Dünkü yazımda eski Tahran Büyükelçimizin eşi Handan Haktanır’ın İran’da yaşadıklarını anlatan mektubu (Milliyet’ten alıntı yaparak) vermiştim. Bu mektup şöyle bitiyordu:“O nedenle Türk kadınlarının çok dikkatli olması ve son derece masumane bir şekilde, özgürlük adı altında gelen bazı uygulamaların ilerde baskıcı bir rejimin ayak sesleri olabileceğini asla akıllarından çıkarmaması gerekiyor.” Dünyada ve burnumuzun dibinde baskıcı din rejimine geçen ülkeleri gören Türk kadınlarının gelişmeleri gerçekten de dikkatle izlemesi gerekiyor. Ama örneğin AKP’li kadın milletvekillerinin, okumuş eğitimli kadınların Meclis’te yaptığı konuşmalara bile baktığınızda onların da hep “özgürlük”ten dem vurduklarını görüyorsunuz.Ahmet Hakan’ın tutturduğu nokta da özgürlük... Dünkü yazısında o da beni “hoca” yapmış, “imam” yapmış ve ağzımdan söylemediğim birçok şeyi yazmış.Ben “Müminler yüzyıllardır yanlış yapıyor” demedim. “Hadi açın başınızı da toplumu germeyin” asla demedim. Ama şunu diyorum; kendini sıkıntıdan kurtarmak, tehlikeli (hatta cehennemlik) gördüğü kadını örtmek, eve kapatmak, ona yalnızca “eş ve anne” rolünü vermek isteyen erkekler tesettür geleneğini bugüne kadar şeriatla yönetilen Arap ülkelerinin öncülüğünde sürdürmüşlerdir. Bunun “din emri” olduğunu söylemek işlerini kolaylaştırmıştır. Aksini iddia edenler buyursun “açık emir”i göstersinler.Tesettürün, türbanın Müslümanlıkta farz olmadığını bundan önce birçok din uzmanı, ilahiyat profesörleri söylemiş, kitaplar yazılmış, hâlâ yazılıyor. Onun için bunu ilk gören, anlayan benmişim gibi “evraka, evraka” diye bağırmam çok saçma olur. Aynen buna “bütün inananların uyması gereken sonuç” demeye kalkmam kadar saçma...Ahmet Hoca (veya “Hoca Ahmet” mi desem) Şeriat devleti, İslâm devleti ile laik devlet arasındaki farkı ise kusursuz açıklamış, “bu tartışmaları yapabiliyor olmamızı” bile laikliğe borçlu olduğumuzu gayet güzel anlatmış. Büyük hatasına gelince; türban tartışmasını; AKP’nin yıllarca “din-inanç özgürlüğü” dediği, son zamanlarda ise “giyim kuşam özgürlüğü”ne çevirdiği gibi “18 yaşına gelmiş bir kızın üniversitede nasıl giyineceğine karışılabilir mi” sorusuyla sınırlaması bugünlerde sık sık yapılan bir hata (takiyye de diyebiliriz). İşte eski Tahran Büyükelçisinin eşi Handan Haktanır’ın mektubunda “özgürlükle başlayan” diyerek vurguladığı bu olmalı... Hakan’ın da yazısında uzun uzadıya dinden söz etme gereği duyduğu gibi “türban” din ekseninde bir tartışmadır. Laiklik ilkesinin zedelenmesi, din devletine gidişin yolunun açılması tartışmasıdır, özgürlükle ilgisi yoktur.Ayrıca, konunun “18 yaşındaki kız”la sınırlı kalmayacağı, 18’den 70’e devlet dairelerine, Meclis’e de sıra geleceği (bkz: AKP’den Egemen Bağış, Fatma Şahin, Hüsnü Tuna’nın, Diyanet-Sen’in vb. açıklamaları), hatta 6-7 yaşına, ilkokula kadar ineceği açıkça ortaya konmaktadır.Aslında Ahmet Hakan’a en güzel cevap dün köşesinin yanında, Hürriyet’in 4. sayfasında verilmişti. Muğla-Milas’ta Çamköy İlköğretim Okulu’nda din bilgisi öğretmeninin camiye götürerek “sarık, cübbe ve tespih”le fotoğraflarını çektiği (ve sonra da öğrencilere parayla sattığı) 9-10 yaşındaki çocuklar...Buna da “münferit olay canım” diyorlarsa Türkiye genelinde hızla yayılan benzer olayları hem yazacak, hem de Pazar günü Her Açıdan’da izleteceğim. Mesele benim açımdan da bu kadar basittir Ahmet Hocam!*****Türban çekişmesinde son noktaYine onbinlerce kişinin mitingler, yürüyüşler yaptığı, hukukçuların toplu halde Anıtkabir’e çıktığı ciddi bir kriz noktasındayız.Halk kesimleri kutuplara ayrışarak karşı karşıya geldiği gibi, son yıllarda sık sık görülmekte olan siyasetle yargı çekişmesi de had safhaya çıkmış durumda... Bu hafta Cumartesi günü yapılacak 2. tur Meclis oylamasının ertesi günü yayınlanacak olan Her Açıdan’da “üniversitede türbanın serbest bırakılması sorununda gelinen en son nokta”yı tartışacağız. Meclis’te kabul edilen türbanla ilgili Anayasa değişikliği yargıyı aşabilecek mi? Türkiye’de yaratılan “laiklerle türbanlılar” bölünmesi yakın gelecekte ne gibi ciddi sorunlar çıkarabilir mi? “Araştırmalarda kızların lise sonrası eğitime devam etmeme sebepleri arasında türban yüzde 1 oranında çıkarken nasıl oldu da bu konu krize dönüştü” gibi sorulara cevap arayacağımız programa bu hafta:Danıştay eski Başkanı Nuri Alan, CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, üniversitede türbanın serbest bırakılması için öğretim görevlilerinin hazırladığı bildiriyi imzalayan akademisyenler arasında olan Bilgi Üniversitesi Hukuk Prof. Dr. Niyazi Öktem ve uzun süredir ekrana çıkmayan ünlü tiyatro sanatçımız Oya Başar konuk olacaklar.Hepinizi bekliyorum, Pazar günü öğlen saat 12.30’da STAR’da, unutmayın.
