Barışçı çözüm mü??

15 Mart 2008

Türkiye’nin dünyada parmakla gösterilen özgür rejimine yönelik girişimler, tehlikeler söz konusu olduğunda ona karşı çıkarım, eleştiririm.Açlık sınırında yaşayan, eğitimsiz, mutsuz milyonlarca insanı, devlete emanet edildiği halde korunamayıp tecavüze uğrayan çocukları, bırakın diğerlerini kapı kapı iş arayıp bulamayan ve üç kuruşa muhtaç yaşayan işsiz üniversite mezunu gençleri olan bir ülkede “çok çocuk doğurun” diye inatla söylenip durmasına elbette karşı çıkar eleştiririm.Ama haklı olduğunda da haklılığını yazarım. Başbakan Erdoğan DTP ile görüşme konusunda doğru olanı yapmış ve “PKK’nın terör örgütü olduğunu kabul ederlerse ancak o zaman görüşürüm” demiş... Hatalı olan Cumhurbaşkanı Gül’dür.Türkiye’de yıllardır binlerce insan PKK terörü nedeniyle kaybedildi. Hâlâ gencecik askerler bu ülkenin sınırlarını onların acımasız saldırılarından korumak için ölüyor. Onların tam öldüğü sırada DTP çıkıp aynen PKK ağzıyla konuşuyor, terör örgütünü koruyor, Türk devletinden düşman bir devlet gibi söz ediyor.NEDEN ÖLÜME GÖNDERDİNİZ?Sonra da dönüp “Biz barışçı çözümden yanayız, barış ve demokrasi için çaba gösterdiğimiz süreçte Başbakan böyle davranamaz” diyor. Barışçı çözümden yanaysanız önce terörü ve teröristi lanetler, kanka durumunda olmazsınız. Haydi diyelim ki her şeye rağmen kankasınız bu durumda bile onlara “Durun, biz Meclis’teyiz, çok sayıda Kürt milletvekili var, barış içinde taleplerimizi bildirelim” der, bu şekilde çözüm arar, mümkün olan talepleri elde edersiniz.DTP barışçı çözümü baştan reddetmiş “İsteklerimizi yapmazsanız terör bitmez” diyerek terör şantajını sürdürmüştür. Hâlâ da aynı anlayış içindedir.Bu durumda hiçbir medeni devletin kabul etmeyeceği, yapmayacağı bir davranış Cumhurbaşkanı Gül tarafından yapılmış ve terör şantajına (taraftar medyanın da etkisiyle) boyun eğilmiştir.Türk halkının, şehit ailelerinin bu durumda “Madem ki bunu yapacaktınız çocuklarımızı neden ölüme gönderdiniz” diye sormaya hakkı var.Özellikle de “Başkomutan”a...Evet, hiç değilse bundan sonra kimsenin ölmemesinin sağlanması hepimizin isteğidir ama herhalde bu “terörün üstünlüğü kabul edilerek” yapılamaz.O zaman Başkomutan neden Irak’a sınır ötesi harekata izin verdi açıklasın bakalım! (Son dakika notu: Sevgili okurlarım; AKP’ye açılan kapatma davasıyla ilgili olarak Her Açıdan’da değişiklik yapılabilir.)++++“21. yüzyılda Müslümanlık” Her Açıdan’da!Geçen Pazar başladığımız “Dini ve Kur’an’ı 21. yüzyılda daha iyi nasıl anlayabiliriz” başlıklı program izleyicilerden o kadar olumlu tepkiler aldı, tekrar yayınlanması ve devamının yapılması yönünde o kadar çok talep geldi ki bu hafta aynı konuya devam etme kararı aldık. “Gelenekler ve hadislerin ayetlerle karıştırılması, ayetlerin yanlış yorumlanması ve bunların hepsinin dinî bilgi gibi algılanması nasıl önlenebilir, aydın bir toplum olarak gerçeği nasıl anlayabilir, kutuplaşmayı nasıl durdurabiliriz” sorusunun cevabı artık bulunmak zorundadır.Bu hafta Her Açıdan’da yine çok önemli üç din uzmanı ile yanlış anlaşılan ayetler, yanlış hadisler, laik bir ülkede Diyanet olur mu, Kur’an’da şiddet var mı, mezhepler olmasaydı gibi konu ve sorular tartışılıyor.Bazı imamların söylediği “3 Cuma’ya gelmeyenin namazı kılınmaz” sorusuna, Kur’an’a göre erkekler kadından üstün mü, Cennet yalnız erkeklere mi vaadediliyor sorularına kadar merak edilen birçok sorunun cevabını bulacağınız programı sakın kaçırmayın.

