... Pırıl pırıl bir genç.Alkollü araba kullanmaktan ehliyeti alındığı ve o anda da alkollü olduğu için korkmuş.Tamam, hatalı davranış... Hem kendisi, hem de diğer araçlar için tehlikeli... Yapmaması gerekirdi ama cezası bu mu olmalı? Hangi ülkede alkollü araç kullanmanın cezası ölümdür? Bir tane benzer olay göstersinler diğer ülkelerde...20 yaşında bir genci bu şekilde öldüren tek bir polis göstersinler!Türkiye’de polis GÖREVİNİ bilmiyor.Bu haberin hemen yanında karısını öldüren bir katile “kadın kendisini yataktan attı, cinsel ilişki teklifini reddetti” diye 6 yıl ceza indirimi verildiği haberi var (hayret bu kez az bile indirmişler, çoğu kez birkaç yıl cezası kalacak kadar indiriyorlar).Başsavcı kararın bozulmasını istemiş ama Yargıtay buna rağmen “tahrik var” kararını onaylamış. Bu durumda “Yargıtay da ceza yasalarını bilmiyor” mu demeliyiz acaba? Bilmemesi mümkün mü?KADER Başkanı Hülya Gülbahar “Yeni Türk Ceza Kanunu’nda evlilik içi tecavüzün cezası” 7 ile 12 yıl arasında hapis. Bu da demek oluyor ki eğer (katilin ifadesindeki gibi) tecavüze yeltenme varsa cezanın indirilmesi değil, tam aksine arttırılması gerekiyor. Bu olayda da kadın herhangi bir nedenle tecavüze karşı direnmiş, bunun içinde itmek de, yataktan atmak da olabilir. Ortada açıkça tecavüze karşı kendini savunan bir kadın olduğu belliyken verilen karar tecavüzü meşrulaştırmaktan başka bir şey değil diyor.KADIN KATLİAMINA YEŞİL IŞIK!Eşini öldüren Çakıcı’ya da “Onun yerine Öcalan’la evlenseydim” lâfından dolayı tahrik indirimi yapıldı.İşin ilginç tarafı öldürülenin de “cevap hakkı”nın olmayışı. Onlar artık konuşamadıkları için bir kez de ÖLDÜKTEN SONRA MAĞDUR oluyorlar. Katillerin her iddiası doğru kabul ediliyor.Avukat Canan Arın ise “Yargıtay ceza ve hukuk dairelerinin kadınlara karşı yeni bir yaklaşımı ortaya çıktı. Kadın, şiddet dahil hiçbir olaya tepki göstermeyecek, mümkünse öldürülecek... Konuşması, kendini savunması bile ‘karşı suç’ olarak değerlendiriliyor. Yargıçların zihniyeti değişmedikçe ‘kadın katliamına yeşil ışık’ sayılacak kararlar bitmeyecektir” diyor.Türkiye’de kadın örgütleri, kadın hukukçular ülkenin bir ucundan öbürüne kadın hakları için koştururken kendi işlerine yetişemiyor ve devlet bu örgütlere destek olmadığı için gelirlerini kaybetmekle kalmıyor, bir de ceplerinden para ödemek zorunda kalıyorlar.Bu zorluklara, imkansızlıklara rağmen Türkiye’de kadın hakları 15-20 öncü kadının çabalarıyla savunuluyor.Şimdi yine onlar bu yanlış, haksız kararlara itiraz etmek için ayağa kalkmış vaziyetteler.Hepimiz, kadın-erkek Türkiye’nin tüm bilinçli vatandaşları tepki göstermek, onları desteklemek zorundayız.Polisi de, sivili de hak ettiği cezayı alıncaya kadar! Aksi takdirde Taş Devri’ne döneceğiz yakında.(Not: Polisler “Biz lastiklere ateş ettik, sekmiş olmalı” demişler. Bu iddiaya kargalar kadar hakimlerde gülecektir herhalde!)

Devamını Oku

DTP’nin niyeti belli oldu!