Dün Milliyet’te Can Dündar’ın NTV’deki programına gelen bir mektup yine onun sütununda anlatılıyordu. Gerçi “Time” gibi dergilerde İranlı kadınların ağzından da yapılan din baskısına tepkiler sık sık yer alıyor ve ben de zaman zaman bunlara köşemde yer veriyorum ama burada 1991-94 yılları arasında Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliğini yapan Korkmaz Haktanır’ın eşi, orada yaşamış olan bir Türk kadını anlatmaktaydı. Can Dündar programda mektubun bir kısmını okumuş, yayından sonra Handan Haktanır’a ulaşarak tamamını yayınlamak için izin istemişti.Bazı cümlelerini ben de sizlerle paylaşmak istiyorum:“Tayinimizin ilk günlerinde İranlı kadın dostlarım bana sürekli olarak Türk kadınlarının dikkatli olmalarını ve erkeklerin bilinç altındaki güvensizlik duygularından ve endişelerinden kaynaklanan bu uygulamanın sinsice ve adım adım geldiğini söylüyorlardı.Bir gün okullarına gittiklerinde kapıda ‘Bundan böyle hicabsız derslere giremeyeceklerine dair’ bir kağıt bulmuşlardı. Dedikleri kadarıyla sürecin tamamlanması üç yıl almıştı. Ondan sonra ise çok geç olmuştu. İtiraz edenlerin sayısı giderek azalmış, sonuçta yıllar sonra bu ortam içine doğan kızlar için hicablı olmak son derece doğal bir şart olarak algılanmaya başlanmıştı (...) Bir süre sonra hicab benim için de refleks haline gelmişti. Öyle ki bazen rüyalarımda kendimi başı açık olarak gördüğümde korkuyla uyanıyor “Devrim polisleri geliyor” diye paniğe kapılıyordum.” Ruj süren kadınların karakola çekilip ellerine sopalarla vurulduğunu da anlatan Handan Haktanır mektubunu şöyle bitirmiş: “İşte o zaman hicabın aslında buzdağının görünen parçası olduğunu, asıl amacın kadının ezilmesi, kontrol altına alınması ve korku altında yaşayan ikinci sınıf insanlar olduklarına inandırılması olduğunu anladım.”Yarın devam edeceğiz...(Not: Sevgili okurlarım, daha önce de yazılarımda defalarca kullandığım ve Arapça’da başörtüsü anlamına gelen “mikna” kelimesi bu kez bir dizgi hatası sonucu “mihna” olarak yazılmış. Özür dileyerek düzeltiyorum.)*****Rüşvete sansür... Müthiş buluş doğrusu!İnanması gerçekten güç olaylardan biri, duyduğumda doğal olarak şaşırabilirdim ama artık Türkiye’de olan hiçbir şey beni şaşırtmıyor.TMSF’nin Ali Balkaner’den para tahsil etmek üzere görevlendirdiği yetkili “Balkaner’in adamlarından rüşvet alırken” yakalanıyor. TMSF savcılığa suç duyurusunda bulunuyor, müfettiş raporları tutuluyor vs...Uğur Dündar da bu olayı “yüzleri kapatarak, isim vermeyerek, kısacası TMSF’nin imajını zedelemeden” programında haber olarak veriyor. Haberde TMSF’nin gizli kamerayla elde ettiği ve belge olarak savcılığa sunduğu “rüşvet anı” görüntülerini de veriyor.Vay efendim sen misin haber programında en önemli sayılacak bir olayı millete izleten, RTÜK derhal Arena’ya uyarı cezası veriyor.Ne anlarsınız şimdi bundan?Hukuk kimden yanadır Türkiye’de?Kişilik haklarına saldırı, bir kurumu karalama olmadığına, kurumun kendisi olayı tespit edip şikayette bulunduğuna göre böyle bir olayı haber olarak veren haber programına “uyarı cezası” neyi anlatmaktadır?Toplumun öğrenme, haber alma hakkına müdahale değilse, anlamsız bir sansür, göz korkutma değilse nedir bu?Ve bu anlayış sürerse, olaylar gizlenir, haberleri engellenirse rüşvet ve diğer suçlar nasıl bitebilir?Kamu çıkarlarının söz konusu olduğu olaylarda gizli kamera görüntüleri serbest olduğuna göre hangi nedenle Arena’ya bu haberden dolayı uyarı cezası verdiğini RTÜK açıklamak zorundadır.Zira medya özgürlüğünün keyfî olarak kısıtlandığı bir ülkeye demokratik demek asla mümkün değildir; demokrasinin önde gelen şartlarının başında “toplumun haber alma özgürlüğü” vardır!
