Mine Şenocaklı çok güzel bir röportaj yapmış yine; sivil anayasa taslağını hazırlayan bilim kurulu üyelerinden Doç. Dr. Serap Yazıcı’ya son derece yerinde sorular sormuş.Eğer gelse ben de bu soruların devamını ona TV’de sormak isterdim ama gördüğüm kadarıyla Sayın Yazıcı “tercihi olan bir iki program ve kanal dışında televizyonda konuşmak” istemiyor.Daha önce birkaç kez telefonla görüştük “Bir süre konuşmak istemediğini, çok polemik yapıldığını, uzak kalmak istediğini” söyledi ama sonra bazı kanallarda yine konuştu. Zaten konuştuğunda da her soruyu cevaplamak istemiyor bildiğim kadarıyla... Olabilir, kendi tercihidir, saygı duyarız.Ayrıca ben Serap Yazıcı’nın demokrasi ve laiklik konularında hassas bir hukukçu olduğuna ve olayları tarafsız gözle görebildiğine de inanıyorum.Telefon konuşmalarımızın birinde, henüz dava açılmamışken; “Türban olayı artık siyasi bir mesele haline getirildi” sözünü de söylemiştir.Nitekim bu röportajda da halkın büyükçe bir kesiminde türbanın (ve dinî uygulamaların) kamu alanlarında serbest bırakılmasıyla laikliğin zedelenebilirliği endişesi arasındaki bağlantıyı anladığını ve bu endişenin giderilmesi gerektiğini söylüyor.“Keşke ‘kamu hizmeti verenler türbanı veya herhangi bir dinî simgeyi kullanamaz’ ifadesine yer verseydik. Laik devlet düzeninde bu olamaz” diyor.Bunların hepsi çok doğru. Ama tabii birçok yeni sorunun çıkarılabileceği cümleler de var.Meselâ “Eğer laiklik ile yüksek öğretim kurumlarında öğrencilerin türban kullanımı arasında iddia edildiği gibi bir ilişki olsaydı, bugün Avrupa Konseyi üyesi olan devletlerin hiçbirini laik olarak tanımlayamazdık. Fransa da dahil olmak üzere A. Konseyi üyesi devletlerin hepsinde yüksek öğrenim gören öğrenciler için türban kullanımı serbesttir” cümleleri...AVRUPA ÖRNEĞİ ANLAMSIZBu karşılaştırma sık sık kullanılıyor. Dün Nazlı Ilıcak da “Demokrasi ve laiklik” başlıklı yazısında (benim birkaç gün önce ironi yaparak yazdığım ‘Haydi cevaplayın; laiklik mi önemli, demokrasi mi’ sorusunu içeren yazımı da ilgilendiriyor) demokrasi varsa laikliğin zaten olduğunu söylüyor, ABD ve Avrupa anayasalarındaki laiklikle ilgili maddeleri veriyordu.Öncelikle ‘demokrasi varsa laiklik vardır’ sözünün her şart altında doğru olmadığını söyleyeyim ben de... Gerçek bir demokrasi ise laikliği içermelidir, hukukun üstünlüğünü de içermelidir. Ama adı demokrasi olan veya demokrasi gibi görünen her yönetim öyle demek değildir.Dışardan baktığınızda “seçim” vardır, “parlamento” vardır, “çoğulculuk, halkın iradesi” görünüşte vardır ama öyle bir sistem kurarsınız ki laikliğin adı bile geçmez. Örneğin; İran İslâm Cumhuriyeti’nde bunların hepsi var, laiklik var diyebilir miyiz?Veya laikliğin laçka edildiği, devlet yönetimine din kurallarının karıştırılmak istendiği ve bunun için hukukun guguk haline getirildiği ama rejiminin adı “demokrasi” olan bir ülkeye “laik” diyebilir miyiz?Hayır, isteyen diyebilir ama hukuk gözüyle laik değildir. Aynı şekilde bugün Ollie Rehn “Bizim için üç kriter önemlidir; Kopenhag, Venedik ve AİHM kriterleri” diyor. AİHM ise laikliğin her ülkede tıpatıp aynı uygulanması