Devamını Oku

Çadırda yaşayan şehit annesi

14 Mart 2008

Irak’a sınır ötesi operasyon bitti ama şehitlerimizle ilgili mektuplar gelmeye devam ediyor. Elbette onları ve ailelerini yalnızca operasyon veya terörist baskınları nedeniyle hatırlayacak değiliz, her zaman yazacağız.Müzeyyen Önal isimli okurumuzun anlattığı “Mersin’de yaşayan yoksul şehit ailesi”nin durumu son derece üzücü, dinleyin bakın:“Ruhat Hanım saygılar; sizin şehitler konusunda ne kadar duyarlı olduğunuzu biliyorum, bizim dillendirip duyuramadıklarımızı duyuruyorsunuz, bundan dolayı teşekkür ederim. Ben 1984 Eruh Baskını’nı yaşayan emekli asker ve emekli öğretmenim. Aynı zamanda evladını kaybetmiş bir anneyim. Gelen şehit cenazelerini izleyemiyorum. Ama son şehitlerde sadece tanık olduğum bir şehit ailesi yüreğimi parçaladı. Sanmayın ki diğerleri parçalamadı, hepsi aynı (hani bir söz vardır, ateş düştüğü yeri yakar).Ama beni derinden yıkan Mersin Silifkeli şehidin ailesi oldu. Çadırda yaşayan bir aile, annenin beli kamburlaşmış... Acaba o aile için neler yapılabilir? Acaba annenin beli daha da kamburlaşmadan onları kaldırabilir miyiz? Siz şayet yazılarınızda dile getirirseniz inanın ki halkımız o aileye sahip çıkacaktır. Müzeyyen Önal-Manisa” ORDU DUYSUNBen elbette köşemde kampanya açabilirim, daha önce bazı durumlarda bu kampanyaları açtık ama şehit ailelerine yardım konusu halka değil devlete ait bir görev olmalı... Devlet onlara bakmak, şehit annelerine, babalarına, eşlerine ve çocuklarına ömür boyu rahat yaşam sağlamak zorundadır. O genç askerler vatan uğruna ölmeselerdi aileleri için çalışacaklardı, şimdi bunu yapamıyorlar.Örneğin bu koca devlet hiç değilse Silifkeli şehidin ailesine sağlayacağı rahatlığı sağlamıyor, onları çadırda kaderiyle başbaşa bırakıyorsa o şehit rahat uyuyabilir mi?Gençlerin askerlik yapması vatan borcu ise devletin şehit ailelerine bakması da insanlık borcudur.Bu görev Milli Savunma Bakanlığı’na mı, Genelkurmay Başkanlığı’na mı aittir bilemem ama kime ait olursa olsun yapılmak zorundadır! *** Yaprak Dökümü ve Mutluluk Recep İvedik filmini yazarken “Yaprak Dökümü gibi kusursuz dizilerin yapıldığı bir ülkede kusursuz filmler de yapılabilir” demiştim ki bunu yazarken aklımdan “Mutluluk” geçmişti.Yaprak Dökümü gerçekten de bugüne kadar televizyonda yapılan başarılı diziler arasında bence liste başıdır. Birkaç gün önce “En İyi TV Dizisi” ve “En İyi Yönetmen” ödülleri yanında çok takdir ettiğim Halil Ergün ile Güven Hokna’nın da “En İyi Erkek/Kadın Oyuncu” ödüllerini aldıklarını duyunca bu ödülleri fazlasıyla hak ettiklerini düşündüm.Başladığı günden bugüne tüm ekibiyle sıradışı bir performans sergileyen Yaprak Dökümü izlenme rekorları kırıyor ve uluslararası düzeyde bir kalite ortaya koyuyor.Bunun nedeni şüphesiz yetenekli oyuncuların yanında ciddiyet, sorumluluk, kolaycılığa kaçmamak ve seyirciye saygı olmalı. Böyle olduğu zaman reklam balonları patlatmaya gerek kalmıyor. Yaprak Dökümü ekibini gönülden kutluyorum.Onların ödül alması beni hiç şaşırtmadı ama Mutluluk filminin SİYAD ödülleri arasında yalnızca “En İyi Müzik” ödülüne layık görülmesi tam aksine çok şaşırttı. Zira Türkiye’de son yıllarda yapılan en kusursuz film de kadın, erkek oyuncu, yardımcı erkek oyuncu gibi çok ödüle layık ama hepsinden önce “En İyi Senaryo” ödülünü kesin alması gerekirdi. (Ne gariptir ki bu ödülleri diğer ülkelerden aldı: Portekiz’de yapılan Funchal Uluslararası Film Festivali’nde “En iyi Film”, “En iyi Yönetmen”, “En iyi Oyuncu”, Avrupa Konseyi tarafından “2007’nin En İyi Filmi” ve Montpellier Uluslararası Film Festivali’nde de seyirciler tarafından “En iyi Film” seçildi.)Evet “zevkler değişebilir” diyebilirler ama 8 ödülü birden yalnızca 34 bin kişi tarafından izlenen bir filme (Yumurta) dağıtacak kadar da değişemez herhalde.Bir de “Mutluluk” kaç kişi tarafından izlenmiş bakıversinler. İyi ki gitmemişim ödül gecesine gitsem hayretimi saklamam güç olurdu.Bu arada duyduğum en iyi haberlerden biri Metin Akpınar ile Zeki Alasya’nın bir müzikalde beraber oynayacakları haberi.Metin Akpınar Her Açıdan’a geldiğinde onların Devekuşu Kabare günlerini (özellikle de ‘Haneler’ oyununu) nasıl özlediğimi söylemiştim.Temiz kalplilerin dileği tutarmış, nasıl da hemen oldu!

Devamını Oku

Tutturmuşlar “fetva” diye!

