DTP’nin niyeti belli oldu!

Haberin Devamı

Hep sorup duruyorduk, Ahmet Türk’e televizyonda da defalarca sordum; “DTP ne istiyor” diye, hep kaçamak cevaplar verdiler... Şimdi ne istedikleri açıkça ortaya çıkıyor.

Her ne kadar AB’nin yakınına gittiklerinde “Barış planlarında biz de olalım, bizi de alsınlar” diyorlarsa da, PKK tarafından kaçırılan askerlerin bırakılmasında “arabulucu gibi” ortaya atılıyorsa da asıl niyet barış, huzur, demokrasi filan değil.

Dağlıca saldırısının yarattığı infiali, Kuzey Irak’a söz konusu operasyonu (artık inanılır tarafı kalmasa da) bahane ederek Apo’ya af ve Güneydoğu’da Özerk Kürt bölgesi... Federasyona gidecek, daha sonra da “Bu bölge bizim” denecek bir adım.

Bunu sağlamak için ne lâzım; önce devletle çatışma ortamı, partinin tekrar kapatılmasını sağlayacak konuşmalar, sonra da geçen sefer yaptıkları gibi çoluk çocuğu ortaya döküp güvenlik güçleriyle çatıştırmak... O arada da mikrofondan “Sayın” Öcalan’ın haklarına kavuşturulmasını haykırmak...

“Biz istersek Güneydoğu’yu karıştırırız” mesajı vermek.

PKK “Amerika kafamı bozmasın, benim de bu bölgelerin dengesini bozacak gücüm var” sözlerini boşuna söylemiyor. Bir yanında DTP, öbüründe Barzani, Talabani var...

Ve belki hâlâ ABD... Cemil Çiçek dün PKK ve AB’ye tepki içeren bir açıklama yapmış. “Büyük devletler gizli faaliyetlerini terör örgütünü kullanarak yapıyor” demiş.

Bence ABD’yi unutmasın. O da işin içinde... Türkiye inanmakta acele etmemeli!

(Not: Kuzey Irak’lı Kürtler ve Ermeniler Hollywood’a ortak bir film teklifi götürmüşler. Önceleri farklı cephelerde başlatılan saldırılar ve güç birleştiriliyor. İrtica kaynakları da bu ikiliye katılırsa cephe tamamlanmış olacak.)

*****

Kâbus olmaya kararlılar

Dün polislerin bir parkta tekmeleyerek hastanelik ettikleri gençle, göğsüne yine polis tarafından tekme atılarak öldürülen 26 yaşındaki genç bir babayı yazmıştım.

Yazının başlığı ‘Polis kâbus mu olacak’ idi. Bugün İzmir’de Mehmet Tursun isimli iş adamının 20 yaşındaki oğlu Baran’ı “dur” emrine uymadığı için başından vurarak öldüren polisleri duyunca ‘Polis kesin kâbus olmaya kararlı’ diyorum.

Anasının babasının kuzusu, kim bilir ne emeklerle yetiştirilmiş gencecik fidan gibi bir delikanlıyı acımasızca, hunharca vurabilen polisi düşünebiliyor musunuz? O ana babanın, ailenin hayatının mahvolmasını, yaşayacakları azabı kafanızda canlandırabiliyor musunuz?

Şimdi “Kaçtılar, biz terörist sandık” diyecekler, cezaları kesinlikle hafifletilecek (karısını öldüren Çakıcı bile ‘onun yerine Öcalan’la evlenseydim daha iyiydi’ dediği için büyük ceza indirimi alabiliyorsa... Bu memlekette hak, hukuk ortadan kalktı mı acaba?) ve ölen pırıl pırıl genç hayatının ilkbaharında gittiğiyle kalacak.

Oysa belki ihtarı duymadı (duyduğuna bütün polisler şahitlik edecektir), belki duydu ama ehliyeti yoktu ve durmadı, belki başka bir şey... Polisin görevi peşine düşüp durdurmak veya plâkası ile arabayı aramaktır. Ateş etmek ve beyninden vurmak değil.

Emniyet artık kesinkes bu olayları açıklamak, polisin suçlu olmasını önleyecek disiplini derhal sağlamak, yargı da aynı şekilde bu polislere en ağır cezaları vererek adaleti topluma göstermek zorundadır.

Aksi takdirde toplumda giderek polise karşı yükselen nefreti durduramayacak, halkla polisi düşman haline getirecekler.

Yeter artık... Hiç güveneceğimiz adam kalmadı mı, herkes aklını mı oynattı bu memlekette yahu?

*****

Boğaz’a köprü ve deprem

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı “Ben Avrupa’daki nehirlerde gördüm. Çok sayıda köprü yapılabiliyor, İstanbul Boğazı’na da yapılabilir” dedi.

Bildiğim kadarıyla İstanbul’a çok sayıda marina yapmayı da düşünüyor Sayın Topbaş .

Öncelikle İstanbul Boğazı gibi, dünyanın 7 harikasından biri olması gereken ve rahatlıkla 8’incisi olabilecek bir doğa mirasını Avrupa’daki nehirlerle karşılaştırmanın çok yanlış olacağını söyleyebiliriz.

Sonra trafikteki araç sayısının şehir kapasitesinin çok üstünde olması nedeniyle İstanbul trafiğinin dehşet verici duruma geldiğini ve karşıya geçişi kolaylaştırmaktan çok önce buna acil bir çare aramak gerektiğini vurgulayabiliriz.

Tekneler ve araçlara kolaylığı düşünmeden önce “Acaba şehrin güzelliğini nasıl etkiler” sorusuna cevap aranmasının önemine değinebiliriz.

Boğaz’ın bilinçsiz şehirleşmeyle halihazırda ne kadar bozulduğunu hatırlatabiliriz.

Son olarak da Kandilli Rasathanesi Müdürü Prof. Dr. Gülay Altay’ın “İstanbul depremi uzakta değil, Marmara fayında normal olmayan bir gerilim var” sözünün her şeyden önce üzerinde durulması gerektiğini tartışabiliriz.

Kadir Topbaş’ın köprüden, marinadan önce “Binalar ne durumda? Son üç dört yıl içinde İstanbul’da yapılan deprem çalışmaları nelerdir” sorularını cevaplaması gerekiyor. Prof. Altay da 7.4 şiddetinde bir depremde 10 ile 40 bin arasında can kaybı olacağını söylediğine göre bu rakamın minimuma indirilmesi için yapılanlar, alınan önlemler konusunda halkı doğru bilgilendirmek Belediye’nin görevidir.

Artık hiç kimse deprem sonrasında Allah korusun enkaz haline gelmiş bir şehirde mazeret veya taziye dinlemeyecektir.

Bunu da şimdiden söylemiş olalım.



DİĞER YENİ YAZILAR