Reha Muhtar’ın Cuma günkü yazısından Muhtar’la beraber bizim de içinde bulunduğumuz 40’tan fazla gazetecinin Veli Küçük’ün defterinde “Türk ve yabancı istihbarat servisleriyle bağlantılı ajan listesi” haberini öğrenen Deniz Adanalı aynı gün telefonda bana bir şiir okudu.Daha doğrusu bir Japon şairin şiirinin son kısmını. Sizinle paylaşmak istiyorum, Türkiye’de şu anda oynanan oyunlara ve her sahtekârlığın amaç için mubah sayıldığı, gelinen noktadaki ahlak erozyonuna öyle uyuyor ki...“Su, rüzgar ve namus bir gün saklambaç oynamaya başlamışlar.Önce su saklanmış, bulmak kolay olmuş, derin vadiler arasında,Sonra rüzgar saklanmış, onu da bulmak kolay olmuş, yüksek dağlar tepesinde,Sıra namusa gelince namus şöyle seslenmiş:Dikkat ediniz bir kere, kaybolursam bir kez ben bulunmam hiçbir yerde!”..***Namus kaybolunca meslek onuru, toplumsal sorumluluk, dürüstlük gibi tüm olumlu özellikler, insana değerlerini hatırlatan sınırlar onunla birlikte kayboluyor.O zaman da işte “Aa, filanca kişinin defterinden isimleri çıktı” diye 40-50 gazetecinin adı bir anda çetecilikle, darbeyle ilişkilendirilebiliyor.Siz istediğiniz kadar bu olumlu özellikleri, değerleri korumaya çalışın “çamur”lar sizi de çamura çekmeye çalışıyor.Namus, şeref bir kez kaybolunca...(Not: Merak ediyorum bu isimler defterdeki notların ortalarında bir yere Veli Küçük’ün el yazısıyla mı yazılmıştır, yoksa sonuna “daktilo ile” yazılarak mı eklenmiştir. Ya da “ayrı bir kağıtta” defterin arasına mı “konmuştur”...)*****Anayasa Mahkemesi’nden sağduyu (2) Dün Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ile 3 üyenin kadına (ve çocuğa) karşı aile içi şiddete kolaylık sağlayacak bir “yasa iptali” istediklerini ama 7 üyenin karşı çıkmasıyla bu hatanın engellendiğini yazmıştım.O yasanın iptalini isteyen anlayışla “kadınlar tecavüzcüleriyle evlenmeyi kabul ederlerse suç ortadan kalksın” diyen yasa yapıcı prof’ların anlayışı arasında fazla fark yoktur. Her ikisi de “şiddete karşı kadının hoşgörüsü”nden söz eder.Ama sonuçta bu iptal olayı Anayasa Mahkemesi’nde “sağduyu”nun hakim olduğunu gösteriyor. Kapatma davasında da aynı sağduyuyu bekleme ümidi veriyor bu...Şimdi hemen “Medeni Kanun Mal Rejimi” ile ilgili ve dosyasının çoktan Anayasa Mahkemesi’ne gittiği davadan söz edebiliriz.Milyonlarca kadının aile içi huzuru büyük ölçüde bu “kadın nüfusu ikiye bölen ve yarısını yasadan yararlanma hakkından mahrum eden” maddenin değiştirilmesine bağlı...Dosya bekliyor ama raportörün sesi duyulmuyor.Acaba o sağduyulu 7 üyeden “Kadınları evlilik süresince edinilmiş mallardan yararlanamadığı için sokakta kalma korkusuyla şiddete bile katlanmak zorunda bırakan”, tam bir “yangından mal kaçırma” anlayışıyla gece yarısı çıkarılmış maddenin değişmesi kararını da bekleyebilir miyiz?