12 Mart 2008

Biri din konusunda konuşuyor, araştırıyor, soruyor, yazıyorsa hemen birileri de çıkıp “Fetva vermeyin, din tartışılmaz. Ayrıca siz tartışamazsınız, ancak din alimleri anlar” benzeri susturma faaliyetine girişiyor.Neden rahatsız oluyorlar acaba sorusu geliyor insanın aklına... Bugüne kadar hep özellikle dini siyasi malzeme yapanlar tarafından empoze edilen görüşleri, toplumun dini-Kur’an’ı derinlemesine incelemeden her söyleneni, yapılanı kabullenmesini, bu nedenle bölünmesini izledik.Ekranlarda “Hoca”ların, siyasetçilerin, gazetecilerin kavgalarını izledik ama kimse çıkıp sessiz sedasız bizi bilgilendirmedi. Hatta sorduğumuz halde “iyi anlaşılamayan ayetleri, bütünlük içersinde” açıklamadı. Her kafadan ayrı bir ses çıktı ve toplum “Müslümanlıkta böyledir” denilen her şeye inandı.Din-Kur’an ancak şeriat yönetimlerinde konuşulamaz, gelenek olarak bugüne nasıl gelmişse öyle kabul edilir. Allah’ın verdiği aklı kullanmanın tehlike olarak algılanmadığı özgür rejimlerde ise din rahatlıkla konuşulur, tartışılır.Bilinçlenmenin, anlayarak, öğrenerek inanmanın zararı değil yararı vardır, hem kendine hem de topluma...Kur’an’la ilgili sorular sorulması ancak “dinin tam olarak anlaşılmasını istemeyenler”i rahatsız edebilir, onun için Ahmet Hakan’ın neden rahatsız olduğunu anlamak mümkün değil.Yine dün “Madem Ruhat Mengi fetva vermektedir, madem içtihat kapısı açıktır, o halde ben de ‘İslâm’da 7 yeni günah listesi’ yapabilirim” demiş ve yapmış. Liste güzeldi ama...Ah bir de aynı yazılarda kendiyle çelişkiye düşmese... Birkaç satır yukarda “Vatikan’ın 7 yeni günah listesi yapmasına gıpta ettiğini” söylüyor. Nedeni “Müslümanlar açısından da böyle bir güncellemenin elzem olduğunu düşünmesi” imiş.İyi ya, o zaman 21. yüzyılda, “Oku” denilen (tabii bu “Oku ve anla. Sana gerekli her bilgiyi burada bulacaksın” demek) Kur’an’ı okuyup “güncel şekilde, güncel beyinlerle” anlayalım. Doğru anlayalım.Detaylarıyla, doğru okuma nasıl oluyorsa öyle...Sormak ve araştırmak “fetva vermek” değildir.*****Biz bitmişiz demek ki! Levend Korkut’un Hürriyet’te “Memleketimden Bahşiş Manzaraları” adı altında derlediği rüşvet hikâyelerini okuyunca gerçekten de “Biz bitmişiz” diyor insan...Memlekette rüşvet alınmayan hiçbir alan kalmamış gibi... Trafik polisi rüşveti alırken arkadaşına “İstanbulluların gözünü seveyim, Antalyalılara bu işi öğretemedik gitti” diyor, bir başka polis rüşveti alırken “helallik” istiyor. Yatlara uluslararası belge verecek olan “rüzgarlık” istiyor, belediyelerde işlerin halledilmesi rüşvetsiz asla olmuyor, Denizcilik İşletmeleri’nde rüşveti “Tombik” öğretiyor...Hani bunların olduğunu hep tahmin ediyoruz da yaşayanların ağzından duyunca yine de şoktan kurtulamıyoruz.Aklıma İngiltere’deyken yaşadığım bir olay geliyor hemen... Eve gelen elektrik ustasından çalışmayan televizyonuma bakmasını istemiştim. Bir kablo çıkmış, düzeltti ve TV çalıştı. Teşekkür ederek ona fazladan bir 5 pound uzattım. “Alamam” dedi, “Ben elektrikçiyim bunu sadece size yardım olsun diye yaptım, para alamam.” Bence bizi yönetenler “Batı’dan iyi özellikleri değil ahlaksızlığı aldık” derken önce memleketteki en önemli ahlaksızlıklardan biri olan yolsuzluğu, rüşveti önlesinler.Eğer vatandaş rüşvet vermeden hiçbir işini halledemiyorsa bunun sorumlusu hükümettir. Türkiye bu ahlaksızlığı sonsuza kadar mı taşıyacak?***Belediyeleri kim denetliyor? Belediye başkanlarıyla, belediyelerle ilgili yolsuzluk haberleri, iddiaları insanların kafasını çok meşgul ediyor, çünkü görünen o ki en kolay rüşvet alınan, yolsuzluk yapılan, zengin olunan yer belediyeler.Siz hiç belediye başkanlığına sıradan bir vatandaş olarak gelip trilyoner olmadan ayrılan kimse gördünüz mü?Üstelik benim röportaj yaptığım bazı belediye başkanlarından “Bu belediyeye ilk geldiğimde benden öncekinin ciddi şekilde çaldığını fark ettim” dediğini duymuşluğum da vardır. Yani kendileri de birbirlerinin yolsuzluğunu biliyor ama susuyorlar. Çünkü çoğu daha sonra kendisi de aynı yolu, yöntemi kullanıyor.Bir okuyucum “Gazeteci olsam sorardım; Türkiye’deki belediyeler neye göre denetleniyor, kimler denetliyor” diye sormuş. Belediye başkanları fark ettiği halde susuyorsa ve ayrıca onların fark ettiğini fark edip açıklayacak başka kimse yoksa nasıl denetlenebilir ki?Bir de yerel yönetimlerin yetkilerini arttırmaktan söz ediyorlar, o zaman ne olur kim bilir?

