Ahlaksız yaratıklar!

6 Mart 2008

Mustafa Mutlu’nun dün açık ve net şekilde anlattığı; SHÇEK’e bağlı Bahçelievler’deki Şeyh Zayed Çocuk Yuvası’ndaki 12 yaşında çocuğa tecavüz olayı artık kepazeliğin had safhasıdır.Bu yuvada yaşanan benzer skandallar (diğer bazı yuvalarda olanlar da) defalarca haber olmasına rağmen binada inşaat yapıldığı, işçilerin, çalışanların bulunduğu günlerde çocukların hâlâ onların yakınında yaşamlarını eskisi gibi sürdürmesine izin verilmesi, böylece tecavüze imkan verecek ortamın yaratılması önce sözüm ona “Sevgi Evi” yönetiminin, sonra da ilgili Bakanlığın hesap vermesi gereken bir konudur.Veya önce Bakanlık diyelim... Bu olay Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığı ve Bakan Nimet Çubukçu’nun gazetecilerin olduğu kadar ilgisini çekti mi acaba? Çektiyse Nimet Çubukçu davet edildiği toplantılarda konuşma yapmaktan fırsat bulamadığı için mi konuşmuyor?Yuvalarda devletin, yani şu anda kendilerinin koruması altında bulunan, onlara emanet edilmiş çocukların bu kadar başıboş ortamlarda yaşatıldıklarını duymak dehşet verici doğrusu... Bu dehşeti daha ne kadar süre ve kaç kez yaşayacağımızı, kaç çocuğun daha hayatının mahvolacağını ve psikolojik tedaviye muhtaç hale geleceğini açıklamak zorundalar.O çocukların psikolojisi artık tedaviyle filan düzelmez, hayatları boyunca alçak, aşağılık “YARATIK”ların, pis sürüngenlerin bıraktığı izi, bunalımları ruhlarında taşıyacaklar. SHÇEK yuvalarında bu olayları daha önce görmüş, izlemiş, o çocukları kurtarmaya çalışmış isimlerden duyduk, aynen böyle oluyor. Şimdi tecavüzcü YARATIK, arkası sağlam olduğu için bu olaydan bin çeşit yalanla kurtulur ve hemen serbest bırakılır. Anında bırakılmazsa “iyi hal”den bırakırlar onu.Türkiye’deki adalette (!) katil ve tecavüzcülerin “iyi hal”i söz konusudur çünkü...İSTİFA ETSİN!Mustafa Mutlu aynı yuvada geçen yıl yine 12 yaşında bir kızın tecavüze uğrayıp hamile kaldığını ve kürtaj yapıldığını hatırlatıyor. Muhakkak o zaman da bu yazdıklarımızı yazmıştık, o kıza tecavüz eden YARATIK şimdi nerelerde dolaşıp kimlere kötülük ediyor acaba?Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan bu olayların önlenmesini sağlayamıyor, doğru dürüst yönetim ve çalışanlar bulamıyorsa (5 yılda 4-5 kez SHÇEK İl Müdürü değişmiş) istifa etsin. Veya daha da iyisi onun istifasıyla birlikte başta Şeyh Zayed olmak üzere sevgi yuvacıkları (!) kapatılsın. Sokakta bundan daha güvenli olabilir çocuklar çünkü...Bakan’dan açıklama bekliyoruz, susunca üstü örtülmüyor bilmiş olsunlar!(Not: Dün bir de lise öğrencisi kızın içkisine ilaç koyarak tecavüz eden 5 kişiyle ilgili haber vardı. 5 sanıktan 3’ü tutukluymuş. Yakında “iyi hal” veya “yetersiz delil”den onların da serbest kalacaklarına hiç şüphe yok. Türkiye bu nedenlerle çocukların bile kurtulamadığı bir “tecavüzcüler, sapıklar cenneti” olmuştur. Böyle adalet sistemi kutlanmayı hak etmez mi?)*** Baykal yine mi aday?Çok önemli olaylar arka arkaya gelince diğer “çok önemli” olaylar unutuluyor. Sonra bir bakıyoruz yeni bir sürprizle karşı karşıyayız.Normal olarak Nisan ortasında CHP kurultayı yapılması bekleniyor ama bu tarih bir türlü açıklanmıyor.Çok demokratik (!) olan ama Seçim Kanunu gibi liderlerin işine geldiği için bir türlü değiştirilmeyen Siyasi Partiler Yasası nedeniyle de gelen lideri göndermek mümkün olmuyor, yaşadıkları sürece partilerin başına çakılıp kalıyorlar.Padişahlıktan farksız yani!Şu anda CHP’de tüzüğün değişmesi isteniyormuş ama mevcut tüzüğün hiçbir kuralı uygulanmadığı, tepeden tırnağa ihlal edildiği için partililer “yeni tüzük getirsen ne işe yarayacak” ruh hali içindelermiş.Kurultaya gelince, delegelerin “mahallelerden başlayarak seçimle” belirlenmesi gerekirken ilçe ve il başkanları ile genel merkez bu işi üstleniyor.Güzel güzel delegeleri atama ile seçiyor, sonra o delegelere istedikleri ismi seçtiriyorlar.Eğer bu durumda bile Baykal’ın karşısında genel başkanlığa aday olma “cesareti” gösteren isimler çıkarsa adaylıkları kurultay salonunda (delegelerin 1/5’i tarafından aday gösterilmesi gerekiyor) ve Divan üyeleri ile Deniz Baykal’ın önünde imzalar alınarak belirleniyor.Yani aday göstermede bile “tam bir baskı ortamı” söz konusu. Baykal’la göz göze imza atarken onun gözlerinde “Kazanırsam ne olacağını iyi düşün” ifadesini okuyacaklar.Bu “demokrasi komedisi” için dava açılmış, mahkeme 17 Nisan’a bırakmış.Şimdi iki soru var, onlar da yarına...