Dün Baykal’la ilgili yazısına “Bu işi başlatan kişi Ruhat Mengi’dir” cümlesiyle başlamış Ahmet Hocam... ‘Hocam’ diyorum çünkü kendisi aslında “tevazuyla karışık Sadri Alışık” numarası çekiyor ve “Ben bu sakalları değirmende mi ağarttım, Kur’an kurslarına, imam hatiplere, ilahiyat fakültelerine gittim. Ama bakınız ben fetva vermiyorum, Ruhat Mengi ve ondan sonra da başkaları amatör fetva oyunu oynuyorlar” demeye getiriyor.“Bunca din tahsiline karşın din iman mevzularında ben onlar kadar rahat konuşamam” diyor.Aman Hocam estağfurullah, siz de buyrun konuşun, 21. yüzyılda da her şeyi konuşup anlamaya çalışmayacaksak bunu ne zaman yapacağız?Çok haklısınız ben yıllar önce gazete röportajlarında sizinle beni ilk kez karşı karşıya getirdiklerinde (sanıyorum en az beş yıl önce) Kur’an’daki ilgili ayetlerden söz ediyor, kelime kelime okuyor, inceliyor ve konuşmamda yer veriyordum. Siz o günlerde de din konusuna hiç girmezdiniz.Daha sonra geçen yıl “İnkar etmiyorum, soruyorum” başlığıyla yazdığım yazılarda Nur ve Ahzap surelerini din adamlarına sormuş, o arada sizin de bir cevabınızın olması gerektiğini söylemiştim. Buna karşılık yazdığınız yazının başlığı “Şeyhülislam Ruhat Hanım” olmuştu, unutmak mümkün değil.O yazınız da dünkü yazınıza çok benziyor, yine Kur’an konusunda görüş bildirmenin pek anlamsız olacağı, buna yanaşmayacağınız sonucu çıkıyordu. Oysa size bu yazılarınız ve din-Kur’an hakkında konuşan herkese karşı alaycı tutumunuzla ilgili iki hatırlatma yapmak isterim.Birincisi; “Ruhat Mengi’nin İslâm düşünce tarihine geçecek bu ‘meydan okuması’ bir türlü karşılık bulmadı. İlahiyatçılarımız bu topa girmediler” derken yaptığınız hata... Geçen yıl bu yazılardan sonra Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ve Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez arka arkaya Her Açıdan’a katıldılar.Bardakoğlu Nur Suresi 31. ayeti sorduğumda ve ‘Saç-baş kelimeleri nerede, kesin emir, farz ifadesi nerede, başörtüsü değil herhangi bir örtüden ve yakaların üzerini kapatmaktan söz edilmiyor mu’ diye sorduğumda yine bugün benzer sorulara verdiği cevabı vermiş “1400 yıllık geleneği biz mi değiştireceğiz” demişti. “EMİR”İ GÖSTERMEYENE KIZIN!Diyanet İşleri Başkanı “gelenek” diyor, “prensip” diyor, “Müslümanlıkta böyle bir inanış var” diyor ama nedense “işte emir, burada ‘kadınlar başını, saçını örtecek, örtmeyenin cezası şudur’ demiş” şeklinde bir ayet gösteremiyor.Kur’an ruhban sınıfını da yasaklamasına rağmen biz devamlı Diyanet’e veya diğer din adamlarına sormadan edemiyoruz. Madem durum budur, Ali Bardakoğlu “başörtüsü emrini” kelime kelime anlatarak sözlerini Kur’an’a dayandırmak zorundadır. İzleyenler kısa süre önce Taha Akyol’un da programında aynı soruyu kendisine sorduğunu ve cevap alamadığını söylüyorlar.İkincisi; Kur’an “Oku” dediğine, “Biz bu kitabı sana her şeyin ayrıntılı açıklayıcısı olarak indirdik”, “Rabbin asla unutkan değildir”, “O yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır” dediğine göre okumak ve anlamak için aslında imam hatip veya ilahiyat mezunu olmak hiç de şart tutulmamış. Herkes okuyabilir ve “apaçık” anlatılanları anlayabilir. Anlayamıyorsa “öyle bir şey anlatılmamış, anlatılmak istenmemiş” demektir. İstenseydi, birçok emrin açıklandığı gibi bu da kolaylıkla tek cümlede ve açıkça söylenebilirdi... Örneğin apaçık şekilde mihna, nasıyf kelimeleri “başörtüsü” olarak kullanılmamışsa “hımar” kelimesinin sonuna da “res” ilavesi yapılarak “baş” vurgulanmamışsa başın örtülmesi sonucu çıkarılamaz.Her şeyi “detaylandırarak” anlattığı içinde defalarca vurgulanan Kur’an’da bu detay unutulmuş olamaz.Haydi ulema daha iyi biliyorsa çıkıp kelime kelime bunları açıklasın. Ben Ahmet Hakan’ın yerinde olsam gerçeği öğrenmek isteyenlere kızacağıma “emir”i gösteremeyenlere kızardım!(Not: Gerçi burada asıl konu “din ve devletin ayrı tutulması” ilkesinin zedelenmesidir. Başörtüsü Müslümanlığın beş şartından biriymiş gibi kadınların tesettürü üzerinden siyasi kazanç sağlanmasıdır. O arada “din emri” konusuna da ister istemez giriliyor.)
