Tabii gazetecilik mesleğinin onurlu adı bu tür yayınlarla yan yana getirilebilirse!
Dün, yalan haberleri birçok kişinin açtığı ve kazandığı davalarla tescillenmiş, bu davalar nedeniyle sık sık isim değiştirmek zorunda kalan Vakit gazetesiyle ilgili yazımın sonunu onları ‘saygılı yayıncılık anlayışına davet ederek’ bitirmiştim.
Ne gaflet! Elbette Ahmet Hakan’ın ve “onların iftirasına uğrayan herkesin” anlattıkları doğruydu, ben de bunu gayet iyi biliyordum ama ah işte, onlarda olmayan ama bende gereğinden fazla mevcut olan nezaket, mesleğe saygı yok mu, ümit etmekten, ‘ne kadar korkunç olsalar da bir insani tarafları vardır’ diye düşünmekten vazgeçemiyorum.
İşin asıl enteresan tarafı da yalanın, iftiranın her türlüsünü çekinmeden atıp sonra da kendilerini “herkesten dindar, herkesten muhafazakâr, herkesten değerlere bağlı” ilân etmeleri...
Hangi değerler, ne değeri, hangi dindarlık, siz Allah’ı kandırabileceğinizi mi sanıyorsunuz?
Aynen yazdığım gibi, Serdar Arseven yazının sonunu beklemeden hakkımda “koca bir yazı” daha patlatıverdi, hem de tam “böyle yazacak” dediklerimi tekrarlayarak. Komikti! Üstelik kendisi “dip taraftan” diyor ama benimle ilgili iki yazısı da bir köşe yazarının “tek yazısı” olabilecek uzunluktaydı. Yine üstelik ben onun yazısı üzerine değil bir başkasına attıkları iftira ve yaptıkları hakaretin altındaki “biz belgeli ve doğru haber yaparız” iddiaları üzerine sabrım taştığı için yazmıştım.
Haydi bunu da bırakın, neden benimle uğraşma gereği duyuyor, babamın “muhafazakârlığı, Atatürk anlayışı” bir Vakit yazarını acaba neden bu kadar yakından ilgilendiriyor, benim “değerleri dışladığımı” söyleme hakkını nereden buluyor ve hangi nedenle bunları yazıyor ona gelelim.
Tek bir nedenle yapıyorlar bunu, aynen daha önce saldırdıkları ve çoğu ile mahkemelik oldukları isimlere yaptıkları gibi; topluma doğruları anlatmakta, “Türkiye’nin nereye sürüklenmek istendiğini” göstermekte başarılı olan isimlerin etkisini azaltmak... Akıllarınca kafaları bulandırmak ve yapabilirlerse gözden düşürmek.
Tipik slogan: Çamur at, izi kalsın... Çamur yoksa otur yarat. Yalan mı yok? Meselâ kadın gazeteciye saldıracaksan mutlaka “kadın olmanın ağırlığını” yaşatır, olduğuna olacağına pişman edersin. Bir hatasını bulamazsan “eş durumundan yazar” dersin.
Evlenmeden önce yazar olduğunu bilsen de yaparsın, engel yok... Ayrıca amacına ilerde de yararı olabilir.
Defo arayan ve bulamayan bir “çaresiz alçak” gelecekte tekrarlar belki...
İyi de herkes bir şekilde ortaya çıkacak, velev ki dediğin doğru (velev ki lafını pek severler) iyi ki o eş benim başarılı olacağımı bilmiş de çıkarmış. Aferin ona! Bak kadın “yazar olduğunu sanan zeka özürlü bazı erkeklerle” kıyaslanmayacak kalitede gazetecilik yapıyor.