Devamını Oku

Persepolis’i okumak lâzım!

5 Mart 2008

Günlerdir Kuzey Irak harekatı, şehitlerimiz, vicdani red gibi konuları yazıyorum ama sanki türbanla ilgili yazıyormuşum gibi mektupların çoğu hâlâ aynı cümlelerle geliyor. Aynı cümlelerle ve “yıldırma harekatı” şeklinde...Sanki birileri “siz durmayın, o ne yazarsa yazsın aynı mektupları göndermeye devam edin” diyormuş gibi... (Bazılarında o “birileri”nin adı açıkça geçiyor.)Hepsi erkeklerden ve hepsi de aslında tamamen “kadınlara ait bir konuyla, türban hakkı”yla ilgili... İyi de karşı cinse ait bir hakkı (daha önce kadınlarla ilgili, “aile içi şiddet, taciz, tecavüz” gibi hayati konularda hiç sesleri çıkmadığı halde) mesela demokratlık adına savunuyorlarsa aynı demokratlığı basın özgürlüğü için göstermeleri gerekmez mi? Hayır, gerekmiyor olmalı.Örneğin biri “İran oluruz, Pakistan oluruz diye korkuluyorsa muhafazakârlar da bugün başörtüsü, yarın ezan, namaz yasaklanır, öbür gün ateistlik gelir” diyor.Her şeyden önce bu anlayışa göre “türban takmayanların hepsi devlet alanlarında türbana karşı veya karşı olanlar ezana, namaza da karşı ya da bu bile değil ateist” gibi bir sonuç ortaya çıkıyor ki gerçekten buna görüş bile denemez, komik denebilir ancak...Siyasi malzeme haline getirilmesine rağmen türban (iki alan dışında; eğitim ve kamu görevi) her yerde serbest. Bugün, tesettür defilesi fotoğraflarında da gördüğümüz gibi birkaç yıl öncesinden tümüyle farklı bir türbanlı Türkiye tablosu yaratılmış durumda... Cumhurbaşkanı başta olmak üzere devletin önde gelen isimlerinin hepsinin eşleri (“yürütme”nin tamamı, “yasama”nın çoğu) artık her alanda türban takıyor. Onu da bırakalım, MHP’nin “türbanı siyasi olarak kullanmalarının önüne geçeceğiz, faydalanmaksa biz de faydalanacağız” diye açık açık söylemesinden sonra artık DTP de türbanın “siyasi simge” olarak kazandırdığı oydan yararlanma yolunda.Sarı-kırmızı-yeşil türbanlıları hemen üniversitede devreye soktukları gibi Meclis’te de yan yana oturttular, bundan sonra türban oy getirecekse (ki fazlasıyla getirdiği görülmüştür) üç partiye getirecek, birine değil.Böylece “farzdır, emirdir” denerek inandırılan kadınların (ama Süleyman Ateş, Mehmet Nuri Yılmaz, Ali Bardakoğlu gibi üç Diyanet İşleri Başkanı’nın da “emirdir” demediği, dediyse bile ertesi gün “gelenektir”le değiştirdiği) daha da hızla türbanlı sayısını arttıracağına artık şüphe yok. Türkiye’yi yönetenler bu “simge”yi; ister dinî, ister siyasi, sevdiler. Bu simgenin oy getirdiğini öğrendiler.“BACIMIN ÖRTÜSÜ” Bana gelen yıldırma mektuplarına dönelim; biri (veya birçoğu) yine benim gazeteci olarak anketlerle de ortaya çıkan, onunla ilgili Anayasa değişiklikleri yapılan bir konuyu elbette enine boyuna inceleyeceğimi unutmuş “Sen Müslüman mısın” diye soruyor.Cevap yazsam “Sana ne benim dinimden, inancımdan din ölçme memuru musun” diye sormam gerekecek. Türban takmıyorsun ve “din diktatörlüğüne gidiş yolu hep tesettürlü kadın sayısının arttırılması ve bunun önce ‘emir’ sonra ‘özgürlük’ olduğuna inandırılmasından geçiyor. Yakında laik demokratik rejim hayal olabilir, bugün fark etmiyor göründüğünüz özgürlüğü arayabilirsiniz” diyorsun ya sana din biçme hakkı görüyor kendinde...Erkeklerin bu konuda gösterdiği faaliyet, verdiği destek tamamen kendi çıkarlarıyla ilgili ama maalesef kadınlar bunu anlayamıyor, onların kendilerine destek verdiğini sanarak seviniyorlar. Bu erkeklerin bir çoğu da Mehmet Akif Ersoy’un dizelerinden esinlenerek (M. Akif de yalnızca onların şairi ya!!):“Bacımın örtüsü batmakta rezilin gözüne” demeyi unutmuyor. Önce “kelimeyi” aynen iade ediyorum, sonra da Persepolis’in filminin yanında çizgi romanı da çıkmış, herkese okumayı öneriyorum.Ben filmi görmemiştim, romanı dün akşam okudum ve Humeyni devrimini yaşamış, 10 yaşında zorla türban taktırılmış, küçük yaşta ailesi tarafından Avrupa’ya gönderilip geri dönmüş İranlı bir kadın çizer tarafından yazılarak uluslararası ödüller alan hikâyeden çok etkilendim. Özellikle din baskının insanları nasıl ikiyüzlü bir yaşama ittiğini, çocukların yaşadığı bunalımı anlatan bölümler son derece ilginç. Tesadüf bu ya orada da devrim muhafızları ve erkek memurlar kadınlara hep “bacım” diyorlarmış.Siz kitabı okuyun, yarın yine konuşuruz.

Devamını Oku

Herkes “çektiği yere” gider!

