Herkesi paylayan, rektörleri susturan, yüksek mahkemelere ve sivil toplum kuruluşlarına bozulan bir başbakan vardı, şimdi bir de “başbakan yardımcısı” çıktı. Pardon dil sürçmesi MHP Genel Başkanı diyecektim...O kadar iyi anlaşıyor, birlikte adımları kolayca atıyorlar ki muhalefet değil de aynı partinin uzantısı gibiler neredeyse... İyi anlaşmanın son belirtisi olarak Devlet Bahçeli de en önemli sivil toplum kuruluşlarının başında gelen TÜSİAD’ı paylıyor.“İstanbul sermayesinin siyasi konulardaki fetva makamı buyurmuş” diyerek...İyi de buyuran yalnız TÜSİAD değil, sivil toplumun her kesiminden (örneğin Anayasa Kadın Platformu’nu oluşturan kadın hukukçulardan) tepki geliyor size... Alacağınız oyların hatırı için Anayasa’nın laik rejimi koruyan “değiştirilemez” maddelerine bile takla attırıldığını gören hukukçular başta olmak üzere her kesimden... Ne yapacaksınız, dillerini kesip bu kez de “dilsiz demokrasi” mi yaratacaksınız?MHP’den, AKP ile türban görüşmelerine katılan Mehmet Şandır ve Cihan Paçacı ile konuştum, her ikisinin söylediklerinde ortak nokta şu: “AKP’nin türbanı siyasi istismar konusu yaparak ‘özümsüzlük üzerinde’ siyaset yürütmesinin, siyasete hile karıştırılmasının önüne geçmek istediklerini” söylüyorlar.“Lisede türban olmaz, devlet dairelerinde asla olamaz, kamu düzeni önemlidir, cumhuriyet ilkeleri önemlidir, biz üniversitede türbanı bireysel hak ve özgürlükler kapsamında düşünüyoruz, ama ‘siyasi simge’ olarak takarsa izin verilmemeli” gibi vurgular var konuşmalarında...Oysa onların vurgularının hiçbiri sıranın kısa zamanda liseye hatta ilköğretime ve devlet dairelerine gelmesini önlemeye yetecek bir çözüm içermiyor. Sırası geldiğinde Anayasa veya Yüksek Mahkeme kararlarının bile hiçbir gelişmeyi durduramadığı AKP iktidarı döneminde gayet net şekilde görülmüştür. Nitekim AKP Kadın Kolları Başkanı Fatma Şahin “Adım adım gitmek gerektiğini” söyledi. AKP Konya Milletvekili Hüsnü Tuna, AKP’li Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman “Yasak her yerden kalkmalı, kamu hizmeti verenler de türban takabilmeli” dediler. Gerçi “demokratik haklar”a çok çok önem veren AKP, milletvekillerine yasak getirmiş, Fatma Şahin’in söylediğine göre bir süre konuşamayacaklar ama zaten gerekli mesajlar verildi. Sivil toplum gibi parti de susturulabilir...Öte yanda AKP’li Komisyon Başkanı Burhan Kuzu’nun “Çarşafı da yönetmelik değişikliğiyle önleyeceğiz” sözlerinin de gerçekte hukuken hiçbir anlam taşımadığı belirtiliyor.ÇENE ALTI, ÇARŞAFIN TARİFİ!Anayasa hukukçuları Anayasa’nın 42. maddesine yapılan “yüksek öğretimde” ilavesinin Anayasa’nın 10. maddesinin yorumunu etkilemeyeceğini, bulunduğu zannedilen (veya söylenen) formülün liseyi de kapsayacağını, YÖK Kanunu’nda değişiklik yapılsa da bunun Anayasa ile verilen hakkı değiştirmeyeceğini ve istediği kıyafetle/istediği türbanla, çarşafla giremeyen öğrencinin “öğrenim hakkından yararlanamıyorum” diyerek rahatça AİHM’ye gidebileceğini söylüyorlar.Bu arada, ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ural Akbulut son derece haklı bir uyarı yapmış:“Yapılan çene altı tarifi peçesiz karaçarşaftır. Artık okullarda çarşaflı kızlar, sarıklı, entarili erkekler göreceğiz.” Çene altından bağlanan ve saçı kapatan örtünün yere kadar inemeyeceği, çarşafın giyilemeyeceği de Anayasa’ya eklendi mi? Haydi onun tarifini de eklediniz; bugün imam hatip liselerinin hangisinde, forma şeklinde iğneyle takılan türbanlar ve yerlere kadar inen çarşaf benzeri pardösüler önlenebiliyor? Öğrencilerin peşinden kıyafet polisleri mi koşturacaksınız, yoksa öğretim görevlileri işi gücü bırakıp “çene altı” kontrolüne mi çıkacaklar?Ayrıca... MHP’ye bu soruyu TV’de sormak istedim, her nedense hep “mazeretler” çıktı, buradan soralım:Madem ki üniversitede dinî kıyafetler “bireysel özgürlük” kapsamındadır, üniversiteyi bitiren binlerce türbanlı öğrenci bireysel özgürlükleri çalışma alanlarında önlenerek evde mi oturacaklar? Eş ve anne rolü için mi okuyacaklar? Türban bireysel özgürlükse çarşaf ve burka ile özgür olduğunu iddia edenlere ne diyeceksiniz?“Lisede de bireysel özgürlük” önünüze geldiğinde nasıl bir çifte standart uygulayacaksınız?Türkiye’nin dinî rejimle yönetilen bir Arap ülkesine dönmesini sağlayacak adımlara yardımcı olan MHP bu soruların cevaplarını topluma borçludur!