Dünyadaki tek “laik-demokratik rejime sahip Müslüman çoğunluklu ülke” olan Türkiye’de, sanki daha önce birçok İslâm ülkesinde din diktatörlüğüne nasıl geçildiği, mahalle mahalle radikal dinciliğin nasıl yayıldığı ve rejimin karşısına dikildiği görülmemiş gibi “özgürlük, demokrasi, haklar” gibi kavram ve sözcükler demokrasinin yok olacağı noktaya varmak için kullanılıyor.Siyasetçiler ile destekçileri bunu yapıyor ama bence tartışmalarda en çok dikkat çeken noktalardan biri; sanki demokrasiler sınırsız özgürlükler rejimiymiş ve hiçbir kısıtlayıcı kural olamazmış gibi “hak ve özgürlükler adına” türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını isteyen liberallerin düştüğü çelişkili durum...Onların hemen hepsi üniversitede türbanın serbest olması gerektiğini ama “kamu kuruluşlarında hizmet verenler ile lise, ilköğretim okullarına” bu özgürlüğün kesinlikle tanınamayacağını savunuyorlar.OKUR AMA ÇALIŞAMAZPeki bu binlerce, onbinlerce öğrenci doktor, hakim, öğretmen, mühendis, mimar üniversite diplomalarını ceplerine mi koyacaklar? Kadın hakim, doktor, öğretmenlerin hepsi özel işyeri mi arayacaklar? Özel okullar Milli Eğitim’e, özel hastaneler de Sağlık Bakanlığı’na bağlı olduğuna göre ve bırakın hakimi, savcıyı türbanlı avukat bile mahkemelere giremeyeceğine göre neden yıllarca okuyacaklar?Ayrıca, “Müslüman kadın”ın tarifi haline getirdikleri türban (ya da başörtüsü) dinin gereği olarak takılıyor ve ergenlik çağından itibaren gerekli olduğu iddia ediliyorsa hangi hakla lise ve ortaokulda “kesinlikle yasak” olduğunu söyleyebiliyorlar?Bazı AKP milletvekilleri, belediye başkanları, iktidara yakın gazeteciler, son olarak Diyanet-Sen “Türban her yerde serbest olsun” dedi. Diyanet-Sen “Başörtüsü bir temel insan hak ve özgürlüğü meselesidir. Aynı zamanda Allah emridir, hayatın her bölümünde serbest bırakılmalıdır” şeklinde bir bildiri de yayınladı.Kısacası “liberal”lerin ve “AKP’nin türbandan siyasi kazanç sağlamasını durduracağız” diyerek destek veren ama yine ilk ve ortaöğretim ile kamu kuruluşlarında hizmet verenlerin “kesinlikle türbanlı olamayacağını” söyleyen MHP’nin söylemleri çok kısa bir süre sonra hiçbir anlam ifade etmeyeceği şimdiden görülüyor... SİZİ KİM DİNLEYECEK?Üniversitede türbandan sonra devlet daireleri ve liseler gelecek, aksi mümkün değil... “Din, inanç gereği” olduğuna göre ve “kılık kıyafet nedeniyle eğitim hakkı engellenemez” dendiğine göre çarşaf da gelecek... O zaman ne diyecekler, nasıl durduracaklar bugünden bir açıklasalar ne iyi olur...Bir de Avrupa İnsan Hakları Komisyonu kararlarında da belirtilen, Sözleşme’de bulunan “özellikle halkının büyük çoğunluğunun belli bir dini benimsediği ülkelerde bu dinin sembollerle veya dinî törenlerle açıklanması diğer öğrenciler üzerinde baskı oluşturabilir. Bunu önlemek ve yüksek öğretimde dinci akımların kamu düzenini bozmamasını sağlamak için laik üniversiteler kurallar koyabilir” şeklindeki 9. maddeye (Avrupa ülkelerinde şu anda böyle bir baskı olmadığına göre) neden gerek görülmüş onu da açıklamalılar.Her sıkıştıkları noktada “bunları önlemek devletin görevidir” diyorlar ama önlemek üzere konmuş (ve üstelik en özgürlükçü ülkelerin sözleşmesinde de bulunan) şartların hepsi kaldırıldığında, olaylar ortaya çıkınca devlet nasıl önleyecek onu açıklamıyorlar.Hem sınırsız özgürlük isteyip, sonunda antidemokratik ortamların yaratılmasını önleyici kurallara, hem bazı alanlarda özgürlüğe karşı çıkmak, hem de sınırsız özgürlükle çıkacak kaosu önlemeyi devlete bırakmak ve “o gün geldiğinde biz yine tepkilerimizi açıklarız” demek oldukça çelişkili bir liberallik anlayışı oluyor.Siz konuşur, açıklarsınız da, o noktada kim dinler sorusunu da düşünmeleri gerekiyor.Konu “Türkiye’nin geleceği” olduğuna göre bu cevapları şimdiden verseler diyorum.*****Annelerin örtüsü, babaların cüppesiTabii bir de MHP’nin çelişkisi var ortada... Son olarak Devlet Bahçeli “sadece üniversitelerde türbana izin verileceğini” açıkladı ve “diğer okullarda, devlet dairelerinde kesinlikle olmayacak” dedi. Oysa MHP her ne kadar “kesinlikle olamaz” diyorsa da “Neden olamayacakmış” sorusu kısa sürede önlerine gelecektir. Kabul etmedikleri takdirde zaten dinin “en verimli siyasi malzeme” olduğunu anlamış olan parti (MHP dışındaki) yakın gelecekte “her şeyi tek başına halledecek” duruma da gelecektir.AKP bugüne kadar bazılarının yaptığı “Türban annelerimizin geleneksel başörtüsüne benzemiyor, o siyasi simge” şeklindeki konuşmaları (yine usta siyaset bilimciler yardımıyla olmalı) pek güzel kullandı ve “üniversitede baş ‘çene altı’ndan bağlanacak” şeklindeki ustaca bir adımla golü attı.Şimdi Erdoğan diyor ki “Annelerin başörtüsü isteniyordu, getirdik daha ne istiyorsunuz”...Oysa o konuşmalar (her ne kadar yanlış bir tartışma ise de), kendisinin daha sonra “velev ki siyasi simge olsa yasaklayabilir misiniz” sözüyle anlattığı gibi forma şeklinde bir örnek bağlanan türbanın siyasi simge olduğunu anlatmak için yapılmaktaydı. Yoksa konu “din-inanç özgürlüğü” olduğuna ve nasıl bağlanırsa bağlansın “Kur’an emridir” denerek üniversitede serbest bırakılması istendiğine göre nasıl bağlanırsa bağlansın “dinî bir uygulamanın devlet yapısına taşınması” demektir.Kelime oyunu yaparak halkı aldatmaktan vazgeçsinler, başlayınca annelerin başörtüsüne izin veren devletin annelerin çarşafına da, babaların cüppesine veya her tür “simge aksesuar veya kıyafetine” de izin vermesi gerekir.Aksi takdirde neden sadece “annelerin başörtüsü ayrımcılığı”nın yapıldığını öğrencilerin sorma hakkı doğar.Madem ki özgürlükler kısıtlanamaz, hiçbirini kısıtlayamazsınız.Ayrıca Bahçeli’nin “Başın örtülmesinde yüz açık olacak, kimlik belli olacak, o nedenle çarşaf olamaz” sözü ne kadar anlamsız farkında mısınız?Çarşaf peçesiz olduğu takdirde yüzü açıkta bırakır ve çene altından bağlanır.Haydi açıklayın, ne kusuru varmış çarşafın?Çünkü siz açıklamazsanız Denizli’de, Van’da çarşaflı miting yapanlar yakında nasılsa açıklayacaklar.
