Vallahi gerçekten de kıymetini bilememişiz, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve arkadaşları da ondan “değişim”, “değiştik” diyerek ayrılmakla hata etmişler.Sonuçta gelinen nokta onun hedeflediğiyle aynı, bir tek “Bizim partiden olmayan patates dinindendir” sözü eksik görünüyor. Erbakan’ın “çikolata kağıdına sararak Türkiye’yi istediği noktaya getirme” isteği bile yolda. Fazlası var, eksiği yok.“Çikolata kağıdı” da; seçimden önce yapılan ve “türbanlı sayısının azaldığına dikkat çeken anketler”, “tesettürlü kızların üniversite eğitimi almasının önemini vurgulayan çabalar”, rengarenk desenli türbanlar, aynı türbanların batılı giysiler, dar pantolonlar, vücuda oturan tayyörlerle takılması ve böylece “modern bir aksesuar” haline dönüştürülmesi, başlangıçta söylediği “değişim”i ülkenin yönetim şeklinin değişmesi olarak algıladığı anlaşılan iktidarın, bir yandan bu değişim/dönüşümü gerçekleştirirken bir yandan da yığılan borçlar ve faizlerle yürüttüğü ekonomiyi “iyi” diye pazarlayarak iş dünyasından ve her kesimden oy/destek kazanması, en radikal açıklamaları bir yalanlayıp bir susarak “radikal”i doğallaştırması, böylece toplumun tepkilerinin dumura uğratılması ve daha birçok şey...Örneğin; “AB’ye girmeyi çok istiyor” imajı verirken öte yanda AB’nin “yargı bağımsız olmalı” baskısını umursamadan yargıyı “iyice bağımlı” hale getirmesi ve ülkeyi de yine AB’nin sonuçta “radikal İslâm’a döndünüz, giremezsiniz” diyeceği tabloya dönüştürmesi...ÇİKOLATANIN FAYDALARI!!Çikolata kağıdı o kadar parlak, öyle göz kamaştırıyor ki içindeki çikolatanın “sağlığınıza” çok zarar vereceğini aklınıza bile getirmeden ağzınıza atıyorsunuz.Neyse ki midenize oturacağı günü görmek için fazla beklemeye gerek yok. Etkinin görülmesi uzun zamana yayılmamış. Arka arkaya çıkıyor ortaya.Yönetimin tümüne hakim olduktan sonra Anayasa’dan başlıyor, yargıyı “iktidara tam bağımlı” hale getiriyor, YÖK için plânını belli ediyor, medyayı ele geçiriyor, devlet kurumlarında kadın yöneticileri doğuya sürer, kadın mühendis istemez, kadın gazetecileri yok sayar, kendi görüşündekilerin hiçbiri eşlerini çalıştırmazken kadroları da tarikat/cemaat bağlantılı isimlerle ve yöneticilerle dolduruyor... Eh artık biraz geç, uyarıları dinlemeyip yuttunuz, şimdi hazmetmeye çalışacaksınız.Ayrıca çikolatanın zararları nereye kadar uzanacak onu da doktorunuz bile kestiremez.Siyasi İslâm, yani dinin siyaset haline getirilmesi ve yönetim şeklini, rejimi dönüştürecek ortamın hazırlanması hızını arttırmışken Erbakan aklıma geliyor.O bu ülkeyi ve özellikle kadınlarını modernleştirmeyi (!) çok daha önce istemişti.Türbanın modernleşmenin simgesi, toplum hayatına katılım aracı, şıklık vs. olduğunu beyinlere kazıyanlar bu modernleşmenin Erbakan’ın projesiyle başlatıldığını, patentin ona ait olduğunu unutmamalılar.Ne modern adammış, yıllar önce görmüş Türk kadınının modernleşme ihtiyacını!