25 Kasım 2007

Hep sorup duruyorduk, Ahmet Türk’e televizyonda da defalarca sordum; “DTP ne istiyor” diye, hep kaçamak cevaplar verdiler... Şimdi ne istedikleri açıkça ortaya çıkıyor.Her ne kadar AB’nin yakınına gittiklerinde “Barış planlarında biz de olalım, bizi de alsınlar” diyorlarsa da, PKK tarafından kaçırılan askerlerin bırakılmasında “arabulucu gibi” ortaya atılıyorsa da asıl niyet barış, huzur, demokrasi filan değil.Dağlıca saldırısının yarattığı infiali, Kuzey Irak’a söz konusu operasyonu (artık inanılır tarafı kalmasa da) bahane ederek Apo’ya af ve Güneydoğu’da Özerk Kürt bölgesi... Federasyona gidecek, daha sonra da “Bu bölge bizim” denecek bir adım.Bunu sağlamak için ne lâzım; önce devletle çatışma ortamı, partinin tekrar kapatılmasını sağlayacak konuşmalar, sonra da geçen sefer yaptıkları gibi çoluk çocuğu ortaya döküp güvenlik güçleriyle çatıştırmak... O arada da mikrofondan “Sayın” Öcalan’ın haklarına kavuşturulmasını haykırmak...“Biz istersek Güneydoğu’yu karıştırırız” mesajı vermek.PKK “Amerika kafamı bozmasın, benim de bu bölgelerin dengesini bozacak gücüm var” sözlerini boşuna söylemiyor. Bir yanında DTP, öbüründe Barzani, Talabani var...Ve belki hâlâ ABD... Cemil Çiçek dün PKK ve AB’ye tepki içeren bir açıklama yapmış. “Büyük devletler gizli faaliyetlerini terör örgütünü kullanarak yapıyor” demiş.Bence ABD’yi unutmasın. O da işin içinde... Türkiye inanmakta acele etmemeli!(Not: Kuzey Irak’lı Kürtler ve Ermeniler Hollywood’a ortak bir film teklifi götürmüşler. Önceleri farklı cephelerde başlatılan saldırılar ve güç birleştiriliyor. İrtica kaynakları da bu ikiliye katılırsa cephe tamamlanmış olacak.)*****Kâbus olmaya kararlılar Dün polislerin bir parkta tekmeleyerek hastanelik ettikleri gençle, göğsüne yine polis tarafından tekme atılarak öldürülen 26 yaşındaki genç bir babayı yazmıştım.Yazının başlığı ‘Polis kâbus mu olacak’ idi. Bugün İzmir’de Mehmet Tursun isimli iş adamının 20 yaşındaki oğlu Baran’ı “dur” emrine uymadığı için başından vurarak öldüren polisleri duyunca ‘Polis kesin kâbus olmaya kararlı’ diyorum.Anasının babasının kuzusu, kim bilir ne emeklerle yetiştirilmiş gencecik fidan gibi bir delikanlıyı acımasızca, hunharca vurabilen polisi düşünebiliyor musunuz? O ana babanın, ailenin hayatının mahvolmasını, yaşayacakları azabı kafanızda canlandırabiliyor musunuz?Şimdi “Kaçtılar, biz terörist sandık” diyecekler, cezaları kesinlikle hafifletilecek (karısını öldüren Çakıcı bile ‘onun yerine Öcalan’la evlenseydim daha iyiydi’ dediği için büyük ceza indirimi alabiliyorsa... Bu memlekette hak, hukuk ortadan kalktı mı acaba?) ve ölen pırıl pırıl genç hayatının ilkbaharında gittiğiyle kalacak.Oysa belki ihtarı duymadı (duyduğuna bütün polisler şahitlik edecektir), belki duydu ama ehliyeti yoktu ve durmadı, belki başka bir şey... Polisin görevi peşine düşüp durdurmak veya plâkası ile arabayı aramaktır. Ateş etmek ve beyninden vurmak değil.Emniyet artık kesinkes bu olayları açıklamak, polisin suçlu olmasını önleyecek disiplini derhal sağlamak, yargı da aynı şekilde bu polislere en ağır cezaları vererek adaleti topluma göstermek zorundadır.Aksi takdirde toplumda giderek polise karşı yükselen nefreti durduramayacak, halkla polisi düşman haline getirecekler.Yeter artık... Hiç güveneceğimiz adam kalmadı mı, herkes aklını mı oynattı bu memlekette yahu?*****Boğaz’a köprü ve deprem İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı “Ben Avrupa’daki nehirlerde gördüm. Çok sayıda köprü yapılabiliyor, İstanbul Boğazı’na da yapılabilir” dedi.Bildiğim kadarıyla İstanbul’a çok sayıda marina yapmayı da düşünüyor Sayın Topbaş .Öncelikle İstanbul Boğazı gibi, dünyanın 7 harikasından biri olması gereken ve rahatlıkla 8’incisi olabilecek bir doğa mirasını Avrupa’daki nehirlerle karşılaştırmanın çok yanlış olacağını söyleyebiliriz.Sonra trafikteki araç sayısının şehir kapasitesinin çok üstünde olması nedeniyle İstanbul trafiğinin dehşet verici duruma geldiğini ve karşıya geçişi kolaylaştırmaktan çok önce buna acil bir çare aramak gerektiğini vurgulayabiliriz.Tekneler ve araçlara kolaylığı düşünmeden önce “Acaba şehrin güzelliğini nasıl etkiler” sorusuna cevap aranmasının önemine değinebiliriz.Boğaz’ın bilinçsiz şehirleşmeyle halihazırda ne kadar bozulduğunu hatırlatabiliriz.Son olarak da Kandilli Rasathanesi Müdürü Prof. Dr. Gülay Altay’ın “İstanbul depremi uzakta değil, Marmara fayında normal olmayan bir gerilim var” sözünün her şeyden önce üzerinde durulması gerektiğini tartışabiliriz.Kadir Topbaş’ın köprüden, marinadan önce “Binalar ne durumda? Son üç dört yıl içinde İstanbul’da yapılan deprem çalışmaları nelerdir” sorularını cevaplaması gerekiyor. Prof. Altay da 7.4 şiddetinde bir depremde 10 ile 40 bin arasında can kaybı olacağını söylediğine göre bu rakamın minimuma indirilmesi için yapılanlar, alınan önlemler konusunda halkı doğru bilgilendirmek Belediye’nin görevidir.Artık hiç kimse deprem sonrasında Allah korusun enkaz haline gelmiş bir şehirde mazeret veya taziye dinlemeyecektir.Bunu da şimdiden söylemiş olalım.

