Hepsi de bana “kendi yüzünün sudaki yansımasını görüp de aşık olan” Narsis’i hatırlatıyorlar bazen...İktidar partisi seçimde aldığı sonuca ve bunun verdiği güce dayanarak sivil toplumun, cumhuriyet kurumlarının uyarılarına, tepkilerine rağmen en ufak bir yumuşama göstermeden bildiğini okumaktan ve hatta kurum ve kuruluşlara “haddini bildirmekten” çekinmiyor. (Yerel seçimlerde de benzer bir tablo çıkarsa neler olacak orasını düşünmek lazım.)Başbakan son olarak “Kimse demokrasiyi kendi tekelinde sanmasın. Kimse kendini milli iradenin üstünde görmesin” dedi ki burada “milli irade” ile kastettiği de seçimde aldığı oylardır, bu sözüyle geride kalan yüzde 53.5’u hiç hesaba katmadığı anlaşılmaktadır.Hâlâ demokrasinin “çoğunluğun her istediğini yaptığı” bir rejim olduğunu sanıyor. “Kimse demokrasiyi kendi tekelinde görmesin” ile anlattığı da yüksek mahkemelerin ona “hukuk devletinde hukuku hatırlatması”dır.Maalesef hemen hemen tüm konuşmalarında gerçeği saptırma ve kutuplaştırma çabası var. Yazık oluyor Türkiye’ye...Peki iktidar yazık ediyor da ana muhalefet ne yapıyor? Samsun kongresinde CHP Milletvekili Suat Binici, genel başkanlığa aday olan Haluk Koç’u destekleyen Engin Aptik’e kafa atıyor. Daha Mustafa Sarıgül’le yapılan kurultay kavgaları unutulmadan CHP imajı yine şiddetle özdeşleşir hale getiriliyor.Baykal’ın Erdoğan’a verdiği cevabın da seçim öncesi tepki gören ve sonucu etkileyen agresif konuşmalarından hiç farkı yok. “Atatürk kompleksini tescillettireceğim... Yakında yelkenleri suya indirecek... Atatürk muhabbetini kendi sözleriyle ölçüyorum, Başbakan saplantı içinde...” gibi sözler. Üstünde de hesap soran, parmak ve kaşlar havada fotoğrafları...Bu sert ve kavgacı tavırla, üslupla yaptığı konuşmaların, parti içinde muhaliflere düşman muamelesi yapılmasının, partinin bölük pörçük hale getirilmesinin, “Atatürk ve laikliği” devamlı diline dolamasının partisine, özellikle de kendisine ne kadar zarar verdiğini defalarca görmesine rağmen hâlâ aynı tavrı ısrarla sürdürüyor.HAKLI AMA HAKSIZ!Gerçi evet, AKP’de de “Onlar Cumhuriyet çocuğu da ulan biz ne çocuğuyuz” gibi argo konuşmalar, toplumu kutuplara ayırmayı siyaseten yararlı bularak devam eden tavırlar sürmekte... Ama her şeye rağmen, kendisinden artık pozitif bir tutum beklenen, eleştirileri de sükunetle yapması, böylece “haklı olduğu konuda bile haksız duruma düşmemesi” gereken ana muhalefet partisi aynı görüntüyü paylaşmak zorunda değil.Baykal “ya bu kez tutarsa” anlayışıyla sert muhalefet yapıyorsa bilmelidir ki “tutmaz”...İnsanlar artık şiddetten, çekişmeden, kutuplaşmadan, karşılıklı suçlamalardan bıktı, usandı.Huzur arıyor, sakin, yapıcı yaklaşımlar görme ihtiyacı içinde...CHP kendini bu çizgiye getirmek, muhalif partililere ve diğer partilere sabırla, sağduyuyla bakmaya çalışmak zorunda.Deniz Baykal’a gelince... Siyaset sonsuza kadar yapılması gereken bir iş midir?Genel başkanlar partilerinin ve ülkelerinin geleceğini düşünerek kendi kararlarıyla “yeni bir başlangıç” yapılmasına olanak tanıyamazlar mı?Kızsınlar veya kızmasınlar, gerçek budur; Baykal’ın yerini “alternatif yaratacak” bir başka isme bırakmasının zamanı çoktan geçmiştir.Bunu bir yıl içinde tekrar anladıklarında artık “geç” değil, “çok geç” olacaktır.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a İngiltere’ye yaptığı resmi ziyaret sırasında terör örgütü PKK yandaşları tarafından çirkin bir protesto gösterisi düzenlenmiş. Buna tabii hepimiz çok üzüldük ve bu çirkin gösteriyi kınıyoruz. Ama ben bugün Sayın Büyükanıt’la ilgili bir başka konudan söz etmek istiyorum.Geçen yıl Şubat ayında ABD’ye gittiğinde salonda konuşmasını dinleyen Türklerin “Kurtar bizi Paşam” diye bağırdıkları gazetelerde haber olmuştu. Ben de, gayet iyi hatırlıyorum, bunun üzerine ‘Lütfen Paşam bu kez biz kurtaralım’ başlıklı bir yazı yazmış ve eğer ülkenin geleceği ile ilgili, rejim için tehlike yaratacak gelişmeler varsa (veya olursa) bu kez siviller kurtarsın, ABD’deki Türkler burada yaşamıyorlar, onların etkisinde kalmayın demiştim. Belki de bu nedenle Ordu’nun “Askere karşı yazarlar” listesinde yer aldım.Oysa elbette demokrasinin gücüne ve önemine inanan, rejimin antidemokratik kesintilere uğramasının verdiği (ve vereceği, ki gelecekte