Devamını Oku

21. yüzyılda din!

11 Mart 2008

Son haftalarda, özellikle 9 Mart’taki “21. yüzyılda din nasıl yorumlanmalı” başlıklı Her Açıdan’dan sonra sizlerden gelen mektuplar o kadar arttı ki ‘wyağmur gibi yağıyor’ desem yeridir.Hepsini tek tek okuduğum, bazılarından notlar alıp, bazılarına cevap yazdığım için artık saatlerce odaya kapanmak zorunda kalıyorum. Kur’an’da ve genel olarak dinde anlamadığımız noktaları, kafamızdaki soruları tartıştığımız (geçen Pazar) son TV programını çok büyük bir ilgiyle izlediğiniz görülüyor. Bu programın tekrarını, CD’sinin dağıtılmasını, tamamının YouTube’a konmasını isteyenlerin sayısı çok ama tekrarı maalesef yok.İsteğin çokluğunu göz önüne alarak programın tamamının YouTube’da yayınlanmasını sağlamaya çalışıyoruz, sanıyorum iki gün içinde izlemeniz mümkün olacak.9 Mart’taki programda konuşmacı olan din uzmanlarını, Aytunç Altındal dışında ben de ilk kez gördüm ve dinledim. Ama tahmin edebileceğiniz gibi onları uzun araştırma, soruşturmalarla; “akademik başarıları ve konumları, bilimsel çalışmaları, kitaplarının, makalelerinin sayısı, güzel ve anlaşılabilir üsluba sahip olmaları” gibi özelliklere bakarak davet ediyorum.Din konusunda konuşacak olan uzmanların görüşlerini, yorumlarını ben de sizinle birlikte duyuyorum ki bunu herhalde sorularımdan, tepkilerimden anlıyor olmalısınız. Örneğin bugün Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanlığı, öğretim üyeliği, uluslararası sempozyumlar yapan, dersler veren, yurtdışında Kur’an toplantılarına katılan Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın yayımlanmış kitap ve makale listesini gördüm ve bu deneyimden kesinlikle yararlanmamız gerektiğini düşündüm.Ali Bardakoğlu da “Dini 8. asırdakiler anladı, bu bize yeter denirse ‘din adına dinde olmayan’ birçok şeyi söyleyebiliriz. Dini anlayışımızı revize etmeliyiz” dediğine göre 21. yüzyılda dinin ve Kur’an’ın ne anlattığını anlamaya çalışmamız yerinde olur.İzleyicinin gösterdiği büyük ilgi buna ne kadar ihtiyaç duyulduğunun da göstergesidir, onun için (gündem çok önemli bir olayla değişmediği sürece) 16 Mart Pazar günü Her Açıdan’da geçen haftaki tartışmaya devam etmeye karar verdim. Programdan sonra beni telefonla arayan Diyanet İşleri Eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ın verdiği çok önemli bilgileri de bu hafta sizlere aktaracağım.Sayın Yılmaz önümüzdeki haftalardan birinde (belki 23 Mart) kendisi de Her Açıdan’a katılarak sorularımı cevaplayacağını söyledi.Merak ettiğimiz konuları birçok din bilimcinin tartışması, anlatımıyla karşılaştırmalı olarak izlemenin “toplumumuzun din üzerinden kutuplaştırılmasını, din kavgalarının başlamasını önlemek açısından” son derece önemli olduğuna inanıyorum.İki yıl önce Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’na hitaben yazdığım “İnkâr etmiyorum, soruyorum” başlıklı yazılarla başlayan ve bugüne kadar köşemde sık sık yer verdiğim dinle ilgili sorular yalnız benim değil, çok kişinin merak ettiği sorulardır.Anlamak, öğrenmek isteyenlerin 16 Mart’taki programı da izlemesi gerekiyor.TEŞEKKÜRLER!Bu arada aldığım ödülleri kutlayan ve bunları hak ettiğimi belirten okur ve izleyicilerime çok teşekkür ediyorum.Beni en çok etkileyen ise İsa Kosovalı gibi okurlarımın:“Asıl ödülü bizlerin sevgi ve saygısını kazanarak aldığınızı da bilmenizi isteriz” gibi notları oldu.Haklılar, gazetecinin en büyük ödülü budur!*****Bu nasıl staj? Hürriyet’in “Bir devlet üniversitesinin meslek yüksek okulunda ‘cilt bakımı’ bölümü öğrencilerine otel hamamlarında turistlere masaj yaptırıldığı” haberi gerçekten inanılmazdı.Öğrenciler bikini ve peştamalla kadın-erkek turistlere masaja zorlanıyor. Orada hem bu durumdan dolayı, hem de tacize uğrayarak sinirleri bozuluyor.“Dört senedir staj yüzünden mezun olamadım” diyen var.“Alman ve Ruslar resmen çırılçıplak giriyordu, hepsi öyleydi” diyen var.“Tacize uğradım” diyerek ağlayanlar var.Ve bu iddiaların muhatabı olan öğretim görevlilerinden biri “Bu öğrencilerin akıl sağlığı bozuk” diyor. O böyle söylediği için tazminat ödetmiyorlar ama şimdi ben “asıl gönderenin akıl sağlığı bozuk” desem hemen dava açılır. Onun için demeyelim!! Düşünmekle yetinelim.Ama öğrencilerin böyle bir staja zorlanması araştırılıp sorumlulara hesabının sorulmasını gerektirir. Hamamda masaj yapan kadınların tacize uğradığı, turistlerin çırılçıplak girdiği hakkındaki iddiaların doğruluğu da büyük ihtimaldir, çünkü hamamlarda masaj yapan uzman kadınlar bu olaylarla karşılaştıklarını sık sık anlatırlar.Onlar profesyonel oldukları için bu durumlarda otel yönetimine haber verip olayı önleyebilir ama deneyimsiz genç kızları alışık olmadıkları rahatsız edici bir durumla karşı karşıya bırakmak öğretim görevlilerinin yapacağı bir şey değildir, yetkileri yoktur. Bu üniversitedeki sorumlulara nasıl bir yaptırım uygulandığını ve öğrencilerin mağduriyetinin nasıl giderildiğini duymak istiyoruz!