4 Mart 2008

Dün şehitlerimiz ve aileleri ile ilgili yazım konusunda üst düzey bir ordu komutanımız aradı. Benim “bazı siyasilerin çocukları veya kendilerinin”, arkası sağlam olanların, zenginlerin daha kolay askerlik yaptığını veya bazen hiç yapmadığını, şehitlerimizin çoğunun “malı mülkü olmayan yoksul gençler olduğunu” anlattığım yazıları iyi niyetle yazdığıma inandığını ama bunların halk tarafından yanlış anlaşılabileceğini söyleyerek bazı açıklamalar yaptı.Diyor ki: “Maddi durumu daha iyi olan aileler çocuklarına mutlaka yüksek tahsil yaptırdıkları için onlar genellikle askerliği yedek subay olarak yapıyorlar. Bununla birlikte herkes istisnasız olarak ‘kurada nereyi çekiyorsa’ askerliğini orada yapar. Nitekim şehitlerimiz arasında sizin yazınızda da belirttiğiniz gibi mühendis olanlar, yedek subaylar da vardır. Bir şeyi unutmamamız gerekiyor; ekonomi için ne söylenirse söylensin Türkiye nüfusunun çoğunluğunu yoksul aileler oluşturuyor, bu nedenle şehit askerlerimizin çoğu da yoksul ailelerden geliyor. Türkiye’nin yapısından doğan bu doğal tabloyu başka nedenler varmış gibi sorgulamanız yanlış anlamalara, TSK’nın bir ayrım yaptığı şeklinde algılamalara neden olabilir.” Türk Silahlı Kuvvetleri açısından bir yanlış anlamaya neden olmak istemem, onun için anlatılanları aklımda kaldığı kadarıyla olduğu gibi aktarmaya çalıştım. Bununla birlikte madem ki şehitlerimizin çoğu maddi sıkıntı içinde yaşamıştır (ki buna yedek subayların da çoğu dahil olabilir, onların da güçlükle okutulmuş olması mümkündür) ve geride bıraktıkları eşleri, çocukları, anne-babaları da aynı sıkıntı içindedir, o zaman hiç değilse bu ailelerin ömür boyu korunup kollanmasını devlet kesinlikle üstlenmelidir. Seçimler için, seçim öncesinde belediyeler tarafından siyasi yatırım olarak trilyonlar harcanırken, partiler kendilerine parti binası olarak gerçek saraylar kurarken, iktidara yakın işadamları kazançlarını beşe ona katlarken, yolsuzluklarla hazine boşaltılır, bazı bakanlıklara gereksiz bütçeler sağlanırken, bakanlar altlarında üçer beşer son model Mercedes’lerle gezerken, özel uçaklar alınırken şehit aileleri bir kenarda unutulamaz.Siyasetçi çocuklarına veya kendilerine, arkası sağlam olanlara kolay askerlik ya da askerden kaçmak için imkan tanınamaz. Kuaförlere, müzisyenlere, sporculara daha kolay şartlarda askerlik sağlanamaz.Bunlar önlenmelidir. Şehit ailelerinin veya “gel” deyince düğün dernekle koşan askerlerin, ailelerinin gönüllerini rahatlatmak bir zorunluluktur.Bütün söylediğim bu... Yoksa yedek subayların da kurada çekmişlerse en tehlikeli bölgelerde askerlik yaptıklarını biliyorum, bu bölgelere giden tanıdığım gençler de var.Sizinle bu bilgiyi ve net görüşlerimi paylaşmak istedim.*****“ABD’nin savaşına göndermem”Genelkurmay Başkanı açıklama yaptı ama kafalardaki sorular tümüyle cevaplanmış görünmüyor. ABD’li yetkililerin ve yabancı basının harekat bitmeden hemen önce “çok yakında biteceğini” bildirmesi insanları haklı olarak öfkelendirdi. “Ben de çocuğumu ABD’nin belirlediği bir savaşa göndermem” diyenlerin sayısı az değil.Bununla birlikte ben “çıkıp zamanı konusunda ABD baskı yapmış olsa bile” TSK’nın gerekeni elindeki imkan dahilinde en iyi şekilde yaptığını ve bu eleştirileri hak etmediğini düşünüyorum.Biz elimizde fırsat varken Kuzey Irak’ta etkili olma şansını bilerek-isteyerek “tezkere ile” kaçırmışız. Adamlar (adamlar dediğimiz de dünyanın süper gücü) oraya girmiş, sayısız şehit vermiş, yıllarca uğraşmış ve kontrolü eline geçirmiş.Şimdi tabii şartları belirlemek, en azından kontrolü başkasına geçirmemek için elinden geleni yapıyor. Ne denebilir?“Gerekirse sizinle de savaşırız” demek çok mu akıllıca, çok mu diplomatik olacaktı?Hiç değilse sınırımızı koruyacak bir tampon bölge oluşturmayı elbette isterdik ama en azından şimdilik “Gerekirse sizi izleriz, güvenliğimiz için mağaranızı da, kampınızı da yok ederiz” mesajını vermiş olmak çok önemlidir, aynı zamanda küçümsenemeyecek bir başarıdır.Sonuçta olay yine bu ülkenin, bu toplumun sorununu çözmeye yöneliktir. Aksini düşünenlerin “Afganistan’a gönderilen İngiliz Prensi’nin orada ne işi vardı” sorusunu cevaplamaları lazım. Bu, Prens Harry’nin savaşı mı?Ayrıca şu “vicdani red ve profesyonel (paralı) ordu” tartışmasında Irak’a gönderilen Amerikalı paralı askerlerin Pazartesi günü VATAN’da çıkan (The Sunday Times’dan alıntı) rezaletlerini okumak da önemli bence...Sivilleri nasıl acımasızca öldürdüklerini, kendilerini kurtarmak için yanına silah bıraktıklarını ve yaptıklarından kendilerinin de utandığını... Askerlik onuru, saygısı olmayanların sınırı, insanlık duygusu da olmayabiliyor.Sadece “paralı ordu olsun” demek yetmiyor.

