Tek değişikliğin “üniversitede türbanı serbest bırakan Anayasa değişikliği” olduğunu zanneden ve buna da “Herkese istediği kıyafetle üniversiteye gitme özgürlüğü verilmesine neden karşı çıkılıyor” çerçevesinde bakanların ülke çapında diğer paralel gelişmeleri de duyması gerekiyor.Zira “üniversite ile kalması imkânsız, daha şimdiden AKP’nin önde gelen isimleri başta olmak üzere birçok kişi ‘orta öğretim ve kamu görevlerinde, Meclis’te de’ serbest olması gerektiğini söyledi. Bu gerçekleştiğinde, bunun yanında diğer dinî ibadet ve kuralların da devlete ve yaşam alanlarına yasalarla, kararnamelerle sokulmasıyla Türkiye’nin laik yaşam tarzı belki de bir yıl içinde büyük ölçüde din rejimlerinin düzenine dönüştürülmüş olacak” diyenlere tepeden empoze edilen bir “din karşıtlığı” suçlamasını yakıştıranlar büyük bir hata yapmaktalar.Bu dönüşüm tamamlandığında “Aa, biz böyle olacağını tahmin etmemiştik, demokrasinin korunacağını sanıyorduk” demeleri hiçbir anlam ifade etmeyecek. Çünkü “her inanca ve aynı dinden olup da dini farklı ölçülerde uygulayanlara eşit özgürlük tanımak, belli bir din veya inancı ayrıcalıklı hale getirmemek ve baskı imkânı sağlamamak” üzere konmuş olan laiklik ilkesi zedelendiğinde bunun durdurulması artık sade vatandaşların değil siyasetçinin kontrolündedir.Eğer devletin üç erkinden biri olan yargının kararları beklenmeden, tüm hukukçuların, değişikliği onaylayan ve kendileriyle aynı görüşe sahip olan Cumhurbaşkanı Gül’ün bile “yasal düzenleme gereklidir” uyarısı dikkate alınmadan, hükümet isteğiyle YÖK Başkanı keyfi uygulama yapabiliyorsa o ülkede kurumlar yok farzediliyor, yalnızca iktidar gücü açıkça ortaya çıkıyor demektir.Hiçbir kurumu, medya ve partiler başta olmak üzere hiçbir muhalefeti gözetmeyen, her konuda tek başına istediğini dayatan hükümetlerin neleri gerçekleştirmeye muktedir olacaklarını “şu anda yapılanları memnunlukla izleyenlerin bile” iyi düşünmesi gerekir.AKP’nin istediği uygulamalara, değişikliklere tam gaz destek veren MHP’nin dahi “anlaşmamıza uymadılar. 17. maddedeki değişikliği beklemediler” diyerek tepki göstermesini düşünmek gerekir. Anayasa değişikliklerini hazırlamak üzere kendi davet ettikleri hukukçulardan oluşan Bilim Kurulu’nun çalışmasını tamamlamasına fırsat vermeden aceleyle dışardan müdahaleyi de...Bu şekilde giderse toplum hissetmeden otoriter rejime geçiş hiç de zor olmaz. Dikkatler başka taraflara çekilirken birileri konuşur, birileri gereken adımları atar ve sonunda bir bakarız ki başka yerde yaşamaktayız.Umalım da Türkiye dayatmalarla bu noktaya gelmesin.Şimdi zaman zaman TV programımda da hatırlattığım bazı paralel gelişmeleri paylaşmak istiyorum...“GAVUR DİYORLAR” Okurlarımızdan gelen mail ve yorumlarda dikkati çeken şeyler...Sibel Altın isimli bir okurumun iki gün önce yazıma gönderilen “yorumlar”da anlattıkları: “Elbistan’da oturuyorum. Kahramanmaraş’a bağlı. Kızım henüz ikinci sınıfa gidiyor, özel bir okulda... Bulunduğum yerde mahalle baskısını fazlasıyla hissediyorum. Okulda öğretmeni ‘saçını örtmeyenler ve namaz kılmayanlar gavur’ diyor ve kızım bana anne sen gavur musun diye soruyor.” Bir başka okurumuz “Devlet dairelerinde Cuma namazı saatlerinde işler durdurulup vatandaşlar bekletiliyor” diyor. Bir başkası ilköğretimdeki yeğeninin sınıfında öğrencilerin din bilgisi öğretmeni tarafından namaza götürüldüğünü, öğretmenin gitmek istemeyenlere “siz cenneti garantilediniz galiba” şeklinde baskı yaptığını anlatıyor.İnanmak, ibadet etmek güzeldir ama baskı haline hele de küçük çocuklara baskıya dönüşmesi, bu nedenle devlet dairelerinin neredeyse tatil edilecek hale gelmesi üzerinde durulması gereken bir gelişmedir.Şimdiye kadar Türkiye’de bunlar duyuluyor muydu, yoksa dini yeni mi hatırladık? *****Biraz da garibanlar... Serkan Ak isimli okurumuz “suçluları serbest bırakan hakimler” için yazdığım yazıya şöyle bir yorum göndermiş: “Gazetede okudum, devleti 2 milyon YTL dolandıran, devletin malzemelerini satan şebeke 6 ay takip sonucu yakalanmış ve serbest bırakılmış. Hakime sormak istiyorum ‘devleti soyma’nın cezası yoksa haber versinler de biraz da garibanlar soysun.” Vallahi yerden göğe haklı. Hemen açıklasınlar, madem suç değil, herkes ona göre davransın. Yoksa fena ayrımcılık oluyor! *****Romantika başladı! Geçtiğimiz yıl kısa süre sahnelenen müzikli oyun Romantika geçen Pazar İstanbul’da TİM Gösteri Merkezi’nde yeniden başladı. Melek Baykal, Zeki Alasya, Çağla Şikel, Özgür Çevik, Tarık Pabuççuoğlu, Şeyla Halis, Suat Sungur, Sema Aybars ve daha birçok başarılı sanatçımızın rol aldığı Romantika’yı ilk sahnelendiği haftalarda izleyip ve çok etkilendiğim için size anlatmıştım.Koreografisini uluslararası üne sahip baletimiz Tan Sağtürk’ün yaptığı ve izlediğinizde danslardaki güzelliği de fark edeceğiniz oyunda kostümden dekora tüm unsurlar kusursuz... Hem eğlenmek, hem de gurur duyacağınız bir oyun izlemek istiyorsanız bence Romantika’yı kaçırmayın.