vereceği zararlar da görülmüştür, mağdur durumuna düşürülen partiler bunun siyasi getirisini bir sonraki seçimlerde pek güzel görüyorlar, Cumhuriyet mitingleri sırasında çıkan -nasıl ve kim tarafından yazıldığı anlaşılamayan- elektronik ordu bildirisi de bunu sağlamaya yetmiştir) zararı bilen her aydın vatandaş aynı şeyi düşünür.Aradan zaman geçti, seçimler geçti ve ne zaman ki Anayasa değişikliği ile “laikliğin bugüne kadar zedelenmemesini, korunmasını sağlayan” bazı kuralların da değiştirilmesi gündeme geldi, bana da arada sırada bazı okurlardan mektuplar gelmeye başladı... Son hafta Başbakan’ın “siyasi simge de olsa yasaklanamaz” çıkışı, “Anayasayı beklemeye de gerek yok, tek cümlede hallederiz” demesi, yüksek mahkeme, medya, üniversite rektörlerinden gelen uyarıları dikkate almaması ve tam aksine hepsine toptan “Haddinizi bilin” tepkisi vermesi üzerine dün yine böyle bazı mektuplar geldi.Bir tanesini alalım, diyor ki:“Hâlâ daha ne zaman ‘yumuşak karın kaşımayı’ bırakıp da ‘Sen dur Paşam, biz kurtaralım’ sözünü yerine getirme cesaretini sözün arkasında göreceğiz? Bunun üzerinde duruyorum çünkü halka tek doğru söyleyen ve Washington’da tekme vurup tezgah devirme cesaretini gösteren bir kişiye ukalaca bir hücumdu.”Önce şunu söyleyeyim: Ukalaca olabilir ama “hücum” değil, samimi duyguların ifadesiydi.Bugün de aynı şekilde düşünüyor ve bu toplumun demokratik güçlerinin, kurumlarının görevini yapması, vatandaşlarının aklını başına toplayarak “siyasi çıkara, oy getirisine kilitlenmiş kışkırtmaları, açıklamaları”, “gerçek ile aldatmacayı” fark etmesi, hataların demokrasi içinde düzeltilmesi gerektiğine inanıyorum.Düşüncemin doğruluğunun kanıtı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Danıştay tarafından “zamanında” yapılan uyarılardır. Üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının, medyanın, muhalefet partilerinin “bir hukuk devletinde hukuka uymanın önemi” ile ilgili tepkileridir. Toplum, 28 Şubat öncesindeki suskunluktan farklı olarak demokratik olgunluk içinde çözüm aramaktadır. (CHP ve Baykal’da hâlâ çok hata var, onu yarın yazacağım.)Türkiye artık parti kapatma olaylarının, antidemokratik müdahalelerin yaşanmadığı bir ülke olmalıdır. Kaldı ki demokrasiyi kesintiye uğratanlar “Avrupa Birliği’nin kapısını kapatanlar” olmanın da sorumluluğunu taşıyacaklardır. (Her ne kadar AB artık “daha uzak bir hayal” olarak görünse de “küçük bir ihtimali yok etme” bile sonsuza kadar bu sorumluluğu unutturmaz.)Kısacası, ben sözlerimin her zaman arkasındayım, keşke bu ülkeyi yönetenler de demokrasiye zarar vermemeyi “en az benim kadar” düşünselerdi!*****Trafik canavarı demek yetmez!Cüneyt Koryürek gibi çok değerli bir aydın dehşet verici şekilde “hayatına son veren sürücüyle göz göze geldiği” bir olayla (kaza denebilir mi acaba) kaybedildi. Onunla bir kez, aynı masada oturduğumuz bir yemekte karşılaşmış ve zekâsına, bilgisine büyük hayranlık duymuştum.Ülkenin değerli insanları, gencecik, dünya güzeli, üniversite öğrencisi kızlar, çocuklar, kadınlar/erkekler arka arkaya trafikte kaybediliyor.“Anlaşılabilir” kazalarda mı, yoksa alkol, ihmal, sürat merakı, boşvermişlik, küstahlık, başkalarının haklarına, hayatlarına önem vermeme gibi nedenlerle mi, burada tartışmamız gereken şey bu...Yılbaşı gecesi alkollü bir kamyon şoförünün bindiği taksiye çarpması sonunda ölen genç kız da, emniyet şeridinde olduğu halde süratle bu şeride giren ve alkollü olduğu (arkadaşlarının açıklaması üzerine) iddia edilen gencin çarptığı Sinem de “kaza” denemeyecek olaylarda yaşamlarını yitirdiler.Ailelerinin de yaşamını karartan, bundan sonraki hayatlarında çocuklarının ölümünü hatırlatacağı için “yeni yılın gelmesini istemeyecek” kadar üzüntü yaşatacak kayıplar bunlar...Bütün bu olayları soruşturacak ve kararları verecek emniyet veya yargı görevlileri “olayın tüm detaylarını” göz önüne alarak çalışma yapmak zorundalar. Bunu yapmadıkları takdirde benzer dehşet verici olayların sürüp gitmesi, masum insanların arka arkaya ölmesi kaçınılmazdır.Gerçekten önlenemeyecek olaylardaki (örneğin yağmurlu veya karlı bir yolda kayan araçlar gibi) ölümlere “kaza sonucu” denebilir. Ama sürat, alkol ve diğer benzer nedenlerle ölüme sebep olmak kaza değildir, yapılan neredeyse cinayetle eşdeğer bir kasıt sayılır. Araba direksiyonuna oturan herkese özellikle gençlere bunun anlatılması gerekiyor.Trafik kurallarına riayet edilen ve edilmediği takdirde sürücülerin kim olursa olsun “doğru şekilde cezalandırıldığı” ülkelerde neden benzer olayların bizdeki gibi art arda görülmediği iyice düşünülmeli!