Şimdi dönelim “kıvırtmalar”a... Efendim Serdar Arseven’in son iddiasına göre kendisi Nahit Menteşe’nin ağzından babam için şunları yazmış: “Merhum muhafazakârdı... CHP zihniyetinde değildi...” Sonra da “Ne var ki bunda, kötü bir şey mi, övgü” diyor. Nahit Menteşe’yle tekrar görüşmüş, o da “Yazınızın fotokopisi önümde, problem yok” demiş. “Ee, şimdi ne diyeceksin Ruhat Mengi” diye soruyor. İki yazı yazınca senli benli de olunuvermiş, kim izin veriyorsa?
Sıkışınca neden bazı kelimeleri, tanımları çıkarıveriyorsunuz, öyle yazmadınız:
“Merhum bayağı bayağı muhafazakâr adammış, CHP’nin Kemalizm anlayışına da tepkiliymiş” yazdınız. Aslında bunlarla babama “dindarlığı Atatürk’e düşmanlık zanneden veya bu düşünceyi halka empoze etmeye çalışanlar”ın gömleğini giydirmek istediniz. O hayatta değil, ama ben izin vermem. Olay bu kadar basit, iki satırlık yalanla koca bir hayatı karalayamazsınız.
Eski Bakan Nahit Menteşe’yi aradığınızda ilk sözünüz de yalandı; ona “Eski siyasetçiler hakkında belgesel yapıyoruz” yalanını söyleyerek babamı sordunuz. O da size “Saygıdeğer, dürüst, saydığım, sevdiğim insandı. Ayrıca inanan, ibadetini yapan biriydi” dedi. Hepsi bu kadar...
İkinci kez aradığınızda ise “Konuşmak istemiyorum, bu konuyu kapatın” dedi.
Elinizde daha fazlasıyla ilgili bant yoksa yalandan vazgeçin... Aksi takdirde “Siz yazın ben altına imzamı atayım, size de ailenize de toz kondurtmam” diyen Nahit Menteşe’yi televizyona davet ederek “yalan haber” meselesini belgeletirim. Sizinkiler olamıyorsa da gerçek “belgeli haber” bu olur, 70 milyon da izler, yalan habercilik neymiş öğrenir!
Yücel Aşkın Van’dan geliyor!
Yıllardır dönüp dolaşıp yine aynı noktaya geldiğimiz, her üç konuşmanın ikisinin konusu haline getirilen “üniversitede türban” sorunu artık sonuçlanmaya doğru gidiyor.
Bugüne kadar “olur mu” tartışılıyordu, artık “olunca başka neler olur” sorusu tartışılacak.
Acaba üniversiteden sonra sıra nereye gelir?
Acaba türbandan başka neler giyilir?
AİHM Yargıcı Dr. Rıza Türmen “Laikliğin dayandığı kavram ‘kamusal alanın tarafsızlığıdır’ dediğine göre” acaba kamusal alanda belirli bir dinin/inancın öne çıkarılmasını AİHM nasıl yorumlar?
Acaba Türkiye dünyadaki İslâmcı yükselişin bir ayağına mı sahne oluyor?
Anayasa’da her istenen değişiklik, hiçbir kurumla ve toplumla uzlaşma gözetilmeden yapılırsa bundan sonra neler değişebilir?
Anayasa değiştirilse bile bu değişiklik geçersiz sayılabilir mi?
Artık bu sorulara cevap arayacağız... Bu Pazar Her Açıdan’da yine son gelişmeleri en iyi şekilde yorumlayacak çok önemli konuklar var...
Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın programa katılmak üzere Antalya’dan, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eski Rektörü Yücel Aşkın ise Van’dan geliyorlar. Hürriyet gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever ile Anayasa Hukukçusu Doçent Sultan Uzeltürk de Her Açıdan’ın konuğu olacaklar.
Sanıyorum bu hafta yine merak ettiğiniz soruların birçoğuna en net cevapları bulacağınız bir program izleyeceksiniz. Pazar günü öğlen 12.30’da (bu hafta 15 dakika daha geç) STAR’daki tartışmayı kaçırmayın derim!