gerektiğini söylemiyor. Bunun nedeni Avrupa’da devlet yönetimine karışan bir dinin olmayışı... Avrupa 300 yıl boyunca kendi laik sistemini oturtma mücadelesi verdi ve konu kapandı.HER ÜLKEDE FARKLI!Oysa dinin siyasallaştığı İslâm ülkeleri (ve Türkiye gibi İslâm’ın ağırlıkta olduğu ülkeler) aynı durumda değil. İsveç’te ve Almanya’da “dinimiz böyle emrediyor, bu kurallar anayasaya konsun” şeklinde bir istek olmadığı gibi yüksek mahkeme kararlarına “Dinî karar alınırken bize sorsunlar” diyen din kurulları veya AİHM’ye “ulemaya sorsunlar” diyen başbakanlar yok.Ayrıca AİHM ve AİH Sözleşmesi “Laikliğin her ülkede kendi şartlarına göre farklı yorumlanabileceğini” net şekilde belirtiyor.Leyla Şahin ve RP davalarındaki AİHM gerekçelerine bakmak bunu anlamak için yeterli.Kısacası, laiklik aynı dini benimseyen Avrupa ülkelerinde de farklı farklı yorumlanıyor, bu nedenle onları örnek göstermek anlamsız.Bu hatayı gazeteciler yapabilir ama ya Anayasa taslağı hazırlayan hukukçular, onlar da yapabilir mi?(Devam edeceğiz.)
Başbakan Erdoğan üç çocuk inadında geri adım atmamaya kesin kararlı. Ona göre “siyasetçi geri adım atmaz”mış.“Üç yavru yapmazsanız 2037’de Türkiye ağlar” demişti yine kısa süre önce. Ve 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sormuştu;“Siz tinerci mi oldunuz?” Şimdi iş ailelerin akıllı olmasına ve doğruyu kendisinin bulmasına kalıyor. Çünkü “3 yavru” yaptıkları takdirde 2037’yi beklemelerine gerek yok 2-3 yıl içinde ağlamaya başlarlar, üstelik yalnız başlarına değil, “yavru”larla birlikte!Süleyman Demirel deneyimiyle ona yol gösteriyor, sivil toplum kuruluşları ve medya da bu önerinin nüfusu zaten hızla artmakta olan bir ülkede yanlış olduğunu anlatmaya çalıştı.Demirel’in doğduğu ve yaşadığı yıllarda Türkiye’nin nüfusu 75 milyona yaklaşıyor değildi. Onun yakaladığı fırsatları, şansı bugün yakalamak kat kat daha zordur.Üniversite mezunu gençler işsiz (asgari ücretle iş bulanlar buna razı olmak zorunda), devlet sınavlarına girip 100 üzerinden 98-99 alan ve memur olmak isteyen meslek sahipleri bile işe alınmıyor. Devlet, kendi kontrolündeki çocuk yuvalarında kalan kimsesiz yavruları bile koruyamıyor. İnanılmaz şekilde arka arkaya devlet korumasındaki (!) çocuklara tecavüzleri ve hatta grup tecavüzlerini duyuyoruz. Bu iğrenç olaylar olurken ilgili Bakan’ın ve sorumlu müdürlerin sesi bile çıkmıyor. Hangi Avrupa ülkesinde böyle bir rezalet görülmüştür, “Avrupa ülkelerinde nüfus artmıyor” derken bunu da söylesinler. Kadınlar iş bulamadıkları ve sosyal güvenceleri olmadığı için yanına sığınmak zorunda kaldıkları adamlar tarafından bebeklerine tecavüz ediliyor. Kaç tanesini duyduk...Lise mezunu geçlerin binlercesi üniversite kapılarında açıkta bekliyor.Yine açlık sınırında yaşayan binlerce insanımızın ekmeği, suyu, kömürü, elektriği yok. Bu iş, milletin kesesinden parti reklamı olarak kömür, elektrik, erzak torbası dağıtmakla halledilmez. Onlara iş imkanı yaratabildiler mi?Bu ülkenin çocuklarını, gençlerini korumak, eğitmek, birbirinin boğazını kesmemelerini sağlayacak eğitimi, güvenliği, psikolojik desteği vermek için ne yaptılar? Yaptılarsa mevcut nüfusu koruyabildiler mi?Korudularsa bizim her gün duyduğumuz “Sokakta dehşet, evde dehşet, okulda, yuvada vahşet” haberleri nereden çıkıyor?Güneydoğu halkına onu bunu dağıtmaktan, dinden inançtan söz etmekten başka terörü temelinden halletmek, fırsat vermemek için ne sağladılar?Sağladılarsa Güneydoğu’daki kargaşa ve terör neden bir türlü bitmedi?