“Kim olursa olsun” derken, oralarda ne polis, ne siyasetçi, ne zengin ve hatta ne de devlet başkanlarına farklı muamele yapılıyor.Herkes ama her vatandaş kanun karşısında eşit... Bizde ise örneğin “polis”in ceza aldığını hatırlayabiliyor musunuz?Trafiğin de, adaletin de başıboş olduğu, ülke yönetenlerin “oy”dan başka bir şey düşünmediği yerlerde işte böyle üzüntü de bitmiyor.Olayları duydukça içiniz yanıyor. Acaba ceza sistemi ve trafik ne zaman düzelecek, hiç değilse azıcık ümidimiz olsaydı... Öyle üzülüyorum ki bilemezsiniz!
Çoğunuz televizyondaki tartışma programlarını ilgiyle, merakla izliyorsunuz... Tabii bunlar arasından en açık ve net, sonucunda bir şeyleri anladığınız, öğrendiğiniz programları tercih ediyorsunuz, bunu da görüyoruz, biliyoruz.Benim 2 yıldır ekranda olan “Her Açıdan” sürecinde öğrendiğim bir şey daha var; bazı konuşmacılara (gazeteci ya da akademisyen) tepki gösterdiğiniz... Onların davet edilmesini istemediğiniz...Ama burada bilmeniz veya düşünmeniz gereken bazı noktalar var. Birincisi, sizin tepkinizi çekse bile bu konuşmacıların görüşlerini açıklaması her şeyden önce “karşı görüşlerin” daha anlaşılır şekilde ortaya konabilmesi açısından önemli... Ayrıca sizin o konuşmacıya tepki gösterdiğiniz gibi başkalarının da diğerlerine tepki duyması normaldir.Örneğin; birileri de beni veya “X” kişiyi dinlemek istemiyor, söylediklerinden rahatsızlık duyuyor olabilir. Ama bu programlarda sağlanmak istenen yararlardan biri de “en aykırı, en tepki duyulan” veya bizimkine hiç uymayan, onaylamadığımız görüşleri bile dinlemeye ve anlamaya alıştırmaktır.Ben bu tartışmalarda kendimi dinleyicinin yerine koyarak, onların ve benim anlayamadığım veya tepki duyduğum noktalardaki soruları (bunlar da bazen tepkisel tonlama taşıyabilir) soruyorum. Ama sonuçta “doğru olmadığına veya toplum huzuruna zarar vereceğine inandığım” konuşmalara (gazetelerdeki yazılar için de geçerli), bu konuşmaları yapanlara da -hangi nedenle yapıyor olurlarsa olsunlar- en azından anlayış ve sabır göstermek gerektiğine inanıyorum.Zaten Türkiye’de, bizim toplumumuzda en önemli sorunlardan biri de demokrasiyi “yalnızca kendi görüşünün kabulü, dayatması” olarak algılama ve bunu her türlü dayatmayla, gerekirse elindeki gücü kullanma ya da hakaretle, farklı düşünenlere düşmanca tavır takınarak kabul ettirme alışkanlığı... Bunun en tehlikeli olanı “iktidarların dayatması”dır ki artık gücü eline geçiren partilerin de (büyük, küçük parti fark etmiyor) aynı yolu izlediğini görüyoruz.Bir hukuk devletinde kanunları, yüksek mahkemelerin demokrasinin yara almaması için gösterdiği gayreti bile takmadan bildiklerini okuyor, demokrasiyi “padişah gibi ‘dediğim dedik’ olacağım” şeklinde algılıyorlar.SAMİMİYET VE SAYGI...Örneğin Başbakan çıkıp yüksek yargıyı kastederek “Kimse kendini yasama ve yürütmenin üzerinde görmesin, herkes yerini bilsin” diyebiliyor. Yargıyı hiçe saydığını anlatırken benzer şeyleri ülkenin medyasına söyleyebiliyor ve hatta Türk medyasını Avrupa medyasına şikayet edebiliyor, onları aşağılayabiliyor. Bundan da en ufak bir rahatsızlık duymuyor.Bırakın “o konu veya bu konu”yu ilke olarak yapılan doğru mu onu düşünün.Yargı yasama ve yürütme ile birlikte devletin üç erkinden biri... Yani onlar eşit güce sahip ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın görevi partileri izlemek ve uyarmak.Yargının “ülkeyi, rejimi olası tehlikelerden korumak” üzere konmuş olan ilkeleri, kuralları savunmasına, yaptığı uyarılara “Vatandaşın bireysel tercihine karışmayın” sözleriyle karşılık verirken bilinçli olarak milleti yargıya (sonuçta devletin bir parçası) karşı tepkiye sürüklerken medyaya da “İşleri güçleri başörtüsü, başka şey yazmıyorlar” sözleriyle milletin tepkisini çekiyor.Oysa şunu düşünmesi gerekir: Medya kimlerin konuşmaları ve eylemleri karşısında bundan söz ediyor ve daha önceki yıllarda neden devamlı aynı konuya yoğunlaşmadı?Gündemi her gün türbanla meşgul eden kim? Samimiyet ve saygı buradaki kilit kelimelerdir...Televizyonda sık sık aynı konuşmacıları görmenize gelince... Maalesef görüşünü ekranda açıklayabilecek, çekinmeden konuşabilecek sınırlı sayıda gazeteci ve akademisyen var.