Beğenilmeyen çarşaf ve modernleşme rüzgarı!

26 Aralık 2007

Birkaç haber ve yazıyı yanyana getirerek “lego” gibi bambaşka bir bütün elde etmek son günlerdeki en gözde oyunum...Öyle de çok parça var ki birleştirecek... Tabii görmek isteyen veya görmeyi başarabilecek olanlar için.Meselâ dün VATAN’da aynı sayfada çıkan iki haber ile Nazlı Ilıcak’ın yazısını yanyana getirelim.Önce Nazlı Hanım’ın yazısından başlayalım. Bayramda Dubai’ye gitmiş; turizm, mimari, doğal güzellik, başarılı yönetim gibi konularda övmekle bitiremiyor ama bir konu hiç hoşuna gitmemiş.Karaçarşaflı, peçeli ve hatta “kem gözlerden sakınmak için” açıkta kalan gözlerine de kara gözlük takmış kadınların masada yemeklerini de peçenin altına kaşıklarını götürerek yediklerini görmek ona çok şey düşündürmüş. Meselâ bunun “Dubai’nin eksileri” olduğunu...Fotoğraflarını da çekip köşesine koyduğu karaçarşaflı, peçeli yemek yiyen kadınlara bakınca Şeyh Maktum’un ülkesinin görüntüsünü kısa sürede değiştirdiğine ama bu “üst yapı devrimini demokrasiyle taçlandıramadığına” karar vermiş.“Acaba” diyor, “Şeyh Maktum’un vizyonu Dubai’yi Ortadoğu’nun ilk demokratik ülkesi yapmaya ve böyle bir özgür ortamda halkının zihinsel inkişafını da sağlamaya yeter mi?” Sonra “Başarıyla güdülsem bile, güdülen bir toplumun ferdi olmak istemem” diyor.Bir de “Bazen o karaçarşafı, peçesiyle fotoğraf çektireni gördüm. Siyah bir siluetin fotoğrafı mı olur? Kadınların gönlüne o heves düştüğüne göre modernleşme rüzgarına kapılıp zaman içinde bizdeki gibi tesettürün kendilerine yakışan şeklini de keşfedeceklerdir mutlaka” diyor.Dubai anıları ilginç, hoş ama doğrusu meslektaşım Ilıcak’ın kendini “çok demokrat, şekilcilikten uzak” olarak tanımladığını, “türbanı inanç nedeniyle savunduğunu” söylediğini bilen biri olarak eleştirecek fazla çelişki verdiğini düşünüyorum.BU DA İNANÇ!Her şeyden önce bu kadar “demokrat ve inanca saygılı” bir gazetecinin karaçarşaf giyen kadınları “zihinsel gelişimi olmayan, güdülen” şeklinde tarif etmesi büyük çelişkidir, inanca müdahaledir değil mi?Daha önce birlikte çıktığımız birçok TV programında bunlar konuşuldu. Eğer türban (veya başörtüsü) neredeyse kadının Müslümanlığını simgeleyen, olmazsa olmaz bir din emriyse (Nur Suresi 31. ayet), çarşafı da aynı şekilde emir gören insanlar çıkar (Ahzap Suresi 59. ayet) ki Suudi Arabistan’da, Mısır’da, Dubai’de, İran’daki kadın görüntüsünün nedeni bu baskının yapılmasıdır. O kadınların bazılarının ülkelerinin sınırından çıkarken daha uçakta çarşafı değiştirmelerinin nedeni de bu baskıdır ama iş işten geçmiştir.Belki onlar da kendilerince “güdülen bir toplumun ferdi olmaktan hoşlanmadıklarını” göstermektedirler ama işe yaramaz.YAKIŞAN TESETTÜRBaskı bir kez yerini sağlamlaştırdı mı, topluma çeşitli şekillerde dalga dalga yayıldı mı o ülke bir daha kolay kolay geriye dönemez.Şeyh Maktum ne yapsın; “Çıkarın çarşafı, Ahzap 59’a değil, Nur 31’e uyun, sadece türban takın, modernleşin” mi desin... Bir kez “din gereği, emirdir” diyerek inandırılan milyonlarca kadın (ve yanlarındaki erkekler) onun sözüyle “Kuran’a mı karşı gelecekler” ?Ve Nazlı Hanım karaçarşafa karşılık türbanı “kadına yakışan tesettür şekli”, “modernleşme rüzgarı” olarak görüyor. Oysa kendisinin ve aynı görüşte olanların tarifiyle modernleşme “kadının evden çıkıp toplum yaşamına katılması ve bunu türbanla, tesettürle sağlaması” olduğuna göre radikal İslâm rejimiyle yönetilen ülkelerde de kadınlar çarşafla modernleşiyorlar, itiraz niye?Ayrıca tesettür moda olarak yapılan bir şey midir ki daha moderni aranacak?? Çok çelişki var çok.Bu anlayışa göre birileri de Türkiye’de son iki yılda hızla yayılan türban için “güdülme” laflarını kullanabilir.İşte din baskısı kadın üzerinden, kadın tesettürüyle ortaya çıkınca, tesettüre göre dindarlık yarışı başlatılınca bu noktaya ulaşmak an meselesi oluyor.Dindarın daha dindarı, “dinci”nin daha radikal dincisi ortaya çıkabiliyor.Şimdi Dubaili kadınların türbanlılardan daha dindar olduklarına inanmaları çok doğaldır.Meselâ Pakistan’da olduğu gibi... (Devam edecek)