Devamını Oku

Polis kâbus mu olacak?

24 Kasım 2007

Normal olarak bir ülkenin vatandaşları, polisini görünce huzur duyar, kendini güvende hisseder değil mi? Türkiye’de artık değil. Burada durum giderek tamamen farklı bir hal alıyor. Çok uzun bir zaman geçmedi; bir parkta kovaladıkları bir genci (ya da “potansiyel suçlu” veya “suçlu” diyelim) yere düşmüş vaziyette tekmeleyen polisleri TV’de olayı izledikten sonra yazmıştım.Buna İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada “Her meslekte olduğu gibi polisler arasında da hata yapanların bulunduğu, bunların cezalandırıldığı” belirtilmişti. Şimdi de parkta oturan iki gencin yanlarına gelip kavga çıkaran ve göğsüne attığı tekmeyle bunlardan birini (26 yaşında ve iki küçük çocuk sahibi) öldüren polis haberini duyduk.Plakası “HIY” olan polis otosunun “mahallenin kâbusu” olduğunu ölen gencin kardeşi anlatmış.Haber ilk kez verildiğinde “serbest bırakıldığı” bildirilen polis ise olay büyüdükten sonra savcılık talimatıyla tutuklanmış.Öncelikle bir katilin, her kim olursa olsun nasıl serbest bırakıldığını Emniyet’in açıklaması gerekiyor. Sonra suç işleyen polisleri kurtarmak için yapılan açıklamalar da var. Nasılsa polise inanılacağı için “Küfür ettiler, nara atıyorlardı, uyuşturucu almışlardı” gibi iddiaların olaydan sonra hemen öne sürülmesi onları bir anda haklı duruma getiriyor.Oysa polisin görevi yakaladığı kişinin eylemi, suçu ne olursa olsun “zarar vermeden” onu yargıya teslim etmektir. Bu olayda da “Küfrettiler, istediğimiz yerde içki içer, nara atarız dediler” şeklinde bir açıklama yapılmış. İnandırıcı olmadığı bir yana, olsaydı bile polisin tekme atmaya hakkı yoktu.Bunlara bireysel olaylar gözüyle bakılamaz. Karakollara, polislere “yetki sınırlarını ve hatalarının yaptırımlarını” kesin bir dille anlatmak Emniyet’in görevidir.Ortaya çıkıp bunu medya yoluyla Türkiye’ye ilân etmek de... Suçluları cezalandırmadığınız, hukukun uygulandığını topluma anlatmadığınız takdirde polisin giderek bozulmasını, yozlaşmasını, halkın da onu kâbus gibi görmesini önleyemezsiniz.Yine de genellemeyelim ama, bu örneklerde görüldüğü gibi ya suçlunun kendisi olur veya onunla işbirliği yapar.Her iki durumda sorumlusu Emniyet olarak görülür!*****Cezalandırın şu vahşileri! Artık dehşet veren haberleri okuyamıyorum bile... Bu toplumun insanları arasında bu kadar vahşi, bu kadar caniler olduğunu görmek istemiyorum. Bunlar insan olabilir mi?Küçük kızlara toplu tecavüzden, uyuşturucu ve kadın ticareti çetelerine, toplu trafik cinayetlerine, eşi tarafından çocuğunun önünde onlarca kez bıçaklanarak öldürülen kadınlara kadar akla gelmedik her sefillik mevcut.Kısa süre önce Ortaköy viyadükünde aralarında iki genç kızını okutmak için çalışan bir anneyle, askere gitmek üzere olan bir gencinde bulunduğu