Son zamanlarda “zenginlik-laiklik ve Nişantaşı”nın sık sık bir araya getirildiğini ve aynı zamanda çok sayıda mağazanın, iş yerinin toplandığı bu semte karşı bir tepki yaratıldığını biliyoruz.Bilinçli ya da bilinçsiz...Gazeteci tarafından ya da “aydınım” diyen akademisyenler tarafından... O şekilde veya bu şekilde Nişantaşı hep gündeme getiriliyor.Sanki dindarlık, laiklik, seçkinlik, zenginlik semtle ölçülebilirmiş gibi adeta Nişantaşı bir ölçü... İyi ki orada oturmuyorum, oturanların kendini mutsuz, huzursuz hissetmesi için her neden mevcut...Öğretmeni, doktoru, mühendisi, gazetecisi, iş adamı, kim olursa olsun orada yaşıyorsa semtini söylemeye neredeyse korkar durumda.Ben ise şimdi affınıza sığınarak (!) Nişantaşı’ndan söz etmek durumundayım. Yılbaşı gecesi Taksim’de de, Nişantaşı’nda da binlerce kişi yeni yıla girmek üzere toplandı. Ama geçen yıl taciz (ve hatta ölüm) olaylarının yaşandığı Taksim’de yine dehşet verici saldırılar olurken, Nişantaşı’nda hiçbir olay olmadı.Bunun nedenini anlamak üzere iki semtin belediye başkanlarını arayarak konuştum.Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan; bu olayların belediyelerden çok Emniyet’i ilgilendirdiğini, olumsuz eylemlerle Beyoğlu Belediyesi’nin adının yan yana gelmesinin sakıncalı olacağını söylüyor.Ona göre öncelikle konuşulması gereken konu, Beyoğlu gibi bir ilçede, geçen 4 yıl içinde “varolan olumsuzluklarda” artma mı, yoksa azalma mı olduğu... İyi bir yatırımcı trendinin bulunduğunu, semtte olumlu bir dönüşüm yaşandığını ve bu tür olaylarla özdeşleştirilerek bu gidişin bozulmaması gerektiğini vurguluyor.Aynı soruyu sorduğum Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ise yılbaşında hiçbir kötü olayın yaşanmaması için özel güvenlik ekipleri oluşturduklarını belirterek başladığı konuşmasında; o gece 514 zabıtanın görev aldığını, bu zabıtaların aynı zamanda “fazla alkol alanları kontrol edecek” bir eğitimden geçtiğini, 8 yıldır aynı uygulamayı yaptıklarını, 80 bin kişinin toplandığı geceden önce bölgede “olay çıkarma ihtimali bulunan 120 kişiyi” önceden belirleyerek bunlara özel bir çadırda ayrıca eğlenme imkânı sağladıklarını, diğer tarafa davet etmeden önce ise bütün güvenlik önlemlerini aldıklarını anlatıyor.Sarıgül’e göre açık alanlarda toplanan kişilerin güvenliğini sağlamak, önlem almak Valiliğin, Emniyet’in görevi olduğu kadar Büyükşehir ve ilçe belediyelerinin de sorumluluğu...Bunları yorumsuz olarak yazıyorum, hangisi doğrudur, ne yapılmalıdır, herkes kendine göre yorumlasın.YİNE SUÇLUNUN YANINDA!Ama sonuçta sokakları da harem-selamlık ayıramayacaklarına göre kimin görevi olursa olsun, hangi semt olursa olsun önce önlemlerin alınması, sonra da cezaların doğru uygulanması sağlanmadıkça bu çağdışı, iğrenç saldırılar durdurulamaz.Örneğin son haberlere göre “turistler şikayetçi olsalardı tacizciler 10,5 yıla kadar hapis cezası alabilecekti”... Oysa KADER Başkanı Avukat Hülya Gülbahar iki gece önce televizyonda; bu olayın sadece cinsel taciz değil aynı zamanda “vücut dokunulmazlığını ihlal ve toplu saldırı” olduğunu, suçluların “şikayet olmasa da cezalandırılması gerektiğini” söylüyordu.Gerçi turistler şikayetçi olsaydı da suçluların serbest kalmakta bir zorluk çekmeyeceğini, bu ülkede tecavüzcülerin bile hak ettikleri cezayı almadığını biliyoruz ama hiç değilse gelecek yılların hatırına ben bu kez cezalandırılacaklarını umuyordum.Yanılmışım. Türkiye’de hukuk yine suçlunun yanındaydı... Eh böyle hukuka, böyle memleket oluyor tabii!*****Çalışan kadın aldatırmış! Yakında bir “şeriat sitesi” kurulacağı haberinin daha önce duyulduğu Beylikdüzü’nde bir caminin imamı hakkında soruşturma açılmış.Sebebini okudunuz mu bilmiyorum, tekrarlayalım onun için; İmam Hasan Hakyemez kadınların hakkını fena halde yiyerek Cuma vaazında “Çalışan kadının kocasını aldatacağını, nefsine hakim olamayacağını” söylemiş ve cemaatten eşlerini çalıştırmamalarını istemiş. (Acaba Afganistan’da olduğunu zannetmiş olabilir mi?)Kafasındaki hurafelere göre erkeğin 1 nefsi, kadının ise 9 nefsi varmış (kadınlar neymiş be abi), kadın hangisine hakim olsunmuş. Kadın nefsine düşkünmüş ve işyerinde nefsine hakim olamazmış. Karısını çalıştıran erkek “günaha girer”miş.Kadınla erkeğin yan yana oturtulması da bu kafaya göre “günaha girer”, onun için oturtmuyorlar. İran gibi ülkelerde ise “futbolcuların bacağını görür” diye kadınların stadyumlara girmesi de yasak ediliyor. Biraz daha ileri gidince yanında erkek olmadan dışarı çıkması veya konuşması da...Bu tür olayların arttığını görmezden gelerek “münferit olaylar” diyenlerin Türkiye’de 85 bin cami, 90 bin din görevlisi olduğunu, 60 bin kişiye 1 hastane düşerken her 350 kişi için bir cami bulunduğunu hatırlamaları gerekiyor. Bu arada... Diğer imamlar da benzer bir beyin yıkama, baskı işine kalkıştıklarında yalnız kadınların çalışmasının önleneceğini değil, çalışan kadınlara neler yapılacağını da düşünmeleri gerekiyor.Onların ve herkesin düşünmesi iyi olur.Bilimde “ihtimal hesabı” önemlidir biliyorsunuz!