Devamını Oku

Ballı Güllü medya

26 Aralık 2007

İki haber yanyana çıkmış gazetede; “İpimizi çekerler sohbeti üç TV’cinin ipini çekiyor” ve “Gül ‘dost gazetecilerle’ Huber Köşkü’nde brunchta buluştu.” Aslında medya eski medya olsaydı bu haberlerin ikisi de anında kaleme sarılarak toplu bir tepki ortaya koymaya yeter de artardı. Ama maalesef artık toplu bir “bağımsız” medya yok.“Dostlar” ve “Dost olmayanlar” var.“Onlar bizden” olanlar ile “bizden olmayanlar” var.“Sınıfta kalanlar” ile “pekiyi alanlar” var.“1. Cumhuriyetçiler” ve “2. Cumhuriyetçiler” var.“İktidarı kayıtsız şartsız destekleyenler” ile “bağımsız basın ilkelerine sadık kalanlar” var.Bu nedenle de medya bağımsızlığına vurulan tırpanlara toplu bir tepkiyle karşı çıkılması ihtimali artık Türkiye’de yok... Sonsuza kadar olmayacak anlamında değil bu tabii ama bir süre için yok.Üç televizyoncunun ipi neden çekiliyormuş? Çünkü Meclis Başkanı Köksal Toptan (ki kendisini bu iktidarın sağduyulu, ilkelere sadık bir ismi olarak görürdüm) yeni YÖK Başkanı Özcan’la ikili görüşmesini KONTROL ETMEDEN ÖZEL KANALLARA VERDİKLERİ İÇİN Meclis TV’den üç kişiye soruşturma açtırmış.Yani aslında bu üç kişinin ne yapması gerekiyormuş: YÖK Başkanı’nın “Başbakan ‘Aman hocam’ dikkat et, bir şey söylersin ipimizi çekerler dedi” sözüne sansür uygulaması, onu aradan çıkarması...Şimdi medyanın buna “İyi ama, koskoca YÖK Başkanı’nın ağzından çıkanı kulağı duymuyorsa bundan sonra konuşmalarını yayınlamadan önce sansürleyecek miyiz? Biip sesi mi koyalım” demesi gerekmez mi?Hayır, gerekmiyor. Çünkü “YÖK Başkanı yeniymiş, hata yapabilirmiş” veya “Her cümlesine dikkat edip üzerinde durmamak gerekirmiş”...Hıı, tamam, anladık! Bundan sonra kurumların zirvesindeki isimlerin bu tür hatalarını görmeyiz. Başbakan’la aralarındaki gizli anlaşmalara değinmeyiz.DOSTLAR KAHVALTIDABir yanda 3 gazeteci “yeterince dost” olmadıkları için cezalandırılırken diğer yanda 6 gazeteci “yakın dost” olarak taltif edilmiş ve Cumhurbaşkanı ile eşi tarafından “brunch”a davet edilmişler Huber Köşkü’nde... Kayseri pastırması ve sucuğu yerken Cumhurbaşkanı Gül’ün “yazılarını ezbere bildiğini” anlatmışlar.Ne mutlu, ne mutlu! Demek ki eski Cumhurbaşkanı Sezer de onları “dost” olarak “brunch”lara davet etse ve yazılarını ezberlese ondan bu kadar rahatsız olmayacaklardı.Önemli olan gazeteci-siyasetçi dostluğudur sonuçta (!) değil mi? Yoksa Sayın Gül’ün makamından dolayı “tarafsız” olduğunu, siyasetçi sayılmadığını mı söylerler şimdi?Demek tarafsız... O zaman neden seçildiği günden beri taraf davranıyor ve kendisinden, partisinden yana olan, her uygulamada, her kararda desteğini esirgemeyen, bazıları 5 yıldır tek bir eleştiri yazısı yazmamış isimleri davet ediyor?Neden bu davetlere katılanlar arasında “eleştiri görevini yapan” tek bir gazeteci yok?Sıra onlara da gelecektir belki... Ama bence zaten, gelse de gelmese de (siyasetçilerin veya cumhurbaşkanlarının) sıradan bir “yazar toplantısı”, “kahvaltılı sohbeti” ile “dostların buluşması” arasında büyük fark vardır. Gazeteci ancak topluma dostluk borçludur. Siyasetçi ile kanka ilişkisi “toplum adına yapmak zorunda olduğu denetleme görevi”nde zafiyet yaratır, gerçekleri görmesini, görse bile tarafsız, bağımsız olarak açıklamasını zorlaştırır. Örnekleri bugüne kadar görüldüğü gibi bundan sonra da görülecektir.Artık medya ballı, güllü, pastırmalıdır. Nokta, son!