Emekli Hakim ve Adalet Başmüfettişi Mehmet Orhan Yarar gönderdiği mektupta, son günlerde bakanlar ve bazı gazeteciler tarafından sık sık tekrarlanan “Hakim ve savcı adayları için 1934’ten beri mülakat yapıldığı” bilgisinin tamamen gerçek dışı olduğunu belirtiyor.“Hakim adaylarının alınması başlangıçtan beri Adalet Bakanlığı’nca yapılmaktaysa da mülakat usulü 24 Şubat 1983 tarihinde uygulanmaya başlanmıştır” diyen Yarar buna örnek olarak kendi tayinini de göstermiş.1965 yılında hakim adaylığı için Adalet Bakanlığı’na müracaat ettiğini, derecesinin “iyi” olduğunu ve geç kadro verildiği için sırasının 1967’de geldiğini, kendisinin ve 1983’ten önceki diğer hakim ve savcıların sadece “diploma dereceleri ve müracaat tarihine göre” kabul edildiğini anlatırken, sonradan getirilen mülakat sisteminin iyi niyetle başlatıldığını ama maalesef partizan iktidarlar için imkân yaratılmış olduğunu söylüyor.1990 yılında Bakanlık tarafından yurt dışına gönderilen hakimler arasında olan Mehmet Orhan Yarar Fransa’nın Bordo şehrinde hakimlerin staj akademisine gittiklerini, orada adayların Adalet Bakanlığı’ndan tamamen ayrı ve özerk (malî özerkliği de olan) bu akademi tarafından imtihanla ve tamamen aldıkları dereceye göre seçildiğini anlatmış.Bu seçilen adaylar da iki yıl boyunca psikolog, sosyal bilimci ve ruh sağlığı uzmanlarından oluşan bir kurul tarafından takip ediliyormuş.Eski Adalet Başmüfettişi daha sonra (benim de Pazar günü Her Açıdan programında televizyonda söylediğim) çok önemli bir noktanın gündemde tutulması gerektiğini vurguluyor:“Hakim teminatı ve yargı bağımsızlığı olmayan yerde başta basın özgürlüğü olmak üzere vatandaşların temel hak ve özgürlükleri korunamaz.” Şimdi şöyle bir düşünelim; 21. yüzyıl Türkiye’sinde “YÖK’ün başına daha özgür düşünceli biri gelirse iyi olur” diyerek Yüksek Öğretim Kurumu’nu da kararlarına hiç itiraz etmeyecek duruma getirmek isteyen bir iktidar “1934’ten beri böyle” mazeretiyle yargıyı siyasi iradeye bağımlı halde mi tutmaya çalışmalı yoksa Fransa’nın ve diğer medeni ülkelerin yaptığı gibi özgürleştirmeye mi?Bağımlı tutmaya çalıştığına göre YÖK’le ilgili isteği nasıl bir çelişkidir?TABLOYA GÖZLÜKLE BAKIN!Görünen tabloyu merceğiniz varsa onunla, yoksa en azından gözlükle yakından inceleyin.Yasama, yürütme, cumhurbaşkanlığı, yargı kendisinin kontrolünde olan, YÖK’ü de isteyen, medyanın büyük bir kısmıyla yakın bağı olan (ülkede bağımsız medya kuruluşlarının özellikle şu dönemde önemini takdir eden iş adamları cesaret gösterip ortaya çıkmazsa ATV ve SABAH’la birkaç güne kadar daha da yakın bir bağ kurulacak gibi görünüyor), TMSF’nin elindeki gazete ve kanallarla seçim öncesinden başlayarak tercih ettiği yönde yayın yaptıran iktidarın her istediği uygulamayı tek güç olarak yapmasını ne engelleyebilir?Türkiye’nin olayları birbirine bağlama ve geleceği okumaya çalışma zaman geçmek üzere... Son pişmanlık fayda etmeyecek!*****Rüzgâr gibi geçti!Hakimler ve Savcıların çoğunun Adalet Bakanlığı tarafından mülakatla seçilmesini sağlayacak kanun Komisyon’da 9 saatte kabul edildi, Meclis’ten 1 günde çıkarıldı, Başbakan bu süreçte fire olmaması için Meclis’te nöbet tuttu ve Cumhurbaşkanı da rekor kırarak bir saatten kısa sürede kanunu inceledi, imzaladı. Tamamdır.Anayasa taslağının kimseye gerek duyulmadan AKP tarafından hazırlanmasından sonra yargının da iktidar partisinin güdümünde olması sağlanmıştır. (Bunların olacağını 22 Temmuz seçimlerinden önce, Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında tekrar tekrar söylemiştik. O günlerde işin ciddiyeti kavranamadığı için söylenenleri masal gibi dinleyenler vardı. Şimdi uygulamasını görüyoruz.)AKP “Dokunulmazlıkları neden kaldırmıyorsunuz” sorusuna karşılık “Yargı bağımsız değil” cevabıyla tarihte herhalde ilk kez kendi “Yargı”sına güvenmeyen siyasi iktidar olmuştu, bundan sonra kendisi seçeceğine göre artık güvenmesi gerekecektir.Bundan sonra yargı, kendisini değerlere bağlı hissetmeyen (Anayasa’yı, Anayasa Mahkemesi’ni, diğer yüksek yargı organları kararlarını dahi yok sayabilen) kişiler tarafından seçileceği için gerçekten “bağımsız” olacaktır.Demek ki dokunulmazlıkların hemen, aynı yıldırım hızıyla kaldırılması için ortada bir mazeret de kalmıyor. Şimdi suç dosyası olan insanların ülke yönetmemesi için, temiz toplum-temiz siyaset için kaldırılması şart olan milletvekili dokunulmazlığı hemen gündemlerinin ilk sırasına konmalıdır. Dikkatle izleyecek ve bekleyeceğiz.Bakalım birkaç günde onu da çıkaracaklar mı??