Şimdiden söylüyorum, kapatma davası kabul edilsin ya da edilmesin, parti (veya partiler) kapatılsın ya da kapatılmasın ben Anayasa Mahkemesi’nden çıkacak kararın doğru olacağına inanıyorum.Birileri istediği kadar daha şimdiden, kararın ne olacağını bilmeden Anayasa Mahkemesi’ne verip veriştirsinler, karar en uygun, en doğru şekilde çıkacaktır.Nereden mi biliyorum ve nasıl mı emin olabiliyorum, hemen anlatayım.Efendim Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ve 3 üye daha “Aile içi şiddet suçlarında mağdurun şikayeti olmaksızın -üçüncü şahısların ihbarı ile- soruşturma ve dava açılmasını düzenleyen TCK maddesinin iptalini istemişler. Bu 4 üye şöyle diyorlar: “Aile içi şiddetin önlenmesinin, ailenin korunması, refah ve huzurunun sağlanması olgularından bağımsız düşünülebilmesi mümkün değildir. Aile içinde baskı olmaksızın birbirini affetmenin olamayacağı varsayılarak bu varsayıma hukuki sonuçlar yüklenmesi Anayasa’ya aykırıdır.”Gerçek anlamı ise şu: “Ailenin yerine ‘erkeğin’i koyarsanız (o kastediliyor çünkü), erkeğin korunması, refah ve huzurunun sağlanması... Aile içinde ceza alma korkusu olmadan dayak atan, hakaret eden, her tür şiddeti uygulayan kocanın affedilmesini ortadan kaldıracak hukuki sonuçlar...”Biz bu dil oyunlarını daha önce Medeni Kanun ve Ceza Kanunu değişiklikleri sırasında çok gördük. Yıllarca mahkemelere taşındık. Kadın örgütleri, hukukçular nefes almadan mücadelesini verdi.Şimdi benzeri tekrarlanıyor. Aynı anlayışın devamı, bu kez de koca şiddetine uğrayan kadınların (ve tabii o şiddeti yaşayan çocukların) susmasını ve “affetme” adı altında sonsuza kadar şiddete katlanmasını istiyor.Bunun adına da “ailenin refah ve huzuru” diyorlar. Ailenin huzuru neden erkeğin insan gibi, saygılı davranmasına değil de, kadının şiddete, barbarlığa susmasına ve sineye çekmesine bağlı olacakmış, kadın neden 2. sınıf vatandaş görülecekmiş, Haşim Kılıç ve 3 üye bunları bize açıklayabilir mi bir zahmet?ŞİDDETE HOŞGÖRÜHukukçular “Aile hukuku düzeninden dolayı kadına karşı şiddet ‘kamu düzenini bozan bir suç’tur. Toplumun temel örgütlenmesini şiddete hoşgörü ve affı üzerine kuramazsınız. Şiddet bir kişiyi değil tüm toplumu ilgilendirir, dünyada da böyledir” diyor.Neyse ki bu 4 üyenin iptal isteğine Anayasa Mahkemesi’nin 7 üyesi karşı çıkmışlar. Şunu söyleyerek: “Meclis, aile içi şiddet suçlarının azaltılması ve aile içinde işlenen suçların örtbas edilmemesi için, birbirlerine şefkatle davranmak konusunda en fazla yükümlülüğe sahip olan aile bireylerinin birbirlerini kasten yaralamaları halinde (bence “yaralama” bile fazla, dövme yeterli olmalı, R.M.) sanıklar hakkında şikayet aranmaksızın doğrudan takip getirilmesini öngörebilir.” Ve böylece Ceza Kanunu’nun ilgili maddesinin iptali reddedilmiş.Yarın devam edeceğiz.*****Oya Başar nihayet ekranda!Belki onun canlandırdığı tüm karakterleri çok sevdiğim, ona çok güldüğüm, oyununu çok özlediğim için ekrandan uzak kaldığı süre bana asırlar gibi geldi.Arada kısa süre rol aldığı diziler oldu ama hayır, komedi olmalıydı, güldürmeliydi... Yanlış anlaşılmasın Oya Başar komedi dışında da sıra dışı yeteneği ve yılların deneyimiyle her rolün altından başarıyla kalkabilen, Türk Tiyatrosu’nun gururu isimlerden biridir ama benim tercihim komedi. İşte şimdi o komedi nihayet geliyor. Bu akşam başlayacak olan “Benim Annem Bir Melek” isimli dizinin birkaç gündür yayınlanan tanıtımlarını sanıyorum izlemişsinizdir... Ben ilk bölümün tamamını izledim ve sadece kaliteli oyun ve senaryoyla, güzel esprilerle ne kadar eğlenceli bir dizi yapılabileceğini gördüm.Oya Başar da bizim onu beklediğimiz ve özlediğimiz gibi “gönlünce, özgürce oynamayı” özlediği için rolünün hakkını yüzde yüz veriyor. Konu hemen her Türk evinde yaşanan kaynana müdahaleleri, gelin-kaynana çekişmeleri üzerine kurulu olduğu için kendi yaşamınızda da karşılaştığınız olaylar daha fazla güldürüyor.Başar’ın dışındaki ekip de başta Ali Sunal olmak üzere çok başarılı.Bence “Benim Annem Bir Melek”i çok sevecek, hem de gülmeye gerçekten ihtiyacımız olduğu şu günlerde kaçırmak istemeyeceksiniz.Sevgili Oya Başar’a ve dizisine ‘ekrana hoşgeldiniz’ diyor ve başarı diliyorum.