Taksim’deki yılbaşı kutlamaları bu yıl terör tehlikesi nedeniyle iptal edilmişti ama meydan yine her yıl olduğu gibi doluydu.Doluydu çünkü yalnız Türkiye’de değil birçok ülkede yeni yıla açık havada, kalabalıklarla paylaşarak girmek isteyenler hangi meydanı bulurlarsa oraya koşuyorlar... Ama diğer ülkelerle bizimki arasındaki fark, bizde güvenliğin olmayışı. Bu nedenle de o kalabalıkların arasında her yıl kadınları taciz eden, saldıran magandaların olması...Düz mantık ne der bu durumda; geçen yıl benzer olaylar olmuşsa bu yıl gereken önlemlerin alınmasını değil mi? Medeni ülkelerde (gerçi oralarda böyle düzenli maganda orduları da yoktur ama her şeye rağmen güvenlik önlemleri alınır, sivil ve resmi polisler meydanı kontrol altına alır) nasıl önleniyorsa burada da, üstelik “kesinlikle olacağı bilindiğine göre” önlenmesini...Sonra da caydırıcılık etkisi nedeniyle “teşebbüs edeceklere verilecek cezaların, yaptırımların duyurulmasını”...Ama Türkiye’de bu yapılmaz, yapılmadığı için yine onlarca “vahşi, sapık, ahlaksız” eğlenen insanların arasına karışır, yerli/turist demeden saldırır, parçalar... Kadınları hastanelik eder.Geçen yıl Taksim’deki kutlamada üniversiteli bir genç yine bir magandanın kurşunuyla hayatını kaybetti, daha ötesi var mı? Böyle olaylar yaşanmışken gerekli önlemleri almayan Emniyet hesap vermek zorunda değil midir?Evet zorundadır. Ayrıca vahşi olay dışında bir de ülkenin imajına ciddi zarar verildiği için iki kez hesap vermek zorundadır.Oysa bizde ne oluyor; şehrin güvenliğinden sorumlu şahıslar çıkıp “2008’e huzurlu girdik. Çok önemli bir olay olmadı. Taksim’deki olayla ilgili gerekli müdahaleyi yaptık. Zaman zaman bu tip şeyler oluyor” diyor ve olay bitiyor...Çok önemli olay olmamış... Onlara göre önemli olay nedir acaba anlatsalar da öğrensek... Taksim meydanında tecavüz etselerdi yeterince önemli olur muydu?.. Bence yine olmazdı, vurulan genç bile vurulduğuyla kalmadı mı?İzmir’de polis kurşunuyla başından vurulan genç olayındaki gibi bunda da vuran kişi “silahım yere düştü, ateş aldı” dedi, belki de şimdi serbesttir.Gelen habere göre bu yılbaşı Taksim meydanında turistlere saldıranlar da, İran’lı saldırgan dahil adam başı 57’şer YTL verince serbest bırakılmışlar. Yani cezalarını vermek Allah’a kalmış, devletin adaleti bu kadar... Demek parayı veren düdüğü çalıyor, 57 YTL’yi veren istediği ahlaksızlığı yapabiliyor.İnsan okuyunca eksik adalet uygulamışlar diyor doğrusu; magandalara birer de yeni yıl hediyesi vermelilerdi.Ki gelecek sene daha iyi bir saldırı planlayıp daha büyük ödüller almaya çalışsınlar.Yazıklar olsun!*****Bu da kaza mı? Öyle haberler duyuyoruz ki okurken isyan duygusunu bastırmakta zorlanıyor insan... İşte yine bir yılbaşı gecesi faciası: biri üniversiteli, diğeri liseli iki arkadaş taksiyle evlerine dönerken alkollü sürücünün kullandığı minibüsün taksiye çarpması sonucunda biri ölüyor, diğeri yaralanıyor. Fotoğraflarına bakıyorsunuz, iki taze fidan gibiler... Pırıl pırıl, gelecek hayalleri, ümitleriyle dolu gencecik kızlar... Ve arkalarında çocuklarının mutlu geleceğini görmeyi umarak bekleyen aileler... Ne yapsın bu genç insanlar? Etraf vahşilerle, sarhoş sürücülerle dolu diye evlerine mi saklansınlar? Aileleri onları fanusa mı kapatsın?Minibüs belki de hiç yakalanmayacak... Yakalansa da sürücünün alkollü olduğu kanıtlanamayacak, olay “kaza” ve “kaza sonucu ölüm” olarak kayda geçecek. 18 yaşında, hayatının baharında ölen bir genç kızın hayatı bittiği gibi gencin ailesine ise tüm yaşamları haram olacak.Şimdi “İzmir’de öldürülen genç de alkollüydü ama, polis ateş edince de suçlu oluyor” diyenler çıkabilir. Ama burada önemli olan alkollüyü de öldürmeden durdurabilmektir. Önlem alabilmektir.İngiliz polisi, ABD polisi nasıl her “pub”ın önünde pusuya yatıp içki kontrolü yapıyorsa, cezalar nasıl caydırıcılık işlevini hakkıyla yapıyorsa burada da çaresini bulmak zorundalar.Türkiye’de adalet duygusu, güven duygusu neredeyse tümüyle erozyona uğradı, bitti.Elimizde mumla adalet arıyoruz artık.(Not: Türkiye’de taksilerde emniyet kemeri yok. Defalarca yazdım. Bu genç koltukta sıkışarak ölmese de başını çarparak ölebilirdi. Trafiği bir kez daha uyarıyorum. Bu ihmale göz yumamazlar.)