Devamını Oku

Şehitlerin yüzde kaçı yoksul?

3 Mart 2008

Şehit babalarından, yakınlarından mektuplar geliyor arka arkaya... Ve hepsi evlat acısının yanında “unutulmanın, bir kenara itilmenin” ızdırabını anlatıyor.İşte bunlardan biri, baba Sezai Okay’ın mektubu, bir kısmını aynen alıyorum:“Ben 1 Eylül 2006 tarihinde Hakkari-Köprülü taburunda görev yapmakta iken, Susuz üs bölgesinde nöbet tutarken PKK’nın gece, haince saldırısı sonucu bir eri ile birlikte şehit düşen Asteğmen Zeki Burak Okay’ın (Bilgisayar Mühendisi) babasıyım. Annesi öğretmen. Şu Paşa’nın yakasına yapışan anne ‘Başbakan’ın oğlu nerede, niye askere gitmiyor. Fakir fukaranın çocukları şehit oluyor da arkası kalın olanların olmuyor’ diyen... 12 gün boyunca basında yer alan, ilk defa ‘Vatan sağolsun demeyeceğiz’ diyen aile... Hatırladınız mı?Bizi bazıları neredeyse ‘vatan haini’ ilan etmişlerdi, oysa bu laf o kadar ucuz değil. Bizim hakkımızı helal etmediklerimiz:1- Şehit kanları ile sulanan bu vatan topraklarını ona buna satanlar,2- Yetim hakkı yiyenler,3- Çocuklarını sudan sebeplerle askere göndermeyenler,4- Cumhuriyetin temeline dinamit koyanlardı.Yoksa vatanımız için bizim de canımız feda... Sorarım size o gün bugün ne değişti, kocaman hiç. Yavrular ölüyor, anaların kanlı gözyaşları sel oluyor. Babaların vazifesi ise ‘vatan sağolsun’ demek. Hatta ‘Bir oğlum daha var, o da feda olsun vatana’ deyip kenara çekilmek. O zaman herkes huzurlu... Peki sonra? Aile acısı ile baş başa kalıyor, ateş düştüğü yeri yakmakla kalmıyor, dağlıyor da dağlıyor.Peki bu tarifsiz acılar içindeki aileler ne yaparlar, ne yer, ne içerler? Psikolojik durumları nasıldır, kime sığınırlar, biliyor musunuz?” TAKILARIN YARISIDevam ediyor:“Kim ilgileniyor bu ailelerle... Askerlerden başka hiç kimse... İşte bu, insanlar sahip çıkılmak istiyorlar, ilgi istiyorlar, insanca yaşamak, onurları kırılmadan yardım almak istiyorlar.Uluorta Cumhurbaşkanı kızının takılarının yarısını istemiyorlar. Bu kadar onur kırıcı yardım olur mu?Özetle bu insanlar acıları ile baş başa bırakılıyorlar (...) Biz şunu söyledik; terörle mücadele bu iş için yetiştirilmiş özel timlerle olur, profesyonelce sürdürülür. Üç ay eğitim ile ve beş defa silah talimi yapan çocuklarla değil!” Şimdi bu mektubu okuyan herkese soruyorum, yüreği yanan bir şehit babasının hangi satırına itiraz edebilirsiniz?Bir başka okurumuz Nihat Tanrıverdi ise soruyor:“Bir karış vatan toprağını vermemek için canını feda eden Mehmetçiklerin kaçının üzerinde tapusu kayıtlı bir karış vatan toprağı vardır?Hazinenindir o topraklar, ne tezattır ki Askeriyenindir. Kapısında yalnızca nöbet tuttuğu veya garson olduğu orduevlerinindir. Ağanındır, zenginindir, işini bilenindir, dolandırıcınındır, düzen adamlarınındır çoğu... Yalnızca ‘uğruna şehit olanların değil’dir.Ancak şehit olduklarında sıcacık koynuna girebilirler o güzelim toprağın...Oğlu şehit olmuş bir baba düşünün; ne için, kim için, kimlerin rahatı için?Çorapsız, çıplak ayaklı yetim torunlarına bakınca ne düşünür, ne yapar?” RAHAT UYUTUN ŞEHİTLERİMİZİ!Bu satırlarda bir yanlış görebiliyor musunuz? Araştırsınlar bakalım şehitlerimizin yüzde kaçı yoksul... Evet, kimsesiz ve yoksul, kaderine terkedilmiş şehit aileleri dururken bu ülkede onların hakkını yiyenler, yolsuzlukla, hırsızlıkla başkalarının hakkına tecavüz edip trilyonlarını katlayanlar adalete (burası Türkiye olduğu için) hesap vermiyorlarsa da ilahi adalete bunun hesabını mutlaka vereceklerdir.Ama şehit ailelerine, çocuklarına gereken her türlü yardımı tek tek ve yaşadıkları sürece rahatlarını sağlamak, bunu sadaka gibi değil onurlarını, gururlarını incitmeden ve en doğal hakları olarak yapmak devletin görevidir.Şehitlerimizin rahat uyumasını sağlamaya bu devlet zorunludur.Yapmayanların “kafalarını koydukları kuştüyü yastıklarda” rahat uyuyamaması gerekir.Şehit ailelerinin hakkını sonuna kadar arayacağız!

Devamını Oku

Askerden kaçanları kim durduracak?