Yaşadığınız ülkenin “yargı”sına, adaletine bile siyasi eller uzanmışsa neye güvenebilirsiniz?Cumhurbaşkanı bile bir gün söylediği sözü ertesi gün değiştirirse, onun sözüne bile güvenemeyeceği duygusunu vatandaşına verirse neye güvenebilirsiniz?Altı ay önce yapılan bir anket “Türbanlı sayısı azaldı” diyor ve bugün bir başka anket sonucunda “dört katına çıktığı” görülüyorsa hangisine güvenebilirsiniz?Bilim adamı bile “Hoca okudu üfledi, çocuğum iyileşti” diyorsa eğitime nasıl güvenebilirsiniz?Karısına dayak atan adamın “6 ay hapis” cezası “6 ay sigara içmeme”ye çevrilirse hukuka nasıl güvenebilirsiniz?Ülke yönetenler ve devlet kurumları özgür (!) basına karne verir, yazarları fişler, açıkça suçlu muamelesi yaparsa devlete nasıl güvenebilirsiniz?Yaşamınızı düzenleyen kanunlar kimseye danışılmadan, tek bir partinin keyfine göre çıkarılırsa geleceğe nasıl güvenebilirsiniz?Bunların yanına uzun listeler ekleyebileceğinize hiç şüphe yok. Türkiye büyük bir başıboşluk, samimiyetsizlik, yalan, dolan içinde yokuş aşağı hızla yuvarlanıyor.Toplum bölünüyor, siyasi rant uğruna düşman kutuplar inşa ediliyor, insanlar geleceğe huzurla değil, endişeyle bakıyor.Balık baştan kokacağı (veya çoktan koktuğu) için önce Cumhurbaşkanı Gül’ün Pakistan’a giderken -yine aralarında tek bir kadının olmadığı- gazetecilere yaptığı açıklamaya bakalım.“YÖK’ten gelen rektör atamasıyla ilgili dosyada, yanında ‘eşi kara çarşaflıdır’ şeklinde ihbar notu olan rektör için talimat verdim, araştırdılar, adam bekarmış. Dehşete düştüm” diyordu.Gazeteler, televizyonlar haberi “Cumhurbaşkanı’ndan YÖK’e ağır suçlama” manşetleriyle verdiler.Haberi duyunca YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç’le konuşan Güngör Mengi aynı gün onun açıklamasını yazdı.Teziç “YÖK’ün 4 yıl boyunca rektör adaylarının eşleri hakkında hiçbir araştırma yaptırmadığını, sadece haklarında kesinleşmiş yargı kararı var mı diye bakıldığını” söylerken Cumhurbaşkanı Gül’ün şimdi anlattığı olayı aynı cümlelerle söylediğini ama “ihbarın YÖK kaynaklı olduğunu ima bile etmediğini” bildirmişti.Daha sonra YÖK resmen kendilerinden böyle bir ihbar yapılmadığını açıklayınca Gül “Gazetecilerle görüşmemde bir rektör adayı hakkında asılsız ihbar örneği verirken notun YÖK’ten geldiğini söylemedim. Bu olayın YÖK’le hiçbir bağlantısı yoktur” dedi.Aslına bakarsanız “Görev süresi sona erecek olan Erdoğan Teziç yerine ‘özgürlükçü bir ismin’ atanmasının herkesi memnun edeceğini” söylemesi de tartışmalı bir vurgudur ama gazete manşetlerine, sürmanşetlerine çıkan, birçok gazetecinin duyduğu bir konuşmasını yalanlaması -olay bir cumhurbaşkanına ait olunca- dünya çapında skandal anlamı taşır.Ve yalanlamak da yetmez.Mesajlar yerine ulaşmış, vatandaşın kafasında koskoca bir Yüksek Öğretim Kurumu sahtekâr durumuna düşürülmüştür.Cumhurbaşkanı bu olayı televizyonlardan açıklamak, hatanın nereden ileri geldiğini ortaya çıkarmak zorundadır.Halkın yargıya, kurumlara, medyaya güvenini sarsacak konuşmalar, bunların hepsini kontrol altına alma çabaları sınırı fazlasıyla aştı artık!Tesadüf bu ya!Ne çok tesadüf (!) var memlekette... Tesadüf bu ya KONDA’nın son araştırmasına göre başını örtenlerin oranının yüzde 70’e çıktığı açıklanırken Adliye önünde Kozan İmam Hatip Liseli Tevhide Kütük’ün türbanla ödül alamayışını protesto eden bir grup kadın ve dernek ortaya çıkıyor.Aralarında 3-5 yaşında türbanlı kız çocukları da var. Demek ki Nur Suresi 3 yaşındaki bebeğin bile örtünmesini emir olarak bildirmiş. Demek ki Allah katında o bile “saçının teli saklanacak, korunması gereken bir cinsel kimlik”. Bu her şeyden önce Allah’a saygısızlıktır, günahtır.Sonra tesadüfe bakın ki Adana’nın hemen arkasından Rize’de, yine imam hatipli bir başka kız öğrenci okul müdürünün uyarısı üzerine türbanını çıkararak ödül törenine katılıyor.Tesadüf bu ya, yine (sanki bugüne kadar okullarda türban varmış gibi) olay büyüyor ve yine Başbakan “Adanalı Tevhide’ye yaptığı gibi” telefonla arıyor. Bu kez kız öğrencinin babasını. (Acaba Başbakan İzmir’de öğrencilerine Atatürk portreli tişört giydirdiği gerekçesiyle maaş kesme cezası alan öğretmen Halil Özçimen’i de aradı mı?) Tabii, uyarı görevini yapan okul müdürü fena halde suçlu duruma düşürülüyor. Belki de görevden alınacak, böylece diğer müdürlere gereken gözdağı verilecektir... Hepsi ama hepsi, yeni Anayasa’ya “üniversitede türbanı serbest bırakan maddenin” konması sırasında olup bitiyor. Ne tesadüf değil mi?Hep söylüyorum, bence hazır yapmışken liseleri de işin içine katsınlar. Yalnız türbanı değil Ahzap Suresi’nde söz edilen çarşafı da... Aynı olayları seneler içinde tekrar tekrar yaşamamış oluruz hiç değilse!