Bugüne kadar DTP “Kürtlere daha fazla demokratik hak istiyoruz” diyor, bu haklar arka arkaya veriliyor ama onların şikayetleri bir türlü bitmiyordu.Avrupa’ya kadar defalarca Türkiye’yi şikayete gittiler. Oysa aslında Doğu ve Güneydoğu’nun kalkınması, bu bölgelere yatırım yapılması ve Kürt vatandaşların istenen haklarının gündeme getirilmesinin AKP içindeki çok sayıda Kürt milletvekilinin öncelikli görevi olması beklenirken 22 Temmuz seçimlerinde AKP bu bölgelerde DTP’den fazla oy aldı. Demek ki Kürt vatandaşların şikayetleri ile DTP’ninkiler birbirini tutmuyor veya onların bir şikayeti yok. Ya da çözümü DTP’den beklemiyorlar.Son ihtimal “Türk-Kürt demeden önüne geleni öldüren, Kürt asker analarına ağıtlar yaktıran azılı bir terör örgütü” ile kendini özdeşleştiren bir partiye oy vermek istemediler.Ve şimdi, aynı DTP kendini PKK ile daha da bütünleşmiş göstererek ve neredeyse aynı isim altında anılabilecek bir duruşa gelerek Kuzey Irak’a, PKK terör örgütüne yapılan operasyonu protesto gösterileri düzenliyor. Kendi gafletini unutarak AKP’li Kürt milletvekillerini “gaflet ve dalalet”le suçluyor. Göstericiler tarafından Emniyet Müdürlüğü ve Çevik Kuvvet binalarına taş atılıyor.Demek ki onlara göre teröristler gece yarısı karakollara saldırıp uyuyan askerleri şehit etmeyi planlarsa ve 12’sini bir defada şehit ederse bu “özgürlük direnişi” olacak ve koskoca Türkiye bir terör örgütünün tehditlerine, katliamlarına susacak... Artık susmayacak noktaya gelindiğinde de Türkiye’nin Meclis’ine girmiş bir parti kalkıp teröristi savunacak. Eğer yıllardır sakladıkları ve artık “AB’nin istedikleri kıvama geldiğini, kendilerine arka çıkacağını” düşünerek açıkladıkları “Özerk Kürdistan” hedeflerini yüksek sesle haykırıyor olmasalar Türkiye gibi “üniter yapısının, bütünlüğünün” bozulmasına asla izin verilmeyecek bir ülkede siyasi bir partinin bu bölücü tutumuna, teröre arka çıkmasına şaşılabilirdi. Ölen teröristlerden kendileri “gerilla” diye söz ediyor ve “arkadan vuran, küçücük çocukları, bebekleri, hamile kadınları, masum vatandaşları gözünü kırpmadan öldüren” katilleri Türk askeriyle aynı sınıfa sokarak “asker veya gerilla 60 can yitirdik” diyorlar ama sağduyulu Güneydoğu halkının teröristi gerilla saymadığı kesin... Saysaydı kendini bu “gerillalar”la özdeşleştiren parti o bölgeden çok daha fazla oy alırdı. Görünüşe bakılırsa bu “gerilla, direnişçi” hikâyesini ancak olayları görmeyen, yaşamayan bir kısım yabancı basına yutturabiliyorlar.Şu andaki infiallerinin, gösterilerin sebebi ise şehit askerlerin sayısı arttıkça ve PKK’nın gücü azaldıkça Güneydoğu’daki taraftarlarını daha da çok kaybetmeleri... Aynı anda Kuzey Irak’ın güvenli hale getirilmesiyle, devlete “PKK terörü” tehdidini kullanarak şantaj yapamayacak olmaları...Öte yanda gencecik şehit askerlerimizin cenazeleri, ailelerinin acıları, fotoğrafları ülkenin bağrına kor gibi düşüyor. Bu operasyonun kesinlikle daha önceki 24 sınır ötesi operasyondan farklı olması, terör örgütü bitirilinceye kadar sürmesi, Irak’ın (ve ABD dahil diğer devletlerin) bir daha Türkiye’nin güvenliğini tehdit edemeyeceği şartlar oluşana kadar orada kalınması gerekiyor.