Devamını Oku

Çiller Prodi’nin yakasına yapışmış!

11 Mart 2008

Haberi görünce yazıp yazmama konusunda düşündüm, çünkü Tansu Çiller’i de döneminde çok eleştirmiştik ama kendisinden sonra gelenlerin daha farklı olmadığı görüldü. Onun kurduğu hükümet 28 Şubat’ı hazırlamıştı, ondan sonrakiler bugünün Türkiye tablosunu hazırladı.Haber Çiller’in eski danışmanı Hüseyin Kocabıyık’ın gazetedeki köşe yazısından alıntıyla hazırlanmıştı. Kocabıyık Çiller’i nasıl öveceğini bilmezken biraz abartmış gibi görünüyor.“Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne üye olmasına karşı çıkan İtalya Başbakanı Prodi’nin kravatını masanın karşı tarafından uzanarak yakalayan ve ‘Boğarım seni’ diyerek adamı hindi gibi sündüren, PKK’lı hainler için ‘vurun’, Kardak’ta Yunan gemileri için ‘batırın’ diyen kadın” olarak anlatıyor onu...Haberin üstünde Çiller’le Prodi’nin diğer siyasetçilerle yemek masasında karşı karşıya otururken çekilmiş fotoğrafı var. Masanın genişliğine baktığınızda adamın kravatını çekip kendisini sündürmesi için superwoman olup uçması lazım... Hani masaya tırmanıp enlemesine boylu boyunca yatsa adama ulaşamaz.Acaba ayakkabıları çıkarıp masaya mı tırmandı?Ne yapmış olursa olsun bu ne “bir başbakan, hele de kadın başbakan için uygun ve diplomatik bir davranış”, ne de bir başka ülke başbakanı böyle bir tehdide pabuç bırakır... Yapsa herhalde masadaki diğer konukları da Prodi’yle birlikte epeyce güldürürdü.Diyelim ki bu abartılmış. PKK ve Yunan gemileri için söylenenler de milliyetçi duyguları kaşımak için ustaca düşünülmüş (çünkü iyice tartışılıp gerekli kurumlarla görüşülmeden, enine boyuna hesaplanmadan “vurun, kırın, yakın, yıkın, batırın” demek de doğru bir siyaset sayılmaz).Hüseyin Kocabıyık “Onun ismi geçtiği zaman zihnimde oluşan imaj güç, kararlılık, ve eylemdir” dediğine göre besbelli bu imajı parlatmaya çalışıyor.Asıl bomba sona saklanmış... Son günlerde “elitler, seçkinler” diyerek toplumu (sanki bir asiller sınıfı filan varmış gibi) sınıflandırmak ve kendini “elitler” dediği insanlarla ilk günden kol kola girdiğini, onlardan oy aldığını unutturarak halk sınıfına maledivermek prim yapıyor ya arkadan söylenen şu:“Sarışın güzel kadın, Leydinin topuk sesleri diyerek onu getirenler halkçı siyaset yaptığı için affetmedi.” HALKÇI POPÜLİZM!Nasıl yani? Halkçı siyaset (!) olarak Erbakan’la koalisyon dışında ne yapılmıştı o dönemde?Bunu söylemenin bugün MHP’nin “Madem ki türban üzerinden kazanç sağlıyorlar biz de buna ortak olacağız” demesinden farkı yoktur. Madem ki “elitler, seçkinler beni istemiyor” demenin getirisi var, biz de söyleyelim. Gerçekten sıkıldık artık yahu... Siyaset yapanların bu işi imaj çalışması, yanıltma, göz boyama yerine oldukları gibi görünerek yapmaları çok mu zor?Bence Tansu Çiller Prodi’nin kravatına yapışacağına Erbakan’ın sarı Versace kravatına yapışsa ve “Benim için bu ülke başbakan olmaktan daha önemli, sen laiklik üzerine yemin etmedin mi ki rejimin altını oymaya çalışıyorsun” deseydi Türkiye de, kendisi de bugün farklı bir yerde olurdu.Hâlâ onların yaptıkları hataların bedeli ödenmektedir.

Devamını Oku

Erkek “Haberci”lerimiz!