Sanki bu memleketin gazetecisi yok, hamfendi Amerika-Türkiye arasında mekik dokuyarak, “lâle sümbül biçerek, kahve tütün içerek” sosyetik masalara konuk edilip küçük beyni de güzelce yıkanarak Türkiye’nin rejimine vurulan tırpanlara destek çıkıyor.Sözüm ona New York Times’a yazıyor ama her nedense (!) başka yabancı gazete muhabirlerinin değil, hep onun yazıları Türk gazetelerinde baş köşeye alınıyor.Aslında beyni yıkanıyor yıkanmasına da, buna gerek bile yok, o “bilerek/bilmeyerek aynı çizgide yürüyen” bazı Türk kadın muhabirler gibi Amerika’nın misyonuna hizmet için yazmakta zaten; ılımlı İslâm Türkiye’si istiyor.Laikliğin ortadan kalktığı “Türk İslâm Demokrasisi” veya deyin ki “Cumhuriyeti”...Adında “cumhuriyet” bulunsun yine, göze daha şık geliyor. Dünyanın tek “laik-demokratik Müslüman çoğunluklu” ülkesi olarak bugüne kadar din eksenli kavgalardan, savaşlardan uzak kalmış olduğunu takdir edemeyen bir toplumla Amerikası da oynar Avrupası da...Sabrina Tavernise isimli, adı püsküllü kadın ki kendisi (tanıyan bir okurumuzun bildirdiğine göre) Yunan asıllı imiş ve kardeşinin adı da Niko Tavernise’ymiş, son olarak yine “yazdığı ve analiz olduğunu iddia ettiği” komedide adeta aşırı dinci bir gazete yazarı üslubuyla döktürmüş. Bir gün Ergenekon’la ilgili yazıyor gibi laikliğe vuruyor, ertesi gün türbanla ilgili yazıyor gibi...Bu son incilerinde “Seçilmiş hükümet özgür hareket edemiyor. ‘Beyaz Türkler’ olarak bilinen kent elitleri fakirler tarafından seçilen hükümet liderlerine karşı müdahaleci tutum içinde. Ordu ve Yargı makamlarınca da gözleniyorlar. Ama Tayyip Erdoğan bu müdahalelere meydan okuyor” yazmış. Bir de şunu:“Türban yasağının ‘İslâm’ın Türk demokrasisi’ni kemirmeye başladığını”...Bir kez daha tekrarlıyorum; küstah ve kötü niyetlidir kendileri... Eğer gerçekten gazeteciyse Türkiye’de artık bir rejim tartışmasının yaşandığını, “türban lisede de, ortaokulda da, devlet dairelerinde de her alanda olsun, hatta Hükümet çarşafın da önünü kesmesin” noktasına gelindiğini, bu gidişi önlemeye çalışanların da “kent eliti” filan değil, laik-demokratik Cumhuriyet rejiminin değerini, önemini gören her kesimden vatandaşlar olduğunu bilir.Ama o, bu “katı laik elitler”, “kent elitleri” gibi tanımları tercih ediyor. (İşine yarayacak olan bu çünkü, bu deyimler sık sık kullanıldıkça yazı diline yerleşiyor, diğer gazeteler de doğru zannedip kullanıyor.)Aynen bu ülkenin “İslâm’ın Türk demokrasisi” değil, “laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti” olduğunu bilmiyor görünmesi gibi...Yemezler Yunanlı Tavernise, yemezler. Sen kendini pek akıllı sanıyor ve Bush’un, Holbrooke’un oyunlarını bize saman altından yutturmaya çalışıyorsun ama yutulur gibi değil yediğin naneler...AB’nin Ollie Rehn’inin 22 Temmuz seçimlerinden hemen sonra “Siyasi İslâm’a kayan, teokratik ülkeler AB’ye üye olamaz” açıklaması yapması, sonra da birkaç gün önce “Türkiye türbanlı da olsa müzakereler sürer” demesi yutulabilirse seninkiler de yutulur.Siz kendi paçanızı radikal İslâm’dan “ılımlı İslâm Türkiye” örneğiyle kurtaracağınızı sandığınız için, AB ise “Nasılsa o zaman almama nedenimiz olacak” diye düşündüğü için Türkiye’de siyasetin din tarafından yönlendirilmesine, hızla Araplaştırılmasına gaz veriyorsunuz.Şimdi çık ve açıkla da öğrenelim; Bu yazıları ABD’nin çıkarları adına mı, yoksa kuyruk acısı olan bir Yunanlı olarak mı yazıyorsun... Yetti artık bu ülkede krallar, kraliçeler gibi yaşayarak (yaşatılarak) verdiğiniz zarar, hiç değilse niyetinizin adını koyalım! *** Yazım neden içerde Bazı günler yazılarımın neden iç sayfalarda çıktığını, nedenin “içeriğiyle mi ilgili” olduğunu soran okurlarım oluyor. Bu tamamen benim isteğimle olan bir durum, sayfayı kapatan veya çok az bir yer bırakan ilanlar gelince yine böyle merak etmemeniz için ve görevimi aksatmamak için arka sayfalara geçiyorum.Endişelenmeyin orada veya burada, hep sizinleyim. Bilmenizi istedim.Bu arada... Mail ve yorumlar tek tek okunuyor ve hepsine cevap yazılamasa da içimden sevgiler, selamlar gönderiliyor, onu da bilin (kızanları da aynı ilgiyle okuyorum). Bir şey daha bildireceğim, ben de kısa süre önce VATAN haber muhabiri Alper Uruş’tan duydum; Facebook’ta Duygu Kum isimli bir arkadaş (herhalde okurumuz) adıma bir sayfa açmış ve Uruş’un 10 Ocak’ta bildirdiğine göre her yaştan 112 üyesi olmuş ve isteyenler www.facebook.com’dan siteye üye olabiliyormuş. Sayfamın üyelerine ve tabii Duygu Kum’a çok teşekkürler.