Gazetelerde küçük çocuklara, kız öğrencilere taciz, tecavüz, işkence haberlerinin arkası kesilmiyor ama Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan’ın sesi hiç çıkmıyor.Son duyduklarımızdan iki haber milleti yerinden sıçrattı. “Versinler şu adamları elimize de doğduklarına pişman edelim, bunlar da insan mı” diyenlerin haddi hesabı yok (tabii “onların cezasını yargının vereceğini” umacağız, her ne kadar bu cezalar doğru dürüst verilmediği için canavarların sayısı ve cesareti artsa da hukuk devletinde yargıya güvenmek zorundayız) ama ne hikmetse Bakan Nimet Çubukçu’nun bu olaylarda tepkisini, “mutlaka cezalandırılacaklar, ben de takipçisi olacağım” dediğini ve bir tek olayın sonucunu alıp “İşte bu canavar cezalandırıldı” dediğini duymadık.Gaziantep’te hurdacılık yapan İsmet Tozluoğlu isminde 44 yaşındaki adam (adam mı?) nikahsız yaşadığı Güllü T.’nin ilk eşinden olan 3 yaşındaki oğluna işkence ve tecavüz iddiasıyla gözaltına alınmış. Son zamanlarda hem kendisi, hem oğluna işkence yapılmasına dayanamayan kadın şikayetçi olmuş.Düşünün 3 yaşında bir bebek... Vücudunda sigara söndürülüyor, yüzünde ve bacaklarında morluklar oluşuyor, yediği dayaktan köprücük kemiği kırılıyor ve ayrıca tecavüze uğradığı da tespit ediliyor.Yasaları düzgün olan ve düzgün uygulanan ülkelerde bu tür hasta ruhlular bir daha ömür boyu toplum içine karıştırılmayacak şekilde hem cezalandırılır, hem de tedavi edilir. Bizde ise yapılan garip indirimlerle, çıkan aflarla kısa süre sonra serbest kalır ve başka insanların hayatını karartır.Bir olay da Bartın Davut Fırıncıoğlu Anadolu Lisesi’nden gelmişti. Kız öğrencileri taciz eden ve olayın “Ağır Ceza”ya yansıdığı öğretmen hâlâ aynı okulda göreve devam ediyor ve öğrencilere sözlü tacizleri sürdürüyormuş.Taciz ettiği bir öğrencinin kardeşine bile sözle saldırıda bulunduğu bildirilen öğretmenin “güçlü birileri tarafından” kollandığı söyleniyor.Bu nasıl iştir? Veliler konuşmaya gittiğinde Vali’nin “kamuoyu oluşturmamız lazım” demesi nasıl iştir? Tacizci bir öğretmeni hiç değilse dava sonuçlanana kadar hangi hukuk aynı okulda (veya herhangi bir okulda) tutabilir?Aileden Sorumlu Bakan’ın ilgisini çekmediğine (!) göre Adalet Bakanı’nın olaya el atmasını bekliyoruz.Hem de acil olarak!*****Beklediğiniz tartışma Her Açıdan’da! Aslında iki hafta önce anons ettiğimiz ama o Cuma günü açıklanan “AKP’ye kapatma davası” haberiyle ve sonraki hafta da hem bu haberin yankıları sürdüğü hem de arkadan yine Cuma günü Ergenekon haberleri geldiği için değişiklik yapmak zorunda kaldığımız konuya nihayet devam edebileceğiz. (Bu hafta da ‘ne olur, ne olmaz’ diye Cuma’ya kadar bekledik. Malûm artık her şey Cuma oluyor.)21. yüzyılda dini, Kur’an’ı daha iyi anlamak mümkün mü? Acaba Türkiye demokratik rejimi nedeniyle “dinde aydınlanma”ya öncülük edebilir mi? Laik bir ülkede Diyanet İşleri olmalı mı, olmamalı mı, Diyanet fetva verebilir mi?Kur’an’da cihatla ilgili ayetler ne anlama geliyor? Başörtüsü emir mi, tavsiye mi? Kur’an da tesettür var mı?Hz. Muhammed ve 4 halife hadis yazımına izin vermedikleri halde hadisler neden “ek kaynak” gibi kullanılıyor?Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’a göre Kur’an örtünmeyi emrediyor mu? “Üç kez Cuma’ya gitmeyenin namazı kılınmaz” sözü doğru mu?Bunların ve merak ettiğiniz birçok sorunun cevabını bu hafta Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelâm Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, Karşılaştırmalı Dinler Uzmanı, uluslararası Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal ve Bahçeşehir Üniv. Medeniyet Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Bekir Karlıağa’nın katılacağı Her Açıdan’da öğreneceksiniz. 30 Mart Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da olacağız, hepiniz ekrana davetlisiniz.(Not: Daha yazacak çok konu var ama benim biraz darbe çalışması yapmam gerekiyor. İzninizle!!)