Ben soru sormuştum, konuyu irdelemesini istemiş ve ‘acaba bugün Anayasa’da iki kişinin anlaşmasıyla, değişiklikleri hazırlayan Bilim Kurulu’nun hukukçularını bile devre dışı bırakarak kolayca oynandığı gibi yarın da başka talepler için oynanamaz mı, çok mu zor’diye sormuştum. Laik Malezya’nın kısacık sürede nasıl şeriat rejimine döndüğünü, bugün türbansız kadınların çalıştırılmadığını anlatmıştım.Ama Ahmet Hakan yine soruyu cevaplamak yerine beni “laikçi, mücahit, mücahide” grubu içine sokup bu konuda görüşü değişmeyecek bir “kesin inançlı” yapmayı ve bir güldürü senaryosu yazmayı, kolay yolu tercih etmiş.Oysa ne ben öyle kesin yargılı, uçlarda dolaşan biriyim, ne de kendisi olası tehlikelerden habersiz...Ben bu ülkenin gazetecisi olarak diğer ülkelerdeki gelişmeleri, dünyada olup bitenleri de Türkiye’dekilerle birlikte dikkatle izlemek ve atılan adımların nereye varabileceğini, dinin siyasallaşması, bir iktidar kaynağı haline gelmesinin nelere mal olabileceğini elimden geldiğince anlatmak, uyarmak zorundayım. Ama o da oynanan bazı oyunları farkettiği için yazıma verdiği cevapla aynı köşede Cumhurbaşkanı’nı “Çok ucuz oldu Abdullah Bey” başlığı ile eleştiriyor.Peki siyaset uğruna bir oyun oynanmakta ise bunu farkeden diğer kalemleri neden “halkı korkutmakla” suçluyor? Biz ancak görevimizi yaparız, sonuçta kararlar bu ülkenin demokratik kurumlarından çıkıyor.Dün “Her Açıdan” programında avukat Kezban Hatemi “Bu işin sonu bellidir. Üniversiteden mezun olan kızlara ‘çalışamazsın’ denemez. O zaman iktidar takiyye yapmasın. Açık açık ‘türbanın her alanda serbest bırakılması gerektiğini’ söylesin” dedi.Kezban Hatemi de liberal yazarlar gibi (laik bir ülkede dinin, inancın devlet alanlarına girmesinin sonu yoktur diyenler liberal, demokrat olamıyor ya) bugüne kadar türbana ve AKP’ye destek vermiş bir isimdir. Şimdi neden AKP’nin takiyye yaptığını söylüyor; düşünmek lâzım.Bu isimlerin hepsi Bakan Ertuğrul Günay’ın dediği gibi “AKP’ye düşman”mı oldular?Hayır, sadece ortadaki tutarsızlığı, adım adım ilerleme taktiğini artık görüyorlar.İşte önemli olan, şu anda iktidarın (veya gelecek iktidarların da) istedikleri her şeyi gerçekleştirmesinin, demokrasinin bir baskı rejimine dönmesinin önünde kalan tek engel olan Anayasa Mahkemesi de etkisiz hale getirildiğinde bu adımların sonunda varılacak noktadır. Örnekler bir değil, iki değil. Fazla uzun bir zaman da gerektirmiyor.Halk gözünü açıp da bugün “özgürlük” sloganı ile başlayan hareketin, sonunda kendi özgürlüğünü elinden alacağını görmediği, asıl tartışmanın din değil rejim olduğunu anlamadığı takdirde yapılacak mağdur edebiyatı ile, “dininize karşı çıkıyorlar” yalanları ile AKP hep kazanacak ve Türkiye’ye istediği şekli verecektir.Bu planlı ve küresel bir hareket, Türkiye’ye özgü değil. Ama Türkiye yer yüzünde baskının görülmediği tek Müslüman çoğunluklu ülke olarak kalmış durumda. Gözlerinizi açıp yanılmadan, aldatılmadan dikkatle izlemek zorundasınız.Korksanız da, gülseniz de!*****“Güvenceniz benim” hukuku!Nazlı Ilıcak’ın Avukat Kazım Berzeg’le konuşarak yazdığı “Anayasa Mahkemesi birçok demokratik ülkede yok” temalı yazısını irdelemeye devam ediyoruz.Ben de ünlü Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum’a sordum. Öncelikle Batum “Anayasa hukuku uzmanlığı olmayan bir avukatın Anayasa Mahkemesi’ne nasıl rol biçebildiğine şaşırdığını” söyleyerek başladı. Sonra “birçok demokratik ülkede yok” iddiasının tamamen yanlış olduğunu; adı farklı olsa da işlevi aynı olan yüksek mahkemelerin İngiltere dışında her ülkede olduğunu (“demokrasinin beşiği” denen İngiltere’nin anayasası da yok), ABD’de 1803’te kurulan Federal Mahkeme’nin aynen Anayasa Mahkemesi görevi yaptığını, İsviçre’de bu görevi Federal Yüksek Mahkeme’nin, Belçika’da Hakemlik Mahkemesi’nin üstlendiğini, Avusturya, İtalya, Almanya’da zaten bulunduğunu...Berzeg’in “Fransa’da Anayasa Konseyi sadece görüş bildiriyor, kanunu iptal etmiyor” dediği Fransa’da ise 1971’den sonra Anayasa Konseyi’nin Dernekler Yasası’nı iptal ederek kendisini Anayasa Mahkemesi haline getirdiğini ve; yasaları iptal ettiğini, bir anlaşma imzalamadan önce Anayasa’ya uygunluğunu incelediğini, yasaları Cumhurbaşkanı imzalamadan, yürürlüğe girmeden önce denetlediğini anlattı.Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra kurulan bütün “Orta ve Doğu Avrupa” ülkelerinde (Macaristan, Polonya, Bulgaristan, Romanya gibi) anayasa mahkemelerinin de kurulduğunu söyledi. Anayasa mahkemelerinin görevi meclislerin yaptığı yasaların veya anayasa değişikliklerinin “uygun olup olmadığını” denetlemekse elbette bu bir anlamda Meclis’in kararını, yani ‘yasama’yı denetlemek oluyor.Onun için de adı üstünde: Yüksek Mahkeme...İyi ki de akıl edip kurmuşlar, yoksa her gelen çoğunluk hükümeti Anayasa’yı istediği gibi değiştirse, istediği her yasayı tak diye çıkarıp, şak diye Meclis’ten geçirse ne olurdu halimiz?Kısacası Nazlı Hanım, Berzeg pek haklı değil, gelecek sefere bir Anayasa hukukçusu mu seçseniz acaba?