Bir süredir bazı ‘mail’lerde karşıma çıkan soruyu bu kez bazı köşe yazılarında da görünce yazmaya karar verdim. Daha olayın ne olduğunu, kimin ne yaptığını anlamamış olsam da yazacağım.Çünkü yazmazsam “ısrarla yazmayanlar” olarak birilerinin (yine) etiketleme hakkı bulduğu yazarlar arasına gireceğim... Yazmayanlar “darbeci, demokrasi karşıtı, AB karşıtı” filan oluyormuş ve bunu söyleyenler arasında öğretim üyesi yazarlar da var. ‘Aman’ diyeyim, hem ordunun “askere karşı” dediği yazarlar listesinde olmak, hem birilerinin “darbeci” listesinde yer almak, hem de AKP’nin “hoşlanmadığı yazarlar” listesinde bulunmak benim olmasa da okurumun kafasını karıştırabilir.Düşünün yani herkesin kara listesindesiniz... Hiç hoş değil!Ergenekon’un “darbe yapmak niyetinde olduğu” söylenen ve Susurluk, Hrant Dink suikastı, Orhan Pamuk’a suikast düzenleme plânıyla ve bazı ordu mensuplarıyla bağlantılı bir terör örgütü olduğu belirtiliyor. Tutuklananlar arasında JİTEM’in kurucusu Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, susurluk sanığı Sami Hoştan ve milliyetçi Avukat Kemal Kerinçsiz de var.Bu ülkede artık huzur içinde yaşamak isteyen, ülkenin karanlık olaylardan, faili meçhul cinayetlerden, iç içe anlaşılmaz ilişkilerden kurtulmasını bekleyen her vatandaş suçluların hak ettiği cezayı almasını istiyor.Ben de bunların başında geliyorum.Sadece Hrant Dink cinayeti ve Orhan Pamuk’a suikast plânı bile (ilişki ve suç kesinleştiği takdirde) böyle bir örgütün kökünün kazınmasını istemek için yeterli. (Sadece Ergenekon değil, keşke tüm gizli örgütler, tüm gizli ilişkiler ortaya çıkarılsa ve hepsinin kökü kazınsa!)Ama bu arada çok önemli bir noktayı atlamamak gerekiyor; Taraf gazetesi başta olmak üzere bazı gazete ve köşe yazarları “derin devleti yakalamışken tüm suçları üstlerine yıkabiliriz” mantığıyla hareket eder gibi son yıllarda ortaya çıkan tüm olay ve cinayetleri “iddia ediliyor, söyleniyor” diyerek tutuklananlara veya yazışmalarda adı geçen kişilere bağlıyorlar. Henüz yargıda olan bir davada bunların da yanlış olduğu tartışılmaz.“ONLAR MI DARBE YAPACAK?” 28 Ocak Pazartesi günkü Taraf gazetesinde Önder Aytaç ve Emre Uslu’nun köşesinde bir akademisyen ile istihbaratçı askerler arasında geçen MSN konuşmaları verildi. Bu konuşmalarda Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal’ın da ismi geçiyordu: “Ondan ilginç bir mesaj aldım... Çok ciddi gelişmelerden söz ediyordu. Burada söylemeyeyim” gibi cümleler...Altındal’ı tanıyorum, şu sıralarda yurt dışında bir araştırma üzerinde çalışıyor. Merak ettim, arayarak haber verdim ve sordum. Kendisinden söz edildiğini duymamış, ben okuyunca güldü ve şunları söyledi: “Ben Veli Küçük’ü de, o isimlerin hiçbirini de tanımam. Ayrıca 3-5 kişi, bu adamlar darbe filân yapamaz. Sevgi Erenerol, Güler Körmükçü mü darbe yapacaklar, güldürmesinler adamı... Benim ise böyle dandik işlerle hiçbir ilişkim olamaz. Ortaya 7-8 yıl önce böyle lâflar attılar, örgütü bile bana kurdurttular. MİT Eski Başkanı Mikdat Alpay ile ikimiz kurmuşuz. Aydınlık gazetesi ile Perinçek’in palavralarıydı. En ufak bir endişem olsa Türkiye’ye gelmezdim ama çok yakında geliyorum.” Aytunç Altındal bunları söylüyor...Asıl ilginç olanı ise New York Times’ın zamanının çoğunu Türkiye’de geçiren ve her nedense “Laiklik ve Atatürk düşmanı” kesilmiş bulunan (militan gibi, inanılmaz bir durum) muhabiri Sabrina Tavernise’nin yazdıkları.Şöyle bir cümle var:“Bu grubun orduyu, yargıyı ve ülkenin bürokrasisinin büyük bölümünü kontrol eden katı laik elitin eski tüfekleri ile ne ölçüde bağlantılı olduğu belli değil.” Mutlaka laikliği ve rejimin korunmasına özen gösterenleri saf dışı bırakacak ya kurnazca ve küstahça Ergenekon örgütüyle laikler arasında bağlantı kuruyor. “Belli değil ise ne hakla yazıyorsun küstah” demek gerekmez mi bu kötü niyetli cadaloza?