Elazığ’da Ağın ilçesi Belediye Başkanı Mustafa Yentür ilçede genç nüfusu arttırmak için çocuk yapacak ailelere altın hediye edecekmiş.Duyan da babasından kalan mirası dağıtıyor zannedecek... Kendi kafasına göre karar vermiş, milletin parasını dağıtıyor.Bazı belediyeler seçmen yaratmak için bölgenin hamile kadınlarına çeyrek altın veya bebek eşyası dağıtıyor.Bazıları “kime oy vereceksin” diye sorup istediği cevabı alınca robotların karnından düşen altını veriyor.Bazısı ise “genç nüfusu arttırmak istiyorum” diye altın hediye ediyor.Afedersiniz ama buna “ayranı yok içmeye...” atasözünden başka söylenecek şey yoktur.İşi, aşı, ekmeği, suyu, eğitim imkânı, kafasının üstünde bir damı olmayan milyonlarca insan yaşıyor bu ülkenin birçok ilinde, ilçesinde, köyünde... Öte yanda birileri altın dağıtacak bolluk içinde yüzüyorlar.Üstelik ortada bir sorun varsa bunun “nüfusun artması gerektiği” değil, halihazırda imkânların yetmediği kadar fazla olduğu, (yani nüfus plânlaması gerektiği) bilinirken.Mesela Elazığ’a sadece 300 km uzakta, Şanlıurfa’da yaşayan Gedük ailesinin üç küçük çocuğundan biri, 4 aylık bebekleri Şaha evin damı, duvarı olmadığı için soğuktan donarak öldü. 29 Kasım’da verilen haberde bebeğin babası Mustafa Gedük’ün Hatay’da askerde, karısının ise damsız evde çocuklarıyla yalnız olduğu anlatılıyordu.Bir yanda altın dağıtan belediyeler, bir yanda aç, susuz, açıkta donarak ölen asker bebekleri...Elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin böyle bir adaletsizliğe susulabilir, izin verilebilir mi?İsraf yapanlar ve hak etmedikleri paralara konanlar ilâhi adaletin onları asla cezasız bırakmayacağını düşünmeye başlasalar iyi olur.*****Deprem seferberliği zamanı! İki gün önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden gelen ve deprem konusundaki önlem ve gelişmeleri anlatan açıklamayı yazmıştım.Bu açıklamada beklenen kanunun çıktığı, kamu binaları, kavşak ve köprülerin depreme hazır hale getirildiği, bu arada bilimsel çalışma ve kentsel dönüşüm projelerinin de sürdüğü bildiriliyor, sonunda “medyanın vatandaşlara yönelik olumlu yayınlarının öneminden” söz ediliyordu.Ben de bunun önemli olduğunu ama 40-50 bin can kaybı olabileceği söylenen bir deprem öncesinde medyanın ilk görevinin de “sormak” olduğunu belirtmiştim.Belediye’nin basınla ilgili notu sanıyorum “halkta panik yaratmama” nedeniyle eklenmiş. Elbette bunu biz de istemeyiz ama böylesine hayati bir konudan söz ederken, 1999’da İstanbul’un dışında oluşan depremden ne kadar etkilendiği de görülmüş ve bu kez depremin “içerde, göbekte” olacağı bilinirken uyarılarımız sırasında panik yaratmamayı da düşünemeyiz.Önceden panik, sonradan gözyaşı dökmekten çok daha iyidir.Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın İstanbul’a 3. köprü ve marinalardan söz ettiği konuşmasını yazmıştım. Bu konuların aceleye getirilmemesi gerektiği bir yana Allah aşkına şu anda zamanı mıdır?Belediye’nin bu kadar çok parası varsa fay hatlarını çıplak gözle gören “sensor” lar için neden kampanya çağrıları yapılmaktadır?Bunun için “350 bin YTL gerektiği, hükümetin ve belediyenin vermeye yanaşmadığı” söyleniyor. 40 bin can kaybının yanında kim bilir kaç bin yaralının çıkacağı bir deprem konusunda gerekiyorsa birkaç tane “350 bin YTL” verilemez mi?Eğer birilerine ihale sözü verilmediyse ve bu nedenle alelacele yapılmayacaksa köprü ve marinalar ertelenemez mi?Belediye’nin ve Hükümet’in çalışmalarının olumlu ama çok yetersiz olduğu görülüyor. 99 depreminden bu yana 8 yıl geçti, yasa da yeni çıkarıldı.Böylece binaların çoğu ancak bundan sonra güçlendirilebilecek.Devlet binaları, kavşak ve köprüler depreme hazır ama evler sadece iki üç ilçede kontrol edilmiş. Deprem bilimciler “Fayda gerilim arttı, tehlike yakın” derken Belediye hâlâ projeyle meşgul ama uygulama yok.Bence İstanbul Belediyesi’nin deprem seferberliğine girme zamanı çoktan geçti. Onun için medyadan bekledikleri dikkat ve özeni kendilerinin halka karşı göstermesi gerekiyor. Hem de hiç zaman kaybetmeden!