Bugün veya yarın, artık Türkiye’nin 2000’li yıllarda (artık 3000’li yılları bilmem, o zaman imkânsız olur zahir) bir darbe daha yaşamaması gerekiyor, bu kesin... Onun için de darbe çağrısı yapan veya buna ortam hazırlamaya kalkan herkese toplum olarak karşı çıkarız, bu da kesin... (Olmalı...)Ama henüz davası açılmamış, iddianamesi bile olmayan bir soruşturma konusunu; Ergenekon’u ve bu örgütte adı geçenleri, soruşturma bitmeden, dava bitip suçlar sabitleşmeden “İşte bu örgüt ve şu, şu kişiler darbenin hazırlığını yapıyordu” diye yazmak yanlış olduğu kadar herhalde yasalara göre de suçtur.Bu bol miktarda yapılıyor...O da yetmiyor çook büyük, anlamsız ve dayanaksız bir adım daha atılıyor; “AKP’yi indirmek için darbe yapamayanlar bu kez hukuk darbesine kalktı” deniyor.Yani “Madem ki ortada açılmış bir dava vardır, bir siyasi parti, hangisi olursa olsun ve aldığı oy da ne olursa olsun, eğer mevcut yasalara göre suç sayılacak eylem ve söylemlerde bulunmuşsa herkes gibi bunun hesabını vermelidir. Çıksın ve bunların aksini ispatlasın. Bütün partiler hukuka uymak zorundaysa, hukukun üstünlüğü söz konusuysa görevi budur” diyorsanız darbecisiniz. Hatta muhtemelen “Ergenekoncu”sunuz...Gazeteci, sanayici, şoför farketmez, birileri böyle olduğunuzu devamlı söylüyor, yazıyor, demek ki öylesiniz(!)Hepsi bu kadar değil, tekrarlayıp durduklarına göre, onların hesaplarına ve söylemlerine göre Yargıtay Başsavcısı ve daha şimdiden Anayasa Mahkemesi de darbeci (belki onlar da Ergenekoncu!!)...Dinci medya başta olmak üzere son birkaç gündür haber ve köşe yazılarında (hatta karikatürlerde), TV programlarında “kapatma davası“nın bir “hukuk darbesi”hatta sadece “darbe” olduğunu işleyen, adeta beyin yıkama yapan genişçe bir grup var.Onların haline baktıkça AKP’nin bir zamanlar önemli isimlerinden birinin “Eldeki medyayla yetineceklerini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. AKP medyanın tümünü, bunu yapamazsa yazarlarının büyük kısmını ele geçirecek ki ona karşı direnç azalsın. Yakında onlara yakın gazete ve TV’ler daha da artacak “ dediğini hatırlıyorum hep... Çok değil, birkaç ay önceydi...Bu “kapatma davasının bir darbe” olduğunu söyleyen meslektaşların bir kısmı “AKP Mahkeme’ye savunma vermemeli” önerisinde de bulundular.HALKI KIŞKIRTARAK... Dini yazılar da yazan bir profesör iki gün önce köşesinde ” laikliği bir din, yüksek hakimleri ise o dinin ruhanî başkanı “ olarak empoze ediyor, laiklerin de bu ruhanî başkana bağlı olduğunu, bunların diğer insanlara hayatı zindan ettiğini” filân anlatıyor, sonunda da Almanya Anayasa’sını örnek göstererek halkı açıkça direnmeye, karşı koymaya çağırıyordu. Yani okuyunca insan “Eh, bu kadarına da pes doğrusu, yalanın, dolanın, sorumsuzluğun sonu yok” diyor.Laiklikten öyle nefretle söz ediyorlar ki okumuş, yazmış koca adamların laikliğin olmadığı bir demokrasinin demokrasiden başka herşeye benzeyeceğini bilmediklerini düşünürsünüz.Yüksek yargıdan öyle nefretle söz ediyorlar ki hukuksuz bir ülkede yaşamak istiyorlar sanırsınız.Halkı öyle kışkırtıyorlar ki bir iç savaş çıkmasını istediklerini sanırsınız.Peki, darbe istemiyoruz tamam. Ama yargının denetim görevini yapmasına bile “hukuk darbesi” diye karşı çıkarsanız, bir yandan da “AKP’nin ciddi hatalar yaptığını” söylediğinize göre (o parti veya bu parti, eğer ciddi hatalar yapıyorsa) bu hataları kim durduracak?“Seçimde halk önler” diyorsunuz, bir 4 yıl daha o hatalar 22 Temmuz sonrasında olduğu gibi cesurca sürdürüldüğünde, bırakın herşeyi bir yana; çocuk yuvalarının başından devlet kuruluşlarının tepesine kadar bir imam kadrolaşması ve eğitimdeki hedefler tamamlandığında kalsalar ne olur, gitseler ne olur? Biraz düşünün yahu, akıl tutulmasına mı uğradınız yoksa gidecek bir başka vatanınız daha mı var?Hukukla uğraşacağınıza AKP’yi iddianameyi çürütmeye, iddiaların aksini kanıtlamaya çağırsanız daha akıllıca olmaz mı?Baksanıza dava açılsa bile zaten yıllarca sürecekmiş...