Devamını Oku

Kabadayı’nın kabadayısı

24 Aralık 2007

Nihayet gördüm Şener Şen’in Kabadayı’sını... Ve kimse bozulmasın pek az yerli filmi beğenen bir sinemasever olmama rağmen zevkle izledim.İzlerken kafamda anında eleştirdiğim şeyler oldu ama o ayrı bir konu. Kendi sinemamıza ait filmlerde bu ister istemez oluyor. Nedenini anlatacağım...Önce zevkle izlememin asıl nedeni olan oyunculardan söz edelim. Kim ne derse desin bence tüm ekip (aynen Mutluluk filminde olduğu gibi) her oyuncu tek tek üstüne düşeni en iyi şekilde yapıyor.Sinema oyunculuğunda çok daha başarılı bir noktaya geldiğimize şüphe bırakmayacak şekilde! Küçük kızım Yasemin’in “Ben Şener Şen’i yaşlanmış görmek istemiyorum” diyerek gitmeyi ertelediği filmde Şener Şen olağanüstü bir “eski kabadayı” karakteri yaratmış. Bugüne kadar her oynadığı rolde “tartışılmaz” olduğu gibi burada da tartışılamaz bir sanat yeteneği sergilemiş. Onu Türkiye’nin Al Pacino’su veya Robert de Niro’su gibi görmek hiç de abartılı sayılmaz.İsmail Hacıoğlu kabadayının oğlu rolünde son derece başarılı... Onu yıllar önce ilk kez ‘Bir İstanbul Masalı’ dizisinde çok genç yaşında izlediğimde de sanıyorum ciddi bir yeteneği olduğunu, gelecek için ümit vaat eden bir sanatçı olduğunu yazmıştım. Nitekim Kabadayı’da Şener Şen gibi büyük bir ustanın yanı başında, onun oyunu altında ezilmeden önemli bir başarı göstermiş.Hacıoğlu kesinlikle geleceğin yıldız isimlerinden biri olacak bir yetenektir bence... Zaman içinde şüphesiz birbirinden tümüyle farklı rollerde kazandığı başarılarla bunu göreceğiz.Kenan İmirzalıoğlu “yeni kabadayı rolünde” hiç fena değil... Yakışıklılığı; filmin başından sonuna hiç değişmeyen aşırı şık krem takım elbisesi, bakışları, davranışları ile gereğinden fazla ön plâna çıkarılmış, o da bunun farkındalığını yansıtmış ama genelde gayet iyi. Filmin sonundaki “öpücük gönderdiği” sahne olmasa daha da iyi olabilirdi.Bir dönemin en iyi yardımcı oyuncularından olan Süleyman Turan’ın sinema deneyimi doğal oyununa yansımış, son derece başarılı. Keşke onu daha çok filmde ve dizide izleyebilsek. Bu kadar deneyimli sanatçıların perdeden, ekrandan uzak kalmasının sanat adına kayıp olduğuna inanıyorum. Ve Rasim Öztekin; bir başkasının daha iyi bir “Sürmeli” olabileceğine kesinlikle inanmıyorum.Eşcinsel bir karakter için “fazla cesur” olması inandırıcılık açısından dezavantaj ama bunun sanatçıyla ilgisi yok tabii...Kısacası bir film “önce oyun” açısından etkileyici olmalıdır ki izlenebilsin. Kabadayı’nın oyuncu kadrosu bunu başarmıştır.KİM BİLİR KAÇ DEVRAN ÇIKACAKOyun tamam ama senaryo? İşte orada gerçekten önemli eleştiriler yapılabilir. Alınmayalım, kendi içimizde bu yapılmalıdır.Önce insanın aklına hemen “Kurtlar Vadisi” geliyor. İyilik yapan mafya, iyi kalpli kabadayı, bol silah, bol ölüm ve boğaz kesmeye varan cinayetler. Bol küfür, bol argo... Elinin kanlı olduğunu, çok adam öldürdüğünü söyleyen eski katillerin (kabadayı diyoruz burada, oysa kabadayının aslında öldürmesi gerekmez, dayılanması yeterlidir) hepsinin serbest, zengin ve huzurlu işadamlarına dönüşmüş olması. Bunların “ateş ederek ölen” arkadaşlarını kahraman yerine koyarak kadeh kaldırması. Yeni kabadayı Devran’ın ikide bir silahına davranıp havaya ateş etmesi... İyi kalpli eski “kabadayı”nın büyük ihtimalle aldığı haraçlardan, kara paradan elde ettiği gelirle fakir fukarayı doyurarak sempati toplaması...Hepsi bir araya toplanınca Türkiye gibi karanlık ve yanlış işlerin pek yaygın olduğu bir ülkede fazla geliyor insana... Bunları Kurtlar Vadisi için de yazmıştık.“Ne olacak efendim, bu tür şiddet filmlerini ABD de yapıyor. Oturup ahlak dersi mi vereceğiz” demek Türkiye gerçeğini unutmak veya hafife almak olur. Bu filmler köylere kadar gidiyor. TV’lerde yayınlanıyor. Bizde kanun dışı işlere heveslenenler Brad Pitt’den, Kevin Costner’dan etkilenmezler ama Şener Şen veya Kenan İmirzalıoğlu’na benzemeyi kolayca akıllarından geçirebilirler.Hele de Devran gibi devletle iş yapan, silahıyla cinayetleriyle büyük güç kazanan örnekleri görünce... Dün gazetelerde “denizde boğazı kesilmiş olarak bulunan bilgisayar programcısı gencin haberi” vardı. Her gün magandaların serseri kurşunlarıyla ölen insanların, hatta bebeklerin haberlerini görüyoruz.Ben şiddeti konu alan filmlerin zarar vereceğine, artık farklı konuların aranması gerektiğine inanıyorum. Tabii bu benim düşüncem.Düşündüren detaylarına rağmen Kabadayı film olarak başarılı... İzleyin ama özenmeyin!

Devamını Oku

Ucuz Romeo var mı?