Ertuğrul Özkök dün bir avukat okurunun İzmir’de “alkollü araç kullanan genci vuran polis”le ilgili mektubunu yayımlamıştı. Avukat Hakan Hanlı -çok ilginç şekilde- İstanbul’da polisin tekmesiyle ölen gencin bile “kendi patolojik durumu yüzünden hayatını kaybetmiş olabileceğini” öne sürerken İzmir’deki polise linç kampanyası yapıldığını söylüyor.Daha önce alkollü araç kullanarak kaza yapan ve ölüme sebep olan sürücü örnekleri vermiş. Bu arabada patlayıcı taşıyan teröristler olabileceğini söylemiş. “İzmir polisi günde kaç ihbar alır biliyor musunuz” diye sormuş. (Bunu her hukukçu bilir mi?)Hukukçu değilim ama yazdığı ihtimal ve soruların hiçbirinin polisin “dur ihtarına uymayan her sürücüyü beyninden vurma” veya “istediğini yapmayanı tekmeyle öldürme” hakkını ona vermeyeceğini biliyorum. O arabanın sürücüsü korktuğu için durmamış; ya uyarıyı duymadığı, görmediği için durmayan bir genç veya gençler olsaydı arabada?Hukuk bir kazada veya cinayette suçlu polis ise onun günde kaç ihbar aldığıyla ilgilenmez, o anda ne yaptığına bakarak karar verir.Diğer zor mesleklerde olduğu gibi polisler de kendi çalışma koşullarına göre eğitim almışlardır ve bunun gereğini yapmaları, her şarta uymaları beklenecektir.Yine avukat Hanlı’nın mektubundaki; merhum Prof. Sulhi Dönmezer’in verdiği “maktulün elini silah çıkaracak gibi cebine sokması, böylece olayın meşru müdafaaya girmesi” örneği ise bence ancak Türkiye’de kabul edilecek bir durumdur. Cinayetten kurtulmak bu kadar kolay olduğu, yasalar hep suçludan yana çalıştığı içindir ki bu ülkede hiçbir katil hak ettiği cezayı almıyor.“Beni aldatmaya gidiyordu”... “Bir erkekle cilveli konuştu”...“Erkekliğime laf etti”...“Cep telefonunda mesaj gördüm” dediler mi tahrik indiriminden veya bir başka nedenle kurtuluveriyorlar. Bu son olaylarda polise linç kampanyası filan söz konusu değildir. Sadece eğer ortada bir suç varsa, suçlunun mesleği ne olursa olsun adaletin yerini bulması, suçluların korunmaması istenmektedir.Her olayı bin türlü duygusal numarayla ters yüz ederek asla bir yere varamayız.İçişleri Bakanlığı “polisin itibarını düşürenlere göz yumulmayacağını” anlatan bir genelge yayınlamış. Umarız sözlerinde dururlar.***** Bir risotto lütfen!Muğla’da İtalyan yemeği risotto isteyip, içine şarap konduğunu öğrenince sinirlenen ve şefi işinden attıran Kayseri Valisi Osman Güneş terfi ederek İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı’na getirilmiş.Bundan sonra terfi bekleyen valiler ne yapacaklarını biliyorlar demek ki.Önce bir İtalyan restoranına (menüdeki tarifiyle ilgilenmeden) risotto isteyeceksin, sonra da bağırıp çağırıp lokantayı terk edeceksin.Bir de gazeteci varsa etrafta, terfiyi cepte say...Devlette “başarı kıstasları” değişince bazıları için hayat ne kadar kolaylaştı değil mi?