Yazının başlığının ‘tartışılmaz’ diye bitmesi gerekiyor. Normal olarak bir ülkenin aydınları eğer o ülkede neredeyse nefrete, şiddete varacak (veya varmış) bir bölünme, kutuplaşma siyaseten ortaya çıkarılmışsa, bu kutuplaşmayı ortadan kaldırma, uzlaştırma ve aydınlatma görevini üstlenmelidirler oysa Türkiye’de tam tersi bir durum mevcut.Bu ülkenin bir talihsizliği de kimi aydınının, akademisyeninin, gazetecisinin -eskisinden farklı olarak- siyasi bir parti mensubuymuş gibi hareket etmesi ve bireysel görüşleri yerine gruplaşmış, kalıplaşmış görüşleri benimsemesidir. Artık onlar istedikleri, destekledikleri parti seçim kazanınca ekranlarda topluca göbek atmaktan çekinmiyorlar.Aydın olarak görevleri tarafsız gözle bakarak yapılan hataları, demokrasiyi rayından çıkaracak gelişmeleri, toplumun o veya bu nedenle ama hepsi siyasi amaçla bölünmesini eleştirmek, doğru yolu göstermek iken farklı nedenlerle her türlü uygulamaya arka çıkıyor, gerçeğe uymayan ya da gelecekteki olası tehlikeleri hafife alan süslü püslü ifadelerle, toplumun da gerçekleri “olduğu gibi” değil “kendilerinin anlattığı gibi” görmesine neden oluyorlar.Ve tabii sonra gün geliyor “demokratlık adına” bunu yaptığını söyleyenler örneğin “Dubai’deki karaçarşaflı, peçeli kadınları görünce” olduğu gibi kendi söylemleriyle çelişkiye düşerek bu görüntüyü “çağdışı, demokrasi dışı” bulduklarını açıklayıveriyorlar.Birdenbire, iki üç yıl içinde ülkenin bir ucundan ötekine ses hızıyla yayılan “kadın tesettürü”nün ani bir dindarlaşma ile açıklanamayacağını, Erbakan’la başlayan “kadın üzerinden inanç istismarı”nın, “dini, inancı siyasete alet etmenin” oynadığı rolün tümüyle göz ardı edilemeyeceğini aslında bilen ama bilmiyor görünmeyi seçen (nedendir bilinmez) bazıları ise bunun tümüyle doğal bir “dindarlaşma, dünyadaki konjonktürün yansıması” süreci olduğunu topluma empoze ediyorlar.BÜYÜKLERE MASALLARSanki bugüne kadar milletvekilleri köylerden çıkmamış, Meclis’teki hademeler veya korumalar bile milletvekili seçilerek o Meclis’e dönmemiş, (devlet alanları dışında) yaşamın her alanında da başörtülü kadınlar istediği yere gidip istediği gibi yaşamamış gibi bunları yepyeni bir gelişme, değişim olgusu olarak sunuyorlar.“Eskiden sokakta, çarşıda hiç başörtülü yoktu, hepsi yalnızca evlere temizliğe gidiyor veya köylerde oturuyordu ve ancak şimdi ortaya çıktılar, yaşamda kendilerini göstermeye başladılar.Eskiden başörtülü görünce herkes kızıyordu, şimdi başörtüsüzlere kızılıyor”...Çevrelerindeki birkaç cahil böyle bir şey hissetmişse bilemeyiz, bilinen şey bunların genellenmesinin yanlış olduğudur.Türkiye’deki tartışma “devlet alanlarında dini simgeye, ibadetin bu alanlara taşınmasına izin verilme/verilmeme” tartışmasıdır, bunun dışında bir tepki, baskı, çekişme, dışlama bugüne kadar olmamıştır. Böyle bir çekişme yaşanmış gibi “hiç görülmemiş, duyulmamış örnekler” yaratarak toplumu provoke etmek de aydınlara yakışmaz. Yakışmıyor.Bir de kendilerini örnek göstererek laikliğe önem veren insanları “Nişantaşı”na hapsetmeleri var ki işte orada pes diyorsunuz.Yani bir aydın da “laiklik ve dindarlık birbiriyle uzlaşmayan olgular değildir, Nişantaşı’yla özdeşleştirdiğiniz laik insanların da büyük çoğunluğu dinine, inancına önem verir, burada tartışılan konunun bununla ilgisi yoktur” diyemiyorsa ne beklenebilir ki?Suudi Arabistan, İran gibi ülkelerde evlerin bodrum katlarında içki üretildiğini, oralarda da yasakla, din korkusuyla bütün toplumu engellemenin mümkün olamadığını anlatmıyorsa, içkiyi bile laiklikle yan yana getiriyorsa ne denebilir ki?Dindarlıkla-kökten dincilik nasıl birbirinden farklıysa laiklikle-laikçilik de o kadar farklıdır... Onun için dinci anlayışla yapılan bir ayrıştırma, yabancılaştırma, ötekileştirme ile laikçi anlayışla yapılan arasında da bir fark yoktur.Bunları referans alarak toplumu, “siyasetçilerin işine geldiği için yaptığı” gibi dindar-laik diye birbirine düşürmek çok ciddi bir hatadır. Yapılan da tamamen bu!