Başlığın sonundaki ‘r’yi unutmadım buraya çektim. Konudaki “yanıltmaca” ile kendimce dalga geçiyorum işte, uğraşmayın.Durum şöyle; memlekette son zamanlarda bazı köşe yazarı arkadaşlarda bir faaliyet var... “Anayasa Mahkemesi olmasın” ya da “Ona yeni bir rol biçelim, köşesinde sessiz sessiz otursun”... “Hem ayrıca yargı bağımsızlığı da ne demek, elbette yargıçları iktidar seçecek”...Ve dahi “Yargının pek önemi yoktur, asıl olan ‘çoğunluk’tur. Çoğunluğu ele geçiren yani yasama ve yürütmeyi kapan isstediğini yapar. Elbette halk ne derse o olur”...Kısacası diyorlar ki: “Fazla konuşmayın, hiçbir denetleyici kurum, kuruluş, medya, sivil toplum örgütü filana gerek yok. ‘Devletin üç erki’nden biri olan yargı bile susacak. İktidar ne isterse o olacak, adı önemli değil siz yine demokrasi deyin.” Peki ya isteklerin sonu gelmez veya bu iktidar gidip başkası gelir, o da kendi istediklerini anayasa yoluyla dayatırsa kim durduracak?O zaman cevap: “Biz yine çıkar konuşuruz”... Zor konuşursunuz. Dayatmanın ve her seferinde ayrı bir taktikle kazanmanın tadını alanlar ve gücü eline geçirenler sizi mi dinleyecek? Döner ve “Haddini bil” der. “Otur oturduğun yerde” der. “Dürüst ol, kafamı bozma” der.Etrafına bir bakarsın ki seni koruyacak kimse kalmamış.Giriş pek uzun oldu, konuya gelelim.Nazlı Ilıcak “Dubai’de gördüğü karaçarşaflı, peçeli kadınları geri kalmış ve demokrasi dışı bulan” yazısından sonra ikinci bombasını patlatmış (yoksa arada başkaları da var mıydı, vardı mutlaka):Hukukçu Kazım Berzeg ile konuştuğunu, onun “çok sayıda demokratik ülkede Anayasa Mahkemesi bulunmadığını” söylediğini bildiriyor. Berzeg “Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kurulduğunda sadece Almanya, Avusturya ve İtalya’da benzer bir kurum mevcuttu. Fransa’daki Anayasa Konseyi ise sadece ön inceleme yapıp görüş bildiriyor, kanunu iptal etmiyor” demiş.Sonra da “Anayasa Mahkemesi’ne yeni bir rol biçelim, görevi sadece hak ve özgürlükleri korumakla sınırlı kalsın” demiş (yani Anayasa’da rejimi koruyan maddelerle oynanırsa sesini çıkaramasın, denetleyemesin diyor.) Nazlı Ilıcak ise son zamanlarda iktidarın pek sevdiği “Yasama, yürütme her şeyin önündedir” söylemine benzeyen “Netice itibariyle ülkeyi genel seçimlerde oluşan çoğunluk yönetir. Yargı yasamaya tahakküm edemez” anlamında bir cümleyle bitirmiş yazısını.EGEMENLİK ÇOĞUNLUĞUN MU?Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü yanıltıyor onları... “Egemenlik seçimde yönetimi ele geçiren partinindir” anlıyorlar. Veya “Meclis’teki çoğunluk koltuk sayısı kimdeyse onundur”...Ama değil. Aynen laikliği “Her din ve inançtan vatandaşın din ve vicdan özgürlüğünün korunması, bunun için devletin din açısından tarafsız olması, belli bir dine ayrıcalık tanımaması, çoğunluk veya azınlık baskısını böylece önlemesi” tanımından çıkarıp kısaca “din ve vicdan özgürlüğüdür” yapmaları gibi bu söz de yanlış (eksik) anlatılıyor.“Egemenlik milletindir ama (devamında) millet bu egemenliği yetkili organları eliyle kullanır.” Bu organlar ise “yasama, yürütme ve yargı”dır. Anayasa maddeleri bu organları da bağlayan temel hukuk kurallarıdır.Anayasa Mahkemesi ise sıradan bir mahkeme değil Anayasa’ya uygunluğu, Anayasa değişikliklerini denetleyen yüksek mahkemedir.Kazım Berzeg’in söyledikleri ise hemen hemen tümüyle yanlıştır. Demokratik ülkelerin çoğunda bu mahkemenin bulunduğunu biliyorum ama yine de bir anayasa hukukçusuna sordum. Yarına...*****Okurlarıma...Pek değerli okurlarım benim (ki bu tanıma öfkeli yazıların sahipleri de dahildir), yazdığınız mailleri, yorumları büyük bir ilgiyle okuyorum.İçten gelen notlarınız, duygularınız beni etkiliyor, onlardan yararlanıyorum, güç alıyorum. Bu nedenle de artık saklayacak dolap kalmasa da hepsini saklamaya devam ediyorum. (Bakalım daha kaç gün dayanabilecek dolaplar?)Ama cevap beklediğinizi bilmekle beraber, zamanla yarıştığımız için maalesef hepsine cevap veremiyorum. Çok teşekkürler, sevgiler, saygılar...