Bugün Isparta’da düşen Atlasjet uçağı ve hayatını kaybeden 57 vatandaşımızın üzüntüsü her olayın önüne geçiyor ama başsağlığı dilemekten başka şu anda ne yapılabilir bilmiyorum.Uçak mı sorunluydu, pilot mu hatalıydı, kısa mesafede olduğu için az yakıt alınarak bu tür bir hata mı yapılmıştı belli değil... Sonuncu ihtimali dillendirenleri duyunca önce şoka uğradım ama akla hayale gelmedik her şey olabildiğine göre bu da neden olmasın?“Bugün de ülkemiz, insanlarımız için iyi haberler duyalım” diye başladığımız her gün acı haberlerle karşılaşmak dayanma gücümüzü de iyice sarstı artık, Allah hepimize sabır versin.Uçak kazası için bir kez daha ölenlerin ailelerine ve toplumumuza başsağlığı diliyorum.Bu üzücü olay dışında gündemin önemli haberlerinden biri bence Başbakan Erdoğan ve eşinin Adana’da türbanı nedeniyle ödül alması engellenen kız öğrenciye açtıkları telefondu.Başbakan “Üzülme kızım, çözeceğiz türban sorununu” derken eşi Emine Hanım da “Türkiye’de böyle haksızlıklar oluyor. Bak ben de başörtülü olduğum için sıkıntılar yaşadım” şeklinde konuşmuş.“Doğru söyleyeni dokuz köyden...” misali belki bir kez daha iktidarın MKYK toplantısında “sınıfta kalan yazarlar” listesine alınacağız ama olsun, görevimizi yapacağız elbette.Her konuyu olduğu gibi bunları da yazacağız.“Bir sinemada yapılan ödül töreninde türbanlı öğrencinin sahneye çıkıp ödülünü almasının engellendiği” ve öğrencinin üzüntüsü bana ilk kez sorulduğunda bunun duygusal açıdan herkesi rahatsız edebilecek, üzücü bir olay olduğunu söyledim.Ki öyledir... Sinema “kamusal alan” olmadığı için izin verilebilirdi de dedim. Ama olay sürdürüldü, büyütüldü. Başbakan ve eşinin telefonuna kadar vardı.Görünürde bunlar “farklı köşelerden çıkan sıradan olaylar” havasında yansıtılıyor ama nedense bu sıradan ama gündemi değiştiren, insanları ajite eden olayların arkası kesilmiyor. Türban bir şekilde hep orta yerde... Hiçbir şey olmasa AKP’li bir kadın milletvekili çıkıyor ve durup dururken “türbana saygıdan, bir kesimin türbanlıları ezmesinden, dışlamasından” söz ederek gündeme getiriyor, toplumu öfkeli kutuplara ayırıyor.O zaman biraz daha irdeleyelim. Evet tören bir sinemada yapılıyor ama sonuçta eğitimle ilgili bir ödül töreni, bir eğitim aktivitesi, film seyrediliyor değil...ÇARŞAF DA OLMALI!!İlçenin kaymakamı, garnizon komutanı, protokolü orada... Eğitimde; okulda, üniversitede dini sembollerin, dolayısıyla “türban haline çevrilmiş başörtüsü”nün kullanılmadığı da öğrenciler ve eğitimciler tarafından biliniyor. (Tabii imam hatiplerde tesettür forması kullanılması ayrıca işlenmesi gereken bir konu...)Demek ki normal olarak öğrencinin türbanla çıkmaması gerekiyordu ama o çıktı... Çıkarıldı.Cevaplanması gereken soru buradaki “Neden”dir. Oysa bu tür bir olayı “mağdur kız öğrenci” üzerinden duygusal sömürüye çevirmek ve “din baskısına uğratılıyorlar” havası yaratmak kolay olduğu için medya yoluyla hep bu yapılıyor.Devletin Başbakanı, “Yürütme”nin başı konumundaki Tayyip Erdoğan’ın ve eşinin devletin mevcut bir kuralına uyulmamasını onaylama anlamına gelen davranış ve konuşmaları da önemli bir hatadır.Ahmet Hakan’ın bu konuda dün yazdığı yazının her satırına hak veriyorum.Başbakan’ın elinde türban ve hatta çarşafa (ki onun da birlikte düşünülmesi gerekir) üniversite ve hatta devlet dairelerinde (ki devlet dairesi de bir sonraki adımdır) izin verecek düzenlemeyi yapacak güç var.Bunu artık zaman kaybetmeden yapmalı ve Amasya’da gözleriyle gördükleri baskının nerelere varacağını ülke çapında ortaya çıkarmalıdır. Aksi takdirde, sürüncemede bırakılan “türban/çarşaf” meselesinin işlerine yaradığını, bu nedenle çözmediklerini düşüneceğiz.*****Sınıfı geçenler ve kalanlar!Medya için hazırlanan andıçlar, sınıf geçen, sınıfta kalan, kara listelere alınan gazeteciler... Ve komediye dönüşen bir basın özgürlüğü...Bu Pazar Her Açıdan’da bu konuyla birlikte; medya ile türban baskısı, Amasya’daki okulda mahalle baskısı gibi konuları da tartışacağız. Konuşmacılar: Basın Konseyi Yüksek Kurul Üyesi Turgut Kazan, Mehmet Ali Birand, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak olacak. Her Açıdan’ın ikinci bölümünde ise “Organ Nakli Haftası” nedeniyle böbrek naklinde dünya üçüncüsü bir bölümün başkanı Prof. Dr. Alper Demirbaş, organ nakli yaptığı gazeteci Buket Aşçı ve MHP eski milletvekili Mehmet Gül deneyimlerini anlatacaklar.Pazar günü öğlen saat 12.15’te STAR’da izleyebilirsiniz.