2 Mart 2008

Neler neler yazmıyor ki o gelen mektuplarda... Hepsini dikkatle okuyor, harmanlıyor ve kendi duygularım, yorumlarımla birlikte yansıtıyorum.Hafta sonunda “Kuzey Irak’tan çekilme” kararına tepkiler ve “askerlik” ile ilgili olanlar ağırlıktaydı.Askerlik konusundaki duyguları siyasetçilerin ve ordunun duyması gerektiğine inanıyorum. “Vicdani red” konusunda yazdıklarımdan sonra birçok kişinin aynı görüşte buluştuğunu fark ettim: “Evet, bu ülkenin nasıl kazanıldığını ve nasıl korunması gerektiğini biliyoruz ama” diyor insanlar, “ama bazı ana kuzuları koşa koşa askere gider, düğün dernekle ve ailelerinin göz yaşlarıyla uğurlanırken arkası sağlam olanlar ve siyasetçi çocukları ya kaçıyor ya da pek kolay askerlik yapıyorlar. İnsanın gücüne giden bu!” Örneğin Ankara’dan yazan Tuncer Özkan “Bir oğlum askere gitti, döndü. Diğeri kısmetse bir iki seneye kadar gider. Oysa futbolcusu, basketbolcusu gitmiyor, arkası kalın olanlar tereyağından kıl çeker gibi askerlik yapıyor. Bu haksızlık değil mi” diye soruyor.Eh, ne diyeceksiniz? Yerden göğe kadar haklılar. Bazı siyasetçilerin çocukları veya kendileri ustaca vatan görevinden sıyrılırken, sahte raporlar uydurulurken onların susması mümkün değil.Ve bu da haksızlığın en büyüğüdür. O ana-babalar evlatlarını askere uğurlarken bir daha görüp göremeyeceklerini bilmeden gönderiyor, bazen tek yavrularını çatışmalarda yitiriyor ama yine de “vatan sağolsun, ağlamayacağım. Şehidimle gurur duyuyorum” diyecek yiğitliği, vatan sevgisini gösteriyorlar.Biz de o “evlatları kadar yürekli” analarla, babalarla gurur duyuyoruz ama devlet de bu büyük haksızlığı ortadan kaldırmak, güçlü olanın veya ayrıcalık tanınan mesleklerin askerden kaçmasını önlemek zorundadır.Önlemediği takdirde kısa süre sonra bu yöndeki tepkilerin artacağına kesin gözüyle bakılabilir.Hiç kimse anlatılan hikâyeleri veya üstü örtülen, unutturulan kaçışları yutmuyor. Kul hakkından korkanlar bu en büyük kul hakkını iyi düşünmek zorundalar.*****Yedi suyla yıkanmış Furkan!Bingöl’ün Yedisu ilçesinde bir ilköğretim okulunun öğrencileri (Kuzey Irak harekatı sürerken) topladıkları harçlıkları askerlerimize katkı olsun diye ilçe kaymakamına teslim etmişler. Ve bu haber TV’lerde gösterilmiş.İşte şimdi ağlamaya başladım yine, durduramıyorum... Bu öğrencilerden biri olan Furkan “harçlığı olmadığı için” Mehmetçiğe gönderilmek üzere annesinin ördüğü bir çift çorabı gazete kağıdına sararak vermiş. Çorabı uzatırken de birkaç cümleyle “parasının olmadığını, ancak bir çift çorap verebileceğini” Kaymakam’a anlatmış.Bu haberi bana yazan İskenderun’dan Doğan Süslü isimli okurumuz o kadar duygulu cümleler kurmuş ki Furkan ve ailesiyle birlikte onu da kutlamak istiyorum.“Yedisu ilçesinden yedi suyla yıkanmış Furkan’ı alnından öpüp kutlamak gerek. Sadece onu mu, onu yetiştiren anne babayı da... İşte gerçek vatan sevgisi, gerçek duyarlılık budur...Harçlığı, cebinde parası olmayan Furkan’ın bir çift yün çorabı belki bir askerimizin ayağını ısıtmamıştır ama 70 milyon insanımızın yüreğini ısıtıp, gözlerini yaşartmıştır. O analar askerlerimiz için yün çorap ördükçe bölücüler ve onların yandaşları hiç başarıya ulaşabilir mi” diyor ve bir de öneride bulunuyor.ÖDÜLLENDİRİLMELİ!Genelkurmay Başkanlığı veya bir başka kurumun onu Ankara’da ağırlayıp, duyarlılığı için teşekkür etmesi, sonra da yazın askeri bir dinlenme kampında güzel bir tatille ödüllendirmesi...Aslına bakarsanız ta Bingöl’den, ailelerinin kısıtlı bütçeleriyle, üç kuruş harçlıklarıyla böyle bir yardımı düşünen tüm öğrenciler ve aileleri, sınıf öğretmeni de dahil ödüllendirilebilir.Çocuklara hediyeler gönderilip, hiç görmedikleri deniz kenarında tatil imkanı verilebilir.Bunca israfın yapıldığı, trilyonların ziyan edildiği, Başbakan’ın istediği anlarda öğrencileri anında telefonla aradığı bir ülkede böyle öğrencileri aramak, ödüllendirmek hiç de zor değildir.Yeter ki istesinler.Furkan ve arkadaşları bunu hak ediyor.

Devamını Oku

Tek bir saldırı olursa??