Ülkenin yüksek mahkemeleri, Anayasa hukukçuları, neredeyse tüm sivil toplum kuruluşları uyarı görevlerini hakkıyla yapıyor ve demokratik çözüm arıyorlar. Hukukçular AKP ile MHP’nin anlaşarak yapmaya çalıştığı değişikliklerin “Anayasa’nın laiklikle ilgili değişmez, temel ilkeleri durduğu sürece ne belli maddelerde ne de diğer kanunlarda yapılan değişikliklerin istedikleri sonucu vermeyeceğini” tekrarlıyorlar.Son olarak 3 Şubat Pazar günü Her Açıdan’da Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu bunu açıkladı ve “Temel hak ve özgürlükler” konusunda referandum yapılamayacağını, Cumhurbaşkanı’nın da bunu istemeyeceğini söyledi.Yapılan tartışma bir “yasakçılık-özgürlükçülük” tartışması değildir. Türkiye’nin rejimini koruyan, bugününü ve geleceğini düzenleyen temel kanunlar, kısacası hukuk tartışılmaktadır. Ve eğer Türkiye bir hukuk devletiyse, söylendiği gibi “hukukun üstünlüğü” her şeyden önce geliyorsa en başta bu ülkeyi yönetenlerin bu hukuka saygı göstermesi, evirip çevirip oyuncak gibi oynayarak istedikleri sonucu “ne pahasına olursa olsun” elde etmeye çalışmaması gerekir.Ama bakıyorsunuz tartışma hukuk iken Başbakan ve diğer siyasetçiler sanki söz konusu hukuk değil de kutupmuş gibi toplumu birbirine düşürmeye çalışıyorlar. Son olarak Meclis eski Başkanı, AKP Milletvekili Bülent Arınç uzun süren sessizliğini yine “kutuplaşmaya hizmetle” bozdu ve önce sanki mesele “tüm dinî kıyafetlerle, dinsel (veya siyasi) simgelerle devlet alanlarına girilmemesi” değilmiş, yalnız türbanmış gibi ve hukukî bir kural değil de birileri tarafından önleniyormuş gibi “Başı kapalı olarak okula giremezsin diyen yasaklı bir zihniyet var” dedi. O da yetmedi “Onlar giremezken çok sevgili arkadaşları hangi kıyafetle üniversitelere giriyorlar biliyorsunuz. Hatta biraz da kıskançlıkla izliyorsunuz. Yavrularımız arasında bir ayrımcılık yapılması eşitliğe aykırı” dedi... Yine yetmedi, AKP ve MHP’nin istedikleri değişikliği iki kişi anlaşarak, paldır küldür yapmalarına -ki AKP’nin istediği Anayasa değişikliklerini hazırlayan Bilim Kurulu’nun başındaki Prof. Ergun Özbudun bile dayanamayarak uyarmıştır- karşı çıkanları “darbe çığırtkanlığı” ile suçladı.İFTİRA DAVASIKendisi de hukukçu olmasına rağmen bilinçli olarak hukuku hiçe sayan ve tartışmaları “bir zihniyet”e maleden, öğrencileri birbirine karşı kışkırtan ve demokratik tepki haklarını kullanan bir toplum kesimini darbe çığırtkanlığıyla suçlayan Bülent Arınç’ın kendisi hukuk önünde suçludur.Ve büyük ihtimalle bu insanlardan herhangi biri onun hakkında “hakaret ve iftira” davası açma hakkına sahiptir.Bunun da ötesinde Arınç “çok sevgili arkadaşları” sözüyle aslında “tepki duydukları” demek istediği öğrencilerin kıyafetlerinde ne kötülük olduğunu da açıklamak zorundadır. Zira “yavrularımız” sözüyle de “türbanlılar dışında kalan, ‘çok sevgili arkadaş’ tanımı içine topladığı gençleri kastetmediği konuşmasında açıkça bellidir.Her ne kadar “AİHM kararları ve bunların ilgili olduğu ‘Sözleşme’nin 9. maddesi’ zaten eşitliğe aykırı bir ortam yaratılacağı için (tümüyle Arınç’ın iddiasının tersi yönde) o şekilde çıkmış ve hazırlanmışsa da Bülent Arınç evrensel hukuku da hiçe saymakta bir mahzur görmemektedir. Bu konuda AİHM’nin Türk yargıçlarının son birkaç gün içinde yaptıkları açıklamaları da görmemektedir.Konuşurken hiç değilse bu ülkede TBMM Başkanlığı yapmış biri olduğunu aklında tutsa çok iyi olacak.*****Sınıf Bunadı’yı kaçırmayın! Geçen hafta Müjdat Gezen Tiyatrosu’nun “Sınıf Bunadı” isimli son oyununu izledim. Sanattan kazandığı her kuruşu yine sanata yatıran, bununla da yetinmeyip ömür boyu ödeyeceği kredilerle “huzurevi” açan, ormanlar üretmeye çalışan Müjdat Gezen yine zevkle izlenen bir oyun ortaya çıkarmış.“Sınıf Bunadı”da Hababam Sınıfı’nın bilinen karakterleri Domdom, İnek Şaban, Tulum Hayri, Güdük Necmi ve yıllar sonra aynı sınıfın farklı kuşaktan genç öğrencileri karşı karşıya geliyorlar.Müjdat Gezen, artık yarı bunamış durumda olan ve hastaneden kaçan Refüze Ekrem rolünde...Hababam’ın o dürüst, saygılı, iyi kalpli okul müdürü Kel Mahmut’un yerini ise üç kağıtçı, katı kalpli bir müdür almış. Sınıf Bunadı’nın ana teması Türkiye’nin yaşadığı “değerler” erozyonu ve bu erozyon içinde Atatürk’e bağlılığın bile tartışılır hale getirilmesi... Özellikle son yıllarda yaşanan değişim/dönüşüm...Oyunun sonunda Müjdat Gezen’in canlandırdığı Refüze Ekrem’in söylediği “Bunadıysak Atatürk’ü unutacak kadar bunamadık ya” sözleri sanıyorum benim gibi birçok izleyicinin gözlerini yaşartmıştır...