Bir kez daha mutlu bir 2008 yılı dileyerek bu yılın ilk yazısını paylaşalım... Ülkemize, milletimize hayırlı bir yıl olur umarım.Türkiye’de gazeteci olmak da her şey gibi zordur, anlamak istemeyen, yazıları yalapşap okuyan veya bin kere açıklasanız da kendi istediğini anlayanlardan olumsuz tepkiler alır durursunuz.“Dinci” deseniz “dindar” anlar, “İslâmcı” deseniz “Müslümanlık” anlar, “laiklik” deseniz “din karşıtlığı” anlar... Anlar da anlar.Aslında bazılarında haksız değiller, birileri onların bu şekilde algılaması için önemli bir gayret koyuyor ortaya. Yanlış anlamalar ve bu nedenle insanların kutuplara ayrılması pek verimli oluyor bazıları için...Benazir Butto suikastından sonra yazımda; “radikal İslâmcılar ‘Müslümanlık adına’ diyerek yaptıkları eylemlerle Müslümanlığın ‘İslamî terör’ tanımlamasıyla, terörle özdeşleşmesine neden oluyorlar” demiştim, yine çıktı anlamayan.Son gelen bir tanesini alalım, Mehmet Tahir Kent şöyle demiş:“Anadilim Kürtçe ama anladığım kadarıyla ‘İslâmi terör’ kaynağı İslâm olan terör demek. Siz bu ülkede ortalığı germekle, İslâm dinine saldırmakla bir yere varamazsınız, sadece toplumsal düşmanlık inşa edersiniz. Bu ülkede eğitimsiz insana kötü örnek olmanın dışına gidemezsiniz.” Altına da Kürtçe iki cümle yazmış, küfüre benziyor. Ne diyelim ki, küfüre küfürle karşılık vermek bize yakışmaz. Ancak ‘Allah akıl fikir versin, daha dikkatle okuma ve daha çok anlama yeteneği versin’ diyebiliriz.İslâmi terör; radikal grupların, fanatik dincilerin İslâm’ın adını kullanarak, “onun adına” yaptığını söyleyerek gerçekleştirdiği kanlı eylemlere bizim değil diğer ülkelerin medyasının verdiği isim.Artık tüm yabancı medyada Müslümanların yaptığı köktendinci terör olayları bu isimle geçiyor.Ben ise yazımda bunun İslâm dinine yapılan büyük bir haksızlık ve hata olduğunu, “dini alet ederek ülkelerinde ve dünyada güç kazanmak, adını duyurmak isteyen”, güç kavgasına giren grupların bu kötülüğü yaptığını anlatıyorum.Meselâ El Kaide... İşte son olarak Pakistan’da Benazir Butto’yu bombalı suikastte öldürdüler. Aynı sıralarda Türkiye’de İstanbul, Ankara ve Adana’da bombalı eylemlere hazırlanan 20 El Kaideci yakalandı. Daha önce şehirlerde bombalı eylemlerde ölen, yaralananlar oldu.Şimdi bu eylemlerin ve hazırlayanların dünya ülkelerinde nasıl isimlendirildiğini zannediyorsunuz? Bizim gibi dinimize nezaket göstererek radikal dinci, köktendinci mi diyorlar?Hayır, tüm dünya gazete, dergi ve TV’lerinde bunun adı maalesef İslâmi terör... Yapanlar da İslâmcı terörist. Kızsak da, üzülsek de böyle. Aynen siyasetçilerin “dini siyasete alet etme” hatası bir kez başladı mı sonunda kızsalar da olayların kendilerini de pişman edecek noktaya kolayca gelebileceği gibi... Bunu da ayrı bir yazıda anlatalım.*****Bumerang gibi...Geçen Pazar Her Açıdan’da ASAM’ın terör uzmanı Ercan Çitlioğlu çok önemli bir konuyu ısrarla vurguluyordu.“Güneydoğu’da etnik bölücülüğün din şemsiyesi altında, dini öne sürerek ümmetçilik anlayışıyla bertaraf edilmeye çalışılmasının son derece tehlikeli bir girişim olduğunu, sonucunun 220 voltluk bir akım gibi bu işe kalkışanları çarpacağını” anlatarak... Kişisel veya grupsal, partisel hesaplarla dini siyasete alet etmek, insanları din duyguları üzerinden kışkırtmak veya kutuplar yaratmak çok tehlikeli bir oyun... Birçok ülkede sonuçları görülen, Türkiye’ye de sıçrayan bir tehlike bu!Onun için de insanları “dindarlık yarışına sokmanın”, inanç, ibadet gibi konuları her gün, her fırsatta referans haline getirmenin kontrolden çıkacak olaylara neden olabileceğini önceden görmek gerekiyor.Örneğin Benazir Butto olayını dikkatle inceleyip gereken dersleri almak... Pakistan’da dinin siyasette kullanılmasını, din devletine gidecek başlangıcı Benazir Butto’nun babası yapmıştı. Kendisi de bunu devam ettirdi; Pakistan gizli servisine Taliban hareketini başlattırdı.Taliban ve El Kaide Pakistan’a yayılırken “aşırı dinci” kalabalık militan grupları yetiştiren ve bu kalabalıklarla Taliban’ı, El Kaide’yi besleyen medreseler de hızla arttı.İşin kontrolden çıkması, radikal İslâmcıların Afganistan sınırından başlayarak ülkeye yayılması, El Kaide’nin Afganistan’dan kaçarak medreselerin çoğunu ele geçirmesi, medreselerdeki öğrencilerin eğitim masrafının bile El Kaide’nin uyuşturucu parasıyla karşılanması ve Pervez Müşerref’in bu gidişi durduramaması sonucunda Pakistan’a dönen Benazir Butto “ABD’den aşırı dincileri durdurması için yardım isteyeceğini” söylüyordu ama buna zamanı kalmadı. Başlattığı oyun, sonunu hazırlamıştı.KASITLI YANILTMALAROnun için “Türkiye İran’a benzemez, Malezya’ya benzemez, devlet geleneği farklıdır” gibi klişe lâflarla bilgiçlik taslayanların durup biraz daha düşünmesi gerekiyor.Televizyonlarda, gazetelerde görüş bildiren akademisyen veya gazeteciler “İnsanlar din devleti mi ortaya çıkacak korkusu yaşıyorlar” cümlesini kurmaları gereken yerde “Türkiye dindarlaşacak mı korkusu taşıyorlar” diyerek düşman kutuplar yaratırken veya “Hayatının değişmesini istemeyenler muhafazakârlaşma ortaya çıkınca tepki verecektir” gibi yanıltıcı cümleler kurarken dikkat etmeliler.“Din devleti” endişesi ile “dindarlaşma”, “muhafazakârlaşma” arasında dağlar kadar fark vardır. Biri Pakistan, İran örneklerini, baskıya doğru gidişi ve sonuçta baskı rejiminin ortaya çıkışını işaret eder, sonucu herkese zarar verir, diğeri doğal bir olgudan söz eder. Ve unutmasınlar ki bu kasıtlı yanıltmalarla, kışkırtmalarla, dini alet ederek ve din üzerinden bölerek yürüttükleri oyun bumerang gibi kendilerine de dönebilir.Örneklerini açık şekilde görüyoruz.2008’de çok daha dikkatli dinlemek, gözlemek, düşünmek zorundayız.