“Ekonomi iyi, iyi” hikâyeleri bir tarafa millet gırtlağına kadar ekonomik sıkıntı ve bankalara borç içinde...Yakın arkadaşları “AKP Meclis’te sayıca kalabalık bir parti olduğu için Erdoğan’ın partiyi bir arada tutmakta bile zorlandığını, bu nedenle kendini ‘radikal çıkışlar yapmak zorunda’ hissettiğini” anlatıyor.Kalabalık partiyi kontrol edemeyen, kalabalık ülkeyi nasıl edecek?Üç yavru yapan, bakamayacağı yavrularıyla birlikte ağlar... Başbakanlar ülke halkına doğruyu söylemek zorundadır!*****Mitinglere mikrofon koymayın! İki gün önce bir meslektaşım “kendisini konuşmacı olarak mitinge davet ettiklerini, gidip gitmemekte tereddüdü olduğunu” söyledi.‘Aman gitme’ dedim, ‘Sen gitmediğin gibi o mitinglerde mikrofonu kapıp sanki mitingi yönetiyormuş ve oradaki halk bir partiye veya belli ideolojik gruplara mensupmuş gibi patron havalarında konuşanlara söyle onlar da mikrofondan uzak dursun.’Hatta eğer herhangi bir olaya tepki yürüyüşü yapılıyorsa platform filan kurulmasın çünkü kimsenin, gelecek endişesi duyan insanların doğal bir gösterisini siyasi veya ideolojik kimliğe sokmaya hakkı yoktur.Cumhuriyet mitinglerinde siyasi kimlikli aşırı görüşlere sahip, demokratlığı tartışılır isimlerin yaptığı konuşmalar ve kendi görüşü doğrultusunda hazırlattığı “Kahrolsun AB, kahrolsun ABD” benzeri pankartlar bu mitingleri de tartışılır hale getirdi. Oysa Türkiye’nin her köşesinden genç, yaşlı binlerce insan doğal tepkilerini en doğal hakları olan mitinglerle anlatmaya koşmuştu.Bunu yaptıklarında birilerinin ideolojik düşünceleri Türk toplumunun laik rejime saygılı, korunmasını isteyen kesimine mal ediliyor ve sonuçta tüm laikler ya “CHP’li gibi” empoze ediliyor ya da “darbeci” gibi...Yeter artık, kendileri siyasetçi olmak veya siyasete yön vermek isteyenler halkı buna alet etmesinler. Mitingde konuşanların bazıları milletvekili oldular. Diğerleri “mitingsiz” olsunlar, olacaklarsa!
Kendi meslektaşlarımız öyle şeyler yazıyorlar ki yabancılardan ve medyalarından daha iyisini beklemek “fazla iyimserlik” oluyor.Tabii bildiğiniz gibi haber “köpeğin insanı ısırması” değildir, insan köpeği ısırmışsa (ki görülmemiş olay değil) haber odur. Bu nedenle yabancı basın hep sansasyonel, karıştırıcı, provoke edici yorumları benimser. Elbette yabancı ülkeler için... Yoksa bizdeki gibi kendi ülkesindeki hukuka, yüksek mahkemeye bile neredeyse açıkça “darbeci” diyen bir basını diğer ülkelerde göremezsiniz.Son günlerde ABD’den, AB temsilcilerinden Türk yargısına baskı, yüksek yargıda olan bir davada taraf niteliğindeki konuşmaları, medyalarından aynı yönde çıkan sesleri duyuyoruz. The Economist’in 3 Nisan’daki başyazısı (ki dünkü yazımda “Türkiye demokrasinin laiklikten daha önemli olduğunu göstermeli” bölümünü