Üniversitede türban konusu bazı gazete ve köşe yazarları, bazı akademisyenlerle siyasetçiler tarafından “özgürlük, korku, demokrasi” gibi kavramlar kullanılarak tamamen farklı noktalara çekiliyor.Durum böyle olunca elbette halkın kafası karışıyor ve laiklik konusunda hassasiyet gösterenleri de bu açıklamalar doğrultusunda “dine karşı, dindarlara baskı yapan” olarak yorumlayabiliyor. Bu tür “kasten hatalı” açıklamaların, yorumların Hükümet tarafından yapılması ise çok daha tehlikeli şekilde toplumu -artık kutuplaşma dönemi tamamlanarak- bir iç kavgaya doğru sürüklüyor.Bu örneklerden biri olayı “türbanlı kadınların başı açık olanları örtünmeye zorlama korkusu” olarak basite indirgeyen tariftir. Olay artık bundan çok daha ciddidir. Türkiye’de halk laik rejimin baskıcı, hükmedici kısacası yanlış olduğuna inandırılarak, “demokrasi daha önemlidir” denerek yavaş yavaş yönetim yoluyla başka bir rejime doğru gidilmektedir.AKP Hükümeti’nin üniversitede türbana izin verecek girişiminden hemen sonra Türkiye’nin birçok kentinde İran modelini de geçerek ağzını, burnunu kapatan karaçarşaflıların katıldığı türban gösterileri yapıldı...Anayasa değişikliği tasarısını hazırlayan hukukçulardan ve AKP Milletvekili Prof. Dr. Zafer Üskül “İlköğretim ve liselerde türban olmaz” açıklaması yaparken aynı sırada yine AKP Milletvekili Hüsnü Tuna “Sadece üniversite yetmez, tüm alanlarda serbest bırakılmalı”, AKP’li Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman ise “Türbanlı belediye başkanı da olur” diyor, AKP’ye yakın birçok yazar Tuna’nın ve Balaman’ın görüşünü tekrarlıyordu.Yine aynı gün açık lise sınavlarında kız öğrenciler sınava türbanla girmek için tepkiler, gösteriler sergiledi. Bu öğrenciler arasında peçesiyle sınava girmek isteyenler olduğu da haberlerde yer aldı.Konunun Prof. Zafer Üskül’ün çizdiği sınırda kalmayacağı, kısacası başlangıç yapıldıktan sonra işin kontrolden çıkacağı, bugüne kadar yaratılan düşmanca ayrışmanın bambaşka tablolar ortaya çıkaracağı açıkça görülüyor.Başbakan hâlâ, bu durumu ve oluşan kaos ortamını görmesine rağmen inanç ve duygu sömürüsünü, kışkırtmayı “siyaset uğruna, din/inanç üzerinden aldatılmış kalabalıklardan alacağı oy uğruna” sürdürüyor. Sanki laik rejimi koruyucu yasalardan değil de bir kitleden söz ediliyormuş gibi:“Gayrimenkulunuzun işgal altına alınmasına ‘evet’ der misiniz? Demezsiniz. Kimsenin vatandaşlarımın özgürlük alanlarını işgale hakkı yok.. ‘Ne diyorlar, bu ülkede sadece başı açık kardeşlerimiz laik olur, başı örtülü olamaz. Niye laik olmasın?.. Başı açık olanı da, örtülü olanı da demokratik, sosyal bir hukuk devletini savunan bir toplum kuralım.” CİDDİ BİR YANLIŞ, ALDATMACA!Bir başbakan olarak, halkı birbirine düşürecek böyle bir konuşmayı yaparken son cümlede birden bire “laik-demokratik, sosyal hukuk devleti” tanımında “laik” kısmını da unutuvermiş.Bu çıkışlar kendisine mi aittir, uyanık bir siyaset bilimciler grubu tarafından mı hazırlanmaktadır bilmiyoruz. Ama bu sonuncuyu kim yapmışsa yine kasıtlı bir ciddi hata da yapmış. Konu; türbanlı vatandaşın laik olması/olmaması değil “laik, yani tarafsız, her dinden, inançtan vatandaşa eşit hak tanıyan devlete ait alanlarda dinî kıyafetlerin bulunup bulunmayacağı”, yani “laik devletin türbanlı olup olamayacağı”dır. Ve ikisinin arasında dağlar kadar fark vardır.Şimdi tabii, bu acımasız provokasyonlardan ve din istismarıyla taraftar yaratmalardan sonra Cumhurbaşkanı Gül referanduma gitmek ister. Kazanmak uğruna her şeyi göze alan, siyasi gerçekleri, yasaları bile çarpıtabilen bir iktidar, hele de “din, inanç” da kullanılıyorsa kaybetmez.Bunu iyi biliyorlar artık...Ama ben onlara 20 Ocak’taki Her Açıdan’da “Kızlarımın biri türbanlı, üniversiteye türbanla gidemediği için çok üzülüp ağlıyor” diyen Mehmet Metiner’e sorduğum soruyu sormak istiyorum. Metiner bu soruya uzun süre sustuktan sonra benim ‘İmam Hatip’e mi gitti’ sorum üzerine “Evet” cevabını vermişti (İmam Hatip’ler de Milli Eğitim’e bağlı değil mi?)... Soru şuydu:Kızınız liseye nasıl gitti?Üniversitede türbanla okumak isteyen kızlar liseye nasıl gidiyor?Bu sorunun cevabını belki Sayın Üskül de düşünecektir. “Eğitim için lisede çıkabiliyorsa üniversitede neden bu kadar sorun oluyor” sorusu cevaplanmalı çünkü!