Dün İlhan Selçuk ve Kemal Alemdaroğlu’nun Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınması ve bırakılması ile ilgili yazımdan sonra gelen bazı mektuplarda bu soru vardı; “yoksa siz çeteleri mi savunuyorsunuz?” Ben de buna karşılık ‘Allah aşkına, siz okuduklarınızı anlamaya çalışıyor musunuz’ diyebilirim. Ortada bir “dikkat kaybı” sorunu olmalı...Yazıda; gözaltına alınış tarzı ile iki gün içinde bırakılmaları arasındaki çelişkiyi, ortada haklarında bir iddianame olmadan (ve her ne hikmetse iktidara yakın bazı gazetecilerin önceden söz ettiği) isimlerin gözaltına alınmasını, bugün “Ergenekon konusunda yargı-iktidar ilişkisini dillendirmek yanlıştır” diyenlerin bu kadar zamandır neden Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’nu değiştirmedikleri ve yargıyı (yüksek mahkemeler hariç, onlar bu Kurul’un dışında) zan altında kalmaktan kurtarmadıklarını tartışmışım. Ve “Elinizde yeterli delil yoksa ne hakla gözaltına (hem de bu şekilde) alıyor, delil varsa suçluları ne hakla ertesi gün bırakıyorsunuz” diye sormuşum.Nitekim; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde gözaltına alma şartları belli. Bizim kanunlarımızda da belli. Ama yapılan şey bunlara hiç mi hiç uymuyor.Dün Mehmet Yılmaz yazmıştı; Kemal Alemdaroğlu’na hakkındaki suçlamayı söyleyemedikleri için savunma yapamamış. Peki bu akıl, mantık alır bir durum mudur? Benim vurguladığım da işte bu... Bir insanı gözaltına alarak onu olayla ilişkilendiriyor ve suçlu konumuna getiriyorsanız bunun kanıtını ona ve topluma sunmak zorundasınız. AKP’nin kapatılma davasında bu önceden yapılmıştır, Ergenekon soruşturmasında ise kimin ne yaptığı, kimin neyle suçlandığı belli değildir.Yoksa elbette suçu kanıtlanan herkesin yargının uygun gördüğü cezayı almasını (o yargının da önce hükümet bağlantısından kurtarılmasını) isteriz. Çetelerin, “derin devlet” ilişkilerinin bitirilmesini aklı başında, ülkesini seven kim istemez ki?*****Dehşet verici açıklamalar! Deneyimli bir gazetecinin köşesinde “darbecilik, cuntacılık günlerinden demokrasi kahramanlığına” uzanan anılarını anlattığı yazısı herhalde benim gibi çok kişiye dehşet verici gelmiştir.Gerçi daha önce başka yazarlardan da benzer hikâyeler dinledik, yazdıkları kitapları okuduk ama yine de tanınmış bir yazarın açık açık “olayları nasıl saptırdıklarını, bir kaza sonucu ölen devrimci için ‘ülkücüler vurdu’ diyerek gösteriler yaptıklarını, çok partili sistemi ortadan kaldırmak darbeye ortam hazırlamak amacıyla bombalar patlatıp komplolar düzenlediklerini” okumak zaten hasta olan (ve bir türlü sağlığa kavuşmaması için her şeyin yapıldığı) ruhlarımızı daha da hasta etti.“Masum değildik ama 9 Mart’çılara beraat kararı çıktı” dedikten sonra aynı yazının sonunda “Demokrasinin köküne kibrit suyu ekmek için yola çıkmışsınızdır ama burası Türkiye’dir, zaman geçer demokrasi kahramanı da olabilirsiniz” diyor.İşte bu cümle maalesef Türkiye’nin 12 Mart’tan 37 yıl sonra hâlâ aynı noktada olduğunu gösteriyor. Demokrasinin köküne kibrit suyu ekme işini “laik rejimin köküne kibrit suyu ekerek” yapmak isteyenler de bugünün demokrasi kahramanları... Değilseler bile yarın mutlaka öyle ilan edileceklerdir. Ve işin daha da acı tarafı deneyimleri nedeniyle bunu görmesi ve laik-demokratik rejimi dürüstçe savunması gereken birçok isim tarafından da destekleniyorlar.Bu 9 Mart öykülerini okuyanların, birçok kişinin bu kez de farklı nedenlerle olayları saptırabileceğini, çarpıtabileceğini, yeni alavere dalaverelerin olabileceğini düşünmemesi mümkün mü?20-30 yıl sonra da birilerinin çıkıp 2008 yılında “çok büyük yanlışlar yaptıklarını, gerçekte var olmayan bir şeyleri varmış gibi gösterdiklerini” anlatabileceğini düşünmemesi mümkün mü?Bence değil. Onun için de artık duyduğum ve okuduğum pek az şeye inanabiliyorum ben!