almıştım) bu baskıya ve saygısızlığa en iyi örneklerden biri.Bakın kapatma davası için ne diyor:“Garip bir dava gibi görünüyor olabilir ama 1920’lerde Kemal Atatürk tarafından kurulan katı laik Türkiye Cumhuriyeti’nde buna benzer çok örnek var. Bugünkü AKP’nin atası olan Refah Partisi de daha 10 yıl önce ordunun parti lideri ve Başbakan Necmettin Erbakan’ı istifaya zorlamasından kısa süre sonra kapatılmıştı”... (RP’nin kapatılmasında şiddeti teşvik eden “Kanlı mı olacak, kansız mı” gibi söylemler de rol oynamıştı ama bu bile Economist için yeterli değil galiba. Yani Venedik Kriterleri’ne de kızmış oluyor. R.M.)“ILIMLI İSLÂMCI”Devam edelim:“Aynı bugün gibi o zaman da başsavcı açıkça İslâmcı iktidar partisini ‘laiklik karşıtı eylemlerle’ suçlamıştı. Ancak bugünkü şartlar 97-98’den çok farklı. AKP ılımlı İslâmcı olmakla beraber Refah Partisi’nden daha yumuşak. Refah sallantılı bir koalisyonun parçasıydı, AKP’nin ise meclis çoğunluğu var (bu hukuk açısından önemli mi? Sanki bunu bilmiyorlar. R.M.)... Ancak parti ordu ve katı laiklerin hışmına uğruyor. Ordu, hükümetin yeni anayasa planlarını ileriye götürmesi halinde ayrıcalıklı statüsünü kaybetmekten korkuyor (...) Bunların hiçbiri, demokrasiye inançları hiç de güçlü görünmeyen orduyu ve laikleri teskin etmiyor (...) Parti temmuzdaki seçimi kazanınca ordu geri adım attı ve neticede Gül’ün seçilmesine izin verdi. Başsavcının AKP aleyhine açtığı dava ise bu tatsız oyunun yeni bir aşamasından ibaret (...).Erdoğan krizi önlemek istiyorsa 1980 darbesinden sonra ordunun yazdığı anayasanın yerine, barışçı, siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran bir anayasa planını ortaya koymalı.” BİR TAŞLA BİRKAÇ KUŞ!Eh, bir yazıda ancak bu kadar saldırı ve kışkırtma bir arada yapılabilir, bir ülkenin ordusu, yargısı, rejimi bu kadar aşağılanabilirdi.Tek yazıyla hedefleri gözünden vuruyor, bravo.Atatürk’ten başlıyor, Yargıtay Başsavcısı’na “ordunun emriyle hareket eder” imajı vererek bitiriyor.Açılan davayı da “ordu ve katı laiklerin hışmı” olarak gösteriyor. Bir de “dava sürerken parti kapatılmasını zorlaştırıcı Anayasa değişikliği”ne destek verince olay bitmiş zaten.Bizden bazı yazarların yazılarına bakarsak The Economist’e bu saygısızlığından ve herkesi aptal yerine koymasından dolayı kızmaya hakkımız olmadığını görürüz.“AK Partililer Türkiye’nin bir darbe sürecinde bulunduğunu unutmasınlar” diyen mi istersiniz, “Yargı, demokrasiyi rejimin tehdidi olarak görüyor” mu, “Laikler AKP’yi seçimle indiremeyince hukuk darbesiyle indirmeyi denedi” diyen mi, ne ararsanız hepsi var.Parti kapatılmasını istememek ayrı bir konu, hukuka saldırmak tamamen ayrı!Kendimiz laik rejime ve yargıya bunu yaparken başkalarına nasıl kızabiliriz ki?