9 Mart 2008

Bugünlerde gazetelerde boy boy “anchorman” fotoğrafları, haberleri görüyoruz. Dün VATAN’ın Pazar eki bir de anket yaparak onlara puan vermişti.Aralarında çok sevdiğim, meslektaş, haberci olarak da çok takdir ettiğim isimler var ama sonuçta listeye baktığınızda ilk dikkati çeken hepsinin erkek oluşu... Oysa CNN, BBC gibi yabancı haber kanallarında bildiğim kadarıyla eşit sayıda hatta bazen daha çok kadın haber sunucusu vardır. Haberleri kadın-erkek habercilerin birlikte sunduğu da sık sık görülür.Bu kanallarda haber sunmak için kelimelere çok farklı vurgular yapmak, cümleleri yorumluyor gibi okumak, vücut dili kullanmak, güzel veya yakışıklı olmak gerekmez. Ciddi, güvenilir ve fazla mimik yapmayan bir yüz ifadesi, güzel bir ses tonu, en önemlisi ise İngilizceyi çok güzel ve akıcı konuşuyor olmak yeterlidir.Bizde böyle değil, haber izletmek için yorum yerine geçen mimik ve hareketler, tempo, fark yaratmak gerekiyor. Ama tabii o güne kadar “güvenilir, istikrarlı bir kişilik” sergilemiş olmanız ve Türkçeyi iyi konuşmanız şart. Burada Mehmet Ali Birand’ın fark yapmasının çok nedeni var ama birincisi uzun yıllardır dinamik haberciliği sürdürmesi ve bu imajın oturması. Birand hâlâ 20 yaşında, mesleğin başında bir haberci gibi sabah burada, akşam Brüksel, Washington veya Bağdat’ta habere koşar.Haber kaynağını, konuşmacısını ele geçirmek için her şeyi göze alır.O nedenle bir kere haberciliğine güveniyor, takdir ediyorsunuz. İkincisi ekran sempatisi ve sunuş dinamizmi... Ekranda halkın benimsediği, kendine yakın hissettiği bir yüz olmak çok önemlidir ve kamera bunu mutlaka yakalar.Yapay olarak elde edilecek bir özellik değildir. Örneğin sizde bir samimiyetsizlik varsa gözleriniz, vücut diliniz, ifadeniz, konuşmanız bunu mutlaka ele verir ve titreşimlerle izleyiciye geçer.Mehmet Ali Birand işte bu “TV sıcaklığı” sayesinde, hızlı konuşurken kelime hatası bile yapsa izleyici önemsemez, o “kendisindendir, doğaldır”, herkesin hata yapabildiği gibi o da yapmaktadır.Uğur Dündar da güvenilir ve sempatik kişiliği, iyi haberciliği, içten havası, tempolu konuşması ve kusursuz Türkçesi’yle “haber sunumu”nda başarılı olmak için gereken tüm özelliklere sahip.Mehmet Barlas’ın yazarlık ve TV yorumculuğundaki başarısını haber sunumunda yakalayamayışının nedeni bence her şeyden önce bu işteki deneyimsizliği... Daha önce TRT’de yaptığını söylüyor ama genel olarak izleyici “ilk kez başlamış kadar uzak durduğu” görüşünde...Haberciden çok “yorumcu” kimliğiyle tanınıyor, dinamizm ve izleyiciyle sıcak iletişim biraz eksik... Emre Kongar’la yaptıkları programda bunlar gerekmediği, yorumculuğu, sohbeti yeterli olduğu için çok iyiydi ama haber sunumu bambaşka bir şey.Kadınlara yasak mı?Bu nedenle ben de Mehmet Ali Birand’la Uğur Dündar’ın kesinlikle “ilk 2”yi paylaşacaklarını (Mehmet Barlas’ın ise zaman içinde alışabileceğini) düşünüyorum. Ama kesinlikle bir şey daha düşünüyorum; bu ülkede kadınlar hep geri bırakıldılar, iddialı işleri hep erkekler paylaştı ve çook uzun yıllar yerlerine hiçbir kadını yanaştırmadılar.Türkiye’de son bir yılda on binlerce kadın işten ayrıldı. Kadın istihdamı katlanarak düşüyor. Kadınlar birçok mesleğin yönetim kademelerine, üst noktalarına yanaştırılmıyor.Bakıyorsunuz “Haberler”de de tablo aynı. Neden?Bu ülkede ses tonu, dinamizmi, Türkçesi, bilgisi, haberciliği, sempatisi ile bu iş için yeterli kadın yok mu?Ben iddia ediyorum var. O zaman neden Başbakan’ın “ırkçılıktan daha ilkel” dediği cinsiyet ayırımcılığı hem ülke genelinde, hem TV’lerde yapılıyor?Gerçekten merak ediyorum, neden?(Not: Sevgili okurlarım, dün gazete dışında olmam nedeniyle telefonda yapılan bir son dakika değişikliği sırasında Baykal’la ilgili yazımda “konumunda” kelimesi arkadaşımızın hatası sonucu “kurumunda” olarak yazılmış. Özür diliyorum.)

Devamını Oku

Çoğalmaktan önce yapılacak şeyler var!