İnsanı gülerken bile hüzünlendiren bir oyun olan “Sınıf Bunadı”yı ailece görmenizi ama özellikle ilkokuldan lise sona kadar olan öğrencilerin mutlaka görmesini öneriyorum.Hababam’ın eski öğrencilerini canlandıran deneyimli sanatçılar İlhan Daner, Ercan Demirel, Erdoğan Tuncel, Ercan Bostancıoğlu, Ferdi Merter, Kemal Kuruçay, Ümit Yasin’i büyük bir zevkle izliyorsunuz ama onların yanında çok dikkat çeken iki isim de var; Müzik öğretmeni rolünde Ebru Tekgündüz ile öğrencisine söylediği “Can, gizem yapma” esprisine pek güldüğüm Edebiyat öğretmeni İlker Ayrık.Bence ikisi de gerçekten uluslararası düzeyde başarı kazanabilecek potansiyele ve doğal yeteneğe sahipler.Müjdat Gezen’i, öğrencilerini ve diğer sanatçıları gönülden kutluyorum.
İktidar ve “yardımcıları” pür heyecan olayın yalnızca “türban, din-inanç özgürlüğü” olduğunu anlatadursunlar ve “sadece bu kadar olmadığını, işin gerisinde laik-demokratik rejim tehlikesi olduğunu” söyleyenleri de yasakçı ilan ededursunlar, laik rejim konusunda tehlikenin uluslararası sinyalleri bile görülmeye başlandı.Son George Bush-Abdullah Gül görüşmesinde Bush’un -her zaman Türkiye’nin rejiminden övgüyle söz edilirken “laik-demokratik” tanımı kullanılmasına rağmen- neden bu kez “laik” kelimesini atladığı dikkatleri çekmişti. Birçoğumuz bunu yazdık da...Geçtiğimiz hafta içinde Hürriyet gazetesi bir ABD yetkilisinin yaptığı “AKP Hükümeti’nin ‘laik demokrasi’ ifadesinin Washington tarafından vurgulanmasından rahatsız olduğu açıklamasını” haber yapmıştı. Bu habere göre AKP Washington’a “Siz Avrupa ülkelerinden söz ederken sadece demokrasi ve demokratik sözcüklerini kullanıyorsunuz. Doğrusu budur. Türkiye de AB ile tam üyelik müzakeresi yapan bir ülke olduğuna göre neden ‘laik’ eklemesine gerek duyuyorsunuz” demiş ve bunun üzerine Türkiye’nin rejiminin tanımından “laik” kelimesi çıkarılmış.Bu sıradan bir haber değildi, cevabının Başbakan ve Cumhurbaşkanı tarafından verilmesi gereken bir soru niteliğindeydi ama onlardan hiç ses çıkmadı.Konuyu bana hatırlatan ve sormamı isteyen izleyici ve okurlarım çıkınca ben de görevi üstlendim.Soruyorum; AKP Washington’dan böyle bir istekte bulundu mu ve Türkiye’nin laik rejiminden rahatsızlık duymadığını, tanımın asla değişmeyeceğini söyleyebilir mi?*****Önce “kul hakkı”nı düşünün!Gazetelerde Zeytinburnu’ndaki patlamada annesini babasını kaybeden küçük çocuklara, yürek dağlayan gözyaşları döken gençlere, babası cezaevinde anasını da bu olayda yitiren güzel Ebru’cuğun ağlayışına bakıyorum.Sonra Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın “Vatandaş ihbar etmedikçe önüne geçemeyiz” sözüne, Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın’ın “memurları ruhsatsız yeri kapatmamakla yüzde yüz suçlu olmasına rağmen” ileri sürdüğü mazeretlere, Vali Muammer Güler’in “Zaman zaman böyle patlamalar olabiliyor” açıklamalarına bakıyorum.20 yıldır kontrol edilmeyen demiryolunda bir conta nedeniyle, Bolu Tüneli’nde “buzlanma” nedeniyle, yapı hatasıyla çöken binalar nedeniyle ölen onlarca insanımızı düşünüyorum.Bu olaylardan sonra hâlâ mazeret ileri sürebilen ve derhal sorgulanmaları ve cezalandırılmaları gerekirken sanki olaylar kendileriyle ilgisizmiş gibi koltuklarında oturanları düşünüyorum. Ne demek “önüne geçemeyiz”, ne demek “zaman zaman böyle patlamalar olabiliyor”, hangi medeni ülkede bunlar görülmüş? Bu ülkeyi yönetenler işlerine geldiği konuda diğer ülkeleri örnek gösteriyorlar da insan hayatı söz konusu olduğu zaman neden diğer ülkelerdeki disipline, kusursuzluğa hiç bakma gereği duymuyorlar?TCDD Genel Müdürü’nün, Zeytinburnu Belediye Başkanı’nın cezalandırılması için, diğerlerinin de sorumlu olduğunun açıklanması için daha kaç patlama, kaç bina çökmesi, kaç demiryolu cinayeti gerekiyor, söylesinler halka. İhmalden, ilgisizlikten ortaya çıkan her olay sonrasında onlarca kişinin hayatının faturasının neden yalnızca makinistlere çıkarıldığını açıklasınlar.Yeter artık Türkiye’yi yönetenlerin dikkatleri türbana çekerek suçlarını, eksiklerini unutturdukları... Önce o yiten canların, hayatta yapayalnız bırakılan çocukların, evlatlarına ağlayan anaların “kul hakkı” nı düşünsünler. Bu olayların sorumluları hukukla cezalandırılmaz, korunurlarsa da kurtulmuş olmayacaklar. O kul hakkı peşlerini asla bırakmayacak!