1 Mart 2008

Çok başarılı ve gerekli bir operasyon başlama tarihinin “zamanlaması” kadar bitiş tarihinin zamanlamasıyla da şaşırtarak sona erdi.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’ın “Kısa süre izafidir. Bir yıl da olabilir” sözlerinin hemen arkasından ordunun operasyona son vermesinin, her ne kadar “Biz görevimizi yaptık, harekat başarılıydı, dönüş tarihini güvenlik nedeniyle gizli tutmak zorundaydık” sözleri doğru geliyorsa da toplumda büyük bir hayal kırıklığı, güvensizlik duygusu yarattığı da doğrudur.Yabancı gazetelerin ve Bush’un “operasyon birkaç güne kadar bitecek” açıklamalarından ve Amerika Savunma Bakanı Gates’in görüşmelerinden çok kısa süre sonra bitmesi bile bu hayal kırıklığı ve güvensizliğin haklılığını göstermeye yeter.Amerika’yı karşımıza almadan, ipleri koparıp düşman durumuna gelmeden böyle bir operasyonun tamamlanmış olmasını anlayışla karşılamak mümkündür ama o “çık” dediği anda sonuç alınmadan çıkmışsak Türk halkı bunu anlayışla karşılamak zorunda değildir.Düşünelim, koskoca 10 bin kişilik ordu kalkıyor, -30/-15 derecelerde dağlar tepeler aşarak karadan, havadan saldırıya geçiyor ve bunu “Teröristleri etkisiz kılmak” adına yapıyor... Peki sonra?Teröristler etkisiz kılındı mı? Eğer bütün mesele kampları bombalamak idiyse binlerce askerimiz karlar içinde dağ tepe neden yollara döküldü?240 terörist için mi? Küçümsemek değil bu ama merak ediyor insan; bir daha böyle bir fırsat kolay kolay ele geçmeyeceğine göre istenen sonuç tam olarak alındı mı, alınmadı mı?Kuzey Irak’la Türkiye sınırı arasında bir tampon bölge oluşturmadan güvenlik sağlanabilir mi, sağlanamaz mı?Zap Kampı ortadan kaldırıldı mı, kaldırılmadı mı?O bölgedeki terörist sayısının verilen 240 rakamından kat kat fazla olduğu ortada, evet terör örgütüne ve Barzani’ye gerekirse “tepelerine inileceği”nin gösterilmesi iyi olmuştur ama hâlâ bir misilleme yapmaları imkânsız hale getirilmiş midir?Yakınlarda eğer tek bir kez daha Kuzey Irak sınırından geçenler tarafından bir terör saldırısı olsa TSK için nasıl bir durum ortaya çıkacağını iyi düşünmek gerekir.Bırakın diğer ülkeleri bunu Türk halkına anlatmaları ve anlayış beklemeleri bile imkansız olur.En iyisi böyle bir ihtimali akla getirmemek galiba...Bence TSK “en güvenilir kurum” olarak kalmak istiyorsa bu soruların cevabını net şekilde açıklamak zorundadır!*****Kolay başarı! Recep İvedik’in oynadığı tüm sinemalar, tüm seanslarda dolu. “Kapalı gişe oynamak” diye buna denir. Özellikle gençler oluk oluk Recep İvedik’i görmeye akıyorlar.Ben de onlardan olduğum için üçüncü gününde koştum görmeye... Tabii bir nedeni de Şahan Gökbakar’ı sevmem, onun beni güldürebilen sanatçılardan olması...Çok üzülerek söylüyorum ama ciddi bir hayal kırıklığı yaşadım. İnanın bana TV’de tiplemelerini izlediğimde katıla katıla güldüğüm sanatçının Recep İvedik’inin tamamında birkaç kez gülümsedim sadece. Ve nedense hemen rahmetli Kemal Sunal’ın filmlerini, bin kez izlesem her seferinde aynı şekilde güldüğüm Hababam Sınıfı’nın (başta Şener Şen) oyuncularını, Gırgıriye’lerdeki Müjdat Gezen, Adile Naşit, Perran Kutman’lı sahneleri, yine tekrarlarına da aynı şekilde güldüğüm Cennet Mahallesi’nin (ve Romantika’nın) süper sanatçılarını, Metin Akpınar, Zeki Alasya, Oya Başar, Ayşen Gruda gibi her tiplemesine güldüğüm başarılı sanatçıları düşündüm.Biz bugüne kadar çok güzel komedi filmleri, dizileri izledik. Sanatçının yeteneği, oyunuyla birlikte kaliteli esprilere güldüğümüz film ve diziler.Oysa son zamanlarda bu konuda en çok isim yapan genç kuşak sanatçıların maalesef işi kendilerinden öncekiler kadar ciddiye almadıklarını, daha doğrusu Türk izleyicisinin zekasını ve espri algılama düzeyini küçümsemeye, kolaya kaçmaya başladıklarını görüyoruz.Bol miktarda cinsellik, dekolte, argonun en çirkini, üç dakikada bir edilen küfürlerin, yapılan el hareketlerinin en abartılısı güldürmeye yeter sanıyorlar. Tipleri de iyice abarttın, reklamı iyi yaptın mı mesele tamamdır. İşin üzücü tarafı 20 yaş altı gençlerin bu tür filmlerle yetişiyor ve bu esprileri beğenebiliyor olması. En azından Digitürk’te gösterilen yabancı komedilerle bir karşılaştırma yapsalar keşke. Yüz ifadeleri bile değişmeden her cümlede güldürenlerle.Güldürüyü de bırakın ben “Yaprak Dökümü” kalitesinde kusursuz dizilerin yapılabildiği bir ülkede kusursuz filmlerin de yapılacağına inanıyorum.Kolaycılığa sapmadan, seyirciyi küçümsemeden çalışıldığı zaman...Milli Eğitim Bakanı Çelik’le nihayet sonunda tek bir görüşte hemfikir sayılırız!

Devamını Oku

Kimin savaşı??