İnanın bana, hepimiz bir tartışma programını ortaya çıkarmak için en az 30-40 kişiye soruyoruz.Bunlar arasında iki hafta önce söz verdiği halde son dakikada çekinip karar değiştirenlerin isimlerini duysanız şaşarsınız.Onun için kızmadan önce düşünmeye ve anlayışlı olmaya çalışmayı unutmayın.Demokrasi, bazılarının zannettiği şeyler değilse bile herkesin konuşabilmesi demektir.(Sevgili okurlarım trafik konusundaki yazımı bundan sonraki ilk yazıda tamamlayacağım.)
Aslına bakarsanız bence son haftanın en önemli ve üzerinde durulması gereken olayı buydu. Aynen yılbaşı gecesi Altunizade’de ölen üniversiteli genç kızın olayına benziyor... Onun da karşısına “trafik canavarı” aynı yerde çıkmış, bindiği taksiye çarparak ölümüne neden olmuş, alkollü olduğundan şüphelenilen kamyon sürücüsü kaçmış ve ertesi gün ortaya çıkmıştı.Moda tasarımcısı Sinem Yalçın’ın hayatını kaybettiği olayda da sürücünün arkadaşları alkol aldıklarını söylüyor ve o yine kaçıp ertesi gün teslim oluyor. Doğal olarak da her buna benzer kazada “çarpan taraf”ın masumiyetini (!) belirtecek bir açıklama mevcut...Hep birileri sıkıştırıyor ve sürücü kontrolü kaybediyor. Bu olayda kazayı yapan Faruk Kalkavan da öğrenci... Kendisi gibi genç bir insanın hayatına son vermiş olmak aslında ona da yaşamı boyunca rahat, huzur vermeyecek, nereye gitse aklından çıkmayacak, bu kesin... Aslında düşünen herkes henüz kendisi de hata yapabilecek yaşta olan bu gence de üzülecektir.Ama sonuçta Sinem, o dünya güzeli kız hayatının baharında, tam da yaşamı boyunca süren eğitiminin meyvelerini almaya başlayacağı sırada o gelecekten koparıldı. Üstelik çok ama çok feci bir şekilde kaybedildi.Duyduğum, okuduğum andan bu yana aklımdan çıkmıyor, Allah “en büyük acı”ya katlanmak zorunda bırakılan annesine, babasına dayanma gücü versin...Faruk Kalkavan “Biri sıkıştırdı, emniyet şeridine geçerek çarptım” diyor ama hem alkollü, hem de çok süratli imiş. Bu “kaza” denemeyecek olayların “giderek artmasının nedeni” iyice düşünülerek sorgulanmalı.(Trafik konusuna devam edeceğim.)*****28 Şubat ve bugün... Benzerlikler! Zaten son iki yıldır gündemimiz en fazla 2 hafta türbansız kalabiliyor (ki o da maalesef terör saldırısı gibi nedenlerle) ama bu kez tam türbana kilitlendik.Bütün gazete ve TV’lerin ana haberi türban... Başbakan Erdoğan türban dedi, Baykal türban dedi, Bahçeli türban dedi, Yargıtay Başsavcısı Yalçınkaya da hepsine karşılık yine “parti kapatma”yı çağrıştıracak bir “sorumluluk siyasi partilerindir” açıklaması yapınca tek konu kaçınılmaz şekilde türban oldu.YÖK’te yapılacak rektörler toplantısının “olumsuz hava koşulları” nedeniyle ertelenmesini de unutmayalım... Hava koşulları (!) gerçekten olumsuz, haksız değiller yani...Gündemin tepesinde bu konu olunca ve tabii konu toplumun geleceğini ciddi şekilde etkileyecek duruma gelince bize de onu tartışmak ve anlayabildiğimiz kadar anlamak düşüyor.Yargıtay Başsavcısı’nın verdiği mesajı hukukçular nasıl yorumluyor?Yine, bir kez daha ortaya çıkan “Hükümet-yargı-üniversiteli” gerginliği nereye varacak?Türkiye yine bir yol ayrımında mı?Seçimi kazandığı 22 Temmuz akşamından başlayarak “uzlaşma arayacağız, herkesi kucaklayacağız” diyen Başbakan şimdi neden dayatma yoluna gidiyor?Bugünün gündemiyle Erbakan-Çiller dönemi arasında benzerlik var mı?Pazar günü “Her Açıdan”da bunlara ve daha birçok konuya cevap arayacağız...Ünlü tiyatro sanatçımız Müjdat Gezen’in tiyatrosunda şu sıralarda “Hababam Sınıfı”nın yeni versiyonu sahnelenmekte... Gezen “Hababam”ı neden ve nasıl değiştirdi, bunu da onun ağzından dinleyeceğiz.Programın bu haftaki konukları, iki gazeteci-yazar: Mehmet Metiner, Nazlı Ilıcak, Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum ve Müjdat Gezen olacaklar.Nazlı Ilıcak’ın Dubai anılarından da bahsedeceğimiz ve benim ona Dubai ile ilgili yazısından sonra bu köşede sorduğum soruyu da soracağım Her Açıdan Pazar, saat 12.10’da STAR’da. Her zamanki gibi zevkle izleyeceğinize eminim, kaçırmayın.