Şimdi Ahmet Hakan türettiğim bu isme bozulacaktır ama o da bana az başlık atmadı yani, ben kızmadım.Nik Abdülhakan ismi Malezya’nın İslâm Partisi’nin manevi lideri Nik Abdülaziz’den geliyor. Ne yapayım ikisi de tıpatıp aynı şeyi söyleyince bana da ‘bu ne benzerlik’ demek kaldı.Ahmet Hakan dönüp dolaşıp “Biz İran olmayız” diyor, aynı yazıda bunu her paragrafına giriş cümlesi yapıyor ve kanıtlamak için çeşitli tezler ileri sürüyor. Nik Abdülaziz de Malezya için “Biz İran olmayız” diyor (bkz. “Örtünün altındaki Malezya” röportajı - Hürriyet 26 Eylül 2007), demek ki onlarda bile hâlâ, laiklikten Ilımlı İslâm’a, oradan da şeriata geçmelerine rağmen İran olma korkusu var... Abdülaziz sözüne gerekçe olarak “İran olmayız, çünkü onlar Şii, biz Sünni’yiz” demiş. Artık Ahmet Hakan buradan bir sonuç çıkarır mı bilmem. Malezya “İran olmamış”, ne olmuş? Mesela İran’ın Uzakdoğu versiyonu...Devam ediyor Nik Abdülaziz: “İslâm’ın bir devlet ideolojisi olabileceğini kanıtladık. Ilımlı olmasına gerek yok (...) İslâm bankaları açtık ve Müslümanların paralarını buralara yatırmasını zorunlu kıldık (...) Dördüncü hareketimiz sigara fabrikasını kapatmak oldu. Çünkü sigara içmek İslâm’a aykırıdır... (Türkiye’de yasaklar sağlık nedeniyle mi, İran ve Malezya’daki gibi dinî nedenle mi getiriliyor acaba? Son olarak İran’da nargile de yasaklandı. R.M.) Beşinci kural da devlet dairesinde çalışan tüm kadınların türban takması zorunlu. Vatandaşlar için bunu zorunlu kılmadık ama telkinlerde bulunuyoruz”. (“Telkin”in Malezya anlamı “mahalle baskısı”...)Acaba bu gelişmeler Türkiye’ye çok mu uzak? Bir anayasa değişikliği ile veya yasayla yapılamayacak şeyler mi? Yapılırsa nasıl önlenebilir, önlenirse kaç yıl için önlenebilir? Ahmet Hakan bir irdelese diyordum!CİDDİ DÖNÜŞÜM??Bir de şu dillere sakız edilen “Toplumun alt kesimlerinden gelen insanların yönetime el koyma” meselesi var. Dünyadaki kırılma Türkiye’ye yansıyormuş. Neden İran’daki, Malezya’daki gelişmelerin Türkiye’ye yansıması “İMKANSIZ”da diğer kırılmalar hemen yansıyor belli değil.Tutturmuşlar bir elitler, seçkinler, alt tabaka, üst tabaka... (Bu elitler dedikleri kesimin başında gelen zenginler, büyük sermaye AKP’ye oy vermedi mi?) O da yetmezse laikler “elit”ten sonra “Sabetayist”, daha değişik bir tanım aranırsa “mason”...Hadi işinize ya, insanları ayak oyunlarınıza alet etmeyin. Milletin alnında “saf” mı yazıyor? Bugüne kadar milletvekilleri, başbakanlar İngiliz Kraliyet Ailesi’nden, Osmanlı Hanedanı’ndan, Koç’lardan, Sabancı’lardan mı çıktı? Onların da çoğu Anadolu’dan, köyden kasabadan gelmedi mi? Dünya hangi noktadan kırılacak bilemeyiz ama Türkiye’nin hangi noktadan kırılabileceği ortada... Kırıldığı zaman bugün Malezya’da, İran’da, Irak’ta öncelikle kadınlar nasıl baskının, şiddetin alasıyla eziliyorsa Türkiye’de de aynısı olacak. Ama biz benzemeyeceğiz, onlar benzetecekler!*****Yine yoğun bir Her Açıdan!Geçen hafta “Tüm kanallarda günün en çok izlenen programları” sıralamasında 14. olarak “Başbakan’ın gazetecilerle sohbet” programını geride bırakan (tahtaya vuralım... İlgilerinize çok teşekkürler) Her Açıdan’da gündemi içinden izlemeye ve incelemeye devam ediyoruz.Bu hafta program iyi ayrı bölüm halinde olacak. Birinci bölümün konuğu Emekli Orgeneral Necati Özgen ile Kuzey Irak’a başlatılan kara harekatının ne anlama geldiğini ve olası sonuçlarını konuşacağız.İkinci bölümde ise Meclis’te yaptığı tek kişilik muhalefet önlenemeyen ve çare olarak eski Meclis Başkanı Bülent Arınç ile AKP Milletvekili Hasan Sönmez tarafından kanun teklifi verilerek susturulmaya çalışılan Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç ile Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) Başkanı Gülseven Yaşer ve Avukat Kezban Hatemi olacak.Uzun yıllardır eğitimin içinde olan ve binlerce öğrencinin eğitimini sağlayan ÇEV’in Başkanı Yaşer’in “çocukların yaşadıkları baskılar ve bilinmeyenler”i de açıklayacağı programı yine kaçırmamanızı öneriyorum. Hepinizi bekliyorum!Pazar günü öğlen 12.30’da STAR’da...