Richard Holbrooke boşuna “Malezya ile Türkiye”yi aynı kefeye koymamış. Boşuna onları takdirle “iki ılımlı İslâm ülkesi” diye göstermemiş. ABD’deki son Bush-Erdoğan görüşmesinde boşuna Türkiye’nin rejimi söz konusu olduğunda her zaman yapılan “laiklik” vurgusu atlanmamış. Amerika’nın en önemli gazeteleri boşuna Atatürk’ü dışlayan veya ona sayıp sövenleri baştacı etmemiş.Türkiye’nin laik-demokratik rejimi artık onları ilgilendirmiyor. İlgilendikleri tek şey bu ülkenin karışması, böylece istediklerini daha kolay uygulayacakları hale gelmesi... Akıllarınca dinî diktatörlüklerle yönetilen, radikal İslâm’ın hakim olduğu ülkelere örnek, “daha ılımlı bir Müslüman ülkesi modeli” yaratacaklar bizden.Eh, bir yandan ABD desteği, bir yandan Suudi Arabistan başta olmak üzere son yıllarda (en kanlı diktatörleriyle bile) iyice kol kola girdiğimiz Arap ülkelerinin iteklemesiyle Türkiye gitti gider. Anayasa değişikliğini hazırlayan hukukçular istedikleri kadar “konu sadece üniversite, türban diğer alanlarda serbest olmayacak” desinler, diğer hukukçular istedikleri kadar AKP’den bunun garantisini istesinler işin nereye varacağı anlaşıldı bile... Açıkçası ben bu kadar çabuk beklemiyordum, bu nedenle de uzun süredir ‘liseyi, ortaokulu ve hatta artık küçük kızları da tesettüre soktuklarına göre ilkokulu, devlet dairelerini, tüm kamusal alanları ve tabii çarşafı da iznin içine katın. Adım adım ve yine yıllarca gündemi meşgul edeceğinize, sıra nasılsa gelecek bir defada halledin, bitsin’ diyordum. Bu önerilerimin (!) nedeni çok kısa sürede anlaşıldı. Ve bugüne kadar yapılan bütün tartışmalarda “sadece üniversite” denmesinin anlamsızlığı, “Burada kalmaz, kısa sürede her alana yayılır” diyenlerin haklılığı ortaya çıktı.LAİKLİK BUDANINCA!AKP Konya Milletvekili Hüsnü Tuna da, AKP’ye yakın medya da “üniversitenin yetmeyeceğini, ortaöğretimde, kamu görevinde de serbest olması” gerektiğini açıkladılar. Tabii bunu yaparken olayın “rejimle ilgili yasalar, yüksek mahkeme kararları” meselesi olduğunu es geçerek “türbana ve hatta İslâm’a karşı savaş” diye adlandırmayı ve toplumu kışkırtmayı yine unutmadılar.Laiklik bir kez budanmaya başladıktan sonra sıra “çarşaf” ve “burka”ya da gelebilir artık...Bakın Türk tipi sınırsız demokrasi din diktatörlüğü ile idare edilen ülkelere benzemeyi sağlayacak gelişmelere ne güzel izin veriyor. Her şey önce telaffuz ediliyor, hiçbir tepkiye hatta yasalara, Anayasa’ya bile kulak asılmıyor, sonra bir bakıyorsunuz alışmışsınız.Bir bakıyorsunuz sonuç alınmış bile.Elbette konu sadece kadının İran, Suudi Arabistan, Malezya, Pakistan, Fas, Cezayir kadınına görüntü olarak benzetilmesi değil. “Batı’dan ahlaksızlığı aldık” ile başlayan süreçte erkek ve kadının kol kola yürümesi, el ele tutuşması, daha sonra yan yana bulunması yasaklanır, sanata; tiyatro, sinema, heykel, resim, defileler ve her şeye müdahale, “çalışan kadın aldatır” görüşünün imamla kalmayıp topluma yayılması sağlanır...Kadınlarla ilgili birçok uydurma hadis ortaya çıkarılır ve bunların yardımıyla kadın tümüyle erkek tahakkümü altına alınır.Kadın hakkının sadece “türban özgürlüğü” olduğuna inandırılan ama buna inandıranların diğer kadın haklarını (örneğin Medeni Kanun, Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri, töre cinayetlerinin önlenmesi) hiç düşünmediğini göremeyen kadınlar bir de bakarlar ki “Biz öyle olmayız” dedikleri İran’a, Malezya’ya dönüvermişler. Bir de bakarlar ki din polisi peşlerinde.İşte o zaman bu ülkenin “gözlerini kapayan aydınları”na dua (!) edecekler.
Tabii gazetecilik mesleğinin onurlu adı bu tür yayınlarla yan yana getirilebilirse!Dün, yalan haberleri birçok kişinin açtığı ve kazandığı davalarla tescillenmiş, bu davalar nedeniyle sık sık isim değiştirmek zorunda kalan Vakit gazetesiyle ilgili yazımın sonunu onları ‘saygılı yayıncılık anlayışına davet ederek’ bitirmiştim. Ne gaflet! Elbette Ahmet Hakan’ın ve “onların iftirasına uğrayan herkesin” anlattıkları doğruydu, ben de bunu gayet iyi biliyordum ama ah işte, onlarda olmayan ama bende gereğinden fazla mevcut olan nezaket, mesleğe saygı yok mu, ümit etmekten, ‘ne kadar korkunç olsalar da bir insani tarafları vardır’ diye düşünmekten vazgeçemiyorum. İşin asıl enteresan tarafı da yalanın, iftiranın her türlüsünü çekinmeden atıp sonra da kendilerini “herkesten dindar, herkesten muhafazakâr, herkesten değerlere bağlı” ilân etmeleri...Hangi değerler, ne değeri, hangi dindarlık, siz Allah’ı kandırabileceğinizi mi sanıyorsunuz?Aynen yazdığım gibi, Serdar Arseven yazının sonunu beklemeden hakkımda “koca bir yazı” daha patlatıverdi, hem de tam “böyle yazacak” dediklerimi tekrarlayarak. Komikti! Üstelik kendisi “dip taraftan” diyor ama benimle