Öğretmen olsam bu soruyu öğrencilerime sorardım; ‘Yazın bakalım çocuklar, demokrasi mi daha önemli, laiklik mi?’Çok hileli bir soru bu tabii, nitekim yabancı basın “Türkiye ancak demokrasinin laiklikten daha önemli olduğunu göstererek modern bir Avrupa ülkesi haline gelebilir” şeklindeki yazılarla aynı hileyi uyguluyor.Benzer şekilde Türk basınında laikliğe ve onun önemine inananlara anti demokratik bir suçlama ve yıldırma faaliyeti sürüyor.Sanki daha önceki seçimlerde DYP’ye, ANAP’a veya CHP’ye, MHP’ye oy verenler yalnızca seçkinlermiş, daha az seçkin (!) olanlar sandığa hiç gitmemiş gibi bu faaliyette “laiklerin seçimi kaybettiği, bunun nedeninin seçkin olmayan kesimi küçümsemek, aşağılamak olduğu, onların da laiklere ağzının payını verdiği” gibi çok anlamlı (!) gözlem ve değerlendirmeler kullanılıyor.Gerçekten utanmadan, sıkılmadan ordu veya ordu darbeleri, muhtıraları ile laik vatandaşlar özdeşleştiriliyor.Ordu darbeleri ile yüksek mahkeme savcıları, hakimleri ilişkilendiriliyor.Laik rejim endişesi duyan tüm vatandaşlar anti-demokratik ilan ediliyor.Kısacası, iş artık kavram kargaşasından çıktı, yalan ve iftiraya, kin gütmeye filan dayandı.Bu sahteciliğe başvuranlara sormak lazım; demokrasi mi daha önemli, laiklik mi?Haydi bakalım yazın, yanlış olursa sıfırı alacaksınız; “laiklik olmazsa demokrasi olabilir mi, olamaz mı?”*****Erdoğan ve Gül cenazeye gidemez miydi?Kurtuluş Savaşı’nın son gazisi Yakup Satar’ın cenaze töreninde Cumhurbaşkanı, Başbakan ve parti genel başkanlarının bulunmayışı sanıyorum benim gibi milyonlarca kişiyi üzmüştür.Özellikle dünkü VATAN’da Fransa’nın “1. Dünya Savaşı’ndaki son gazisi” ne yaptığı törende eski ve yeni cumhurbaşkanlarını yan yana cenazenin arkasından yürürken gösteren fotoğrafla Türkiye’deki törenin karşılaştırması insanı sadece üzmekle kalmıyor aynı zamanda sinirlendiriyordu.Orada Cumhurbaşkanı yetmemiş, “eski”si de katılmış, bizde parti başkanı bile yok.Neyle meşgullerdi Baykal ve Bahçeli acaba? DTP’nin özel bir nedeni mi vardı? Meclis’e girememiş olan partilerin genel başkanları ve eski başkanları katılamaz mıydı?Ya Cumhurbaşkanı ve Başbakan? Arap ülkelerinin krallarına selam durdukları, onları havaalanına kadar giderek karşıladıkları, çağırılınca oteline koştukları gibi son gazimizin cenazesine koşamazlar mıydı?Cenazeyi bir gün daha bekletmek veya Türkiye’ye bir gün önce dönmek çok mu imkânsızdı?Köklerine, hele de kendisine bu ülkeyi kazandıranlara gereken saygıyı göstermeyen bir milletin gelecekten de fazla bir şey beklemeye hakkı olmadığı kesindir.Gerçekten çok yazık, çok!*****Kapatma davasındaki gerçekler!Bu hafta yine Her Açıdan’da en son konu, soru ve tartışmaları gündeme getirecek ve kapatma davası ile ilgili gerçekleri araştıracağız.Acaba Türkiye, yabancı basının, AB ve ABD’nin bazı iddialarındaki gibi bu davayla “demokrasiden sapmış” mı oluyor?Bugüne kadar AKP’ye destek veren MHP kapatma desteğini neden çekti?367 olayındaki gerçek neydi?Ergenekon olayıyla kapatma davası arasında bir ilişki mi var?Dava ekonomik problemler yaratabilir mi? Bu olay halkın demokrasiye inancını gerçekten sarsabilir mi?Her zaman olduğu gibi merak ettiğiniz birçok sorunun cevabını yine beraberce ve siyasetçi-gazeteci-uzman konuklarla arayacağız.Pazar günü saat 12.30’da STAR’da. Hepiniz davetlisiniz!