aracı biçen üniversiteli sürücüyü duyduk.Ondan sonra yine son günlerde artan toplu tecavüzlerden birini, lise 1. sınıf öğrencisi 15 yaşındaki kızı eterle bayıltıp kaçırarak tecavüz eden 14 vahşiyi okuduk. Zavallı çocuk... Eğitim, gelecek hayalleri bitti, mahvoldu.19 yaşındaki genç kıza Bayram arifesinde çarpıp kaçan, ölüme terk eden caninin yakalanması için haykıran anneyi okuduk.Muğla Üniversitesi’nden iki öğrenciye bir grubun demir sopalarla saldırdığını, sokakta müzik dinleyen ayakkabıcıyı “gürültü yaptın” diye öldüren iki üniversiteliyi duyduk. Ayakkabıcının ölmeden önce son sözü “Ben iyiyim, anneme söylemeyin üzülmesin” olmuş. Yüreğiniz dayanıyor mu bunları duymaya?Bu olaylara ceza verecek hakimler, toplu tecavüze uğrayan kızların ve ailelerinin tüm yaşamının “ölümle eşdeğer şekilde” mahvolduğunu, viyadükteki cinayetten farksız kazada ölen kadının iki kızının, ölen gencin ve diğerlerinin ailesinin geleceğinin de aynı şekilde karardığını düşünerek karar vermeliler.Annesi gözlerinin önünde öldürülen çocukları ise düşünmek bile zor... Nasıl yaşayabilecekler ki?Genç yaşında hayatına son verilen masum insanlar bir yana geride bıraktıklarının hayatının da bittiği mutlaka göz önüne alınmalı.Örneğin üç kişinin ölümüne neden olan bir sürücü yağmuru, rüzgarı mazeret olarak ileri sürüyor. Bu hava şartlarında normal hızda ve dikkatle giden bir sürücü nasıl karşı şeride uçabilir? Diğer arabalar neden uçmamış?Hakimlerin suçlulara, özellikle ağır suçlulara “iyi hal indirimi” gibi anlamsız indirimler uygulamaları toplum vicdanını son derece rahatsız etmeye başladı.Bırakın maktullerin yakını olan mağdurları, toplum fena halde rahatsız. Mahkemelere bir kez daha hatırlatmış olalım.*****Kamyon arkası yazıları Böyle bir yarışma açmış Horoz Lojistik... Sektördeki 65. yaşlarını kutlamak için Türkiye’nin her yanından gelen enteresan “kamyon arkası yazıları”nı toplamışlar, internet yoluyla 6000’e yakın başvuru gelmiş ve bir jüri bunlar arasından en iyileri seçmiş.Başlıktaki isim, ortaya çıkan kitabın da ismi. Ben aralarından sizin için birkaç tane seçiyorum ama geriye kalanlar da çok enteresan...* Trafik canavarı bir Türk öbür dünyaya bedeldir* Hatalı değilsem de lütfen aşağıdaki numarayı arayın. Yalnız Kamyoncu* Ölürsem kabrime gelme istemem, sıkışırız!* Her dilde korna çalarım* Hava atmayı sevsem pilot olurdum, hava almayı seçtim kamyoncu oldum* O elinde tuttuğun direksiyon, önüne bak yapma atraksiyon* Arabada bebek var... Sarışın* Solladı, kendini de yolladı* Babaanneme de yol vermiştim, saygımdan* Arabanı da al git* Yolların generali, aşkının neferiyim* Sürücü hatalarını lütfen hatalısurucu@Allahcezanıverecek.com adresine bildiriniz* Kamyon arkası yazımız kamyon önüne taşınmıştır, görmek için sollayınız* Bir sana, bir de karayollarına hastayım.