ilgili iki yazısı da bir köşe yazarının “tek yazısı” olabilecek uzunluktaydı. Yine üstelik ben onun yazısı üzerine değil bir başkasına attıkları iftira ve yaptıkları hakaretin altındaki “biz belgeli ve doğru haber yaparız” iddiaları üzerine sabrım taştığı için yazmıştım.Haydi bunu da bırakın, neden benimle uğraşma gereği duyuyor, babamın “muhafazakârlığı, Atatürk anlayışı” bir Vakit yazarını acaba neden bu kadar yakından ilgilendiriyor, benim “değerleri dışladığımı” söyleme hakkını nereden buluyor ve hangi nedenle bunları yazıyor ona gelelim.Tek bir nedenle yapıyorlar bunu, aynen daha önce saldırdıkları ve çoğu ile mahkemelik oldukları isimlere yaptıkları gibi; topluma doğruları anlatmakta, “Türkiye’nin nereye sürüklenmek istendiğini” göstermekte başarılı olan isimlerin etkisini azaltmak... Akıllarınca kafaları bulandırmak ve yapabilirlerse gözden düşürmek.Tipik slogan: Çamur at, izi kalsın... Çamur yoksa otur yarat. Yalan mı yok? Meselâ kadın gazeteciye saldıracaksan mutlaka “kadın olmanın ağırlığını” yaşatır, olduğuna olacağına pişman edersin. Bir hatasını bulamazsan “eş durumundan yazar” dersin.Evlenmeden önce yazar olduğunu bilsen de yaparsın, engel yok... Ayrıca amacına ilerde de yararı olabilir. Defo arayan ve bulamayan bir “çaresiz alçak” gelecekte tekrarlar belki...İyi de herkes bir şekilde ortaya çıkacak, velev ki dediğin doğru (velev ki lafını pek severler) iyi ki o eş benim başarılı olacağımı bilmiş de çıkarmış. Aferin ona! Bak kadın “yazar olduğunu sanan zeka özürlü bazı erkeklerle” kıyaslanmayacak kalitede gazetecilik yapıyor.Şimdi dönelim “kıvırtmalar”a... Efendim Serdar Arseven’in son iddiasına göre kendisi Nahit Menteşe’nin ağzından babam için şunları yazmış: “Merhum muhafazakârdı... CHP zihniyetinde değildi...” Sonra da “Ne var ki bunda, kötü bir şey mi, övgü” diyor. Nahit Menteşe’yle tekrar görüşmüş, o da “Yazınızın fotokopisi önümde, problem yok” demiş. “Ee, şimdi ne diyeceksin Ruhat Mengi” diye soruyor. İki yazı yazınca senli benli de olunuvermiş, kim izin veriyorsa?Sıkışınca neden bazı kelimeleri, tanımları çıkarıveriyorsunuz, öyle yazmadınız:“Merhum bayağı bayağı muhafazakâr adammış, CHP’nin Kemalizm anlayışına da tepkiliymiş” yazdınız. Aslında bunlarla babama “dindarlığı Atatürk’e düşmanlık zanneden veya bu düşünceyi halka empoze etmeye çalışanlar”ın gömleğini giydirmek istediniz. O hayatta değil, ama ben izin vermem. Olay bu kadar basit, iki satırlık yalanla koca bir hayatı karalayamazsınız.Eski Bakan Nahit Menteşe’yi aradığınızda ilk sözünüz de yalandı; ona “Eski siyasetçiler hakkında belgesel yapıyoruz” yalanını söyleyerek babamı sordunuz. O da size “Saygıdeğer, dürüst, saydığım, sevdiğim insandı. Ayrıca inanan, ibadetini yapan biriydi” dedi. Hepsi bu kadar...İkinci kez aradığınızda ise “Konuşmak istemiyorum, bu konuyu kapatın” dedi.Elinizde daha fazlasıyla ilgili bant yoksa yalandan vazgeçin... Aksi takdirde “Siz yazın ben altına imzamı atayım, size de ailenize de toz kondurtmam” diyen Nahit Menteşe’yi televizyona davet ederek “yalan haber” meselesini belgeletirim. Sizinkiler olamıyorsa da gerçek “belgeli haber” bu olur, 70 milyon da izler, yalan habercilik neymiş öğrenir! *** Yücel Aşkın Van’dan geliyor! Yıllardır dönüp dolaşıp yine aynı noktaya geldiğimiz, her üç konuşmanın ikisinin konusu haline getirilen “üniversitede türban” sorunu artık sonuçlanmaya doğru gidiyor.Bugüne kadar “olur mu” tartışılıyordu, artık “olunca başka neler olur” sorusu tartışılacak.Acaba üniversiteden sonra sıra nereye gelir?Acaba türbandan başka neler giyilir?AİHM Yargıcı Dr. Rıza Türmen “Laikliğin dayandığı kavram ‘kamusal alanın tarafsızlığıdır’ dediğine göre” acaba kamusal alanda belirli bir dinin/inancın öne çıkarılmasını AİHM nasıl yorumlar?Acaba Türkiye dünyadaki İslâmcı yükselişin bir ayağına mı sahne oluyor?Anayasa’da her istenen değişiklik, hiçbir kurumla ve toplumla uzlaşma gözetilmeden yapılırsa bundan sonra neler değişebilir?Anayasa değiştirilse bile bu değişiklik geçersiz sayılabilir mi?Artık bu sorulara cevap arayacağız... Bu Pazar Her Açıdan’da yine son gelişmeleri en iyi şekilde yorumlayacak çok önemli konuklar var...Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın programa katılmak üzere Antalya’dan, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eski Rektörü Yücel Aşkın ise Van’dan geliyorlar. Hürriyet gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever ile Anayasa Hukukçusu Doçent Sultan Uzeltürk de Her Açıdan’ın konuğu olacaklar.Sanıyorum bu hafta yine merak ettiğiniz soruların birçoğuna en net cevapları bulacağınız bir program izleyeceksiniz. Pazar günü öğlen 12.30’da (bu hafta 15 dakika daha geç) STAR’daki tartışmayı kaçırmayın derim!