Yine aynen 367 tartışmasındaki tablo ortaya çıkacak gibi geliyor bana, zaten bu konu da son günlerde sık sık gündeme getiriliyor... Eğer AKP kapatma davası sürerken “parti kapatma” ile ilgili Anayasa değişikliğine ve referanduma gidecek olursa yine hukukçular ikiye bölünecek; bir kısmı buna “hukuki hiçbir engel olmadığını”, diğerleri ise “kesinlikle olduğunu” söyleyecekler.Sonra da Anayasa Mahkemesi’nin bu yönde vereceği kararı yine (367’de olduğu gibi) ucube, garabet diye adlandıranlar çıkacak ve “tarih” de biz vatandaşlar gibi şaşırıp kalacak.Anayasa Mahkemesi ise ikinci kez hatalı bir karar çıkarmış duruma düşürülmüş olacak...O zaman şimdiden “doğru nedir” bulmaya çalışmak zorundayız.Örneğin; hukuki bir olayı, devletin üç erkinden biri olan “yargı”nın “mevcut Anayasa’ya uygun şekilde” yaptığı bir görevi ordu darbesiyle bir tutan ve direnmek gerektiğini empoze edenler mi haklıdır?Onlar mı demokrattır, yoksa “demokratik mekanizma yasalar çerçevesinde işlemeli, hukuka saygı gösterilmeli” diyenler mi?Kafalarımız yeterince karışık, hafızalarımız da yeterince zayıf olduğu için gözümüze/kulağımıza yatkın gelen şeylere inanmamız zor değil.Hatırlayacaksınız; Bülent Arınç’ın daha önce söylediği “Birçok demokratik ülkede Anayasa Mahkemesi yok” sözünün benzeri Nazlı Ilıcak’ın köşesinde Avukat Kâzım Berzeg’in verdiği bilgilerle yazılmıştı.Oysa doğru olan bunun tam aksiydi, demokratik ülkelerin hemen hepsinde -farklı isimler altında- aynı işlevi gören bir yüksek mahkeme vardı.Bunları isimleriyle verdik. Üzerinde durmasak buna inanıp geçebilir ve “Madem ki durum budur bizde neden var” diye merak edip durabilirdik.Kavram kargaşası yaratmak ne kadar kolaysa, bunun içinde kaybolmak da bir o kadar kolaydır.Şu andaki tartışmalardan biri “1987’de bir milletvekilini partiden çıkarmak için hüküm giyme şartı aranırken bugün Anayasa Mahkemesi parti kapatma davasını nasıl kolayca kabul ediyor?” Diğeri, Anayasa’daki “laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak”la ilgili madde. Ya da Venedik Kriterleri’nde olduğu gibi “terör ve şiddete bulaşmayan partiler”in kapatılmaması gerektiği...İDDİANAMEKapatma davasının sadece “üniversitede türban düzenlemesi” nedeniyle açıldığını söyleyenler de var. Ama 17 klasörlük iddianamenin bir kısmını bile merak edip incelerseniz partinin uzun süredir yaptığı tüm eylem ve söylemlerin çoğunu orada görüyorsunuz.Mesela (yine Arınç’tan söz edeceğiz ama) TBMM’nin 22. dönem başkanlığını yapan Bülent Arınç’ın Anayasa’ya göre “TBMM başkanlarının tarafsız olması, parti faaliyetlerine veya tartışmalarına katılmaması” ile ilgili 94. maddesine uymadığı ve bunun da davalı parti tarafından destek gördüğü iddianamede yer alıyor. Bunun gibi birçok eylem daha önce de yapıldığı gibi dikkatle izlenmiş.1987 meselesine dönersek... O zaman kanunda “parti üyelerinin suçunun mahkeme kararıyla tespiti ve partinin üyeyle ilişiğini kesmesi” var (şu anda da bunu tekrar getirme ihtimali üzerinde duruluyor.) Yani parti yerine kişilerin cezalandırılması...1995’te Anayasa değişikliği yapılarak parti kapatma için “odak olma” şartı getirilmiş, “odak olan kapatılır” denmiş.1999’da Siyasi Partiler Kanunu’nda da değişiklik yapılarak “odak olma” bugünkü gibi düzenlenmiş.2000’de Anayasa Mahkemesi bu değişikliği “partilerin eylemlerinin odak kabul edilmesi çok zor hale geldi” diyerek iptal etmiş.2001 yılında ise değişiklik parlamento tarafından aynen Anayasa’ya geri getirilmiş. 