23 Aralık 2007

Önce Bayram tatilinde Tiyatro İstanbul’un Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün’den duydum rezaletin son perdesini. Sonra Radikal’de okudum.Artık İstanbul Belediyesi’ne bağlı Şehir Tiyatrosu ihaleyle sanatçı alacakmış. Mazlum Kiper, Mehmet Birkiye, Tilbe Saran gibi yönetmen ve oyuncular doğru söylemişler; böyle “kaldırım taşı gibi” oyuncu ihalesine çıkıldığı dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir!Ama burası Türkiye ve özellikle de “farklı bir dönemin içine itilmiş olan” Türkiye... Herşeyi görebilir, duyabilir, istemeseniz de yaşamaya zorlanabilirsiniz. Sakın yanılmayın, halen “demokrasi” dir yönetimin adı ama bu demokrasi başka demokrasi, sizin bildiklerinizden değil.Efendim bildiğim kadarıyla İstanbul Şehir Tiyatrosu her yönetim değiştiğinde bir önceki yönetimin en başarılı projelerini değerli tablolar, Vakko çiçekler, Evita’nın dev köprüsü gibi en değerli dekorları, kostümleri dahil yok edecek kadar paraya pula önem vermeyen bir tiyatrodur. Halkın parası nasılsa Belediye’nin keyfine göre harcandığı için önemli değildir.En zengin ülkelerde bile dekor ve kostümler tekrar oynandığında kullanılmak üzere 50-100 yıl saklanır, bizde yıkılır, yakılır. Tekrar oynanırken yine yüz milyonlar harcanarak yenisi yapılır. Lüküs Hayat gibi, 7 Kocalı Hürmüz gibi kapalı gişe oynanan oyunlar kapris uğruna kaldırılır, herşey yok edilir.Sonra da neymiş efendim; ihaleyle sanatçı alınacakmış. Neden? Ucuz olsun diye mi, yoksa sanatçıları da işadamları veya memurlar, işçiler gibi iktidara bağımlı kılmak için mi? Eksik yazdım pardon, medya ve yargıyı unuttum. Onlar tamamlandığı, sanatçıların da eksik kalmaması istendiği için mi acaba?Çok değil bir kaç gün önce Ankara’da ihaleye giren işadamlarının hayretle “Eğer ihaleyi kendilerinden olmayan biri alıyorsa iptal edip yeniden yapıyorlar” dediğinden söz etmiştim. Şimdi aynı şey sanatçıların başına gelebilir mi meselâ?Şöyle diyebilirler mi: “O sanatçı Cumhuriyet Mitingi’ne katılmıştı, çıkamaz”... “Bu sanatçı TV’de Atatürk devrimlerine, Cumhuriyet’e bağlı konuşmalar yaptı, sil gitsin”...Görünüşte şiddetle karşı çıkılır bu gibi “ihtimal” lere... Suçlanır söyleyen... Ama sonuçta olan olur ve kimse farketmez.Tepki gösteren, itiraz eden sanatçıların sesi duyulmaz.Bir baskı döneminin “Sosyalistleri götürdüler sustum, sonra sendikacıları götürdüler sesimi çıkarmadım. Sıra bana geldiğinde benim için konuşacak kimse kalmamıştı” sözü gerçekleşmeye başlamıştır artık...İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer’in duruma itiraz ettiğini, “sanata-sanatçıya hakaret” olduğunu söylediğini duymuyoruz. (Aynen demokrasiyi, insan haklarını dilinden düşürmeyen İkinci Cumhuriyetçi meslektaşların “köşe yazarlarına karne veren” iktidara itiraz etmemesi gibi)...Demek ki bundan sonra ihaleyle sanatçı alacaklar. Artık bu ihale sanatçının hangi özelliğine göre kazanılacak/ kaybedilecek, o özelliklere hangi “üstün değerlere sahip” sanatçılar karar verecek, orası meçhul.Belki de örneğin “Romeo-Juliet” için ucuz Romeo arayacaklar. Veya ucuz Othello ya da Evita, kim bilir?Bu ciddi saçmalığın ne anlama geldiği, tüm detaylarıyla Şehir Tiyatroları yönetimi tarafından hemen topluma açıklanmak zorundadır. Sanatı ve sanatçısı da kiloyla satın alınmaya kalkılan bir ülke iflâh olmaz çünkü!*****Hindi’nin faydaları...Üç günlük bir tatil bile aralıksız (Pazar, yılbaşı, her türlü tatil dahil) çalışanlara nasıl da iyi geliyor... Yapacağım yoktu aslında, benim tempomda çalışınca insan, arkasından düğmeyle kurulan pilli bebekler gibi durmak bilmiyor.Zaman geldi yaz, zamanı geldi konuş... Düğmeye basıyorsun komut uygulanıyor. Ayne öyle, farketmiyorsun arada bir durup nefeslenmen, etrafına bakınman, yeniden enerji toplaman ve depolaman gerektiğini.Ailem, özellikle kızlarım “Bu bayram da tatil yapıp bizimle zaman geçirmezsen protesto eylemine başlayacağız” demeseydi yine durmayacaktım. Ama ne iyi oldu bilseniz.Onlara ve sevdiğim arkadaşlarıma ellerimle bayram kahvaltıları, yemekleri hazırladım. Tatlılar yaptım. Keyifle yedikleri hindi ve iç pilav pişirdim meselâ... Fırında hindiyi lezzetli pişirmek zor gelir bir çok kişiye; anneciğim çok güzel pişirdiği için ondan eğitimliyimdir. Anlatacağım tarifini (yine çok önemli olaylar çıkıp unutmazsam) yılbaşından önce.Şimdi “Aa, bu kadar konu varken hindi mi yazıyorsun” demeyin, hindi üstelik İngilizcesi “turkey” olduğu için çok önemli (takılmayın espridir)... Ayrıca güzel bir yemek eşliğinde yapılan kalabalık masa sohbetlerinin de tadına doyum olmuyor.Şimdi “Siz camlı plazalarda hindi yiyerek” diye başlayacak olanlara iki çift lâfım var. Çünkü bunu vazife edinenler çıkar biliyorum. Bir kere VATAN camlı plazada hazırlanmıyor, çok mütevazı bir binası var. İkincisi üç günde 15 kişinin bitiremediği koca hindiyi 30 milyona Makro marketten aldım. Dörtte biri 4 kişilik aileye rahatça yeter (7,5 YTL). Ve öyle almak da mümkün. Memleketin ekonomisi “harika” olduğu ve buna inananların sayısı da az olmadığına göre gayet uygun bir fiyat.Bayram tatilinde iki lüksümden biri sinemaya, diğeri Çırağan Otel’in hamamına gitmek oldu... Eh günde 14-15 saat, haftada 7 gün çalışan biri olarak kendimi nadiren de olsa bu kadarçık şımartmaya hakkım var sanıyorum.İstanbul’da oturanlar için Çırağan’ın sağlık merkezi havuzları, spor salonu, hamamı, Uzakdığu masajlarıyla süper bir dinlenme mekânı bence. Bir çok otelde sağlık merkezi var ama burası çok temiz, çok özenli... (Fiyatı mı merak ettiniz, hemen vereyim, 100 dolar. Nasılsa her gün gidecek değiliz; öyle değil mi?)... Filmlere gelelim. Boşverin eleştiri sayfalarını, verilen puanları filân, Alkent D-Point Cinecity’de gördüğüm Scarlet Johansson’un “Dadım Aşık” filmi çocuklarınızla sıkılmadan izleyeceğiniz hoş bir film.İstinye Park’ın ilk kez gidip çok da beğendiğim sinemasında izlediğim Colin Farrell ile Ewan McGregor’un “Cassandra’nın Rüyası” ise büyükler için oldukça sürükleyici, güzel bir film. Oyuncu ve karakter olarak hiç sevmem ama ne yapacaksınız ki iyi bir yönetmen Woody Allen... Bir tatil böyle geçti işte...