Sanıyorum çoğumuz Dağlıca’da çatışmaya katılmadan PKK teröristlerine teslim olan ve bu nedenle bölükteki diğer arkadaşlarının kolayca tuzağa düşmesinde ve hayatlarını kaybetmesinde rol oynayan askerlerin cezalandırılmayı hak ettiklerini düşünüyoruz...Böyle bir olay nerede olsa çoğunluk doğal olarak aynı şekilde düşünürdü. Ama...Ama Çarşamba günü Serdar Akinan’ın köşesinde “Dağlıca baskınına ait soruşturmadan basına sızan ifadeler”i okuyunca doğrusu yalnız o esir olan askerlerin değil bazı komutanların da yeterli derecede sorumlu olabileceklerine inandım.Olaydan üç gün önce oldukça yakında 9-10 katırlık bir katır kervanı ile teröristler görülmüş.- Buna rağmen bölük desteklenmemiş, yetersiz sayıda asker orada bırakılmış ve talep edilen Kobra helikopteri uygun görülmeyerek (!) gönderilmemiş. (Ne zaman uygun görülüyor acaba?)- El bombaları çatışmanın olduğu günden önce “değiştirilmek üzere” tabur komutanının emriyle toplatılmış. Askerler el bombasız olarak Keri Tepe’ye gönderilmiş.- Çatışmanın olduğu akşam saat 18.00’de katırlar ve teröristler yine görülmüş. Tabur komutanlığına iletilmiş. Buna rağmen tabur komutanı o gece köy düğünündeymiş.Sadece farklı erlerin verdiği bu ifadeler bile ortada komuta düzeyinde ciddi bir ihmal ve istihbarat değerlendirme zafiyeti olduğunu gösteriyor.Gerçekten de bu gencecik; 21,22 yaşındaki askerler o komuta kademesindeki insanların dikkatine, deneyimine, kararına emanet ediliyor. Onların her biri ama her bir tanesi bir ananın, babanın, ailenin geleceği, canı, ciğeri... Gittiklerinde de o ailelerin ocağı sönüyor, ciğeri yanıyor.Erlerin hatalarının yanında kesinlikle bu komutanların hatalarının da soruşturulduğunu, hak etmişlerse onların da cezalandırıldığını duymak milletin hakkıdır.Şeffaflık sadece ordu dışındaki kurumlara ait bir kavram değil!*****İşten attırma modası! Son yıllarda daha önce duyulmamış çok şeyi duymaya alıştırıldık ama bir tanesi var ki diğerlerinden de sinir bozucu...Risotto isteyip sonra da “Niye içinde şarap olduğunu söylemedin” diye garsonu işten arttırma, haber olacak bir konuşmayı kaydetti diye Meclis muhabirini işten attırma, son olarak Amerika’ya kadar uzanan bu moda ile Hayrünnisa Gül’ün yemek yediği restoranın garsonunu işten attırma...Hepsi aynı kişilere ait değil ama “aynı kişilere yaranma” gayretinde olanlara ait...Ne var yani Hayrünnisa Hanım’ın yemek menüsünde “ıstakozlu makarna” olduğu haberinin basına verilmesinde? Eğer bu gibi detayları haber ve hatta sürmanşet haber yapan bir garip ülke varsa ortada, bu da haberdir işte!Ama normalde kimseciklerin sorun etmeyeceği bir haberdir, bizde o bile sorun... Hem de “Ben kazancımla ABD’de pilotluk tahsili alıyordum” diyen öğrenci-garsonun işten atılmasına varacak bir sorun. (Ne bilsin zavallıcık, sormuşlar, o da söylemiş.) Neden rahatsız olundu merak ediyor insan... Yoksa hem başkalarını “elitler, halktan kopuklar” diye suçlayıp hem de “en elitler”e ait tercihlerin yapıldığının duyulması mı asıl sorun? O ise eğer ıstakoza gerek yok, tüm tercihleri, yaşam tarzları elitin ta kendisi zaten.*****Ankara’ya Arap modeli AKMNe zaman Ankara’ya gitsem özellikle havaalanı yolu üzerindeki apartmanların zevksiz şekilde karmakarışık renklerde boyanmış ve üzerlerine Arap desenleri çizilmiş olduğu dikkatimi çeker.Herhalde benden başkalarının da çekmiştir ve onlar da başkentin havaalanı-şehir yolundaki bu zevksiz renk karışımlarının ve desenlerinin nedenini, fikir sahibini merak etmişlerdir. Şimdi Erdal Kara isimli okurumun internetten alarak gönderdiği, Ankara’da Hipodrom yakınlarına yapılmak istenen yeni AKM’nin proje çizimlerini görünce ‘Eh, Arap mimarimiz (!) iyice yayılarak ölümsüzleştirilecek demek ki’ diye düşündüm.Asla Türkiye’ye uymayacak, abuk subuk, Arap-Roma karışımı bir mimari tarzı... Mimarı kimdir, torpille mi onun projesi alınmıştır bilemem. Ama bu tam bir rezalet. Görmeniz lazım... Adres: http://www.arkitera.com/h21288-ankara-akm-gelecegini-ariyor.htmlHakikaten de AKM geleceğini aramaya devam etse iyi olacak!