Gözden kaçırılmayacak önemde bir haber vardı dün Milliyet’te: “AKP’nin talebiyle anayasa taslağı hazırlayan heyetin başkanı Prof. Dr. Özbudun ile AKP’liler yeni anayasayı New York’ta anlatacak.” Devamında ise 3 Mart’ta New York’ta düzenlenen konferansın sponsorları arasında Columbia Üniversitesi’nin iki akademik kurumu ile “Gülen’e yakın olan Türk Kültür Merkezi” olduğundan söz ediliyor.Önce ‘yanlış mı görüyorum acaba’ dedim kendi kendime. Bizim “henüz resmen açıklanmayan” ve Türkiye’deki hukukçuların, Meclis’in, sivil toplum kuruluşlarının görmediği anayasa taslağı onlardan bile önce buradan kalkıyor, böyle bir iletişim çağında ABD’lere kalabalık gruplarla taşınıyor (çok ağır olmalı) ve ABD’de birilerinin “huzurlarına” sunuluyor.Ergun Özbudun bu konu kendisine sorulduğunda “Bu benim değil AKP’nin sorunu. Ben hazırladığımız taslağı Columbia’nın ricasıyla dünyanın önde gelen anayasa uzmanlarıyla tartışacağım” demiş ama bir anayasayı tartışmanın yolu bu ise “Neden önce kendi ülkenizin önde gelen ama AKP tarafından seçilmemiş anayasa uzmanlarıyla tartışmıyorsunuz” sorusunu da cevaplaması gerekmez mi?Türkiye Barolar Birliği’nin, TOBB’un hazırladığı alternatif taslaklar gündeme bile getirilmeden “beğenmedik” denerek itiliyor, sivil toplum kuruluşları “Bizim önerilerimizi de hazırlık aşamasında dinleyin, neler yapıldığını biz de bilelim” demelerine rağmen dikkate bile alınmıyorlar ama ABD başka, onların ayağına gidilerek bilgi veriliyor.Columbia Üniversitesi’nden konferansı düzenleyenlere bakalım: Demokrasi, Hoşgörü ve Din çalışmaları Merkezi ile Din-Kültür ve Kamu Yaşamı Enstitüsü...Şimdi, bırakın laik bir ülkenin anayasa taslağının Din Çalışmaları Merkezi ile Din-Kültür Enstitüsü’nün isteğiyle/desteğiyle tartıştırılmasını, acaba herhangi bir ülkenin “kendi parlamentosuna iletilmemiş, kendi ülkesinde açıklanmamış” bir anayasa taslağını önce diğer ülkelere taşıdığı görülmüş müdür? Bu görülmemiş tercihin nedeni topluma açıklanmak zorunda değil midir?Bundan sonraki adımları tahmin edelim; “Dünyanın en iyi anayasa uzmanları ABD’de dinledikleri bizim taslağı öve öve göklere çıkardılar” gibi bir haber gelebilir mesela... Belli görüşteki insanların destekleyip sponsor olduğu bir konferansın sonuçları Türkiye’ye “ABD’deki bilim çevresinin görüşü” olarak empoze edilebilir. Daha önce görülmemiş şey değil...YAKIN TAKİPVe tabii Milliyet’in “Fethullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen” dediği Türk Kültür Merkezi de var. Gerçi konferansı düzenleyen Direktör Yardımcısı Dr. Ahmet Kuru “Bu merkez New York’ta her görüşten Türklerin toplantıya katılımını sağlayacak. Öyle cemaatle sınırlı bir iş değil” demiş ama elbette “cemaat”ten kalabalık bir izleyici grubu olacaktır.Kısacası Columbia’nın “Din İşleri” bölümleri gibi Gülen de anayasa hazırlığıyla nedense çok ilgili...YÖK’le ilgili bir haber de şöyleydi dün: “YÖK Başkanı bir ebeyi YÖK’e özel kalem müdürü yaptı (...) Kendisine atadığı 4 danışmandan biri ‘Fethullah Gülen Harekatı’ adlı konferansta tebliğ sunan Doç. Dr. Talip Küçükcan...” Son günlerde ABD’den Türkiye’ye “Dikkat edin, üniversitelerde türban serbest bırakıldıktan sonra türban takmış provokatörler ortaya çıkacaktır” şeklinde ilginç iddialarda bulunan ve yine son günlerde “Tesettür Kur’an’ın emri. Bunda şüphe yok, emir olmadığını söyleyenler Allah’a karşı gelmiş sayılır” benzeri açıklamalar yapan Fethullah Gülen’in adı nedense siyasi gelişmelerde çok daha sık geçer oldu.AKP’ye seçim desteği vermesi onu siyasete de otomatik ortak mı yapıyor bilinmez ama bu yakın “takip”in dikkat çektiği kesin.Devam edeceğim. *** İçki de yasak... Ya sonra? Ankara’nın tanınmış avukatlarından Şevket Çizmeli spor tesislerinde içki içilmesini yasaklayan genelgenin dinî baskı amaçlı yapıldığını ve insan özgürlüklerine önem veriyor görünen Hükümet’in bu özgürlükleri kesinlikle ihlâli anlamına geldiğini söylüyor.“Şaraptan alınan ÖTV’yi taşınamaz oranlara çıkarıp zavallı üreticiyi bağlarını sökmeye zorlayan AKP, şimdi de içki içilen ve satılan yerlere karşı amansız bir savaşa girmiştir” diyen Çizmeli şöyle devam ediyor:“İlk bakışta gençleri özendirmemek için masum bir önlem gibi görünen bu girişim uygulamaya girdiğinde, örneğin FB, GS kulüplerinin Kalamış, Kuruçeşme tesisleri, TED, ENKA, Ankara 19 Mayıs, Kavaklıdere Sporting Tenis Kulüplerinde veya Briç, Satranç, Atlı Spor Kulüpleri’nde de içki yasaklanabilecektir. Oysa şu anda hepsinin içki ruhsatı mevcuttur ve kazanılmış hakları söz konusudur.” Tabii artık “kazanılmış hak” filan hak getire, Şevket Çizmeli bunu unutmuş olmalı. Bundan sonra hakkını arayan derdini Marko Paşa’ya anlatacak, bu ülkede devletlûmuz Başbakan’ımızın dediği olur, nokta son.Ama biz yine de devam edelim, Çizmeli “bu lokallerde veya sosyal tesislerde 18 yaşın altında gençlerin bulunması hemen hemen imkansızdır, çoğunun lokali ve spor sahası ayrı yerdedir, aynı yerde olanlarda ise 18 yaş altındaki sporcuların bu lokallere girişi yasaktır” diyor ve “anlaşılan amaç bu derneklere üye yetişkinleri içkiden ve günahtan korumak” cümlesiyle bitiriyor.Bütün gelişmeler topluca olduğu için artık hepsini birbirine bağlayanlara kimse itiraz edemez. Haydi orada “sporcuyu” koruyorsun, TV dizilerinde, filmlerde içki şişelerini buzlayıp, “şarap” kelimesini tuzlayarak kimi koruyorsun derler adama... Bugüne kadar gençler, eğer içki içiyorlarsa dizide, filmde gördükleri için mi içiyorlardı? Sigara içilen film sahnelerini de buzlayın bari... Sonra öpüşmeleri, el ele tutuşmayı, “göz zinası” sayılacağından bakışmayı buzlarsınız. Zaten biraz ötesinde gerek kalmaz, filmler de harem-selamlık olur. Spor kulüplerinden sonra sıra tüm restoranlara da gelir.İnsanın içine fenalık geliyor... Belli bir yaşın üstündeki insanların, dünyanın parasını vererek üye olduğu kulüplerde gönlünce eğlenmesinden ne istiyorsunuz yahu?Hani “özgürlükçü”ydünüz, demokrattınız, bu nasıl özgürlükçülük bir açıklasanız da öğrensek!