Devamını Oku

Komutanlar Cephesi

23 Kasım 2007

Dile kolay tam 30 yıllık deneyimini konuşturuyor Fikret Bila son kitabında... Gerçekten medyanın yüz akı gazetecilerden olduğu için onun yazdıklarını, anlattıklarını, röportajlarını her zaman büyük bir güvenle okurum. Bila’nın “Komutanlar Cephesi” kitabında Kenan Evren’den başlayarak Orgeneraller: Doğan Güreş, Necati Özgen, Hilmi Özkök, İsmail Hakkı Karadayı, Yaşar Büyükanıt, Korgeneraller: Hasan Kundakçı, Altay Tokat ve 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le yaptığı röportajlarda PKK terör örgütü ve onunla mücadele sırasında nelerle karşılaşıldığı, bu örgüte kimlerin nasıl yardım ettiği yıllar öncesinden bugüne tüm detaylarıyla anlatılıyor. Örneğin; Korgeneral Hasan Kundakçı’nın anlattığı “PKK’nın köylüleri nasıl korkuttuğu”, “sorguladığı PKK liderlerinin nasıl ‘bizim için çoluk çocuk hiç fark etmez’ dediği”, köylülerin tehditlere rağmen mücadelesi ile ilgili anılarda hiç bilmediğiniz, düşünemediğiniz konularda bilgi ediniyorsunuz.Röportajların “gazetede yayımlanmayan bölümleri”nin alındığı Komutanlar Cephesi çok ama çok ilginç bir kitap. Bence konuyu merak edenlerin mutlaka okuması gerekiyor.*****Terör, DTP ve misyonBu Pazar Her Açıdan’da iki ayrı konuyu, iki ayrı bölümde tartışacağız. Birinci bölümün konuğu Başbakan Erdoğan’ın manevi tazminat davası açtığı, Güneydoğu ve PKK terörünü en iyi bilen isimlerden biri; Emekli Tümgeneral Osman Özbek...Bu dava hangi nedenle açıldı? Güneydoğu ve terör sorununda son durum nedir?Özbek “Çankaya’da Sonbahar” kitabını neden yazdı? ABD, Barzani, DTP ve PKK gerçekten değiştiler mi? Bunlar ve daha birçok sorunun cevabını birlikte öğreneceğiz.İkinci bölümde ise son günlerde sıra dışı açıklamalarıyla dikkatleri çeken bir bilim adamı; Konya Selçuk Üniversitesi İslâm Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz, Ahmet Hakan ve Nazlı Ilıcak’la birlikte türbanlı/türbansız tüm meslek kadınlarının karşılaştığı “dışlanma” sorunu, Tekbir Giyim’in sahibi Mustafa Karaduman’ın ABD medyasına yaptığı ilginç konuşma, İslâmcılar tesettürsüz kadına nasıl bakıyor, ılımlı İslâm’ın tehlikesi gibi konuları konuşacağız.Yine büyük bir ilgiyle izleyeceğiniz, farklı bir canlı yayın tartışması olacak, Pazar günü öğlen 12.15’te STAR’a beklerim.*****Öğretmenler GünüBugün “teşekkürü, övgüyü en çok hak eden” mesleğin üyelerinin, sevgili öğretmenlerimizin günü. Ben de 22 yaşında Antakya Erkek Lisesi’nde Fransızca öğretmenliğine başlamış, sene kaybetmiş bazı öğrencilerinin o yıllarda “Hocam biz sizin çocukluğunuzu biliyoruz” dediği ve 35 yıl boyunca binlerce öğrenci yetiştirmiş bir anneye sahibim. Bununla da büyük bir gurur, mutluluk duyuyorum. Onun ve tüm öğretmenlerimizin “günü” kutlu olsun. Hepsine gönül dolusu teşekkürler!

Devamını Oku

Türban kavgası ve dışlanan kadınlar!