DTP bu ülkenin siyasi partisi olarak kapı kapı dolaşıp Türkiye’yi AB ülkelerine şikayet ederken Başbakan Erdoğan da kendi ülkesinin medyasını Avrupa medyasına şikayet etmiş.Aslında İspanya’da gazetecilerle yapılan kahvaltıda en ağırlık konunun neden “din” olduğu başlı başına dikkat çeken bir nokta... Erdoğan gittiği yerlerde sık sık “din-dindarlık ve başörtüsü” üzerine açıklama yapıyor. İspanya’da da Amerika ve Avrupa medyasında kendi partisi için yaygın şekilde kullanılan tanıma “Her şeyden önce İslâmcı ifadesini anlamak mümkün değil, biz din kökenli bir parti değiliz” sözleriyle karşı çıkmış. Peki, Türkiye’de son yıllarda din siyasetin içine girmedi, siyasallaştırılmadıysa bir siyasetçiye neden bu kadar çok din sorusu soruluyor acaba, Başbakan hiç merak ediyor mu?Erdoğan bunun yanında da yine “Bir Müslüman dinin gereğini yerine getiriyorsa ona dindar denir”le başlayan birçok açıklama yapmış. Bırakın kendisinden önce Avrupa’ya giden diğer Müslüman-Türk başbakanları, Arap ülkelerinin liderleri de Avrupa’da bu kadar çok “din” eksenli soruyla karşılaşmıyor ve sürekli bu konuda konuşmuyorlar.Devlet başkanları siyasi nedenlerle diğer ülkeleri ziyaret eder ve sorular da bu konularda sorulur. Örneğin şu sıralarda AB ile sorunlar var, Yunanistan’la petrol sorunu var, terörle mücadelede işbirliği meselesi var, kısacası çok konu var ama hayır, ona hep din soruluyor ve o din konuşuyor.Bir Hıristiyan da dinin gereklerini yerine getiriyorsa ona da dindar denir ama Hıristiyan başbakanlar bunu konuşma gereği duymazlar. Ülkelerinde potansiyel bir dini rejim tehlikesi olmadığı için sorular da böyle gelmez...Ama bizde siyasi parti “devletini” Avrupa’ya şikayet eder, başbakan konuşmalarını belki AİHM de duyar diye ülkesindeki tartışmayı oraya taşır. Bu da yetmez, medyası için ne kadar dostça duygular taşıdığını yabancı medyaya açıklar:“Ülkemizde ağırlıklı olarak medya çorap örmeye çalıştı, buna devam ediyor.” Demokrasiyi dilinden düşürmeyen ve (aslında anlamı bu olmamakla birlikte) demokratik özgürlüğün arkasına sığınarak “aklına gelen her şeyi yapma ve söyleme” hakkı bulan bir başbakanın “görevi tartışmak ve yorumlamak olan” medyayı çorap örmekle suçlamasına ne denebilir ki? Oturup çorap rengi seçebilirsiniz ancak!*****Kabul edilemez bir hata!Kısa süre önce Amerika’da bir dergide Türkiye haritasının bir kısmı “Kürdistan olarak bölünmüş halde” çıktığını ve kimsenin buna tepki göstermediğini bildiren bir okuyucu mektubu gelmiş ve ben de hemen yazıyı hazırlamıştım ama fırsat bulup yayımlayamadım.Çağatay Ata isimli okurumuz Amerika’nın etkili dergilerinden “The Atlantic Monthly”nin son sayısında “After Iraq” isimli bir makale yayımlandığını, bu makalede önümüzdeki 10-50 yıl içinde Ortadoğu haritasının nasıl olacağı/olması gerektiğinin irdelendiğini, yazıda Türkiye ile ilgili bildik, çirkin ifadelere yer verilirken Türkiye’nin yarısını Kürdistan olarak gösteren haritanın da yayımlandığını, Türkiye’nin işgalci gibi gösterildiğini anlatıyor ve “Biz uyuyoruz” diyordu. (Daha sonra dergi Türk okurlardan gelen tepki üzerine açıklamalar yaptı ama geri adım atmadı, tam aksine PKK mücadelesine verdiği destek için ABD’yi eleştirdi.)Tabii Çağatay Ata çok haklıydı, çünkü Türkiye “Ermeni soykırım iddiası” konusunda da yıllarca uyumuş, uyandığında ona “günaydın” demişlerdi.Biz diğer ülkelerde bu tür haritaların çıktığından söz eder ve “Dışişleri ne yapıyor” diye sorarken kendi ülkemizde bir ilköğretim (5. sınıf) kaynak kitabında “Sevr Haritası”nın “Türkiye’nin coğrafi haritası” olarak basılmış olduğu ve bu yılın ilk döneminde de kitabın okutulduğu haberi geliyor.Kitabın yayınevi Mutlu Yayıncılık “Büyük bir hata oldu, düzeltmeye çalışıyoruz” demiş. Ben de arayarak ‘böyle bir hatanın basılmış ve kullanılmakta olan bir okul kitabında nasıl olabileceğini’ sordum. Sıradan bir hata yapılmış gibi “Evet, böyle bir hata olmuş maalesef, düzelteceğiz” dediler.Şimdi yine ‘Dünyanın hangi ülkesinde buna benzer bir hata yapılmıştır’ diye başlayacağım ama ben de bıktım artık aynı şeyi tekrarlamaktan...Diyelim ki yayınevi hatayı yaptı. Bu kitaplar Bakanlık tarafından denetlenmeden mi onay veriliyor? Talim Terbiye Kurulu bu konuda gazetecilerin sorularını cevaplamıyor ve susuyormuş. Böyle bir hakları var mı, yoksa en azından “Bu işin peşini bırakmayacağız” diyen öğrenci velilerine bir açıklama ve özür mü borçlular düşünmek gerekiyor!