Dün; Vakit Gazetesi’nin “Her haberinin belgeli olduğunu ve yaptığı hiçbir haberin yalanlanmadığını” yazması üzerine benimle ilgili bir haberlerinden söz etmiştim, devam ediyorum.Bugüne kadar, yazdığım süre içindeki tüm iktidarları, başbakanları ve diğer parti liderlerini “hatalar ortaya çıktığında” aynı şekilde eleştirdiğim arşivlerde mevcuttur. Durum böyle olduğundan hiçbir dönemde hiçbir başbakanın ve liderin “dost gördüğü” gazetecilerden olamadım.Liderlerin küsme huyu da olduğundan bana küsenleri de sık sık gördüm. Çocukluğumu bilen, kim olduğumu telefonda sesimden anlayacak kadar iyi tanıyan Süleyman Demirel’i bile gücendirecek yazılarım oldu. (Burada mutlaka not etmeliyim ki Sayın Demirel “kin tutmayan, kısa sürede kırgınlığını unutan ve gazetecinin her şart altında görevini yapması gerektiğini bilenler”in başında gelir.)Bugün de iktidar-muhalefet farkı gözetmeden her partinin artı ve eksilerini yazar ve konuşurum.Ama işte Vakit’ten Serdar Arseven’in canı beni “CHP çizgisinde” yapmak istemiş. Laikliğin öneminden, esnetildiği takdirde bu esnetmenin sonunun gelmeyeceğinden söz ettiğim için herhalde...Yine herhalde, yazdıklarım hoşuna gitmemiş ki beni “birçok şeye karşı” olarak tek cümlede ikinci kez etiketleyivermiş.Yazısının devamı şöyle:“Bu yazarın babası Adana’nın muhafazakâr siyaset adamlarından merhum Mehmet Ünaldı imiş.Dünkü yazısında bir kez daha övgüyle söz etti babasından...Övgüyle ama çok önemli bir eksikle! Ünaldı’nın siyaset yaptığı dönemlerin güçlü isimlerinden Eski Bakan Nahit Menteşe’den öğrendik...Merhum bayağı bayağı “muhafazakâr adam”mış...CHP’nin tarif ettiği “Kemalizm anlayışına” da hayli tepkiliymiş!Babasının siyaset yaptığı günlerde ortalarda dolaşıp duran “minicik sevimli bir kız”mış Ruhat Mengi!..Bilemiyorum...Ne olmuş da sonradan böylesine “değerleri dışlar” olmuş...Ne olmuş da böylesine kızmış!” MUHAFAZAKÂRLIK VE KEMALİZMHer şeyden önce Nahit Menteşe bu tanımları asla yapmadığını, bilgisi dışında bunların ilave edildiğini söylüyor, onu tekrarlayalım. (İsterlerse kendisine bir kez daha sorsunlar, cevabını da yazsınlar.)Sonra... Babamın “muhafazakâr adam ve Kemalizm anlayışına tepkili” olduğunu duymanın Serdar Bey’i neden bu kadar memnun ettiğini düşünelim.Adanalılar ve Nahit Menteşe onlara Mehmet Ünaldı’nın “inanan, Cuma namazına giden, oruç tutan” biri olduğunu söylemişlerdir. Peki bunda sıra dışı ne var?Bunlar Türkiye nüfusunun önemli bir kısmı için zaten geçerli... Bugüne kadar o nüfusa kimse “muhafazakâr” veya “bayağı bayağı muhafazakâr” deme gereği duymamıştı. Ayrıca babam ve onun gibi siyasetçiler “muhafazakâr ya da değil” dini-inancı siyasete karıştırmayı, vatandaşı din üzerinden bölmeyi, kışkırtmayı, “inanç istismarını oya çevirme”yi akıllarına bile getirmemişlerdi.25 yıl Adana’da her girdiği seçimi rakip tanımadan kazanan biri olarak o bu başarıyı bölgesini kalkındırarak, sorunları çözerek, işsizliğe, yoksulluğa çözüm arayarak göstermişti.“CHP’nin tarif ettiği Kemalizm anlayışına tepkili” sözüne gelince...DP kökeninden gelen bir Adalet Partili’nin CHP tariflerine tepkili olması “düz mantık”tır. Tek bir istisnayla: Atatürk’e (AP’li ya da CHP’li) duyulan ortak saygı ve sevgi dışında...Babam onun gibi büyük bir önderi, kurtarıcıyı hiçbir ideolojiyle, dogmalarla sınırlamamayı bilecek kadar akıllı biriydi.Bugün yaşasaydı, Serdar Arseven ya da başkalarının Atatürk’ü kendi işlerine geldiği şekilde uydurma kalıplara sokmalarına, Atatürk sevgisini “Kemalizm” diye etiketlemelerine yine karşı çıkardı.Aynen kızı gibi, o Atatürk’ü hep sevdi, saydı, takdir etti. Demek ki hem inanan, hem laik ve Atatürkçü insanlar bu ülke için yaşam boyu sessiz sessiz çalışmışlar... Hâlâ da onlar gibi milyonlar yaşıyor bu ülkede...Değerlerini dışlamayan ama rejiminin de kıymetini bilen...Ben de öyleyim, sonuna kadar da öyle kalacağım.Vakit gazetesi ve yazarlarını daha saygın bir yayıncılık anlayışına davet etsek; yalanlara, yanıltmacalara gerek olmadığını hatırlatsak işe yarar mı acaba, yoksa Ahmet Hakan’ın ve diğer mağdurlarının anlattıklarına inanmak daha mı doğru?