1 Mart 2008

Vicdani red konusunun Türkiye’de tartışılmadığını, Bülent Ersoy’a da “linç kampanyası” başlatıldığını söyleyenler haksızlık ediyor. Toplum günlerdir bu konuyu her türlü tartışıyor değil mi?Aslında çok daha önceden gazete köşelerinde de uzun uzadıya yazıldı, konuşuldu... Ayrıca Bülent Ersoy hâlâ “sözüm suçsa gerekeni yapsınlar” diye meydan okuyor, korkulacak bir durum olsa popülizm uğruna bunu yapar mı?Ne demiş Bülent Ersoy; “Tamam vatan bölünmez, bilmem ne olmaz ama göz göre göre de analar bu çocukları doğurup toprağa versinler olmaz (...) Başkalarının masabaşı savaşı için evladımı harcayamam” demiş.Öncelikle yine Orhan Pamuk’un yaptığı gibi daha önce tartışılmakta olan bir konuda “Başkası söyleyemedi, ben söyledim” demenin anlamsızlığını da vurgulamak lazım.Burada olay daha önce başkasının söylememiş veya “söyleyememiş” olması değil, binlerce gencimiz yüzleri kardan, soğuktan kavrulmuş, siyaha dönmüş vaziyette karlarla, mayınlarla kaplı tepelerde ülkesinin güvenliği için çarpıştığı, bazılarının canını verdiği sırada bunu söyleme cesaretini (!) göstermektir.Binlerce asker ailesi yüreği ağzında bekler, bazıları evladının acısıyla yanarken “vatan bölünmez, bilmem ne ama”, “şehitler ölmez, vatan bölünmez, klişe laflar”, “masabaşı savaşı” deme lüksüne sahip olabilmektir. “Vatan bölünmez bilmem ne” ise bırakalım da artık açıkça “telaffuz ettikleri gibi” vatan bölünsün mü?Acaba her yanı kuşatılmış durumda Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirenler (başta Atatürk) böyle düşünseydi, bugün süslenip püslenip, takıp takıştırıp, döküp döküştürüp rahat köşelere kurularak çuvalla parayı bir gecede götüren ve sonra bu açıklamaları patlatanlar bu imkanı bulabilecek miydi?Pardon, vicdanım istemiyorTürkiye gibi dışardan gelen tehlikelere açık, terörü en acı şekilde yaşamış ve yaşamakta olan bir ülkede istemeyen, “vicdanım elvermiyor” diyenler askerlik yapmazsa bu “yapanlar ve anaları” için nasıl bir “eşitlik” durumu oluşturur?İnsan hakları açısından “vicdani red”di savunanlar acaba bu soruya “Bize ne, isteyen gitsin, istemeyen gitmesin” cevabını mı verecekler? Yani birileri “benim canım (pardon vicdanım) istemiyor” diyerek oturacak, birileri kendi canını bu insanlar için verecek ve birileri de “insan hakkı” diye bunu mu savunacak?Peki acaba Ersoy’un “Başkalarının savaşı, masabaşı savaşı” dediği nedir? Durup dururken yüzlerce teröristin Kuzey Irak sınırını geçerek Dağlıca’da 12 askerimizi bir gecede şehit etmesi mi örneğin? Son model teknolojiyle donatılmış PKK’nın diğer saldırıları mı, döşediği mayınlar mı? Bu ne saçma bir sözdür? Dağlıca ve diğerlerinin intikamını kim alacak ve bunun bir daha olmamasını kim sağlayacak?Vicdanları reddetmeyenler, yani gerçekten vicdanı olan, erkek gibi erkekler mi?Veya Barzani gibi bir aşiret reisi koca Türkiye’ye “kafamı bozmayın, fena yaparım” dediğinde Türkiye ona “Evet haklısın, bizim gençlerin vicdanı askerliği reddediyor, sen nasıl istersen öyle olsun” mu demeli? Yoksa ayrıcalıklı bir erkekler kitlesinin varlığı mı kabul edilmeli?DTP’lilerin Festival’e davet etmesi sanıyorum Bülent Ersoy’un (bilerek ya da bilmeyerek) yaptığı hatalı konuşmanın kimlere hizmet edip, kimler tarafından takdir edildiğinin açık göstergesidir.Bırakın erkeklerin “vicdani red” hakkını, ben kadınların da askere alınması gerektiğine inanıyorum. *** Bilim Kurulu’ndan Prof. Köker Her Açıdan’da!Ülke gündeminde TSK’nın Kuzey Irak’tan çekilmesi, “vicdani red” konusu gibi tartışılacak başka çok önemli olaylar da var ama hepsini aynı anda işleyemediğimiz, konular zaman nedeniyle tamamlanamadığı için biz bu Pazar Her Açıdan’da Anayasa değişikliği sonrasında ortaya çıkan “ülke çapındaki kaos”u inceleyeceğiz.Konuşmacı olarak ilk kez 4 önemli profesör biraraya gelecek.AKP’nin isteğiyle Anayasa değişikliklerini hazırlayan 6 kişilik Bilim Kurulu’ndan Prof. Dr. Levent Köker, Bahçeşehir Üniversitesi’nden Anayasa Hukuku uzmanı Prof. Dr. Süheyl Batum ile Siyaset Bilimi uzmanı Prof. Dr. Yılmaz Esmer ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden (“türbana özgürlük” bildirisini de imzalayan) Prof. Dr. Ali Köse’nin konuşmalarında merak ettiğiniz birçok sorunun cevabını bulacaksınız.2 Mart Pazar günü öğlen 12.30’da STAR’daki Her Açıdan’ı kaçırmamanızı öneriyorum. Tekrarı yok, ona göre!

Devamını Oku

Hoca olacaksa, doğru hoca olsun!