*****Hangisi doğru? Başbakan Erdoğan İspanya seyahatine çıkmadan önce Alevilerle ilgili bir açıklama yaptı ve “Bana herhangi bir istekleri iletilmedi. İletilseydi çözüm bulmaya çalışırdık” dedi.Cem Vakfı Genel Başkanı İzzettin Doğan ise 13 Ocak Pazar günü katıldığı Her Açıdan’da Aleviler için düzenlenen iftar yemeğinden önce AKP Milletvekili Reha Çamuroğlu ile konuştuklarını, yıllardır zaten bilinen taleplerini kendisinin de tekrarladığını ve “Bu konularda bir açılım vaadederlerse biz de iftara katılırız” dediğini anlattı.Reha Çamuroğlu’nun “Tamam bunları aynen Başbakan’a ileteceğim” dediğini, sonra da hiç ses çıkmadığını söyledi.İnsan bunları duyunca ortada kesin bir iletişim kopukluğu veya bir yanlışlık olduğunu düşünüyor.İki taraftan birinde ciddi bir hata var ama kimde?Bir ihtimal daha var; iftar öncesi “şaklabanlık yapmasınlar” diyerek “iftara katılmayanlara” kızmasıyla da gündeme gelen Çamuroğlu’nun sözünde durmamış olması... Mümkün mü acaba?
Başbakan Erdoğan şaşırtıcı şekilde “Cemil İpekçi’yle aynı düşüncede” olduğunu açıklamış. Neden böyle söylüyorum; çünkü bugüne kadar “kadınların türbanı hep din-inanç gereği ve hatta (emir olmadığı halde) din emri olarak taktığı” ve bunun engellenemeyeceği savunuluyordu. İlk kez Cemil İpekçi “İdeolojik olarak takılıyorsa da karşı çıkılamaz” dedi ve ya şaşırtıcı bir tesadüf ya da fikri beğendiği için tam iki hafta sonra Başbakan aynı sözü tekrarladı.Tabii “özgürlükler açısından” ele alındığında, “Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün, simgelere yasak getirebilir misiniz? Özgürlükler noktasında dünyanın neresinde böyle bir yasak var” şeklinde ifade edildiğinde veya “dini simgeye yasak getirilebilir mi” şeklinde sorulduğunda basit, düz mantıkla hemen “Özgürlükler kısıtlanamaz, çok haklı” demek geliyor akla...Aynen keyfî şekilde, iktidarın kendi seçtiği-kendi istediği ailelere “yardım” adı altında yiyecek, kömür, elektrik vs. dağıtmasına karşı çıkanların “yardımseverliğe karşı çıkar” durumda bırakılması gibi... Oysa üniversite profesörleri, toplum bilimciler, siyaset bilimciler buna “yoksulluğun özelleştirilmesi” diyorlar. Hüsamettin Cindoruk ise “yoksulluğun devletleştirilmesi” diyor. Çünkü aslında devletin yapması gereken şey, seçim dönemlerinde poşet, altın vs. dağıtmanın kazancı görüldüğü için bu alışkanlığı her seçim öncesi veya her zaman sürdürmek değildir, insanlarını “çalışarak kazanmaya” alıştırmak, işsizliği yok etmektir.Başbakan Erdoğan başka konularda “dünyanın neresinde var” diye sorarken dünyanın diğer ülkelerinde hükümetlere “işsizlik grafikleri” çizildiğini ve iktidarların ilk görevinin işsizliği minimuma indirmek olduğunu hatırlıyor mu acaba?Her alanda yuvarlak sözler ve kulağa doğru gelen sloganlar arkasına saklanarak yanlışı doğruya çevirme alışkanlığı ısrarla ve “kimse karışamaz” denerek siyasi bir gelenek haline getiriliyor. Akıllı insanların olayları doğru yorumlamak için dikkatli düşünmesi gereken bir süreçten geçiyoruz.MAHKEME KARARLARININ NEDENİTürbana dönecek olursak; bugüne kadar tartışma “din gereği” şeklinde götürülüyor, Türkiye’yi kadınlar ve onların dini-inancı üzerinden bir Arap ülkesine benzetme gayretleri böyle yürütülüyordu.Devlete ait alanlarda dini simge kullanımının “dinin devlet işlerine karıştırılmadığı laik-demokratik rejimi” etkileyebilmesi nedeniyle verilmiş yüksek mahkeme kararlarına, yorumlarına bile tepki gösterildiğini, yıllardır bu tartışmanın sürdürüldüğünü biliyoruz.Oysa bırakın Türkiye’deki yüksek mahkeme kararlarını, en özgürlükçü ülkelerin yer aldığı Avrupa’nın yüksek mahkemesi AİHM kararları bile aynı yönde çıktı. Bunun nedeni de din rejimine geçen ülkelerde radikal İslâm’ın, aşırı dincilerin ilk faaliyet noktasının “mümkün olduğunca çok kadının örtünmesi” olduğunu bilmeleriydi.“Dünyanın neresinde var” şeklinde bir sorulu karşılaştırma yanlıştır, yanıltmacadır, çünkü her ne kadar laik Avrupa ülkelerinin bazılarında yine de “dini simgeye en azından okullarda izin verilmiyorsa da” Müslüman ülkeler dışında din rejimine geçme isteğinin ve tehlikesinin görüldüğü bir başka din ve ülke yok... Olsaydı ve oralarda da dini simgenin kullanıldığı bir dini siyasileştirme gayreti görülseydi hiç şüphe yok, onlar da daha sıkı kurallara geçerlerdi. Başbakan’ın “siyasi simge yasaklanamaz” sözü de tamamen aynı noktaya çıkıyor. Zaten AİHM kararları ve diğerleri “dünyada olduğu gibi Türkiye’de de türbanın siyasi İslâm’ın simgesi yapılması”, “din kisvesi altında İslâm’ın siyasallaştırılması”, bunun da “laik düzenin ortadan kalkması tehlikesi yaratması” üzerine verilmişti.“Bir parti veya siyasi grup hangi nedenle başörtüsünü ‘forma şeklinde bir türban’ modeline çevirir ve birkaç yıl içinde birkaç katına çıkarır” Başbakan’a bunu sormak lâzım.Başka sayısız seçenek varken neden kadınlar ve neden onların türbanı?Bunu da cevaplar mı acaba?