İlhan Selçuk ve Kemal Alemdaroğlu sabahın saat 4.30’unda, açılmamış bir dava için, ortada (haklarında) ciddi bir suçlama, iddianame bile yokken katillere reva görülmeyen bir şekilde evlerinden “kesin suçlu” gibi alınıp götürülüyorlar.Sonra bakılıyor ki “arkasından bir şey çıkmazsa” büyük olay olacak, toplumda küçümsenemeyecek bir tepki var, iki gün sonra bırakılıyorlar.Peki şimdi bu toplumun şöyle demeye hakkı yok mu: “Bu nasıl bir adalet sistemi, nasıl bir soruşturmadır ki insanlara haksız yere, “üç beş gün gözaltında tutacak kadar bile” ciddi bir kanıt olmadan ‘çete’ damgası vuruyorsunuz. Çamur at izi kalsın politikası gibi diğer ülkelerden bile dikkati çekecek bir ‘gözaltı’ kararı çıkarıyorsunuz. Ya bu yaşını başını almış insanlar (veya yakınları) bir kalp krizi geçirseydi ne olacaktı? Şimdi onlara çektirdiğiniz azabı, imaj kaybını, Türkiye’nin rejimine kastetmiş kitlenin eline verdiğiniz ‘çete, derin devlet ilişkisi var’ fırsatını nasıl telafi edeceksiniz?İktidara karşı bildirilen her görüş veya telefon konuşması ‘Ergenekon ilişkisi’ anlamına geliyorsa memleketin yarısından çoğunu ya da canınızın istediği, bazı köşe yazarları tarafından işaret edilen her ismi gözaltına mı alacaksınız? Madem o kadar meraklısınız, yazın bakalım iddianamenizi, bu ne uzun iddia, soruşturmadır ki yıllardır (ve son 8-9 aydır yoğun olarak) bitmek bilmedi?”..Devletin -hükümet güdümünde olmayan- yüksek mahkemelerine; savcılarına, hakimlerine güvenmediğini söyleyen, hatta iktidara “mahkemeye karşı savunma yapmamasını” öneren liberal arkadaşlarımız acaba Adalet Bakanı’nın başkanı olduğu bir kurula bağlı ve Adalet Bakanlığı müfettişlerinin sorgulayacağı hakim ve savcıların baktığı/bakacağı bir soruşturmanın bu içler acısı, hukuka güveni sarsan durumuna ne diyorlar?Bu konuda “güvensizlik”ten şikayet ettikleri hiç duyulmuyor da... Sadece pek mutlu olduklarını izliyoruz. Eski İstanbul Barosu Başkanı Turgut Kazan gözaltı yöntemi için suç duyurusunda bulunmuş.Evet, bu gözaltı yöntemi için mutlaka suç duyurusu yapılmalı ve sebep olanlar da sorgulanmalıdır. En azından neden olunan “haksız imaj kaybı” için AİHM’ye kadar gitmeye bile değer!YAKINDA ÖNLENİR!Başbakan Erdoğan AKP’nin kapatılma davası ile Ergenekon soruşturmasında son gözaltı olayları arasında bağlantı kurulması konusunda “O kadar muktedir olsam kapatılma davasını önlerdim” demiş.Davaya yüksek mahkeme bakıyor olmasa ve onların hakimleri, savcıları -hiç değilse şimdilik- bir çekinceleri olmadan karar verebiliyor olmasalar bu gayet kolay olabilirdi. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nde bile tanıdık hakim aradıklarını duyduk.“Böyle bir iftirayla yargı ile yürütmeyi karşı karşıya getirmek, zan altında tutmak çok yanlıştır” diyor. Ama işte medya bu, her soru, her ihtimal akla getirilip söylenebiliyor. Madem ki bu konu önemlidir ve hukuk zan altında kalmaktadır o zaman hakim ve savcıların her ‘adli yıl’ başında hatırlattıkları şeyi yapsın ve yargıyı Adalet Bakanı/Bakanlığı’na bağımlı olmaktan kurtarsınlar.Çözüm çok kolay, neden yapmıyorlar??***Araf Suresi 179 kime söylensin?Başbakan Erdoğan her an yeni bir şeyler söylediği için bizim gündemimizden de halkın gündeminden de hiç düşmüyor.“Gerilim” konusunda medyayı suçlamış yine... Çocuk kavgalarında olduğu gibi hep “Ben yapmadım, o yaptı” diye karşı tarafa yüklenerek. “Ben hep uzlaşma mesajı verdim. ‘Birlik beraberlik içinde olalım’ dedim ama ah işte bu medya yok mu, gerilimde büyük rol oynuyor” diyerek...Demek ki bunca zamandır üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının, yargının, medyanın, iş dünyasının; uzlaşı içinde hareket edin, kadrolaşma dediğiniz kıyımdan vazgeçin, kavgayı bırakıp şu işsizliğe çözüm bulun (Türkiye ‘genç işsizler’ sıralamasında tüm dünyada 10. sırada), toplumu dindarlar-laikler gibi asılsız, gerçek dışı kutuplaşmalara sürüklemeyin çağrıları, uyarıları hiç duyulmamış.Şimdi acaba bütün bu kurumların Araf Suresi 179. ayetin “Gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar” kısmını kendisine söylemeye hakkı yok mu?Bir de “Bizim kapsamlı anayasa değişikliğimizin içinde zaten ‘parti kapatılmasını zorlaştıracak, adeta yok hale getirecek’ çalışmamız vardı” demiş.Nasrettin Hoca’nın göle maya çalması gibi; “Ya tutarsa”...Veya, “Ya yutarlarsa”...