22 Kasım 2007

Geçen Salı sabahı Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın küçük bir grup gazeteciyle yaptığı kahvaltılı toplantıdaydım.Benim açtığım konular arasında, Anayasa çalışmalarının yanında “iktidarın kendine göre bir medya yaratması, Başbakan’ın daha çok kendisini destekleyecek gazetecilere bilgi vermeyi tercih etmesi, seyahatlerine de onları götürmesi” de vardı.Devletin verdiği uçakla, devletin işi için gidildiğine göre neden hep aynı gazeteciler ve özellikle erkek gazeteciler tercih ediliyor konusunu bir süre konuştuk ve Sayın Toptan bu sorularımı Başbakan Erdoğan’a ileteceğini söyledi.Ben de aynı konuyu defalarca yazarak sorduğumuzu ama durumun değişmediğini anlattım.Aslında bu önemli bir konu... Başbakanlar, cumhurbaşkanları kendilerine yakın olmak üzere (veya önceden yakın olan) gazeteciler seçiyor ve tüm özel haberleri onlara yaptırdıkları gibi yabancı ülkelerdeki toplantıları da onlara izletiyorlar.Medyanın tümüyle bu ayrımcılığa karşı çıkması, gidilecekse veya bilgi verilecekse bunun gazeteler ve gazeteciler arasında adil şekilde yapılması için gündeme getirmesi lâzım. Ama Türkiye nedense garip bir ürkeklik, suskunluk, her şeyi kabul etme haline girdi yine...Kadın gazetecilerin neredeyse tümüyle dışlanması, tesettürlü olanların da, olmayanların da davet edilmemesi ayrı bir konu... Kendi eşlerinin devlet kuralları nedeniyle toplantılara katılamamasına çok üzülen ve basına, halka devleti şikayet eden siyasetçilerin kendilerinin kadınları yok sayması dünyanın en ilginç çelişkisi sayılmaz mı?Şimdi Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun 5 kadın il müdüründen 3’ünü Doğu’ya sürdüğü haberini alıyoruz. 4’üncü kadın müdür de Hakkari’deymiş zaten. Gerekçe güzel: “Başarılarından Doğu illerinin de yararlanması”...Veysel Eroğlu (hatırlayacaksınız yine biz ve kadın örgütleri karşı çıkmıştık) DSİ Genel Müdürü iken de kadın mühendis istememiş, “erkek olma” şartını koymuştu.İtirazlar gelince de “Arazide kadınlar zorlanır, onun için” gibi bir gerekçe bulmuşlardı.Peki bu durumda, eğer üniversite bitirip meslek sahibi olan kadınlar “gazetecilikten yöneticiliğe, mühendisliğe kadar” her alanda dışlanacak, göz önünden kaldırılmaya çalışılacaksa “türbanlı kadınlar da okusun” şovlarının ne anlamı var?Türbanlı/türbansız okumuş kadınları kenara çekecek, her konuda erkeklere öncelik tanıdığınızı gösterecek ve bu davranışınızla kadına sadece “eş ve anne” rolünü yakıştırdığınızı anımsatacaksanız neyin kavgasını yapıyorsunuz?Bu soruları AKP iktidarına hepimizin sorması lâzım diye düşünüyorum.*****Armut dibine düşermiş!Nasıl inanırım bu lâfa... Ne kadar gerçektir anne veya babanın yeteneğinin çocuklarına geçmesi... Tabii aynı yeteneği meslek edindiklerinde görebiliyorsunuz bunu, ki çoğu kez ünlü bir anne veya babanın çocuğu kendini ayrı bir dalda tamamen bağımsız olarak ispatlamak için farklı bir yola gitmeyi tercih ediyor ve o yeteneğin de kaybolmasına ya da gizlenmesine neden olabiliyorlar.Ali Sunal’ı ne zaman sahnede izlesem babası, rahmetli Kemal Sunal’ı hatırlıyorum. Nur içinde yatsın, Türkiye’yi hâlâ, ölümünden yıllar sonra bile filmleriyle güldüren adamı...Sahneye adımını attığı anda varlığını hissettiren, etkileyen bir oyuncu kişiliği, karizması var Ali Sunal’ın. Ancak bir mesleğe gönül vermiş, kendini adamış kişilerde görülen bir rahatlığı ve doğallığı... Güldürmek için ekstra gayrete gerek duymadan, rolünü üstüne giyerek oynuyor. Kendisi gibi... Bence Türk Tiyatrosu’nun kalıcı isimlerinden biri olacağına hiç şüphe yok.Bununla birlikte Profilo’daki (aynı yerde bir haftada iki oyun görmüş oluyorum) Don Kişot Tiyatrosu’nda sahnelenen Karmakarışık isimli oyunun tek yıldızı kendisi değil. Kadronun hemen hepsinin performansı iyi ama Volkan Ünal çok iyi.Bir bakanın muhalefet partisi sekreteriyle yaptığı kaçamağı yüzüne gözüne bulaştırmasını anlatan Karmakarışık keyifle, kahkahalarla izlenen bir komedi... Kaçırmamanızı öneriyorum.Tiyatroseverlere, aynı zamanda güzel yemek de seviyorlarsa oyundan önce Tiyatro’nun önündeki kafeden güzel bir salata, spagetti veya otlu piliç yemelerini de hatırlatmak isterim. Kulaklarımı çınlatacaklar.

Devamını Oku

Her şey para için!