Hıncal Uluç olsa kesinlikle “Bre aman böyle hata mı olur” diye başlardı, ben de öyle yapacağım...Dün Mehmet Yılmaz’ın Yahya Kemal’den alıntı yaparak yazdığı “kadınların sevgisi” ile ilgili yazıya itiraz etmiştim. Yılmaz, gerçek sevgiyi “İyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde azalmayan” şeklinde tarif eden Yahya Kemal’e hak veriyor anlamı çıkacak şekilde yapmıştı alıntıyı ve “Ben söylemiyorum, Yahya Kemal söylüyor” diyerek bitirmişti...Ben de ‘erkekler sakın buna güvenmesinler, sağlıklı duygulara sahip kadınlar için bu söz kesinlikle yanlıştır’ demiştim.Maddi olarak tümüyle erkeğe bağımlı, hiçbir güvencesi olmayan bir kadın kötülük gördüğünde de susup oturabilir. Kadınların çoğu ‘yuvasını yıkmamak için’ çok şeye katlanabilir ama sabrın, hoşgörünün, katlanmanın bir sınırı vardır.Zaten bu nedenlerle bir kesimin erkekleri “kadının çalışmasına karşı” çıkıyor (hatta bunu ahlâka, günaha kadar dayandırıyor), çünkü çalışan, ekonomik güvencesi olan kadın saygısızlığı, kötülüğü (sözlü şiddet dahil, şiddetin her türlüsü) çekmez. Onu susturmanın, çekmesini sağlamanın tek yolu çalışmasını önlemek, “kendine bağımlı” kılmaktır.İşte dün ‘Erkekler iyi bilmelidir ki duygu ve düşünceleri sağlıklı bir kadının sevgisi; iyilik gördüğünde artar, kötülük gördüğünde ise kesinlikle azalır’ dediğim cümle (sayfaya konduktan sonra) yazı uzun geldiği için kısaltmak mı istediler bilinmez, bir şekilde kısalarak ‘kötülük gördüğünde ise kesinlikle artar’ haline getirilmiş.Görünce inanamadım ve Hıncal’ı hatırlayarak ‘Bre aman’ diye başladım...Neyse tekrarlamamız iyi oldu; kadınların sevgisi kötülük karşısında azalır... Ve hatta tümüyle biter... Bu sözüm erkeklere, nefretlerini saklayarak yanınızda durmalarını veya kaçmalarını istiyorsanız deneyebilirsiniz.Saygısız sevgi olamayacağını Yahya Kemal nasıl anlayamamış o da hayretlik bir konudur.*****Bu bebek yaşamalı!Beyin ölümü gerçekleşen ve 6 aylık bebeğinin doğumuna kadar makineye bağlı yaşatılan kadının kocası “bebeğin dünyaya gelmesini istemiyor”muş .Tabii hiç kimse istemez ama sadece bu cümleyi söyleyen bir babaya verilebilecek ceza; 1 yıla kadar hapis imiş.Evet, haberi okurken ben de çok ama çok üzüldüm; anneye de, bebeğe de, geride kalan ve annelerini özlediklerini söyleyen, onun ölümünden henüz habersiz iki küçük kıza da, yalnız başına onlara bakması bile imkânsız olan babaya da çok üzüldüm.Ama tıbben yaşatılabildiğine göre bu bebeğin anneyle birlikte hayatına son verilmesi kabul edilir şey değildir... Zaten 10 haftadan sonra annenin rızası olsa bile düşürülmesini sağlayanlara 5 ila 10 yıl, annenin rızası yoksa veya alınamıyorsa 2 ila 4 yıl hapis cezası varmış.Ayrıca bebek evlat edinmek isteyen, bir çocuk özlemiyle bekleşen kim bilir kaç aile var... Bu bebek ya çocuğu olmayan ve bakabilecek bir aileye verilmeli veya devlet tarafından koruma altına alınarak yetiştirilmelidir.Devlet bu kadar zor durumda olan yoksul ve acılı bir aileyi, geride kalan o küçücük 2 çocuğu ve yaşatılabilecek bir bebeği koruyamıyorsa öte yanda “yardım veriyorum” diye dağıtılan erzak poşetlerinin, kömürlerin hiçbir anlamı olamaz.Umarım en kısa zamanda doğmamış bebeğe, babasına ve ablalarına yardım eli uzatacak olan hayırseverleri, sivil toplum kuruluşlarını veya sosyal devletin gereği olan sahiplenmeyi duyarız.(Not: Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık nerelerde bilen var mı?)*****Korunuyor çünkü...Fazıl Say “Sivas 93” oyununun galasına sıkı koruma altında gitmiş; tam 4 sivil polisle... Sebep ne? Fazıl Say “bu ülkeden gidebilirim” dedi. Sadece bu nedenle böyle bir komedinin yaşandığı, ünlü bir sanatçının hayatının tehlikeye girdiği bir başka ülke yeryüzünde olabilir mi? Soruyorum!