Bu başlığı “Ergenekon soruşturmasıyla ilgili son gözaltı olayları”nı kastederek attığımı düşünen birkaç kişi hemen bilgisayara koşmuşlar:“Neden kapatma olayında bu benzetmeyi yapmadınız?”...Nedenlerden biri “yüksek mahkemeler ve onların hakimleri/savcıları ile diğer mahkemeler arasındaki fark”, bunu yarın anlatacağım. Diğeri ise bu başlığın tamamen başka bir sebeple kullanılmış olması...Bazı gazete ve gazeteciler Başsavcı Yalçınkaya’nın şeceresini araştırıyor, Fransız ihtilali sonrasının baskı ve kargaşa ortamındaki işgüzar komiserlerden, jurnalcilerden farksız bir tavırla aile bağlantılarını ortaya döküyorlar.Hangi aileden gelirse gelsin, hangi şart içinde olursa olsun görevini yapan birine karşı neyi ispatlayacaklarsa?ALLAH’TAN KORKMADAN...Bir de tutturmuşlar “Milletin değerlerini hiçe sayanlar” diye... Söylediklerine ispat olarak neredeyse Türkiye’nin tüm hukukçularını, toplumun yarısından çoğunu Allah’tan bile korkmadan, utanmadan “dinsiz, imansız” ilan edecekler.İnsanların bu sözlere inanmadan önce “Hangi değerler hiçe sayılıyor” diye sorması lazım. Ezan mı yasaklanıyor, namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’an okumak, Hac’ca gitmek mi, dinî bayramlar mı, ne?Türk insanının çoğunda değerler ortaktır ama tek değer olarak “kadının kafasını örtme”yi görenler hiç çekinmeden Türkiye’yi din ve laiklik ekseninde bir çatışmaya sürüklemek, insanları birbirine düşman etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.Mesela Başbakan’ın Nisa Suresi 43. Ayet’ten (kendisi “fıkra” demiş ama) söz ederken “Bir fıkra var ya, ‘namaza yaklaşmayınız’ diye... Başını söylemiyor, sadece arasını cımbızlayıp alıyor” demesi ne ifade ediyor, anlayabildiniz mi?Bu fıkra (!) ya göre acaba kim ayetin baş kısmını almayarak sadece “namaza yaklaşmayın” diyor, namaz da mı onun tekelinde? Tayyip Erdoğan niçin ayetlerin başını, sonunu keserek bunları birilerine mesaj olarak kullanıyor?Kur’an onun siyasi mesajları için mi indirilmiştir, yaptığı en azından dinen günah değil mi?Gelelim, meslektaşlarını hedef gösteren gazetecilere... Bunların bir kısmı Ergenekon soruşturmasındaki detayları ve yakın gelecekte olacakları çok iyi bilirken Fehmi Koru gibi bazıları da açıkça Cumhuriyet’le birlikte Hürriyet, Milliyet ve Vatan’ı da hedef gösterdiler.KORU YÖNÜ ŞAŞIRMIŞ!Fehmi Koru’ya göre kendisi gibi hükümetle ve Cumhurbaşkanı’yla kanka olan gazeteciler “demokrasi (!) mücadelesi” veriyor (ki asıl demokrasi mücadelesini ancak iktidarlarla el ense olmayan, “doğru haber, doğru eleştiri” görevini yapabilen gazeteciler verebilir), diğer gazeteler ise “ülkeyi sonu belli olmayan bir istikamete sürüklüyor”.Oysa sonu belli olmayan istikamet “Cumhuriyet ve laik rejimi koruma yönü” değil, İran’a, Mısır’a, Suudi Arabistan’a bakan istikamettir. Fehmi Koru yönleri şaşırmış.Onun da içinde olduğu birkaç kişi kimlerin tutuklanacağını (ya da tutuklanmasını istedikleri gazetecileri) gayet iyi bilir ve açıkça işaret ederken genelde basının Ergenekon soruşturması ile ilgili bilgisi yok...Hatta ortada açılmış bir dava ve iddianame bile olmamasına rağmen medyaya “konuyu tartışma yasağı” getiriliyor.Basının “haber alma ve verme, tartışma hakkı” kısıtlanırken birkaç gazeteci “en özel” haberleri alıyor, veriyor.Ne iş ama?Ali Bayramoğlu’nun 21 Mart Cuma günü yazdıkları ise “demokrat” olduğunu iddia edenlerin demokrasiden çook uzak düşebileceğinin bir başka kanıtı gibi...Bayramoğlu, Radikal’de Gökhan Özgün’ün yazdıklarını “özün özünü mükemmel bir şekilde dillendirmiş” diyerek köşesine almış. Biz de alalım:“Bu tuzağa düşmeyin. AKP’nin kapatılma davasını bir münazara mevzuu haline getirmeyin. Bunun ‘hukuki’ olduğunu söyleyenlerle tartışma programlarında aynı masaya oturarak olanı biteni meşrulaştırmayın (...) Tarafınızı seçin ve orada durun.” Bu sözlerin “mükemmel” olarak değerlendirilmesi gerçekten çok acı değil mi? Demek ki bu anlayışa göre ben “hukuki” diyorsam, Ali Bayramoğlu “siyasi” diyorsa, iki farklı görüşte yazar aynı masaya oturup tartışmamalı...“Taraf” olmalıyız. “Düşman” olmalıyız.Aynı anlayışa göre hiçbir münazara yapılamaz. Aynı anlayışa göre Türkiye tarafından Ermeni olaylarını tartışmak üzere davet edilen Ermeni tarihçilerin “Bizim tezimizi kabul etmezseniz masaya oturmayız” demesi de haklı bir kaçma gerekçesidir.Bu saatten ve buna benzer yazılardan sonra farklı görüşte olmamıza rağmen aynı masaya oturduğumuz veya dost saydığımız kişilerle düşman mı olacağız acaba?Artık her şey beklenebilir.
