Ben soru sormuştum, konuyu irdelemesini istemiş ve ‘acaba bugün Anayasa’da iki kişinin anlaşmasıyla, değişiklikleri hazırlayan Bilim Kurulu’nun hukukçularını bile devre dışı bırakarak kolayca oynandığı gibi yarın da başka talepler için oynanamaz mı, çok mu zor’diye sormuştum. Laik Malezya’nın kısacık sürede nasıl şeriat rejimine döndüğünü, bugün türbansız kadınların çalıştırılmadığını anlatmıştım.
Ama Ahmet Hakan yine soruyu cevaplamak yerine beni “laikçi, mücahit, mücahide” grubu içine sokup bu konuda görüşü değişmeyecek bir “kesin inançlı” yapmayı ve bir güldürü senaryosu yazmayı, kolay yolu tercih etmiş.
Oysa ne ben öyle kesin
yargılı, uçlarda dolaşan biriyim,
ne de kendisi olası tehlikelerden habersiz...
Ben bu ülkenin gazetecisi olarak diğer ülkelerdeki gelişmeleri, dünyada olup bitenleri de Türkiye’dekilerle birlikte dikkatle izlemek ve atılan adımların nereye varabileceğini, dinin siyasallaşması, bir iktidar kaynağı haline gelmesinin nelere mal olabileceğini elimden geldiğince anlatmak, uyarmak zorundayım. Ama o da oynanan bazı oyunları farkettiği için yazıma verdiği cevapla aynı köşede Cumhurbaşkanı’nı “Çok ucuz oldu Abdullah Bey” başlığı ile eleştiriyor.
Peki siyaset uğruna bir oyun oynanmakta ise bunu farkeden diğer kalemleri neden “halkı korkutmakla” suçluyor? Biz ancak görevimizi yaparız, sonuçta kararlar bu ülkenin demokratik kurumlarından çıkıyor.
Dün “Her Açıdan” programında avukat Kezban Hatemi “Bu işin sonu bellidir. Üniversiteden mezun olan kızlara ‘çalışamazsın’ denemez. O zaman iktidar takiyye yapmasın. Açık açık ‘türbanın her alanda serbest bırakılması gerektiğini’ söylesin” dedi.
Kezban Hatemi de liberal yazarlar gibi (laik bir ülkede dinin, inancın devlet alanlarına girmesinin sonu yoktur diyenler liberal, demokrat olamıyor ya) bugüne kadar türbana ve AKP’ye destek vermiş bir isimdir. Şimdi neden AKP’nin takiyye yaptığını söylüyor; düşünmek lâzım.
Bu isimlerin hepsi Bakan Ertuğrul Günay’ın dediği gibi “AKP’ye düşman”mı oldular?
Hayır, sadece ortadaki tutarsızlığı, adım adım ilerleme taktiğini artık görüyorlar.
İşte önemli olan, şu anda iktidarın (veya gelecek iktidarların da) istedikleri her şeyi gerçekleştirmesinin, demokrasinin bir baskı rejimine dönmesinin önünde kalan tek engel olan Anayasa Mahkemesi de etkisiz hale getirildiğinde bu adımların sonunda varılacak noktadır. Örnekler bir değil, iki değil. Fazla uzun bir zaman da gerektirmiyor.
Halk gözünü açıp da bugün “özgürlük” sloganı ile başlayan hareketin, sonunda kendi özgürlüğünü elinden alacağını görmediği, asıl tartışmanın din değil rejim olduğunu anlamadığı takdirde yapılacak mağdur edebiyatı ile, “dininize karşı çıkıyorlar” yalanları ile AKP hep kazanacak ve Türkiye’ye istediği şekli verecektir.
Bu planlı ve küresel bir hareket, Türkiye’ye özgü değil. Ama Türkiye yer yüzünde baskının görülmediği tek Müslüman çoğunluklu ülke olarak kalmış durumda. Gözlerinizi açıp yanılmadan, aldatılmadan dikkatle izlemek zorundasınız.
Korksanız da, gülseniz de!
“Güvenceniz benim” hukuku!
Nazlı Ilıcak’ın Avukat Kazım Berzeg’le konuşarak yazdığı “Anayasa Mahkemesi birçok demokratik ülkede yok” temalı yazısını irdelemeye devam ediyoruz.
Ben de ünlü Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum’a sordum. Öncelikle Batum “Anayasa hukuku uzmanlığı olmayan bir avukatın Anayasa Mahkemesi’ne nasıl rol biçebildiğine şaşırdığını” söyleyerek başladı. Sonra “birçok demokratik ülkede yok” iddiasının tamamen yanlış olduğunu; adı farklı olsa da işlevi aynı olan yüksek mahkemelerin İngiltere dışında her ülkede olduğunu (“demokrasinin beşiği” denen İngiltere’nin anayasası da yok), ABD’de 1803’te kurulan Federal Mahkeme’nin aynen Anayasa Mahkemesi görevi yaptığını, İsviçre’de bu görevi Federal Yüksek Mahkeme’nin, Belçika’da Hakemlik Mahkemesi’nin üstlendiğini, Avusturya, İtalya, Almanya’da zaten bulunduğunu...
Berzeg’in “Fransa’da Anayasa Konseyi sadece görüş bildiriyor, kanunu iptal etmiyor” dediği Fransa’da ise 1971’den sonra Anayasa Konseyi’nin Dernekler Yasası’nı iptal ederek kendisini Anayasa Mahkemesi haline getirdiğini ve; yasaları iptal ettiğini, bir anlaşma imzalamadan önce Anayasa’ya uygunluğunu incelediğini, yasaları Cumhurbaşkanı imzalamadan, yürürlüğe girmeden önce denetlediğini anlattı.
Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra kurulan bütün “Orta ve Doğu Avrupa” ülkelerinde (Macaristan, Polonya, Bulgaristan, Romanya gibi) anayasa mahkemelerinin de kurulduğunu söyledi.
Anayasa mahkemelerinin görevi meclislerin yaptığı yasaların veya anayasa değişikliklerinin “uygun olup olmadığını” denetlemekse elbette bu bir anlamda Meclis’in kararını, yani ‘yasama’yı denetlemek oluyor.
Onun için de adı üstünde: Yüksek Mahkeme...
İyi ki de akıl edip kurmuşlar, yoksa her gelen çoğunluk hükümeti Anayasa’yı istediği gibi değiştirse, istediği her yasayı tak diye çıkarıp, şak diye Meclis’ten geçirse ne olurdu halimiz?
Kısacası Nazlı Hanım, Berzeg pek haklı değil, gelecek sefere bir Anayasa hukukçusu mu seçseniz acaba?