Hep aynı hikâye, aynı göz boyama masalları... Ne zaman cevapsız kalınsa “Biz halkçıyız, halkımızla kucaklaştık ama ah bu seçkinciler, elitler vs...” Arkadan da “Bizi kabullenmeyenlerin görüşüne de saygı duyuyoruz” geliyor.Ama bunlar söylenene kadar “Kim ne derse desin, biz istediğimizi yapacağız. O konuşmuş, bu konuşmuş fark etmez” diyerek sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, diğer birçok kurum ve kuruluşlar, medya tepkileri hiç umursanmadığı gibi bunların hepsine hakarete varan cevaplar yetiştiriliyor.İki gün sonra “saygı” tekrar ortaya çıkıyor. Aldatmak kolay ya, uydur kaydır gitsin.Kim bu (yaptıklarınıza karşı çıkan milyonlarca) seçkinci? Padişah sülalesinden veya uzaydan filan mı geldiler? Sizden daha mı çok harcıyor, daha mı şık giyiniyor, daha mı çok dünyayı dört dönüyorlar?Elbiselerinin kumaşı mı daha pahalı, eşarpları mı sizin ailelerinizin kullandığı Dior’dan, Hermes’ten daha iyi marka? Terzileri mi daha iyi, evleri mi? Yoksa çocukları ABD’de okuyor da sizinkiler mi okuyamıyor? Veya daha daha fazla trilyonluk işler kurup gemi yerine uçak mı alıyorlar?Halkı aldatmanın, laflara takla attırıp kendini “olduğundan, yaptığından, yaşadığından” farklı göstermenin ve türban olayını “rejimle ilgili kurallara, hukuka, hukuk devletine” ait bir sorun değil de “bir sınıf kavgası” imiş gibi sunma kurnazlığının da sınırı olmalı.Sınırsız atınca ayıp oluyor.Size destek veren “liberal”ler bile bunları “yaklaşan yerel seçimler” için yaptığınızı, dini siyasete alet ettiğinizi söyleyerek çekiliyor... Ama sonuçta sizin oyunlar Türkiye’ye zarar veriyor.Liberallere verdiğiniz dürüstlük öğüdünü tutsanız diyoruz...*****Suçlu yaratan hakimler! Türkiye’de adaletin bugüne kadar hayretten şapka uçurtacak kararlar aldığı çok görülmüştür ama artık iyice “pes yani, buna da mı adalet diyeceğiz” noktasına geldi.“Ağır suç”tan yargılanması gereken ne kadar suçlu varsa dışarda ama bir fukara ekmek çalarsa o içerde... Cinayet işleyene, tecavüz edene her türlü indirim sebebi aranıyor, konuşan veya yazanlar her fırsatta adalet önüne çıkarılıp cezalandırılıyor. (Bkz. en yakındaki örnek: ‘Bunları içeri kapatmak lazım’ veya ‘ruh hastası’ sözleri için ödediğim 15 milyarlık cezalar...)Son olarak Denizli’de ön camı karla kaplı minibüsüyle yola çıkıp üç çocuk annesi bir kadını öldüren, böylece “üç çocuk ve bir eş”in tüm yaşamını da karartan sorumsuz sürücüyü hakim serbest bırakmış.İsmini hafızalarımıza yazalım: Denizli 3. Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi Bekir Emir bu ağır suçun sahibini serbest bırakan kişi...Peki Bekir Emir’e bu kararın hesabını kim sorabilir?Sorabilecek tek merci Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ise ölüme sebebiyet veren bu ağır suçun karşılığı olan “özgürlük” kararını hemen soruşturması gerekmez mi?Bu ülkede hayata son vermek bu kadar ucuz ve kolay mı olacak?Eğer şikayet gerekiyorsa şikayetçiyiz, hakimin kararı incelensin, yoksa bu gidişle Teksas’ı da geçeceğiz!*****Aydın düşmanları Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın “Aydın düşmanları aynı zamanda AKP düşmanları” diyerek cümleyi Ergenekon operasyonuna bağlaması da çok ilginç.Türkiye’de önce “laikliğin önemi üzerinde duran ve türban yoluyla, kadınların çoğunluğunun örtünmesi sağlanarak rejimin dönüştürülebileceği uyarısı yapanlar liberal değildir” görüşü empoze edildi.Yani hem laik hem Müslüman (veya dindar) olunamayacağına kitleler inandırıldıktan sonra sıra hem laik, hem demokrat olunamayacağına geldi.Şimdi aynı vurguyu -üstelik- Kültür Bakanı yapıyor. Bundan çok daha kültürlü açıklamalar yapması beklenirken...Ona göre AKP’nin yapmaya çalıştığı değişiklikleri tehlikeli bulan, sonunda laiklikle birlikte doğal olarak demokrasinin de gideceğini bilerek uyaranlar AKP DÜŞMANI... Aynı zamanda aydın DÜŞMANI.Korkunç bir kutuplaştırma; düşman kutuplara ayırma bu... Yetmiyor, bu kez darbeci olduğu söylenen (hukuki sonuç çıksa da anlaşılsa) Ergenekon çetesiyle bu “düşman olduğuna inandığı” kesimi son derece haksız, yanlış şekilde özdeşleştiriyor.E bu kadarına pes denir. Başbakan’ın, Arınç’ın, Egemen Bağış’ın başı açık kadınları çıplaklıkla özdeşleştirmesi kadar beter bir girişim değilse nedir yapılan?Ertuğrul Günay’ı, 22 Temmuz seçim sonuçları açıklandığında düğün bayram yapan, son günlere kadar da kendilerine destek veren ama şimdi “Biz onların kurşun askeri değiliz” diyerek desteği kesen ve karşılarına geçen aydınları görmeye davet edelim.Gidişi nihayet fark ettikleri için artık onlar da mı “AKP’ye DÜŞMAN” sayılacak acaba?