Devamını Oku

Öyle sever gibi bakma...

20 Aralık 2007

Ne kadar farklı görünse de, görünmeye çalışsa da o maço görünüşün altında onda tertemiz, pırıl pırıl, naif bir yürek olduğunu düşünmüşümdür hep. Kerem Alışık ailenizden biri gibi yakınlık duyacağınız kadar içten bir karakterdir.Şiirlerini okurken de hissediyorsunuz bunu. O dimdik duruşun altında kırılganlık var, yoğun duygular, korkular, yalnızlık, katıksız bir vatan sevgisi, her şey var... İç içe...Alında kitabının uzun ismi “Öyle sever gibi bakma bana alışık değilim”... Kerem Alışık’ın şair olduğunu biliyordum ama bu kitabı görene kadar “bu derece iyi bir şair olduğunu” bilmiyordum.İnanın bana okudukça hangisini seçeceğime karar veremiyorum. Bayramla ilgili olanı mı, oğluna yazdığını mı, aşk ve yalnızlık şiirlerini mi, hangisini?Galiba şehitlerle ilgili olanı seçeceğim... “Şehittir Mehmet”i... Ama uzun, onun için bir kısmını bu Bayram günü, şehit analarının kutlamayacağı Bayram günü Kerem Alışık tarafından onlara armağan edeceğim. Ama sakın siz de ağlamayın benim gibi...Şehittir MehmetSaçı sakalı asker tıraşıtopuğu ak, yüzü pakkan sızar yarasındanboğum boğum boğumluölüm kadar ölümlüiki çift tel kopar sazındanbaşı... ısınmış bağrı gibi anamınbu gece bir şey var havadahainler oldukça yere yakın(...)dağların ardı nazlıdırNazlı’sı dağların ardındadırkurşunun bir damlası küfürbir damlası sevdadırinsan gibi yaşamak ister insangözünde namusavuçlarında vatankartal gibi çarpa çarpa geçer semadangölgeler tedirginbu gece bir şey var havadahainler oldukça yere yakınöyle garipöyle vakuröyle yiğityürür üstüne fesadıntükürür suratına fırsatçınınona yakışan bu diyesırtını döner kahpeyecümle alem bilsin ahvalinigülerek gitti ölmeyeey alçak... kulak ver bu seseeğil de dinle topraktanşehittir okurşehittir konuşurdaha binlercesi var böyle can verecekkundağı da al kefeni de al bayraktancennete koştu elmas yüreklisi canımın nur düştü yavrusunabu gece bir şey oldu havadakırmızıya boyandı rengi dolunayın. (Nisan 2007)Şiirin sonuna da çok anlamlı bir not düşmüş Kerem Alışık:“Anasının kucağındaydı. Küçücüktü daha. Üstünde asker üniforması, elinde çikolatası şaşkın şaşkın, dolu gözlerle bakıyordu. Babası al bayrağa sarılmıştı. Şehit çocuğuydu, onurluydu, gururluydu.Ben bir gazetede bu öksüz gözleri görmüştüm.Ciğerimden üç beş parça kopmuştu. Bu şiiri yazarken yüreğimden yaşlar akıyordu.İşte böyle zamanlarda geliyordu ölüm aklına insanın. Böyle zamanlarda kalkıyordu gemiler gurbetlere, ben böyle zamanlara gidiyordum; gidenler benden gidiyordu.Vatan uğruna, bayrak uğruna... Şehit düşen tüm askerlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Mekanları cennet olsun, geride kalanlara Allah sabır versin.”*****ROJ TV yayında!Sinop’ta Haber 57 isimli yerel gazetede çalışan 25 yıllık bir gazeteci; Mete Çağdaş PKK konusunda açtığı davayı hatırlatıyor.8 ay önce Sinop Cumhuriyet Başsavcılığı’na dilekçe vererek PKK’nın yayın organı olan ROJ TV’nin internet üzerinden yayınına izin verilmesini şikayet etmiş ve ilgili kurumdan (Türk Telekom) davacı olmuş.Başsavcılık da davayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na havale etmiş.“Aradan 8 ay geçmesine rağmen ses seda çıkmadı. Tek bir savcı beni çağırıp ifademi almadı. ROJ TV’nin yayını ise devam ediyor. Oysa bu yayının durdurulması için tek bir kişinin şikayeti yeterli. Ankara Savcılığı’na soruyorum; davam ne oldu” diyor Mete Çağdaş.Biz de sesi daha kolay duyulan bir gazeteden soralım bakalım, bu dava ne oldu?Bu TV’nin yayınına neden izin veriliyor? Yoksa Türkiye’de akademisyenlere konuşmalarından ötürü soruşturma açılırken terör örgütlerinin ifade özgürlüğü mü sağlanıyor?Not: Sevgili okurlarım mübarek Kurban Bayram’ınızı en iyi dileklerimle kutluyor, huzurlu, güzel bir tatil diliyorum.

Devamını Oku

Vitamin mi, zehir mi alıyoruz?