Güneydoğu’da kar diz boyu ve gencecik askerlerimiz sınırda... Sırtlarında 50 kiloluk yükle, karlara bata çıka, soğukta titreyerek terörist arıyor, vatanlarının güvenliğini sağlamaya çalışıyorlar.Çok şükür ki bundan tam 93 yıl önce Enver Paşa’nın emriyle ayakları, sırtları çıplak, karınları aç bir şekilde Sarıkamış yoluna çıkarılan ve çoğu donarak ya da açlıktan ölen onbinlerce askerden çok daha iyi durumdalar.Ama yine de biz sıcak evlerimizde yeni yıla girerken onlar soğukta sınırımızı bekliyor olacaklar.*** Genelkurmay Başkanlığı’nın internet yoluyla yaptığı “Sarıkamış Harekatı’nda şehit sayısı 90 bin değil, 60 bindir” açıklaması üzerine basında çıkan haberlerden sonra Prof. Dr. Bingür Sönmez bir açıklama göndermiş. “Sarıkamış Dayanışma Grubu” Başkanı Sönmez son günlerde kendisinin de adının geçtiği bu yönde haberler üzerine bazı noktaları açıklama gereği duyduğunu söylüyor.“90 bin şehit bir simgedir, patenti bize ait değildir... Kişisel görüşüm, bugün bu şehitlerin sayısını konuşmanın körlerin bir fili tarif etmeye çalışmasından farklı olmadığı şeklindedir” diyen Prof. Bingür Sönmez daha sonra Rus Yazar Paul Muratoff’un Türk kayıplarını 75 bin olarak tahmin ettiğini, General Hüseyin Işık’ın “Harekata katılan 118 bin askerden 18 bininin geri döndüğünü, hasta ve yaralılardan ise 10 bininin daha kurtarıldığını” belirttiğini (yani 90 bin şehit), İngiliz Binbaşı M. Larcher’ın kitabında “Türk ordusunun harekat sırasında 40 binden fazla esir, 90 binden fazla kayıp verdiğini” yazdığını, Liman Von Sanders’in ise “90 bin Türk askerinden 12 bininin geri döndüğünü” söylediğini anlatıyor. Bu rakamlardan farklı sonuçlar verenleri de yazmış.Ve sonunda diyor ki;“Bu konudaki rakamların farklılığı dikkate alındığında ortaya çıkan sonuç şudur; bizler bu savaşta ne kadar asker kaybettiğimizi hiçbir zaman kesin olarak öğrenemeyeceğiz. Kanımca şehit sayısı tartıştırılarak bazı gerçekler saptırılma yoluna gidilmektedir. 90 bin rakamının patenti bize ait değildir, Sarıkamış’ı Enver Paşa’nın sansürüne, tarihçilerin konuya olan ilgisizliğine rağmen ağıtlarıyla, türküleriyle unutturmayan halkımıza aittir.UNUTULAN TARİHHarekatın 90. yılında 90 bin şehidin Genelkurmay’ın himayesinde ve 2000 asker ile 2000 sivilin katılımıyla anılmış olması da bu sembolün kabullenilmesinde büyük anlam taşımaktadır. Aslında 90 bin bile oldukça mütevazı bir simgedir.” Bugüne kadar tarihçilerin Rus, Alman ve Osmanlı arşivlerini araştırmadıklarını, Enver Paşa’nın el yazması anılarını okumak için 2006 yılına kadar beklendiğini, Murat Bardakçı’da bulunan “Harekata katılan 10. Kolordu Komutanı’nın günlüğü”nün incelenmesi gerektiğini de hatırlatan Bingür Sönmez çabalarının nedenini ise şöyle anlatıyor:“Sarıkamış şehitlerinin bir gecede tek kurşun atmadan donarak yaşamını yitiren zavallılar olmayıp, iki hafta boyunca kahramanca savaşan, tepeler, köyler zapteden, süngü hücumu ile Sarıkamış’a giren ve bir gecede işgal eden kahramanlar olduklarını kamuoyuna anlata bilmişsek ne mutlu bize...” 3150 M’DEKİ ASKERLERİMİZ...Yıllardır Prof. Sönmez’in öncülüğünde Sarıkamış’ta büyük kalabalıklarla yapılan “saygı törenleri, yürüyüşler, onarılan mezarlar, dikilen anıtlarla” şehitlerimizi hak ettikleri şekilde anan Sarıkamış Dayanışma Grubu bu yıl da aynı töreni yapıyor.4-5-6 Ocak’ta çok sayıda gönüllü, Allahuekber Dağı’ndaki yürüyüşe katılmak üzere Sarıkamış’a gidecek. Talep o kadar fazla olmuş ki otellerde yer kalmamış. (İstiyorsanız siz de katılabilirsiniz.)Türk Dağcılık Federasyonu da 28-30 Aralık’ta aynı amaçla 70 profesyonel dağcıyla birlikte Dağ’da binlerce metre yüksekliğe tırmandı. (Geçen yıl zorluklar nedeniyle 2800 m’den dönmüşlerdi. Harekat’ta askerlerin haritasız, rehbersiz olmaları nedeniyle 3150 m’ye çıktıklarını düşünecek olursak hangi şartlarda ve ne sıkıntılar içinde savaşa gönderildiklerini anlayabiliriz.)Bu kahramanlarımızı onurlandıran herkese büyük teşekkür borçluyuz. Tabii bugün Sarıkamış şehitleriyle birlikte Dağlıca ve diğer yerlerde ölen terör şehitlerimizi de rahmetle anıyoruz. Sınırda bizi bekleyen askerlerimizi Allah’a emanet ediyor, onların ve şehitlerimizin ailelerine sabır diliyoruz.Yeni yıl hepsine ve ülkemize huzur getirsin.Sevgili okurlarım sizlere de mutlu, sağlıklı bir 2008 yılı diliyorum.