Sevenleri Aysel Gürel’i Teşvikiye Camii’nden çok kalabalık bir topluluk olarak ebediyete uğurladı.Dün onun için yazdığım yazıdan sonra TV’lerden Gürel’i anlatmamı isteyen telefonlar erken saatte gelmeye başlamıştı ama camiden sonra kendi annemi (ki uzun süredir rahatsız ve yatakta biliyorsunuz, yazmıştım) ziyarete, oradan da yazıma ve diğer çalışmalarıma koşacağım için zaman yok, kabul edemedim.Gelelim camiye... Tören bitti, avlu boşaldı, biz de caddede arabamızı beklerken Habertürk ekibi geldi, muhabirini tanıyorum biraz da onun için “iki dakikacık bize Aysel Hanım’ı anlatın” ısrarlarına ‘hayır’ diyemedim ve geri dönerek avluya girdik. Bomboş... Etrafta iki üç kişi ve birkaç kamera kalmış. Çekim yapılmadan önce bir dakikada dondurucu soğuktan kıpkırmızı olmuş burnuma ve neredeyse morarmış dudaklarıma hafif bir rötuş yapayım diye aynamı çıkardım bakıyorum ki bir kameranın beni yakın plan çekmeye başladığını fark ettim.Görmemiş gibi yaparak devam ettim ama ben görmedikçe o yanındaki türbanlı kadın muhabirle birlikte burnumun dibine kadar girerek çekiyor. Çekti ve sessizce uzaklaşmaya başladı. Ben de o anda “Neden çektiniz bunu, ne işinize yarayacak” diye seslendim. Kameraman beklemediği tepki ile şaşırarak “Daha önce başkalarını da çektik, törendekileri çekiyoruz” gibi bir şeyler söyledi. “Hayır” dedim, ‘Onun için çekmediniz, namaz için toplanılan cami avlusunda makyaj yapıyordu demek için çektiniz, oysa ben şu anda boş bir avluda, bir köşede sizi ve başkalarını hiç ilgilendirmeyen, özel bir hazırlıkla meşgulüm ve çekmeniz için bir neden yok’...Kameramandan görüntüyü bulmasını ve silmesini istedim. O “bir türlü bulamazken”, zaman geçer ve Habertürk muhabiri “yayına girdik” diye bağırırken bende tansiyon biraz arttı ve maalesef cami avlusunda bir tartışma yaşandı. Zaten üzgün olduğum bir anda daha da çok üzüldüm ve gün boyu yetecek ölçüde sinirlerim bozuldu.O vaziyette de, belli etmemeye çalışarak söz verdiğim konuşmayı yaptım.Nedir şimdi bu? Neredeyse türbanlı olmayanların (veya AKP’li olmayanların) camiye gitmesini, ibadet etmesini bile kabul etmeyen, dini, inancı kendi tekellerine alan bir anlayış yayılırken bir yandan da “Türkiye’de yapılan tartışma, yaşanan gerilim bir din-inanç tartışması değildir. Sonunda ülkenin rejimini tehlikeye sokacak gelişmelere yol açacak adımların tartışmasıdır. Dikkat edin, sonunda uyandığınızda geç olabilir” diyenlere karşı bir yıldırma faaliyeti sürüyor.Uyarı amacıyla bazı örnekler vermişseniz veya gazetelerde bir takım haberler çıkmışsa hemen bunlar yalanlanıyor. Yalanlanırken yazan/konuşan kişinin aslında “dine karşı” olduğu ya da artık aynı anlama getirilen “laik” olduğu söyleniyor. Yazdıklarını “tahrik amaçlı” o da değilse “darbe yanlısı” yazdığını eklemek hiç unutulmuyor... Kısacası “sadece türban” üzerinden bölünen kitlelere bunun dinî değil siyasi nedenlerle yapıldığını anlatan, anlattığı da dikkate alınacak insanlarla uğraşılan bir döneme girmiş bulunuyoruz. Tam “Allah’a emanet” bir dönem... Bakalım Türkiye’yi bu bölünmeden nerelere götürecekler? ***** Ne “yasakçı” anlayış bu! Bugüne kadar “üniversitede türbana izin” tartışılırken buna taraftar olanlar hep “özgürlükçülük” ve “yasakçılık”tan söz etti. Destekleyenler “özgürlükçü”, desteklemeyenler “yasakçı” oldular. Bugün ise gerek AKP’nin içindeki aydın isimler, Bilim Kurulu ve Komisyon’dakiler gerekse MHP kesinlikle “ilk ve ortaöğretim ile kamuda türban olamaz” diyorlar. Son olarak Kültür ve Turizm Bakanı Günay da;“Kamuda çalışanların da türban düzenlemesinden yararlanması söz konusu olursa ciddi kaos çıkar” dedi. Onlar hâlâ üniversitede serbest bırakıldıktan sonra bu istek geldiğinde konuşarak önleyebileceklerini zannediyorlar. Bu konuda Bilim Kurulu’nu bile beklemeden, onları devre dışı bırakarak iki kişinin anlaşmasıyla değişikliğin yapılma kararlılığının anlamını hâlâ fark etmiyorlar.Bu bir yana, şimdi “Nasıl bir yasakçı anlayıştır bu” demez misiniz? Önceden de söz etmiştim, tekrarlıyorum; formül bulmaya çalışarak “yalnızca türbanı” ayırmanız eşitliğe aykırıdır bu bir... Üniversitede serbest bırakıp diğerlerine yasak koymanız da yasakçılıktır bu iki... Nasıl oluyor da sadece kendilerinin doğru bulduğu örtünme biçimine ve yalnızca kendi istedikleri alanda izin vermek haklı, doğru ve de özgürlükçü çözüm oluyor; AKP, MHP, liberaller ve tüm destekleyenler açıklamak zorundadır.