İzmir’de polis tarafından kafasından vurulan 20 yaşındaki Baran Tursun’un yanındaki arkadaşları “Polis barikatı yoktu, sadece selektör yaptılar, durmayınca vurdular” demişti.İzmir polisi ise önce “aracın barikatta durmadığını” söylemişti, şimdi de “7 ekip aracının 7 km kovaladığını” açıklamış.Türkiye’de yasalar genellikle ölenden değil, öldürenden yana işliyor. Dikkat edin bakın, verilen kararlar hiçbir zaman ölenlerin yakınlarına “adalet yerini buldu” dedirtmiyor, tam aksine hep isyan ettiklerini duyuyoruz.Onun için bu olayda da ölen gencin yüzde 90 suçlu bulunacağına yüzde 90 ihtimal verebiliriz. Hele de işin içinde polis varsa...Ama şunu iyi bilelim, bu kafada devam edildiği sürece Türkiye daha da hızlı şekilde bir suçlular cenneti/masumlar cehennemine dönüşecektir.Bu arada, okurlarımızdan “Polis o gencin terörist olmadığını ne bilsin” veya “Alkollü ve ehliyetsiz biri kazaya yol açıp masum birilerini öldürse ne diyecektiniz” gibi sorular soranlar oluyor. Evet, her iki soruda da haklılar ama polis bu ihtimalleri düşünse bile sürücünün kafasına ateş edemez.Hiçbir ülkede, ortada açıkça bir saldırı, bir çatışma yokken böyle bir hak polise verilmemiştir. Bazı Batı ülkelerinde polisin silah taşıması bile yasaktır. Suçluyu izler ve yakalamaya çalışır. İzmir olayında “adalet” ciddi şekilde aranmalı!*****Pakistan’a kadın gazeteci gidiyor mu?Önce söyleyeyim, beni davet etseler hiçbir seyahate gidemem. Haftalık programım zaten yeterince yoğun olduğu için gidemeyeceğim bir yana bugüne kadar kadın gazeteci çağırmadıkları için de protesto amacıyla gitmem.Evet defalarca gündeme getirilene kadar bu ayırımcılığı sürdüren, kadına önem vermeyen anlayışı protesto ederim.Ama benim dışımda birçok kadın yazar var ve eğer benim gibi protesto etmeyeceklerse yakından izlemek, görerek, duyarak yazmak onların hakkıdır.Bir kez daha soralım: devletin imkânlarıyla, söylediklerine göre devlet işlerini görüşmek için Amerika’yı, Asya’yı, Avrupa’yı Evliya Çelebi gibi dolaşan yöneticiler neden yanlarında hep aynı isimleri ve hep erkek gazetecileri götürüyorlar?Örneğin 2 Aralık’ta Cumhurbaşkanı Gül’ün Pakistan’a yapacağı ziyaret için yine aynı erkek gazetecilere davet yapılıyor. Hiç kadın gazeteci çağrıldı mı öğrenmek istiyorum.Bu seyahatlere ve toplantılara (türbanlı/türbansız) kadın ve erkek gazetecileri eşit oranda çağırmadıkları takdirde ben her “üniversitede türban” tartışması açtıklarında hatırlatacağım, söylemiş olayım.Madem ki meslek sahibi kadınları yok sayıyorsunuz o zaman bu çaba niye?*****Tecavüzcü ne zaman serbest?Adam yalnızca 6 kadına (hepsi de küçük çocuk annesi) tecavüzden suçlu değil, 6 aylık halime karısını, doğacak çocuğu ölümden beter bir utançla yaşamak zorunda bıraktığı için de suçlu.Ankara’daki tecavüz olayını okurken “yakalandı” haberine ºde acı acı gülüyordum.Ne zamana kadar yakalandı?Üç gün mü, üç ay mı?Batı ülkelerinde bu sapık adamlar bir daha toplum içine karışmayacak şekilde cezalandırılıyor, hapisten çıktıktan sonra bile izleniyor, başka mağdurlar yaratmasına izin verilmiyor. Bizde ise küçük kızlara toplu tecavüzlerde bile ağır ceza alan yok.Onun için de devamlı toplu tecavüz olayları duyuyoruz.Haydi bırakın Ankara sapığını da... Ona da indirim uygulayın. Bakın ne kadar temiz yüzlü... Şık da giyinmiş; “İyi hal”i şimdiden belli...Salıverin sokaklara. Nasılsa bırakacaksınız, bari “yakalandı” diye güldürmeyin insanı!