28 Şubat 2008

Anayasa hukukçusu olmayan bir avukatla görüşerek “Demokratik ülkelerin çoğunda Anayasa Mahkemesi yok” şeklindeki açıklamalardan söz ettiği yazısına karşılık yazdıklarıma cevap vermiş Nazlı Ilıcak.Aslında 2 ayrı cevap yazmış, birisi Dubai’de gördüğü “karaçarşaflı kadınları yadırgadığı” ile ilgili yazısından da bahsettiğim için önce ona, sonra da Anayasa Mahkemesi’ne...Başlık ise “Mengi hocasını değiştirsin”... Öncelikle hemen söyleyelim ki; elbette eğer Anayasa hukuku tartışılıyorsa, okuyucuyu doğru bilgilendirmek adına en azından iyi bir uzmana, deneyimli bir Anayasa hukukçusuna danışmak gerekir. Anayasa hukuku ile alakası olmayan bir avukata değil. Ben de bunu yapıyorum. Süheyl Batum ise bu konudaki derin bilgisine, deneyimine saygı duyulan, benim de takdir ettiğim bir uzmandır.Dubai konusuna bakalım, Ilıcak diyor ki “26 Aralık tarihli makalemde Dubai’de insanların kıyafetleri yüzünden yadırganmadan bir arada yaşayabildiğini, farklı hayat tarzlarının birbirini rahatsız etmeden sürdürdüğünü yazdım.”Örneğimiz Dubai!! O zaman soralım; aynı yazısının sonunda “Şeyh Maktum’un vizyonu acaba ülkesini demokratik bir ülke yapmaya, halkının zihinsel inkişafını da sağlamaya yeter mi? Başarıyla güdülsem bile güdülen bir toplumun üyesi olmak istemezdim” dediği bir ülkedeki demokratik (!) ortamı, dünyada Müslüman çoğunluklu olmakla birlikte laikliği de içeren gerçek bir demokrasiyi uygulayan tek ülke olan Türkiye’ye örnek göstermesi bile eleştiriyi hak etmiyor mu?Orada gördüğü çarşaflı, peçeli kadınları (üstelik peçelerinin altından yemek yerken fotoğraflarını çekecek ve yazısında vurgulayacak kadar) yadırgaması, onların “modernleşme rüzgarına kapılıp tesettürün kendilerine yakışan şeklini keşfedeceklerini” söylemesi, türbanın Meclis dahil her alanda serbest bırakılmasını savunduğu “demokrasi, insan hakları, özgürlük” anlayışıyla ters düşmüyor, eleştiriyi hak etmiyor mu?Kendisi de “Dubai’de demokrasi yok ki” dediğine göre, çoğu baskı altında örtünen bu kadınları ve baskıya boyun eğenleri “zihinsel inkişafı olmayan” şeklinde tanımlayacağına Türkiye’deki baskılar arttığında acaba bugün “daha modern ve inkişaf etmiş” bulduğu Türk insanının da onlara (yalnız onlara değil, baskıcı din rejimiyle yönetilen tüm ülkelerin toplumlarına) benzeyebileceğini düşünmesi bu ihtimalin nasıl önlenebileceğine kafa yorması gerekmez mi?Modadan söz etmiyoruz Nazlı Hanım!Dubai’de ve benzer şartların olduğu ülkelerde (eğer tepeden inme, devrim şeklinde yapılmamışsa) toplumlar dinî ibadet ve uygulamaların devlet alanlarında serbest olmasının “özgürlük” olduğuna inandırılarak sonunda “demokrasinin hiç olmadığı, insanların güdüldüğü” rejim tarzına getiriliyorlar.Türkiye’de isteyen herkes tarih boyunca istediği şekilde başını örtmüş, örtenle örtmeyen yan yana barış, huzur içinde yaşamıştır. Bu konuda örneğe, hele de Dubai örneğine hiç ihtiyaç yoktur. Bugünkü tartışma devlet alanlarına, okullara, üniversite ve kamu görevlerine dinî ve her türlü giyim tarzının, ibadet ve diğer dinî uygulamaların girmesi/girmemesi, bunun “gerçek demokrasiyi sağlayan laikliği zedeleyip zedelemeyeceği” tartışmasıdır, diğer alanlarda ve özel alanda zaten bir sorun yok (her ne kadar “varmış gibi” gösterecek tek tük örnekler arada bir çıkıyorsa da), onun için konuyu saptırmayalım. Ayrıca, tekrarlayayım Nazlı Ilıcak bu “modernleşme, yakışan tesettür” konusunda da çok yanılıyor. Daha iki hafta önce İran’da (yönetimin “yarım tesettür olmaz, çarşaf” baskısı tekrar başladıktan sonra) çarşaflı kadınlar aynı yönde gösteriler yaptılar. Tam o günlerde Türkiye’de “türban” gösterileri sürerken...Demek ki neymiş; onlar da çarşafın “Kur’an emri olduğuna” inanıyor, bunun için takıyor ve üstelik yalnızca türbanı “dindar olmak için” yeterli bulmuyorlarmış.Yani konu moda, modernlik değil, Kur’an... Bilmem anlaşılabildi mi?Egemenlik TBMM’nin mi?Şu “Egemenlik çoğunluğundur, azınlık veya birey haklarına dokunmadıkça istediği yasayı çıkarır. Parlamentodaki azınlık istemiyor diye Vakıflar Yasası çıkmayacak, 301. madde değişmeyecek mi” sorusuna gelince...Elbette yasaları parlamento yapar ama bu yasaların Anayasa’ya, özellikle de Anayasa’nın değişmez ilkelerine, Anayasa Mahkemesi kararlarına uyması şartıyla.Daha 18. yüzyılda “Anayasacılık hareketi”nin ortaya çıkmasının asıl nedeni zaten parlamentoların çoğunluğu eline geçiren partiler tarafından baskıcı uygulamalara geçtiğinin görülmesidir. Meclislerin “biz milleti temsil ediyoruz, istediğimizi yaparız” demesinin önlenmesi, anayasaların çizdiği sınırların dışına çıkamamasının sağlanmasıdır.Yani parlamento takdirini kullanır ama bu sınırlar içinde kalmak şartıyla... Yani “egemenlik milletindir” ama bu egemenlik “içinde yasama ile birlikte yargının ve tabii Anayasa Mahkemesi’nin de bulunduğu yetkili organlar eliyle” kullanılır.Kısacası elbette birey hakları çok önemlidir, bununla birlikte hiçbir hukuk devletinde, hiçbir demokraside yasalar sadece birey veya sadece çoğunluk haklarına, isteğine göre şekillenmiyor, demokrasi kimse için “sınırsız özgürlük” rejimi değil. Türkiye Anayasası da “Egemenlik TBMM’nindir” demiyor.Nazlı Hanım’a anlatmak için bu gidişle kesin hukuk diploması da alacağım gibi görünüyor.

Devamını Oku