9 Mart 2008

Her ne kadar “değiştiler, değiştiler” ise de Başbakan Erdoğan hâlâ Necmettin Erbakan’ın savunduğu iki kadın hakkını aynen savunmayı sürdürüyor.Birincisi Müslüman kadın için dinin “olmazsa olmaz” şartı haline getirerek toplum üzerinde baskı kurdukları ve oy aracı olarak gördükleri türban hakkı (ki devlet alanları dışında hiçbir dinî kıyafet kısıtlaması yok ama hep varmış gibi kutuplara ayırdılar)...İkincisi “çok çocuk doğurma” hakkı. Erbakan zamanında “doğurun doğurabildiğiniz kadar” diyorlardı şimdi üçe-dörde indirmişler.Tayyip Erdoğan kadının türbanı konusunda “Kimsenin özgürlük sınırına tecavüz etme niyetimiz yoktur. Kimsenin de bizim özgürlük sınırlarımıza tecavüz etmesine tahammülümüz yoktur” cümlesini kullanarak ve bir başbakanın böyle bir “siz-biz” ayırımını ülke vatandaşları arasında yapmaması gerektiğini unutarak toplumu bölmüştü.Kadının doğurma hakkı konusunda ise kadınlara “Sakın bu tuzaklara düşmeyin. Bunlar Türk milletinin kökünü kazımak istiyor. Sevgili hanım kardeşlerim bir dertli kardeşiniz olarak konuşuyorum en az 3 tane doğurun” diyor.SORULARBir kere “bunlar” dediği kim? Nüfus planlaması yapılması ve ailenin “bakabileceği kadar çocuk sahibi olması” gerektiğini söyleyenler mi? Kim Türk milletinin kökünü kazımak istiyor, bu nasıl bir düşmanca ifade, nasıl bir suçlamadır!Başbakan eğer kadın haklarını ve özellikle “doğurma hakkı”nı, çoğalmayı savunmak istiyorsa önce nüfusu 75 milyona doğru hızla ilerleyen ülkede evde oturan ve hiç çalışmayan genç kadın sayısının 5.5 milyona yaklaştığını, 2004’le 2007 yılı arasında kadın istihdamının yüzde 27’den yüzde 24’e neden düştüğünü incelesin.Sürekli olarak “doğurun” ve “üniversite açacağız” derken ülkedeki işsizliğin ve yoksulluğun artışına, üniversite mezunları arasındaki işsizliğin oranına baksın.“Çoğalın, benim 4 çocuğum var, keşke daha fazla olsaydı” demek yetmez, herkesin çocuğunu ABD’de bursla okutacak zengin ahbapları, işadamları yok. Diğer çocuklar “gemicik” alamıyor, yumurta, mısır veya bilgisayar işleri kuramıyor.Ülke yoksulluk içindeyken, onbinlerce kişi açlık sınırı içinde yaşarken Başbakan’ın “halkın çözülmesi gereken sorunlarını çözememekten” dolayı dertli olması gerekir ama “bir dertli kardeşimiz olarak” tek derdi çoğalmak gibi görünüyor.Çok çocuk daha çok “muhtaç ve eğitimsiz” kitleler demektir, istediği bu mu?O kitleleri “ödüllerle, masallarla ve düşman kutuplar yaratarak” tarafına çekmek daha mı kolay oluyor?Başbakan kadınlara “çoğalın” diyerek hak savunuyor görüneceğine kadın nüfusun yarısının boşandığı zaman beş parasız sokakta kalmasına neden olan ve 5 yıldır düzeltmedikleri Medeni Kanun Mal Rejimi’ni düzeltsin.Kanunu aldığımız İsviçre’de bütün kadınlara eşit uygulanan yasayı bizde neden ikiye böldüler onu anlatsın. Kadınlar neden eşit iş imkanı verilmeyerek evde oturtuluyorlar onu araştırsın.Önce mevcut kadınların hakkını versin, tecavüzden/cinayetten, şiddetin her türlüsünden koruyacak ortamı yaratsın, SHÇEK yuvalarında devlete emanet edilmiş küçücük kızlara taciz, tecavüz, istismarı önlesin ondan sonra çoğalmaktan söz etsin. “Hanım kardeşler” bunları bekliyor. Bir de yukardaki soruların cevabını! *** Baykal kendini seçtirecek mi?Önceki gün CHP’nin yaklaşan kurultayı öncesinde parti içinde yaşanan baskıları ve antidemokratik uygulamaları yazmıştım, devam ediyorum.Nisan’da yapılacağı söylenen kurultayda kendisinin seçilmesini güvenceye almak için 50’ye yakın il ve yüzlerce ilçe yönetimini görevden aldığı, 9 Mart’ta yapılacak Balıkesir kongresine merkez ilçe ve Edremit’i sokmayacağı söyleniyor. Şimdi 2 soru var; 1- Böyle şartlarda yapılan kurultay sonucuna kim inanır?2- Kimse inanmasa da Baykal yine kendini seçtirecek mi?Ortada muhalefet olarak tek partinin kaldığı bir dönemde Deniz Baykal’ın yeterinden fazla genel başkanlık yapmasına ve kendisi nedeniyle partisinin oy kaybediyor olduğunu da bilmesine rağmen yeniden aday olması sadece CHP’ye karşı değil, tüm ülkeye ve o ülkenin geleceğine karşı büyük bir sorumluluk, daha da doğrusu büyük bir yanlıştır. Partisine ve ülkesine karşı gerçekten sorumluluk taşıyan, onun kurumunda bir genel başkan Margaret Thatcher’ın yaptığını yapar, hemen çekilir ve hatta kendisinden sonra en iyi isimlerin kazanması için gayret gösterirdi.Bunu beklemek hayal ama hiç değilse aday olmamayı düşünmesi de şart!