21 Kasım 2007

Yılmaz Özdil dün benim Salı günkü “Millilere açık çek mi?” başlıklı yazıma cevap yazmıştı sanıyorum... Konuyu benden başka aynı görüşle yorumlayan yoktu bildiğim kadarıyla, onun için üstüme alındım. Başka yazar arkadaşlar da “senin yazıyla ilgili yazmış” dediklerine göre böyle anlayan bir tek ben değilim.Yılmaz Özdil Türkiye’de, işin içinde bir çıkar, bir bedavacılık varsa “tenkit eden herkesin” anında çark edeceğini ve eleştirdiği olayı kendisinin de yapacağını atasözleriyle anlatıyor.Örneğin; “Bedava sirke baldan tatlıdır”, “Beleş atın dişine bakılmaz” gibi atasözleri İngiltere’de, Almanya’da vb. var mıdır diye soruyor. Ve “Milli takıma prim verilmez” diyenlerin, ahlak dersi verenlerin de maçlara bilet parası ödemeden gittiğini söyleyerek “Geçiniz” diyor. Ama ben geçmiyorum. Çünkü o söylediği atasözleri bana uymaz. Hak etmediğim, alnımın teriyle kazanmadığım tek kuruş para benim ve ailemin boğazından geçmedi bugüne kadar.Bedavaya konmadım, para için prensiplerimden ödün vermedim.Her ne kadar dejenerasyonu “sadaka metoduna alıştırılarak” ve her türlü hızlandırıldıysa da çok şükür Türk toplumunda hâlâ benim gibi düşünen ve yaşayan insanların az olmadığını da biliyorum.Eğer Yılmaz Özdil’in bu görüşünü benimseyeceksek yakında İngiliz, Alman insanının bilmediği, öncekilere benzer yeni atasözleri de türetebiliriz. Hep aynı kafa sürer gider. Ben yazımda futbolculara normal olarak maçlarda aldıkları prim dışında verilecek bir “açık çek”ten söz etmiştim. Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy’un bunu iyi niyetle, teşvik için söylediğini, ayrıca Milli Takım’ın başarılarının Türkiye turizmine bile (Eurovision başarısı gibi) katkıda bulunup ülkeye yarar sağlayacağını biliyorum.Kazandıkları bir büyük başarıda onlara “Karayiplerde tatil” gibi başka ödüller verilebilir ama açık çek, yeni bir para ödülü -aldıkları primin üstüne- gerçekten de olayı “Her şey para için” durumuna getirir. Para tek motivasyon aracı olur.Her zor maç öncesinde ulufe dağıtır gibi açık çekler ortaya çıkar ki bu da bana ve birçok kimseye doğru gelmiyor...Ama kim bilir, belki de gerçekten artık Türkiye’de doğrularla yanlışlar tümüyle yer değiştirdi, belki de yanılıyorum.Her şey mümkün. Özdil’in haklı olması da!*****Tan Sağtürk yüz akıdır!Tan Sağtürk yüz akıdır!Acımasız, insanlık kalitesi giderek düşen bir toplum mu olduk bilmiyorum. Ama olaylar karşısında gösterilen tepkiler artık bana sık sık bunu düşündürüyor.Örneğin birkaç gün üst üste Tan Sağtürk’ün adının, bir cinayet olayına karışan kardeşiyle ilgili haberlerde sürekli olarak olayla birlikte anılması. Hatta olaydan önce, başlıklarda anılması...Ünlü biri ya, isim yapmış, başarı kazanıyor, seviliyor ya, ele geçirmişken onu da mahkum etmek iyi olur diye düşünmüşler.Bu nasıl bir gazetecilik anlayışıdır, nasıl bir insanlıktır ki, üstelik yeni kalp operasyonu geçirmiş gencecik bir insanın, başarılarıyla Türkiye’yi gururlandıran, ülkenin en ücra köşesine kadar “çocuklarını eğitmeye çalışan” bir sanatçının üzüntüsüne üzüntü katılmaktadır.Anladık, ilk gün yazdınız, duyurdunuz, sürdürmeye ne gerek var? Lime lime etmeden, içini kavurmadan, sağlığını bozmadan bırakmak olmuyor mu yoksa?Kusura bakmayın ben buna barbarlık diyorum. Yazanlara da “önce barbar, sonra gazeteci”... Beğendiniz mi?