Türkiye’de İslâmcılar kazandı, her şey değişiyor, başka bir ülkeye yerleşebilirim” açıklamasını yaptığında ve bu ilk kez haber olduğunda itiraz etmiştim.Fazıl Say, bu kaçma duygusuna kapılmakta haklı olabilirdi, yeterince neden vardı ama ünlü bir sanatçı, bir toplum önderi olarak “ülkesini terk edeceğini” söylemesi üzücü olduğu kadar moral bozucu etki yapacaktı.Annesinin de dediği gibi “Onun gibi bir sanatçının gitmek yerine kalıp hoşlanmadığı gelişmeleri değiştirmek için mücadele etmesi, katkıda bulunması” gerekirdi. Bunları yazdım ama Say’ın daha sonra yaptığı konuşmalar, özellikle Genç Bakış’a telefonla bağlanarak söyledikleri onun “başka bir ülkeye yerleşme” ile ilgili açıklamayı aslında kendi toplumuna ve dünyaya bir mesaj amacıyla yaptığını gösterdi. Fazıl Say sanattaki sıkıntılardan, engellemelerden, boşvermişlikten başlayarak televizyonlardaki vıcık vıcık popüler kültüre geçiyor (ki TV programlarının hali ortada, yerden göğe haklı) ve sonra siyasi olarak Türkiye’de gelinen noktayı, İslâmcı (yani dinî yönetimi benimseyen) anlayışın yayılmasını, topluma benimsetilmesini veya dayatılmasını, Türkiye dışında diğer Müslüman ülkelerdeki din baskılarının, çatışmalarının Türkiye’de başlamış olmasını kendi üslubuyla anlatıyor, bundan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu. Gerici emellere karşı Cumhuriyet değerlerine bağlı devrimci ruhu uyandırmak için bu çıkışı yaptığı ve bunun da ne kadar gerekli olduğu giderek daha iyi anlaşılıyor.SANATÇILARA ÖRNEKOnun, ilk konuşmasından sonra internet sitelerinin kapanmasına, aldığı tehditlere rağmen sanatçı sorumluluğunu taşıyarak, çekinmeden duygularını anlatmaya devam etmesi artık tüm eleştirilerin ötesindedir ve takdiri hak etmektedir.Aslına bakarsanız Say, dünya çapında başarı kazanmış, tanınan, sevilen bir sanatçı olarak, ülkesindeki gelişmelere kayıtsız kalan, kendisinden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen veya konuşmaya korkan, köşesine çekilip kabuğundan çıkmayan tüm sanatçılara da örnek olmuştur.Televizyonda Say’ın kendisi için söylediklerine pek içerleyen Osman Yağmurdereli onu eleştirmeyi sürdürüyor. Oysa Yağmurdereli’nin yerinde bir başka “siyasetçi sanatçı” da olabilirdi.Bence Fazıl Say, onun sanatçı olduğunu tümüyle unutarak “içinde bulunduğu siyasi partiye yaranma” anlamına gelecek son açıklamalarına içerlemişti. Ona göre bir sanatçı şartlar ne olursa olsun “kimliğinden, benliğinden” ödün vermemeli, çekinmeden yanlışları da dile getirebilmeli, dikkatli konuşmalıydı.Yağmurdereli kendisi de söylediklerini tekrar okuyacak olursa “Eşimin saçlarını ilk gören ben olmak isterdim” türünden bir konuşmanın anlamsızlığını, gereksizliğini görecektir (belki görmüştür de...)KIZMA, KULAK VER!Bu ne demektir? Kadınların saçının bu nedenle kapatıldığını mı sanıyor veya anlatmaya çalışıyor? O zaman eşinin gözlerinin, dudaklarının, elinin, ayağının, vücut hatlarının, diz altından bacaklarının görünmesi sorun değildi de saçını başkalarının görmüş olması mı onu üzmüştü? Bütün kadınlar türbana girmeli, bütün kocalar bunu mu sağlamalı? Mesaj bu mudur?Daha sonra yaptığı açıklamalar da Fazıl Say’ın ne dediğini anlamak istemediğini gösteriyor.- “Bu ülkede Fazıl Say dinleyen kültürlü de Muazzez Abacı dinleyen kültürsüz mü?” - “Bu ülkede Fahir Atakoğlu, Tuluyhan Uğurlu gibi piyanistler yok mu?”... (Konuyla hiç alakası olmayan karşılaştırmalar...)- “Fazıl Say ismini andığınız zaman aklınıza şarkıları mı geliyor, yoksa başka şeyler mi?” (Hande Ataizi ilişkisini ima ederek özel yaşamdan vurmaya çalışıyor, tartışma konusunu unutuyor ki bu son zamanlarda gazetecilerin de saptığı, hiç dürüst olmayan bir yol...)Oysa Say ona “Madımak’la ilgili önemli sorular soruluyor, o ise konuyu başka yere çekiyor. Türkiye’yi üzen olayların yaşanmasını, bunların dünya tarafından utanılacak şekilde tanıtılmasını es geçiyor” demişti.Bence Osman Yağmurdereli ve hepimiz Fazıl Say’a kızmak yerine kulak vermeliyiz.Dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmeler, konuyu magazin olayı haline getirmeyi imkansız kılıyor çünkü!*****İşte beklediğiniz tarif!Yılbaşından önce kendi hindi tarifimi size yazacağım demiştim. Unutmayayım diye kadın-erkek (çok enteresan, erkekler de hindi pişirecekler demek ki) o kadar çok hatırlatan oldu ki kesin sözümü tutmam, yazmam gerekiyor gecikmeden... (Dün de Baha Tunç isimli okurumuz “Hindi dolapta tarifinizi bekliyor” diye yazmış.)YILBAŞI HİNDİSİHaydi başlayalım...Önce hindinizin içini dışını güzelce yıkayın (iyice temizlenmiş değilse önce tütsülemeniz ve tüylerden arındırmanız gerekiyor). Sonra içini dışını bol tuzla ovun. Tekrar yıkayın ve kurutun. Her tarafına tuz ve karabiber serpin. Sonra sivri bir bıçakla gövdesini, butlarını delerek bu deliklere sarımsaklar koyun (en az on adet). Yine içine de sarımsak (4-5 diş) serpin.Üzerine eritilmiş margarin (ben zeytinyağlı Becel kullanıyorum) ve tereyağı karışımı sürün.Sonra marketten aldığınız hindi pişirme poşetine (bazılarında hindiyle birlikte veriyorlar) bir kaşık un serpin, torbayı sallayarak dağıtın.Hindiyi torbaya yerleştirin, ağzını torbanın metal bağıyla bağlayın ve torbayı bıçakla iki yerden delin. Hindiyi orta ateşte (150-160 derece) ve derince bir fırın tepsisinde fırına koyun.Bir-bir buçuk saatte kızaracaktır. Kızarınca yemek bıçağını hafifçe batırarak piştiğine, yumuşadığına emin olun.Yumuşamış ve kızarmış hindiyi fırından çıkarın. Torbada toplanmış yağı ve hindi suyunu ziyan etmeden, tepsiye boşaltarak torbayı kesin ve çıkarın. Hindiyi bu suyun içinde, açık şekilde tepsiyle tekrar fırına verin.Altına akan suyu kaşıkla alıp üzerine dökerek (her 20 dk. bir) pişirmeye, kızartmaya devam edin. Bu su hindinin lezzetini çok arttıracaktır.Yanmaması için ateşi biraz kısmanız ve üzerine folyo kapatmanız gerekebilir. Üstü çok kızarmışsa diğer tarafını çevirin, kızaran kısım altta kalsın.