18 Aralık 2007

Doktorlar “sağlıklı olmak istiyorsanız bol bol sebze ve meyve yiyin” diyorlar. Biz de onları dinleyip elimizden geleni yapıyoruz.Gel gör ki sağlıklı olmak için aldığımız gıdaların çoğu hormonlu... Kış ortasında kocaman dev gibi çilekler... (Dün manavda dev gibi kirazlar gördüm yemin ediyorum.)Kış ortasında kavun, karpuz, üzümün her rengi, taş gibi domates, kalem gibi salatalık, kayış gibi kalın derili dolmalık biber, dev yapraklı maydanoz, yaz sebzelerinin hepsi (neredeyse enginar bile taze)... Yazın ise portakal, mandalina.Bunlar biliyoruz ki hep hormonlu ama ne yapacaksın yine de domatesinden, salatalık, biberinden, maydanozundan kaçamazsın (ben artık sadece konserve domates -umarım hormonsuzdur- ve salça kullanıyorum).Tavuk desen hormonlu ve tatsız, et desen öyle... Balık? Çoğu çiftlik, o da hormonlu yemle beslenmiş.Sucuk, salam, sosis boya ve katkı maddesi içeriyor...Süt, yoğurt nasıl kim bilir?Peki biz (haydi kendimizi de bırakalım) çoluk çocuğumuza “vitamin alsınlar, iyi beslensinler” diye ellerimizle hormon yüklemesi mi yapıyoruz?Bu hormonlu sebze-meyveler, et/tavuklar, balıklar hangi oranda kanserojen?Hormon yüklemesinin sonucu nedir?Türkiye’de kanserdeki hızlı artışın hormonlu gıdalarla bağlantısı nedir?(Tiroit hastalığı da çok arttı, bunun Çernobil’le ilgisi var mı? Sağlık Bakanlığı, üniversiteler bu konuları araştırıyor mu? İlgisi varsa Rusya’nın ciddi bir tazminat ödemesi neden istenmiyor?)SİHİRLİ TOHUMLARKısa süre önce Antalya’da yapılan bir toplantıda “ürettiği tohumlar” nedeniyle “Yılın girişimcisi” ödülünü alan Mehmet Yüksel’le konuştum. Toplantıda bulunan bir iş adamının “1,5 saatte filiz veren tohumlar”dan söz ettiğini duyduğumu anlattım.Bir buçuk saatte değil ama bir gecede filiz veren tohumları elde etmenin artık zor olmadığını söyleyen Mehmet Yüksel asıl başarılarının “üstün vasıflı tohum” yetiştirmek olduğunu söyledi.Bunların “soğuğa dayanıklı, raf ömrü uzun olan, Türkiye’den Londra’ya giderken bile yolda soğutmalı kamyonlarda pörsümeyecek, vitamin değeri yüksek tohumlar” olduğunu anlattı.İşte benim ve birçok kişinin merak ettiği de bu... Bütün bu özellikleri barındıran “sihirli tohumlar”a ne gibi bir sihir yüklemesi yapılıyor? Raftan taş gibi aldığımız, ama iki gün dolapta kalınca buruşan domatesler “genetiğiyle oynanarak” mı, “özel hormonlar”la mı bu hale geliyor?Sağlık Bakanlığı bu konuları araştırmak ve sonucunu en kısa zamanda halka anlatmak zorundadır.Tohum üreticilerinin ödül almaları iyi bir şey ama bu ödüller ve kazançlar karşılığında sağlığımız zarar görüyor mu, onu öğrenmek de bizim hakkımız!*****Kaçak işçiler ülkesi!Hangi habere baksanız ayrı bir bakanlığın görevini yapmadığını veya yarım yamalak yaptığını görüyorsunuz. Türkiye’nin kaçak işçi cenneti haline geldiğini daha önce de yazdık. Kendi insanımızın işsizliği had safhadayken diğer ülkelerin parasız, pulsuz, çulsuz onbinlerce insanı şehirlerimize doluyor. İş iznine gerek bile duymadan, hiçbir “zaman sınırlaması” da olmadan 100-200 doları veren sınırlardan rahatça girip çıkıyor. Filipin’lisinden, Moldov’una kimi arasanız burada...Şimdi bir de başka ülkeye geçmek için Türkiye’yi kullananların batan teknelerde boğulduğunu duyuyoruz... Önce İzmir’de, bir hafta sonra Bodrum’da çok sayıda işçi hayatını kaybetti. Afgan’ından Moritanya’lısına ...Sağ kalanlar “Bize yemek, barınma, can yelekleri olmak üzere her şey dahil söz vermişlerdi ama teknede can yeleği bile yoktu” demişler.Tabii “organizatör” diye paraları toplayanlar ceza bile almayacaktır. “Olay kazadır”... Olay bitmiştir. Afedersiniz ama bu vahşet ve Türkiye’nin Yolgeçen Hanı’na dönmesi konusunda sorumluluk İçişleri Bakanlığı’nın değilse kimindir?İçimiz acıyor ülkemizdeki başıboşluğa, yeter artık yahu!

Devamını Oku

Nefret tohumları saçılınca...