Devamını Oku

Sıfır ötesi operasyon

20 Kasım 2007

Dün Hürriyet’in ilk sayfasında “Bangladeş’i vuran kasırgada ölü sayısının 15 bine çıkabileceğini” anlatan haber “Bir ülke ağlıyor” başlığıyla verilmişti.Okuyunca ’Bir değil iki ülke ağlıyor’diye düşündüm. Bizim terör nedeniyle ölen vatandaşlarımızın sayısı 15 binin de, 20 binin de çok üstünde... Evet bu fakir ülkenin sıkıntısı, felâketi ağlanmayacak gibi değil ama Türkiye de ağlıyor.Bunu anlayabilmek için terör örgütü tarafından öldürülen çoluk çocuk, erkek-kadın, asker-sivil insanlarımızın evlerine uğramak ve ne yaşadıklarına bakmak gerekiyor.Geçen Pazar Her Açıdan’a katılan Dağlıca’daki Binbaşı’nın annesi gibi asker analarının yüreğine bakmak gerekiyor.Yoksa unutursunuz... Kendiniz sıcak evinizde, işinizde, normal yaşamınızdayken bunu bile unutmak mümkündür.Başbakan Erdoğan’ın, partisinin grup toplantısında yaptığı son konuşmayı anlamaya çalışıyorum, satır satır tekrar okuyorum ama mümkün değil.Birilerinin kalkıp ‘Ama bunlar Kürtlere kardeşim dedi’ dediğini belirterek ‘Ee ne diyeceğim, kardeşim tabii... Kürt de kardeşim, Laz, Boşnak, Arnavut da... Siz bunu kavrayamadığınız içindir ki ülke bu duruma gelmiştir’ diyor.Güneydoğu’dan ekstra oy gelmesi için harika buluş doğrusu ama doğru mu? Hayır...Birileri kim: DTPKime “kardeşimiz” dediler Kürtlere mi?Hayır. PKK’ya... Terör örgütüne “kardeşimiz”, Öcalan’a “liderimiz” diyorlar.O zaman bu açıklama gerçeğe uyuyor mu? Yine “Hayır”. Bir başbakana bu yakışıyor mu? Yine “Hayır”! “Gerilimden medet umanlar”, “Kim olduklarını iyi biliyorsunuz” sözleriyle DTP’yi mi, diğer muhalefet partilerini mi kastediyor o da belli değil.Yine dün Hakkari Çukurca’da “eylem için gelen” bir terörist grubun püskürtüldüğü haberini duyduk. Oysa 5 Kasım’daki Bush görüşmesinden sonra sınır ötesi operasyon sıfır ötesi ihtimale dönüştürüldü.Zaten artık Nisan ayında “Bu işi yapmalıyız, yetki bekliyoruz” diyen ordunun da zamanın geçtiğine inandığını sanıyorum.Bush oyalıyor.Barzani ABD’nin tavsiyesine uyarak “geri adım atmış” havası yayıyor.Biz de tekrar başlayan “tribünlere oyunlar”ı izliyoruz.Kim kazanıyor? Dün Cüneyt Ülsever’in çok doğru analiziyle yazdığı gibi DTP...Her şekilde kazanıyor, şimdi Avrupa Parlamentosu’na yapacakları Zana’lı, Baydemir’li konuşmalarda olayı terörden Kürt meselesi haline daha da etkili şekilde döndürecek, bu noktaya nasıl gelindiğini değil “Türkiye’de baskı gördüklerini” anlatacak ve AB’yi taraf yapacaklar. (Kürt vatandaşlarımızdan değil DTP ve PKK’dan söz ediyoruz...)Hükümet madem ki sıfır ötesi ihtimal noktasındadır, topluma lütfen hangi barışçı yolu izleyeceklerini lâf kalabalığı yapmadan açık, net anlatmaları gerekmektedir.Zaman geçirmeden!*****Ne zaman başlıyoruz? İlgili, dikkatli okurlarımızdan Muammer Sokollu bu başlıkla bir yazı yazmamı rica ederek içeriğini de kendisi göndermiş. Haklı bulduğum için bir kısmını olduğu gibi alıyorum:“Irak’ın kuzeyinin bizim için sorunlu bir yer olduğu bilinmesine rağmen,- 1984’lerden günümüze PKK varken,- PKK’nın İran-Irak-Suriye içinde kampları varken,- Bütün bunları Türk milleti en başından beri biliyorken,- Kendi istihbaratımızı gereği gibi kurmayan, güçlendirmeyen, dışa bağımlı bırakan,- Savunmamızı güçlendirmeyen,Bugünkü zelil halimizi hazırlayan bütün hükümetleri ve hükümet başkanlarını yargılamaya ne zaman başlıyoruz?” Muammer Sokollu haklı olmasına haklı da bırakın geçmişteki hataları BUGÜN BİLE hâlâ akıllanmış görünmüyoruz, hâlâ lüks israfına harcanan paraları istihbarat için gerekli teknolojiyi -muhtaç olacağımıza- acilen almaya yönlendirmiyoruz, ona ne demeli?

Devamını Oku