Dün VATAN’da yer aldı; Diyanet İşleri Eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz “Başörtüsü Müslümanlığın olmazsa olmaz şartı değil. Öyle olsaydı başı açık kadınların Müslümanlıkla âlakası olmazdı. Bu kabul edilebilir bir şey değil” derken, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu “Dinimiz kadınların yüz ve elleri hariç örtünmesi prensibini koymuş” diyor.Sayın Bardakoğlu’nun ifadesinde “prensip” kelimesi dikkat çekici... Zira dinde prensipler değil “şartlar, emir veya tavsiye”ler vardır. Ayrıca Nur Suresi 31. Ayet’te “yüz ve elleri hariç” diye bir ifade geçmiyor, “kendiliğinden görünenler dışında”, “ferclerini (ayıp yerlerini) saklasınlar, ziynetlerini göstermesinler” ifadesi var.Ve tabii Kur’an ayetleri yorumlanırken “indiriliş nedenleri, ‘söyle’ veya ‘ey inananlar’ hitabıyla başlama farkı, emir ifadesi olup olmadığı” büyük önem taşıyor. Örneğin Nur 31’de “baş ve saç” kelimelerinin geçip geçmediği, “hımar, humur” kelimesinin başı örtme anlamına gelip gelmeyeceği son derece önemli.İlahiyat profesörleri bunlar incelendiğinde başörtüsünün emir olmadığını, Hz. Peygamber’in kendisine biat eden kadınlardan da bu şartı istemediğini, tesettürün-türbanın “sahabe”lerden bugüne bir gelenek olarak, özellikle Arap ülkelerinde sürdürülerek geldiğini defalarca açıkladılar.Buna rağmen ısrarla “başörtüsü din emridir veya prensibidir” dendiğine göre ben “her ikisinin kızları da başlarını açarak üniversiteye gitmiş olan” iki Diyanet İşleri Başkanı’nı televizyonda; benim hazırladığım Her Açıdan programında bu konuyu birlikte anlatmaya davet ediyorum.“Diyanet TV”yi beklemelerine gerek yok, bu program onlara açık, madem ki konu neredeyse bir rejim bunalımı haline geldi ve türban “Müslüman kadın için şarttır” dendi, bu nedenle türbansız kadınların inancı da tartışmalı hale getirildi, Diyanet İşleri Başkanları gazetelere yaptıkları açıklamaları televizyonda da yapmalıdırlar.21. yüzyılın daha gelişmiş bilgi ve akıl düzeyiyle “Kuran’ı 1400 yıl öncesinden daha doğru” yorumlamak mümkün olmalı. Bu durumda “1400 yıllık gelenek” diyerek işin içinden sıyrılmak kolaycılıktır.Yorumları çatıştığına göre kelime kelime açıklasınlar da önce biz kadınlar anlayalım. (Her ne kadar türban çabası siyasetçi erkeklerin sorunu gibi görünüyorsa da...)Türkiye’nin geldiği nokta “kenara çekilebilecekleri” bir nokta değildir, kararlarını bekliyoruz.*****Erkekler de din haklarını istiyor! Çok sayıda telefon ve mail geliyor erkeklerden... Bir kısmı “Madem ki Kur’an’da emir olmadığı halde, bunu Diyanet İşleri Eski Başkanı da dahil birçok ilahiyatçı, din adamı açıkladığı halde ‘emirdir’ diyerek türbana izin veriliyor, o emirse Kur’an’ın başka emirleri de var; biz de birden çok kadınla evlenmek istiyoruz, tez bu kararı da çıkarsınlar” diyor... Bir kısmı “Bundan sonra karılarımız, kızlarımız eşit miras hakkı isteyemez, biz istediğimiz zaman boşanmış sayılırız, şahitlikleri de iki erkeğin şahitliğine eşit olacak” diyorlar...Bazıları ise “madem ki dinimizi yaşayacağız ve baş örtmek bir din hakkı ve özgürlüktür, kadınların başını örtmesi özgürlükse biz de sarıkla özgür olacağız, erkeklere de özgürlük hakkı tanısınlar” diyor.Bütün bu söylediklerinin de Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli tarafından kadınların türbanı konusundaki ısrarla savunulmasını ve Anayasa’da değişiklik yapılmasını istiyorlar.Onların haksız olduğunu kim iddia edebilir? Haklı olduklarına göre bakalım Erdoğan ve Bahçeli en kısa zamanda hemcinslerinin insan haklarını da kadınlarınki gibi heyecanla sağlamaya çalışacak ve Anayasa’ya ilave edecekler mi, göreceğiz.Bunu yapmadıkları takdirde kendileriyle ve bugüne kadar sürdürdükleri siyasetle çelişkiye düşmüş olacaklar!