Devamını Oku

Dünya Kadınlar Günü’nde don sohbeti!

8 Mart 2008

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü... Her ne kadar Türkiye’de kadının ezilmişliği, geri bırakılmışlığı, ona karşı şiddetin her türlüsü bitirilemedi, eksik yasalar tamamlanıp düzeltilemediyse de özellikle son 10 yılda çok yol alındı.2008 yılında ise Türkiye’de tartışılan tek kadın hakkı “liseyi türbansız bitirmiş öğrencilerin üniversiteye türbanlı girebilme hakkı”... Erkekler başta Meclis’in erkekleri ve tüm büyük devlet büyükleri olmak üzere yalnız bu kadın hakkı için (oy getiren yalnızca bu çünkü) kendilerini paralıyorlar.“Bu hakkı verip sonra devlet dairelerinde çalışma hakkını nasıl alacaksınız” sorusunun ise cevabı yok. 2008’in 8 Mart’ının bir özelliği de Cüneyt Zapsu’nun “Türbanını çıkar demek donunu çıkar demekle aynıdır” sözü kadar seviyesiz ve abuk bir söze cumhuriyet tarihimizde hiçbir abukluğun ulaşamamış olmasıdır.TEPEDEN MAHALLE BASKISIDuyduğumdan beri sağdan bakıyorum olmuyor, sola geçiyorum yine olmuyor, saçmalamanın bu boyutuna yorum getirmek bile imkansız.“Başı açık olanın .... da açık” demiş de olabilir (benzerlerini daha önce Bülent Arınç ile Başbakan da söylemişti), “Biz başla ...ı karıştırıyor” da demek olabilir, “kadının kafası ne ki, yerine ... da konabilir” gibi kadını aşağılamak da olabilir, türbanın “kutsal” olduğunu, din emri olduğunu düşünenler bulunduğuna göre “kutsal”la donu karıştırarak saygısızlık yapmak da...Hangisi olursa olsun insana ‘bu yaşta bu zekâ, akıllara sezâ’ dedirtecek bir benzetme. Tepeden, çaktırmadan mahalle baskısının; “Müslüman kadın türbanını çıkarırsa çırılçıplak demektir”i empoze etmenin ta kendisi. Asıl bu sözden sonra “Benim eşimin ve kızlarımın başı açık” demesini anlayamadım ben. Nasıl bir kendinle çelişkidir bu?Aynı konuşmada “elitler” olayını kaçırmayarak “Tayyip Erdoğan Türkiye’yi yöneten elit kesimden olmadığı için onu benimsemediler” sözü ayrı bir inci. Bütün sermaye, bütün elitler ona oy verdi, uzun yıllardır Türkiye’yi de kendileri yönetiyor. Daha ne yani?İnsan okudukça ‘danışmanlık işi herhalde boşuna bitmedi’ diye düşünüyor.***“21. yüzyılda din” tartışması ve İranlı gençler!Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun da Başbakan Erdoğan’ın AİHM kararından söz ederken “Ulemaya sorsunlar” sözünü hiç aratmayacak (veya tıpatıp aynı) şekilde Danıştay ve AİHM kararları için “Diyanet’e sorsunlar” demesi son derece şaşırtıcı olduğu kadar gelinen noktayı açıklayıcıdır. Bütün bu gelişmeler, Cüneyt Zapsu’nun son konuşmaları da dahil toplumun kafasını yine iyice karıştırdı. Acaba kısa süre önce “21. yüzyılda yaşadığımızı fark etmeli, dini de bu yüzyıla göre anlamaya çalışmalıyız” diyen Diyanet İşleri Başkanı ne anlatmaya çalışıyor? 21. yüzyılda yargı da karar verirken din adamlarına mı danışmalı? Bu yüzyılda dinin rolü nedir ve yine bu yüzyılda başörtüsünün “gelenek mi, emir mi” olduğu anlaşılabilir mi? Laiklik inançlara özgürlük mü, baskı mı getirir? Dünya Kadın haftasında kadın kuruluşları Diyanet İşleri Başkanı’ndan neden Kur’an yorumu istiyor?9 Mart Pazar günü Her Açıdan’da bu konuları tartışacağız. Programa Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelâm Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, “Evrensel Çağrı Kur’an Meali”nin yazarı, din araştırmacısı ve yazar Mustafa Sağ, Karşılaştırmalı dinler ve laiklik uzmanı-araştırmacı yazar Aytunç Altındal ile Bahçeşehir Üniversitesi Medeniyet Araş. Merkezi Bşk. Prof. Dr. Bekir Karlığa katılacaklar.Her Açıdan’ın bir bölümünde de İran’da doğdukları günden beri Humeyni rejiminde yaşamış ve ilk kez ekrana çıkacak olan iki İranlı gencin anılarını dinleyeceğiz. İranlı kadın romancı Marjane Satrapi’nin Persepolis çizgi romanı ile filminin de gündemde olduğu ve “Türkiye İran’a benzer mi” tartışmasının sık sık yapıldığı şu günlerde onların yapacağı karşılaştırmaların ilgi çekici olacağına inanıyorum.Pazar günü öğlen 12.30’da STAR’da bu programı izleyin, her zamanki gibi dinamik bir tartışmada çok yararlı bilgiler edineceksiniz.(Not: Dün başladığımız Baykal yazısının devamı yarına...)

Devamını Oku