İyice pişince fırından çıkarın.Altında toplanan suyu küçük bir tencereye alın. İçine 1-1,5 kaşık un katarak koyulaştırın. Çok koyu olursa çok az sıcak su ekleyebilirsiniz.Servis yaparken bu sosun yarısını hindinin üzerine gezdirin. Diğer yarısını kaşıkla tabaklarınızdaki hindiye dökebilirsiniz.Hindi torbadan çıkarak fırına girdiğinde yanına haşlanmış, soyulmuş küçük patatesler konabilir. Ispanak, brokoli gibi haşlanmış sebzelerle servis yapılabilir. (Tavuk pişirecek olanlar aynı tarifi uygulayabilirler.)(Not: Sevgili okurlarım, daha önce 12.15 yazılmışken saati telefonla değiştirdiğim için yapılan bir hata sonucunda Her Açıdan’la ilgili açıklama yaptığım yazının sonunda saat “12.10’te” şeklinde yazılmış. Bilgim dışındaki bu hatadan dolayı özür diliyorum.)
İslâmi terör yalnız değil. Türkiye bir de etnik terörle uğraşıyor. Son olarak Demokratik Toplum Partisi “PKK’nın siyasal örgüt olduğunu” dile getirdi. Bu durumda herhalde kanlı suikastlere, terör örgütünün eylemlerine de “siyasi proje” diyorlardır. DTP’nin son zamanlarda PKK’yı koruyan, terörist başına saygı gösterileri yapan, ne olduğu açıkça bilenen problemlerini “PKK’yla uğraşmayı bırakın, asıl Kürt sorunu içerde” sözleriyle gizleyen, her konuşmalarında “kapatılma gayreti” gözlenen tutumları giderek susulamaz hale geliyor.Güneydoğu’daki belediyelerin çoğunu demokratik olarak aldılar, milletvekili oldular, grup kurdular ama demek siyaseten bu hâlâ yetmiyor ki bir de kanlı cinayetler işleyen terör örgütünü “siyasi” ilân etmeleri gerekiyormuş.İyi de bu “kardeşlerimiz”, “bu vatanın çocukları” dedikleri örgüt kendileri dışındaki diğer vatan çocuklarını ve önlerine gelen her şeyi katlediyor, tahrip ediyor, patlatıyor.Herkes “DTP’li kardeşler” kadar şanslı değil, son olarak 28 yaşında üç çocuklu bir genç kadın patlayan bomba ile hayatını kaybetti. Geçim kaynağını, arabasını, otobüsünü kaybedenlerin feryatlarına dayanmak mümkün değil...Birazcık vicdanı, insanlığı olan hiçbir yürek buna dayanamaz.Milletvekili seçilmiş insanların, başka bir ülkede saklanarak sınır geçip kendi deyimleriyle “kardeşlerini” vuran teröristlere arka çıkmasını, bunun da adını partilerinin ağzından “siyaset” olarak koymasını normal kabul ediyorlarsa artık söylenecek söz kalmamıştır.Sorun orada değil de içerdeyse “sorunun kendisi acaba DTP mi?” sorusu geliyor akla o zaman. Zira yaptıkları demokratik yol yerine terör şantajıyla istek kabul ettirmeye çalışmaktan başka bir şey değildir.Demek ki Çerkezler, Arnavutlar, Lazlar veya bir başka etnik grup da terörist eyleme kalksa bir de “Çerkez sorunu”, “Arnavut ya da Laz sorunu” ortaya çıkacak.Her grubun kendine göre bir talep bulması hiç de zor değildir. Ama nedense DTP ve PKK kardeşliği dışında hiçbir grubun sesi çıkmıyor. Bir tek onlar mı var Türkiye’de farklı kökenden gelen? Eğer istekleri “özerk bir Kürt bölgesi” değilse diğer isteklerini Meclis’te dile getirmeleri çok mu zordu?DTP belki gerçekten kapatılmaya çalışıyor ve bunun için tahriklerini giderek arttırıyor. Oysa asıl yapması gereken “siyasal örgüt” olduğunu iddia ettikleri terörist örgüte milletvekili oldukları ülkenin şehirlerini bombalamalarının masum insanların canını malını almaktan, onlara zarar vermekten başka bir işe yaramayacağını anlatmaktır.Aksi takdirde terörle özdeşleşen bir parti kendi bölgesinde bile kaybetmeye mahkumdur. Ki bunu son seçimde görmüş olmalılar.*****Sürpriz bir konuk2007 yılında neler olduğunu hepimiz gayet iyi biliyoruz çünkü sorunları devletlerin hallettiği, vatandaşların ise huzurlu bir yaşam sürdüğü Batı ülkelerinin aksine Türkiye’de sorunları vatandaş taşır. Onun için de bir gün bile rahat nefes alamaz. Pinpon veya tenis maçı izler gibi gözlerini bir o yana, bir bu yana çevirerek olaydan olaya sürüklenir.2007’yi biliyoruz, bol bol da konuştuk, artık sıra geldi 2008’e... Bu hafta Her Açıdan’da “2008 yılında Türkiye nelerle karşılaşacak” sorusunun cevabını arayacağız. Öncelikli olarak Benazir Butto suikastı ve dünyada radikal İslâm’ın yükselişi...İslâmi terör dünyada ve Türkiye’de artabilir mi? Türkiye kendini nasıl koruyacak? Daha sonra; şehirlerimize sıçrayan PKK terörü, Kuzey Irak harekatı ve DTP’nin son çıkışları... Harekat PKK’yı bitirecek mi? DTP ne yapmaya çalışıyor?Anayasa değişikliği Türkiye’de neden endişeyle karşılanıyor, sivil toplum kuruluşları neden tepki içinde?Bu soruları ve 2008’deki beklentileri konuşacağım 5 ünlü konuşmacı var bu hafta...Eski Devlet Bakanı ve köşe yazarı Hasan Celal Güzel, Prof. Dr. Süheyl Batum, ASAM Terör Uzmanı Ercan Çitlioğlu, Ortadoğu uzmanı Suriyeli yazar Hüsnü Mahalli ve sürpriz bir konuk.Uzun süredir ekranda izlenme rekorları kıran, bu haftanın yine reyting birincisi olan Yaprak Dökümü dizisinin Ali Rıza Bey’i, bir sinema ustası (tam 63 film, 4 büyük ödül) Halil Ergün... Onunla hem Yaprak Dökümü’nü ve sanatı hem de siyaset konuşacağız.2007’nin son Her Açıdan’ı yine her dakikasıyla tempolu, sürükleyici ve aydınlatıcı olacak, kaçırmayın derim.30 Aralık Pazar, öğlen 12.10’te STAR’da.