Bu yazı aslında çok daha uzun olarak iki hafta önce yazılmıştı. Ama açıkça, dürüstçe söyleyeyim ki görüşünü aldığım herkesin tıpatıp aynı sözleri söylemesi üzerine ikinci kez düşündüğümde haklı olabileceklerini gözönüne alarak yayımlamaktan vazgeçtim.Hiç gücenmesinler ama söylenenler aynen şöyleydi:“Bu gazeteye bulaşmamak daha iyidir, çünkü yalan yanlış haberlerle mutlaka sonunda kendilerini haklı çıkarırlar. İyi niyetle açıklama yapsan bile sonunda pişman olabilirsin...” Açıkçası mesleğine sonsuz saygı duyan, tutku derecesinde sevgiyle bağlı bir gazeteci olarak gazeteciliğin bu noktaya gelebilmiş olmasından, bir gazete için (hangi gazete olursa olsun) bu imajın oluşmasından üzüntü duydum.Ama gazetenin yazarı Serdar Arseven’in benim bir yazım üzerine hakkımda yanlış bilgilerin, ifadelerin yer aldığı yazısına da cevap vermedim.Ta ki Aydın Doğan’ın kendisi hakkında yapılan haberlere karşılık haklı olarak açıklamada bulunması, daha doğrusu “beklendiği gibi” susarak “kabul ettiği” anlamına gelmesine izin vermemesi üzerine attıkları hakaret ifadeli sürmanşet başlığın altındaki spotu okuyana kadar...Şimdi ne yapacaklarını da tahmin edebiliyorum maalesef... Hoşlarına gitmeyen her ifadenin sahibine kolayca yapabildikleri gibi hakarete varacak suçlamalarda bulunacaklar belki. Aydın Doğan’ın çalıştığım gazeteyi alması üzerine yazdığımı söyleyecekler.VATAN’ın satışı henüz resmen yapılmış değil, karar çıkmadı. Ama satılmış olsa da benim için hiçbir şey fark etmeyecek.20 yıl önce gazeteciliğe başladığım günden bu yana olduğu gibi düşüncelerimi ne pahasına olursa olsun hiç çekinmeden yazacak ve söyleyeceğim. Gerekirse kendime sesimi duyuracak başka bir yer aramayı göze alacağımı beni tanıyan herkes iyi bilir.Ayrıca... Bu konuda tevazuya gerek yok, aynı gazeteciliği bir yabancı ülke basınında, televizyonunda bile başarılı şekilde yapacağıma inancım sonsuzdur.Şimdi dayanamayıp yazmama neden olan “o spot”a gelelim... Diyor ki:“Her haberi ‘belgeli’ olan ve yaptığı hiçbir haber yalanlanmayan Vakit...” Bırakalım başka köşe yazarlarının da bazı Vakit yazarlarını defalarca yalanladığını okumuş olmamızı, ben kısa süre önce hakkında yalan haber yapılanlardan biriyim.NAHİT MENTEŞE YALANLIYOR!Eski Bakan Nahit Menteşe’nin ağzından yazdıkları “kendisi tarafından” net şekilde yalanlandı.Özet olarak anlatayım, 9 Ocak 2007’de ‘Konunun özeti: İki aydın’ başlıklı yazımda ‘Toplumla oynamayın’ ara başlığından sonra şunları yazdım:“Prof. Oskay ile bazı akademisyen ve yazarlar köyden gelenlerin dışlandığını, korkutulduğunu tekrarlıyorlar. Oskay ‘Ana caddeden yürüme’ dendiğini bile söylüyor. Oysa Türkiye’de böyle bir durum hiç yaşanmadı, madem ki herkes kendinden örnek veriyor, ben de vereyim...” Daha sonra Adana’nın Emelcik köyünde doğan, 25 yıl milletvekili ve senatör olarak görev yapan, “Senato Başkanı” olarak da kürsüye çıkan babamı anlatmış ve bugün Adana’da hâlâ büyük sevgi ve saygıyla anıldığını söylemiştim.Hemen aynı gün Vakit gazetesinin Adana’dan çeşitli kişileri arayarak yazdıklarımın doğruluğunu araştırdıklarını öğrendim. Aldıkları bilgiler tümüyle beni doğrular nitelikteydi ve daha sonra aynı gazeteden arayan meslektaşım Fatih Bey de “yazdıklarımın aynen doğrulandığını” söyledi.Ama bu yetmemişti. Serdar Arseven ertesi gün 10 Ocak tarihinde “Ruhat Mengi’nin Babası” başlığıyla bir yazı yazdı.Cumhuriyeti ve laikliği korumaya çalışan herkes CHP’li olmak zorundaymış gibi “Vatan gazetesi yazarı Ruhat Mengi CHP çizgisindedir” diye başlıyor, asla ilgisi olmadığı, ben türban konusuna sadece hukuk ve “dinin siyasete karışması, başlangıç yapıldıktan sonra dinî uygulamaların her alana yayılması ve sonuçta rejim için tehdit olabilmesi” açısından bakmama, “din eğitimine” değil, “kanun dışı Kur’an kurslarına izin verilmesine” karşı çıkmış olmama rağmen şunları söylüyordu:“Örtüye, çocuklara din eğitimine, İmam Hatiplere karşı... Vesaire...” Bunun “vesaire”si filân yoktur, vesaire varsa yazarsınız. Bir yazar kendi kafasından gerçekle alâkasız tarifler yapamaz, üstelik “bu kadarla da bitmediğini” imâ edemez. Hele de bir meslektaşı için...Yazının, Nahit Menteşe’nin ağzından söylenen ve telefonla sorduğumda “Ben bunları asla söylemedim. Sadece birlikte çalıştığımızı, çok saygıdeğer bir siyasetçi ve arkadaşım olduğunu söyledim; diğer cümleler bana ait değil” dediği kısmını yarın tamamlayacağım.Serdar Bey’in yazımın sonunu bile beklemeyeceğini sanıyorum. Keşke hiç değilse bu kez yanılmış olsam!