Haydi kadın milletvekilleri zaten ortada yok, TÜSİAD Başkanı da kadın olmasa kadınları ilgilendiren türban konusunda erkeklerin boğaz boğaza giriştiğini göreceğiz ama ya bu erkeklerin “konuşan toplum kesimlerine” karşı tavrı nedir?AKP’li Burhan Kuzu bu kez de bize kızmasın ama birdenbire kuzuluğu bırakıp kurt kesildi ve konunun birinci dereceden muhatabı olan, ülkenin üniversitelerine, yüzlerce rektörüne tepkilerini gösterdikleri için sinirlenerek “Rektörler amuda kalkmasın” dedi.AKP’nin diğer kuzusu -mu acaba- MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise yine ülkenin en önemli sivil toplum kuruluşu TÜSİAD’ın üyelerini bir kalemde, bir cümlede “dinî inançları cüzdanlarıyla sınırlı” yapmaktan çekinmedi. Hiç gizlemeye, bu sözlere de takla attırmaya çalışmasın “manevi değer” dediler mi artık “din” anlaşılıyor, ülkede başka hiçbir manevi değeri ağızlarına aldıkları yok. Peki kadınların türbanı dışında demokratik hak, bireysel özgürlük (örneğin “ifade özgürlüğü”) yok mudur ki başta Başbakan olmak üzere hepsi konuşana, tepki gösterene hakaret etmeye başladılar? Bu nasıl özgürlükçü anlayış, nasıl bir demokrasidir?Madem ki sadece özgürlük açısından düşünüyorlar Türkiye’de mahalle, mahalle “sohbet toplantısı” adı altında kadınlar neden din ekseninde örgütlendiriliyor ve tesettürlü kadın sayısı hızla arttırılmaya çalışılıyor? Neden kapanan kadınlara ve ailelerine “iş bulma”dan başlayarak imkânlar sağlanıyor? The Economist “Fethullah Gülen cemaatinin Güneydoğu’da AKP’ye ‘bedava sağlık hizmeti vererek, et dağıtarak’ yardım ettiğini” nereden biliyor?Bazı gazete köşelerinde “kadınlar zorla tesettüre sokulmasın diye, Batılı görüntü bozulmasın diye” üniversitede türban için atılan adımlara tepki gösterildiği yazılmakta... Bu, konuyu tümüyle basitleştirmektir, türban konusundaki tepkilerin nedeni böyle bir korku, olay ise bir “din yasağı” değil “dinin siyaset tarafından istismarına getirilen yasak”tır, “bu istismarın gelecekte rejim tehlikesi oluşturması”dır. Üzerinde ciddiyetle durulmasının, yüksek mahkeme kararlarının ve bugün sivil toplum kuruluşları, yargı ve üniversitelerden gelen tepkilerin nedeni de budur. Ve 5 yıldır türbandan başka şey konuşulmayan bir ülkede, bu gelinen noktada, Türkiye’nin geleceği söz konusu iken hiç kimse “Bıktık artık türbandan” diyemez, dememelidir. Ayrıca... MHP Genel Başkanı TÜSİAD üyelerinin veya herhangi bir vatandaşın dinini, inancını nasıl sorgulayabilir, ne hakla dini/inancı “cüzdan”la ilişkilendirebilir, bunun cevabı ondan istenmelidir. Her şeyden önce MHP’nin kurmayları üniversitede türban yasağının kalkmasına katkıda bulunmalarının başta gelen nedenini: “AKP’nin türbanla oy toplamasına engel olmak” olarak belirttiklerine göre “türban ile cüzdan ilişkisi MHP için söz konusu değil mi” sorusunu başkalarına saldırmadan önce kendilerine sormaları gerekir.AKP ve MHP yöneticileri demokrasiye saygıları varsa konuşanı susturmaktan vazgeçsinler. Malezya’ya benzetilme ihtimali ufukta beliren bir ülkede bunu zaten başaramazlar!*****Sabih Kanadoğlu Her Açıdan’da AKP ile MHP Anayasa’da ve diğer ilgili kanunlarda “üniversitede türbanı serbest bırakacak” değişiklik çalışmalarını hızla tamamlıyorlar. Bu değişiklikler gelecek hafta Meclis’e gelecek ve Meclis tablosuna göre de kabul edilecek.Buna rağmen acaba üniversiteler türbanlı öğrencilerle eğitime devam edebilecekler mi?Anayasa Mahkemesi’ne başvurulsa bile acaba mahkeme kararı beklenmeden üniversitelerde yılın ikinci döneminde uygulama başlayacak mı?Türkiye din üzerinden başlatılan bu bölünme ve karmaşadan demokratik çözümle çıkabilecek mi?Bu hafta bunlara ve merak ettiğiniz birçok soruya cevap arayacağız. Konunun hukukla, yüksek mahkeme kararlarıyla ve bundan sonra çıkacak kararlarla ilgili yönünü anlatmak üzere Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu Her Açıdan’ın konuğu olacak.Verilen kararın “üniversitedeki uygulamanın sonuçları” açısından değerlendirmesini ise dün açıklanan “Öğretim üyelerinden üniversitede özgürlük bildirisi”ni imzalayan öğretim görevlileri arasında bulunan; Bahçeşehir Üniversitesi AB İlişkileri Bölüm Başkanı Eser Karakaş ile Galatasaray Üniversitesi’nden Anayasa Hukuku uzmanı Şule Özsoy katılıyorlar. Şule Özsoy kendi öğrencilik yıllarında üniversitede yaşanan değişimi de anlatacak. Bu hafta ülke gündemiyle ilgili görüşlerini anlatacak sanatçımız ise Metin Akpınar...Yine ekran başından ayrılamayacağınız bir Her Açıdan olacağına şüphe yok. Bekliyorum hepinizi!