En zor okullarda, üniversitelerde okudum, hiç sınıfta kalmadım... Kısmet bugüneymiş.Dün gazetedeki odama giderken arkadaşlar yolda durdurarak sınıfta kaldığımı haber verdiler. Önce ‘İyi de niye gülüyorsunuz, sınıfta kalmak iyi bir haber midir’ dedim ama gülmeye devam ettiler. Meğer haklılarmış.Bir iktidarın notuyla sınıfta kalmak bir gazeteci için kötü haber sayılmaz. Hele de bir ülkede artık iktidar partilerinin MKYK toplantılarında medya raporları veriliyor ve bu raporlara göre köşe yazarları “sınıf geçiyor/sınıfta kalıyor”larsa “bu kötü haberin yanında” bizimkinin lâfı bile olmaz.“Türkiye’de Yeniçağ” gazetesi yazarı Sebahattin Önkibar dün köşesinde AKP’nin MKYK toplantısından sonra eski dostu olan bir üyenin kendisini arayarak “Ne olur bu kadar aleyhte yazma. Her toplantıda ayrıntılı verilen medya raporunda aleyhte yazarların başlarındasın” dediğini yazmıştı. Bunun üzerine arkadaşından rapor hakkında daha ayrıntılı bilgi istemiş, sonuçta da ortaya “pekiyi alanlar”, “sınıfı geçenler”, “sınıfta kalanlar” şeklinde bir liste çıkmış. Aynı gün (dün) bu haber internet sitelerinde yer aldı ve Skytürk’te de yazarlar tarafından tartışıldı...Şimdi size bir soru; bilin bakalım ben bu listelerin hangisindeyim?.. Kolay soru değil mi? Bugün iktidarda Özal’ın ANAP’ı, Yılmaz’ın ANAP’ı, Demirel’in DYP’si, Çiller’in DYP’si, Baykal’ın CHP’si, Ağar’ın DP’si, Ecevit’in DSP’si, Sezer’in DSP’si, Bahçeli’nin MHP’si, hangisi olsa ben yine böyle bir sınıflandırmada “sınıfta kalanlar” arasında olurdum. Ki bu aslında bana göre meslekte sınıfı iyi dereceyle geçmek demektir. Diğer sınıflara alınmış olan meslektaşlarımı tenzih ediyorum, çünkü bu onların da bilgisi, isteği dışında yapılan bir ayırım... İktidarın her yaptığını onaylayıp onaylamadıkları ise kendilerini ve okurlarını (eh, galiba bir de iktidarı) ilgilendiren bir konu.Ben kendimi bilirim... Ne demiş atalarımız: “Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz”... Bana göre gazetecinin görevi iktidarların, liderlerin sempatisini toplamaya, yaranmaya veya arkadaş ilişkisi kurmaya çalışmak değil; sesi, gözü, kulağı olduğu toplum adına, yapılan siyasi (ve her türlü) hataları eleştirmek, bir anlamda denetleme, uyarma işlevinde bulunmaktır. Onun için, her ne kadar ‘Beni kategorize etmeyin’ başlıklı yazılar yazsam da, sınıflamalara tabi tutulmayı bir basın mensubu olarak yanlış bulduğumu açıklasam da “yanlış ısrarla yapıldığı için” sık sık bu listelere giriyorum.TSK’nın “ikinci andıç” denilen ve Nokta dergisinde yayımlanan gazeteciler listesinde de “TSK’ya karşı yazarlar” arasındaydım malûmunuz.Eğer birileri basının “aynen kendileri gibi görevini yapmakta olduğunu” unutup yazdıklarını “bana karşı”, “benden yana” şeklinde değerlendiriyorsa o zaman bu gruplardan birine girmemiz kaçınılmazdır.Ama işte asıl tartışılması gereken “iktidarların veya kurumların medyayı sınıflandırdığı, psikolojik baskı altında tuttuğu, kendi “geniş medyasını” yarattığı bir ülkede demokrasiden söz edilip edilemeyeceği” sorusudur.Böyle demokrasi olur mu? Bunu gerçekten tartışmak zorundayız.*****Belediye’den deprem cevabıÇarşamba günü yazdığım ‘Deprem önlemlerini açıklayın’ başlıklı yazıya aynı gün İstanbul B. Belediyesi’nden cevap geldi. Kendilerine teşekkür ediyor, bilgileri sizinle paylaşıyorum.“- İstanbul’da depreme karşı ciddi önlemler alınmaktadır. Bu kapsamda kamu binaları ile kavşak ve köprüler depreme hazır hale getirilmiştir.- Büyükşehir Belediyesi bir yandan depreme yönelik bilimsel çalışmalarını sürdürürken bir yandan da depremden en çok etkilenecek bölgeler için kentsel dönüşüm projeleri hazırlamaktadır. Ancak bu projelerin hayata geçirilmesi için bazı yasal düzenlemeler yapılması gereklidir.- Bu yasalardan biri olan 5711 sayılı “Kat Mülkiyeti Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun” Cumhurbaşkanımız tarafından 27.11.2007 tarihinde (2 gün önce) onaylanarak Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Bu kanun özellikle depreme karşı yapıların güçlendirilmesi yönündeki engelleri ortadan kaldırmaya yönelik önemli bir adımdır.- Bu değişiklikten önce okurunuzun da belirttiği gibi deprem riski taşıyan binaların güçlendirilmesi ve yeniden yapılması için maliklerin tümünün rızası gerekmekteydi. Bu düzenlemeyle ’beşte dördü’nün yazılı rızasıyla söz konusu çalışmalar kolaylıkla yapılabilecektir.- Yine bu kanun sayesinde ortak alanlardaki bir bozukluğun ana yapıya zarar verdiği ve onarımının zorunlu olduğu mahkemece tespit edildiğinde kat maliklerinin rızası aranmadan gereken yapılacaktır.- Bunun yanı sıra depreme yönelik bina kontrolleri ve taramaları da yapılmaktadır. Zeytinburnu ilçemizde 16 bin 30 bina, Küçükçekmece ve Fatih’te 100 bin bina taranmıştır.” Açıklamanın sonunda ise “medyanın vatandaşlara yönelik olumlu ve cesaret verici yayınlarının öneminden” söz ediliyor. Doğru söylüyorlar, önemlidir ama 40-50 bin can kaybı olacağı belirtilen bir deprem konusunda medyanın ilk görevi “sormak”tır... Devam edecek