17 Aralık 2007

Dün VATAN’ın manşetinde, bir ilköğretim okulundaki türbanlı kız öğrencilerin ve sınıfta sırasının yanında namaz kılan öğrencinin fotoğraflarını görenler bir süredir yaptığım ‘Türbanı üniversitede serbest bırakacaksanız ilköğretim ve lisede de serbest bırakın, nasılsa onlara da sıra gelecek ülkeye zaman kaybettirip, siyasi koz olarak kullanmayın. Toplumu türbandan yola çıkarak yine yıllarca din üzerinden bölmeyin’ çağrısına hak vermişlerdir sanıyorum.Gerçekten de türbanı neredeyse Müslüman kadınlar için dinin en önemli şartı haline getirmeleri nedeniyle bu konuyu tartışmaya en çok hakkı olan biz kadınlar ağzımızı açtığımızda bile saldırıya geçen ERKEKLER çıkıyor. Ya da “Bu ülkeyi seven, dinini yaşamak isteyen insanlar nereye gitsin” diye soranlar oluyor.Hasan Arslan isimli bir okur: “İnsanların namusu diye nitelendirdiği eşarbı ile uğraşıyorsunuz”, Mehmet Kızılören “Bu kutsal dinin en güzel sembollerinden biri olan başörtüsüne karşı açılan savaşta bayrak taşımak itibarına itibar katmaz” demiş.Yani erkekler biz kadınlara “başörtüsünün namus diye nitelendirildiğini” veya “Müslümanlığın en güzel sembollerinden biri olduğunu” iddia ederek baskı yapıyorlar.Sanki biz veya bu ülkenin on milyonlarca kadını Müslüman değiliz... Onlar kadar başörtüsünün ne olduğunu bilmiyoruz. Peki “namus olduğu” veya “dinin sembolü” olduğu nerede yazıyor, Kur’an’da mı? “Hamr, hımar” başörtüsü demek mi, yoksa “örtü” mü? “Yakalarınızın üstüne indirin, ziynetlerinizi kapatın” anlamında mı söylenmiş, “saçın tek telini göstermeyin” anlamında mı?Haydi davet etsinler Diyanet İşleri’nden Başkan Bardakoğlu ile bir ekip din bilimciyi, televizyonda kelime kelime açıklansın ilgili ayetler... Neden ortaya çıkıp toplumu aydınlatmıyorlar, en anlaşılır şekilde yorumlamıyorlar da “1400 yıllık gelenek değişmez” diyerek çekiliyorlar?Kur’an’da aynı şekilde yer alan “kadınların şahitliği, miras hakkı veya faizin haram olduğu, boşanma” ve daha birçok konuyla ilgili ayete uyulmazken, kanunlarla belirlenen haklar tercih edilirken “tek bir ayet” in namus veya din sembolü haline getirilmesindeki ısrarla ilgili konuşmuyorlar ve aynı dinden insanların (din kavgası yaşayan diğer ülkelerdeki gibi) kutuplara ayrılmasını uzaktan izliyorlar?Neden “Devlet kurallarına uyun, bir anlaşmazlık olursa kararını bana bırakın” diyen ayet aynı derecede önem taşımıyor?Geçen Pazar, hazırlayıp sunduğum TV programında Gülay Göktürk, konuşurken benim Kur’an’daki ayetleri hatırlatmam, ’çarşaf da Kur’an’da var’demem üzerine “Kur’an’ı sorgulamak gerekir o zaman” dedi. Ben de ‘sorgulayalım o zaman’ cevabını verdim. Burada kastettiğim şey yukarda söz ettiğim çelişkiydi. Tek bir ayet üzerinde durulup diğerlerinin unutulmasıydı.Aman efendim “Kur’an’ı nasıl sorgularsınız” diye öfkelenen birkaç izleyiciyi duymanız lazım... Elbette anlamadığınız noktaları, çelişkileri konuşur, sorar, öğrenirsiniz.Öyle olmasa dinlerin kutsal kitaplarını anlatan bu kadar çok açıklama, tefsir çıkar mıydı?Bunları konuşmak, incelemek, tartışmak asla dine, inanca saygısızlık değildir, din de bir bilimdir, üniversitelerde onu anlamak için fakülteler, bölümler açılmıştır.Herkes dininde, inancında, kendi alanında özgürdür ama bunların ilköğretime kadar okullara taşınması tamamen farklı bir konudur.Taşındığına göre, bir değil çok sayıda okul aynı durumda olduğuna göre, “Milli Eğitim” de buna sessiz kaldığına göre “Üniversitede türban tartışmasına hemen ilköğretim ve liseyi de, devlet dairelerini de alsınlar. Ülkeyi seneler boyu türban tartışmasına kilitlemesinler” demek yanlış olmaz. Ki ben de haftalardır bunu söylüyorum.Tabii bunu yapmak için önce “laikliğin” ve “kamusal alan”ın tanımını değiştirmeleri gerekiyor.(Not: Zaman gazetesinin bir yazarı geçen Pazar programımdaki halk röportajlarının “taraflı olduğunu” bir meslektaşa yakışmayacak kabalıkla iddia etmiş. Her Açıdan’da mutlaka karşı görüşten konuşmacılar eşit sayıda yer alır, halk röportajlarını ise genç bir ekip çeker, ben de yayın sırasında izlerim. Orada da bugüne kadar hep farklı görüşler yer almıştır, bunu özellikle sık sık hatırlatmışımdır. Sırf bu nedenle seçtikleri kişiler benzer görüş belirtse de arayıp farklı konuşanları bulmaya çalışıyorlar. Bu hafta Beyoğlu’nda çekim yapmışlar ve tesadüfen cevaplar böyle gelmiş. Saygısızlık yerine soru sorsalardı açıklardık.)*****Pardon, yanlış olmuş!İyi ki parantez içine ‘ben İslâm’ dan yüzlerce yıl sonra ortaya çıkan cemaat ayırımlarından anlamam’diye not yazmışım. “İskenderoğulları” değil “İskenderpaşa” cemaatiymiş. Uyarı mektupları geldi.Salih Kanca isminde bir okurumuzun “yorumlar”a yazdıkları ise güldürdü beni: “Sakın o söylediğiniz Bursa’da bir kebapçı olmasın. Hanedan ismi gibi cemaat ismimi olur” demiş.Ama sonuçta önemli olan bu değil, “İskenderpaşa Cemaati’nin THY’de baskın şekilde etkili olduğu”nun, diğer bazı cemaat ve tarikatların da başka kurum ve kuruluşları ele geçirdiğinin söylenmiş olması.İsme değil, konuya dikkat etmek gerekiyor. Yine de özürlerimle düzeltiyorum. *****Her şey açıklanmalı mı?Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın “Operasyondan Amerika’nın haberi vardı, PKK üslerini bombalamamız için hava sahasını açtılar” sözleri Irak’taki ABD büyükelçiliği tarafından yalanlanmış. Belki de bu konuda Türkiye’ye yardım ettiklerinin açıkça bilinmesini istemiyorlar. Belki kendi politikaları açısından böyle olması gerekiyor. Acaba her operasyonda mutlaka Amerika’nın adını söylemek, bize verdikleri bilgileri anlatmak, yardımcı olduklarını açıklamak zorunda mıyız?Siz de bu konuda haklı olduklarını düşünmüyor musunuz?