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin Ergenekon soruşturmasıyla ilgili son gözaltılar için “Siyasi sonuç çıkarılması yanlış. Hakim ve savcılar ne yürütme ne de yasama organından talimat alır” demiş. Tam da benim hakim ve savcıların kanun gereği Adalet Bakanlığı’ndan bağımsız olamadığını, ister istemez hükümet baskısı altında kaldıklarını yazdığım gün çıktı gazetelerde. Talimat alırlar mı, almazlar mı orasını bilemeyiz ama kendilerini “özgür, bağımsız” hissetmeyecekleri kesin... Düşünün, size söyleneni veya sizden bekleneni yapmadığınız takdirde diyelim Ankara’dan Ağrı’ya gönderilme kararınız çıkabilirse bağımsız olabilir misiniz? Adalet Bakanı geçici yetkiyle sizi görevlendirip gönderebiliyor, çekinmez misiniz?Anayasa’ya göre hakimler talimat almıyor ama şu anda yine Anayasa’ya göre bağımsızlıkları (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu nedeniyle) garanti edilmiş değil...Adalet Bakanı Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başkanı. Müsteşarı ise “tabii üye” ve Kurul gündemini de o belirliyor. (Bu nedenle Danıştay’a 2 yıl hakim seçtirilmedi. Şu anda aynı sorun Sayıştay’da yaşanıyor. İstedikleri aday gösterilmezse gündeme alınmıyor.) Kurul Adalet Bakanlığı binasında... Hakim ve savcılarla ilgili soruşturmaları (eskiden HSYK’nın bağımsız müfettişleri yaparken) şimdi Adalet Bakanlığı müfettişleri yapıyor.Bütün bu nedenlerle her “Adalet Yılı” açılışında “Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu ile Anayasa’daki ilgili değişikliğin yapılmasının önemi” hukukçular tarafından dile getiriliyor ama nedense diğer Anayasa değişiklikleri yapılırken buna hiç mi hiç dokunulmuyor.O nedenle Adalet Bakanı Şahin’in sözleri gerçeği yansıtmamaktadır, o değişiklikler yapılmadıkça hakim ve savcıların yasama ve yürütmeden bağımsızlığı söz konusu değildir.Bağımsızlık yalnızca “yüksek yargı kurumları”nda söz konusu olabilir.Yani... Ergenekon soruşturmasında iddianame olmadan ve sabaha karşı yapılan tutuklamalarla ilgili itirazlara karşı “Hani savcıların işine karışılmazdı” sorusu doğru değil.“O Başsavcı”yla bu savcının şartları farklıdır.*****AKP Mahkeme üyesi mi arıyor?Birkaç gün önce ziyarete gittiğim arkadaşlarımın evinde kalabalık bir grupla sohbet ettik. Aralarında Ahmet Özal’ın da bulunduğu tanınmış isimler, siyasetçiler vardı.Biz siyasette son gelişmeleri konuşurken gruptan bir kişinin Başbakan Erdoğan’ın yakın arkadaşı olduğu açıklandı, ben de ismi hatırladım (geçmişte onunla ilgili bir yazı yazmış olabileceğimi de düşündüm.)O arada Başbakan’ın yakın arkadaşının ben gelmeden önce oradaki siyasetçilere “Anayasa Mahkemesi üyelerinden tanıdıkları olup olmadığını” sorduğu, bunlardan birinin şaka olarak “4 kişiyi tanıyorum” dediği, bunun üzerine o şahsın hemen kalkıp telefon görüşmesi yaptığı anlatılıyor.Biraz sonra “yakın arkadaş” ile sohbet ediyoruz, bize aktardıkları arasında şunlar var:- “Başbakan Erdoğan parti büyük olduğu için hakim olmakta zorlanıyor ve partinin içindeki Bülent Arınç gibi daha radikal isimlere meydanı boş bırakmamak için onların söylemlerini destekliyor, bu nedenle giderek radikalleşiyor.- AKP’de Fethullah Gülen’e yakın olan isim Tayyip Erdoğan değil Abdullah Gül. Onun Cumhurbaşkanı seçilmesinde bile Gülen’in rolü ve desteği var.- MHP’nin yüzde 30’u da Gülen’e yakın isimler.- Sabah Gazetesi ile ATV’nin Başbakan’a yakın olan Çalık grubu tarafından alındığı söyleniyor ama aslında rol oynayan ve yakın olan isim o değil, Gül. Ve yine Gülen...- İstanbul Milli Eğitim Müdürü de cemaate çok yakın bir isim, polisin içinde de cemaat etkili...” Bunların hepsini arka arkaya söyleyip bir de Milli Eğitim Müdürü için “Böyle bir müdürün şekillendireceği eğitimden ne bekliyorsunuz ki” sorusunu sorunca ben de dayanamayarak ‘Peki memleket bu durumdaysa Başbakan Cumhuriyet ve laiklik konusunda endişe duyan kurumlara ve toplum kesimlerine neden tepki gösteriyor? Bu sistem kendini nasıl korusun’ sorusunu sordum.“Haklısınız” dedi Başbakan’ın arkadaşı; “Ben de bu ülkeyi seven bir insanım ve ben de bazı konularda endişe duyuyorum”...AKP’nin kapatma davası iddianamesine cevap hazırlamak yerine Anayasa Mahkemesi üyesi aramaktan, yine Anayasa’yı değiştirmekten, referanduma gitmeye kadar düşündüğü önlemler “her şeyi göze aldığını” ve “her şeyi yapabileceğini” göstermiyor mu acaba?