Tam da dün yazımı ‘Pakistan’da olduğu gibi...’ diye bitirmiş ve Benazir Butto’nun son konuşmasını anlatmaya hazırlanmıştım.Televizyon programımın çalışmasını tamamlayıp Butto’nun sözleriyle yazıya başlamaya hazırlandığım dakikalarda onun konuşmasında “mücadele edeceğine” söz verdiği aşırı dinciler tarafından yapılan bombalı suikastte öldürüldüğü haberi geldi. Dona kaldım.18 Ekim 2007’de 8 yıllık sürgünden sonra ülkesine dönen ve sevgi gösterileriyle karşılanan, aynı gün bombalı bir suikastten yara almadan kurtulan (138 kişi ölmüş, 248 kişi yaralanmıştı) Benazir Butto bu kez İslâmi terörden kurtulamamıştı demek!Aslında tabii ben son konuşması diyorum ama son konuşması bomba sırasında yaptığı konuşmaydı, yazacağım ise ondan bir önceki... Ama hiç farkı yok, o her konuşmasında aynı şeyleri anlatıyordu.Ülkesini baskı rejiminden kurtarmak istediğini, Devlet Başkanı Pervez Müşerref’in “aşırı dinci militanları durdurmakta başarısız olduğunu”, Pakistan ile Afganistan arasındaki alanın aşırı dinciler için sığınak haline geldiğini ve aşırılığın diğer bölgelere yayıldığını söylüyor, bu gidişi durduracağına söz veriyordu. Şüphesiz, patlayan bombayla yarım kalan konuşmasında da bunlar vardı.Ama işte, dün de, daha önce de gerek yazılarımda gerek ekranda defalarca tekrarladığım gibi aşırı dinci akımlar bir ülkeye yayıldıktan, radikal gruplar halkı ve birbirini baskı altına almaya, saldırganlığa başladıktan sonra bu terörü durdurmak mümkün olmuyor, sonu gelmiyor.Ve maalesef “en barışçı, en hoşgörülü, en toparlayıcı” din olması gereken Müslümanlığın adı bu olaylarla tüm dünyada terörle özdeşleştiriliyor ve ülkeleri esir alan “İslâmi terör” olarak tarihe geçiyor.Müslümanlığa bu kötülüğü ise din üzerinden siyasi güç kavgası içine girenler yapıyor. Dindarlar veya dindarların inandırıldığı gibi “onları koruyanlar” değil, dini siyasete alet edenler...Laikliğin asıl önemi ise işte burada ortaya çıkıyor. Türkiye’de son birkaç yıldır topluma “gereksiz ve hatta dine/dindarlara karşı bir kural, ilke” olarak empoze edilen laiklik gerçekte asla din karşıtlığı değildir. Tam aksine demokrasinin her dinden, inançtan insana (ve aynı inancı farklı uygulayanlara) devlet alanları dışında, başkalarını baskı altına alacak örgütlenmelere gerek kalmadan kendi özel alanında inancını özgürce yaşaması imkânı sağlayan, devlet ile dini ayrı tutan en önemli gereğidir. Gerçek demokrasinin “olmazsa olmaz”ı...İSLÂMİ TERÖRÜ YAŞIYORUZToplumun çoğunluğu diğer dinlerden olan ülkelerde dinî kurallara göre devlet yönetimi, din devleti kurma baskısı, talebi görülmediği ama İslâm ülkelerinde rejimin demokrasiden baskıya, dinî diktatörlüğe dönüşmesi, din kavgalarına geçiş çok yaygın olduğu için laikliğin korunması, laçkalaştırılmadan uygulanması çok daha önemlidir.Bu nedenle bazı Avrupa ülkelerindeki “daha yumuşak laiklik” Müslüman ülkelere örnek olamıyor. Yine de buna rağmen Fransa, İtalya gibi ülkeler okullarda, devlet alanlarında kuralları sıkı şekilde koruma zorunluluğu duyuyor.İslâmi terörü HSBC binası ile İngiliz Konsolosluğu’na ve iki sinagoga yapılan saldırılarla, Danıştay saldırısıyla, son yıllarda papazlara, Hristiyanlara yapılan suikastlerle yakından tanımış olan Türkiye’nin bugüne kadar Pakistan, Afganistan, Malezya, Endonezya (ve diğerleri) durumuna gelmemesindeki en önemli etken, en önemli koruyucu; laik-demokratik rejimidir.Aşırı dinci militanların, akımların esir aldığı ülkelerdeki dehşet Türkiye’ye “kendi eliyle yok etmeye çalıştığı şansı”nı hâlâ hatırlatamayacak mı acaba?