Devamını Oku

Nasıl yani? Şeriat sitesi mi?

16 Aralık 2007

Dün yeni YÖK Başkanı’nın “açıklamakta zorluk çekeceği” konuşmalarından söz etmiştim. Bugün Türkiye’de şaşkınlıkla izlenen, akla hayale gelmedik diğer bazı gelişmelere değineceğim.Radikal’de 15 Aralık Cumartesi günü Funda Özkan’ın “İstanbul’un ortasına şeriat siteleri kuruyorlar” başlıklı yazısı ilginçti.Bahreyn merkezli Şamil Bank’ın Türkiye’de yapacağı yatırımlar için 90 milyon dolarlık yatırım bankası kurduğunu, bu bankanın şeriat kurallarına göre yapılacak (nasıl oluyorsa inşaatın şeriatı) inşaat projelerine destek vereceği, yatırımlarına ilk adım olarak da İstanbul Beylikdüzü’nde alacağı 40 bin metrekarelik araziyle başlayacağı duyurulmuş.Ayrıca “diğer yatırımlar” arasında Boğaz’da lüks villalar, orta gelir grubuna yönelik konut projeleri filan da varmış.Yani şeriatçı banka epeyce geniş bir alana el atmaya niyetli. Artık ilerde bu alan daha da genişletilerek Türkiye’de başka “şeriat yatırımları”na dönüştürülür ve “aman yabancı yatırım gelsin de isterse canımızı alsın” diye herşeye göz yumulur mu orası meçhul... Birçok şey gibi “bilinmez”...Şşşt, aman susun uykudakileri rahatsız etmeyelim. Onlar mışıl mışıl uyumaya, öte yanda en önemli şehrimize şeriat siteleri planlanmaya devam etsin.Konu açılmışken Cuma akşamı bir yemekte, yanımda oturan ve kurumlar- kuruluşlarla yakın ilişkide olan çok ünlü bir bankacının söylediklerini de sizinle paylaşmadan geçemeyeceğim.“Bundan sonra Türkiye’de tarikat-cemaat çekişmelerinin görüldüğü dönem gelebilir” diyordu.“Örneğin THY şu anda İskenderoğulları Cemaati’nin elinde (not edeyim, ben pek anlamam bu İslâm’dan yüzlerce yıl sonra ortaya çıkmış cemaat ayırımlarından. R.M.)... Kimse karışmıyor. Bazı kurumlar Nakşi’lerin, bazıları diğer tarikatların kontrolünde. Yakında ‘kim daha fazla yeri ele geçirdi, kim daha çok güçlendi’ tartışmalarının kendi içlerinde yaşanacağı zaman gelecek.” Duyduğumuz konuşmaları, eylemleri daha iyi değerlendirecek bilgiler olabilir mi bunlar ne derseniz?*****Küfreden öğretmene kızamazsınızAntalya Atatürk Endüstrisi Meslek Lisesi’nden onurlu bir öğrenci, 16 yaşındaki O.G, İngilizce öğretmenini öğrencilere hakaret edip dövdüğü için cep telefonuyla görüntülemiş. Ne yapsın, başka türlü ispatlaması mümkün değil, öte yandan bu memlekette her gerçeğin yalan olduğuna inandırmak ise (zirvedekilerden başlayarak) çok mümkün...Üstelik kadın, üstelik anne olan öğretmen “Bilmem ne çocukları” ndan başlayan “geri zekalı hayvan”, “dangalaklar sürüsü”, “Allah’ın salakları”na varan bin türlü küfür ediyor, isteyince dövüyor.Kendi çocuğuna yapıldığını görse ne hisseder bunu düşünmüyor... Şimdi normal olanı bu durumda öğretmenin cezalandırılmasıdır değil mi? Evet efendim kesinlikle öyledir. Hukuk varsa, medeniyet varsa bu öğretmen bir daha aynı suçu işlemeyecek şekilde ceza almalıdır. Diğer öğretmenlerin de aynı yolu denememesi için (ki ben de kızımı ilkokulda diğer öğrencilere ve kızıma cetvelle vuran bir öğretmen yüzünden o okuldan almıştım) yapılması gereken aslında budur.Ama öğretmene kınama cezası verildiğini söyleyen okul müdürü, bu cezaya neden olan eylemin bir mağduruna, öğrenciye de okuldan uzaklaştırma cezası veriyor. Suçluya yalnızca kınama, mağdura ağır ceza... TİPİK TÜRKİYE OLAYI! 13 aylık bebek Emre’yi döven, vücudunda sigara söndürenleri anında serbest bırakan hukuk bunu mu cezalandıracak?Öğrenci AİHM’ye müracaat etse (etmeli de) yalnız okul değil, Bakanlık da ceza alacaktır şüphesiz.Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu olaya derhal müdahale etmesi gerekiyor. Tabii yine burası dağ başı değil de demokratik bir ülke, bir hukuk devletiyse!Bu arada... Öğrencilerine “eşek kafalı” dan başlayan küfürleriyle ünlü birinin YÖK Başkanı olduğu ülkede artık küfreden öğretmenlere ceza verilmesi de çifte standart olacaktır ama neyse!

Devamını Oku