2002’de aynı düzenleme Partiler Kanunu’nda da yapılmış.İşin enteresan tarafı Avrupa da 2001 ve 2002’de yapılan bu değişiklikler için takdirlerini bildirmiş.Yani görüldüğü gibi 1987 ile bugün arasında hiçbir benzerlik kalmamış, bu da böyle bir sorunun anlamsızlığını ortaya koyuyor.6 YIL DOKUNULMADI2001 ve 2002’de yapılan değişiklikleri de parlamento yapmıştı. Ve sonra AKP’nin sivil anayasa taslağı hazırlanırken “odak olma” ile ilgili maddelere hiç dokunulmadı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “kapatma davası” yetkisine hiç dokunulmadı.Madem ki mevcut Anayasa maddeleri bu kadar beğenilmiyordu, madem ki Venedik Kriterleri daha uygundu, AKP’nin bunu yıllardır ve Anayasa değişikliği yaparken de düşünmesi gerekmez miydi?Haydi biz de düşünelim.
Hiç olmayacak bir şey olmuş... Tüm özel tiyatrolar devlet yardımını gözleri yollarda beklediği halde Müjdat Gezen bundan sonra tiyatrosunun devlet yardımı kabul etmeyeceğini açıklamış. Haberi Hürriyet’te ilk gördüğümde gözlerime inanamadım, çünkü Müjdat Gezen’in o tiyatroyu, yaşlılar için huzur evini ve diğer sanat-yardım yatırımlarını yapabilmek için ciddi borçlar altına girdiğini biliyorum. Bu kararı alma sebebi çok enteresan: Trabzon Devlet Tiyatrosu oyuncuları Rize’de oynadıkları “Düğün ya da Davul” adlı oyunda “Ananı da al git” sözlerini kullandıkları için 4 sanatçıya ihtar cezası geldiğini gazetelerden okumuş... Sonra Tiyatro’nun müdürünü aramış ve ona Ankara’dan “Siz özel tiyatro değilsiniz, maaşınızı devletten alıyorsunuz. Onlar aleyhinde söz söyleme hakkınız yok” dendiğini duymuş.“Ben de Trabzon’daki arkadaşlarım gibi oyunumda siyasi söylemlere yer veriyorum ve ben de devletten yardım alıyorum. Yarın bana da ‘Devletten yardım alıyorsun, bu sözleri söyleme’ gibi bir baskı geldiğinde terbiyemi bozmamak için yardımı geri çeviriyorum” diyerek Kültür Bakanlığı’nı aramış ve kararını bildirmiş.Elbette son derece doğru ve yerinde bir karar bu. Aslına bakarsanız gazetecinin devlet yardımı alması ne kadar olmayacak bir şey ise sanatçının alması da öyledir.Her ikisi de gerçekleri, olayları bağımsız, özgür yorumlaması, yansıtması gereken meslek gruplarıdır ve devlet yardımı bunu engeller.SANATÇI KORKUYORNitekim, bırakın özgürce oynamayı tiyatro dışında konuşmaya bile korkuyor Devlet Tiyatrosu sanatçıları... Yasak çünkü... Görüş bildiremiyorlar.Oysa Müjdat Gezen bildiriyor, son oyunu “Sınıf Bunadı”da da diğerlerinde de her tür siyasi espriyi yapıyor, mesajı veriyor. Şimdi biri kalkıp ona ve onun gibi kişilikli bir sanatçıya “söylenmiş ve medyada defalarca yer almış bir siyasetçi sözü”nü “kullanamazsın” derse para hatırına bunu dinlerler mi?Dinlemezler ve sonunda olacağı budur. Müjdat Gezen’i bütün içtenliğimle kutluyorum.Ve tabii bir konu daha var; AKP’ye eylem ve söylemleri nedeniyle “kapatma davası” açıldı ve bunun demokrasiye aykırı olduğunu iddia edenler var.Oysa öte yanda sadece Başbakan’ın bir çiftçiye söylediği “Ananı da al git” lafını tekrarladıkları için 4 sanatçıya ihtar cezası geliyor. (İyi ki işlerine son verilmemiş, yakında o da olabilir.) Başbakan’ın karikatürünü çizen sanatçılara kendisi tarafından dava açılıyor.Demek ki “eylem ve söylem” demokrasilerde çok çok önemli.O zaman “kendine yapılınca” kızmak çifte standart olmuyor mu? *** Avrupa Türk yargısını bağımsızlaştırsın tabii!Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü bir açıklama yapmış. “Türk yargı sisteminin AB’ye uyarlanması gerektiğini” belirtmiş ve “Yargının bağımsız olması gerektiğini” vurgulamış. Vurgulasın tabii ama...Türkiye’de yüksek mahkemeler neyse ki şimdilik bağımsız. Ne demek bu; hükümetlerle bir alışverişleri, bağlantıları olmadığı için özgür iradeleriyle karar verebiliyorlar.Bu nedenle biz vatandaşlar da örneğin Anayasa Mahkemesi’nin 7 üyesi ile 4 üyesi farklı oy kullandıklarında hepsinin oyuna aynı derece saygı duyuyoruz, ya da duymak zorundayız (hukuk devleti olduğumuza göre...)Eleştirebiliriz ki ben de bunu 4 üyenin “Aile içi şiddetle ilgili yasada bir maddenin iptali”ni istemeleri sırasında yaptım, eğer bu kabul edilse yine de hata yapıldığını tekrarlardım. Ama sonuçta zaman gelip de o yasa yeniden değiştirilene kadar mevcut yasaya uyulmasına da itirazım olamazdı.Yüksek mahkemeye bu kararından dolayı hakaret etme, aşağılama, onu etkisiz veya anlamsız kılmaya çalışma gayretimin olamayacağı gibi...Başa dönelim, şu anda yüksek mahkemeler bağımsız. Oysa diğer mahkemeler HİÇ DEĞİL!AP raportörünün açıklamasını duyunca bu nedenle ‘Tamam işte, bravo size’ dedim, ‘hemen devreye girin ve Türk savcı ve hakimlerini Adalet Bakanı/Bakanlığı’na direkt bağımlı hale getiren, Adalet Bakanlarını Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanı yapan, onların bağımsız müfettişler yerine Adalet Bakanlığı müfettişlerince denetlenmesine izin veren bu kanunun değiştirilmesini sağlayın.Bunu yaparsanız ancak o zaman sizin “Türk yargısına baskı” yerine iyi niyetli bir uyarı yaptığınıza inanabiliriz.Yoksa artık müdahaleleriniz kabak tadı verdi, kimse yutmuyor.’İşte raportör bana bunları düşündürdü.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “Yargıya karşı basın üzerinden cihat ilan edildi. Bağımsız yargı ağır bir kuşatma altına alındı. Yüce mahkeme basın yoluyla yargılanmak isteniyor” demiş. Bu anlatıma dış basın da dahildir. Yabancı basın 22 Temmuz seçimi öncesi parti reklamcısı gibi Türkiye’ye yaptığı empoze ve baskıyı şimdi de sürdürüyor.“Anayasa Mahkemesi Türkiye’yi krize sürükledi.” “Laik elitlerle reformcu Müslümanlar karşı karşıya...” “Türkiye’nin iktidar partisi ‘Fazla dindar’ olmak suçundan mahkemeye çıkacak” benzeri dışardan okunan gazellerin arkası kesilmiyor.Sanki Amerika veya İngiltere’nin seçimlerine, yargı kararlarına bir başka ülke bu kadar müdahale edebilirmiş, buna tolerans gösterirlermiş gibi...Şimdi bunları yazınca da sanki AKP’nin kapatılma davasını destekliyormuşum sonucu çıkaranlar olacaktır. Hiç alâkası yok, ben seçim öncesi ve sonrasında da bu “dış basın ve AB” baskısını defalarca yazdım.Arap basınında Türkiye Cumhuriyeti’nin adını seçimin hemen ertesinde “Türk-İslâm Cumhuriyeti” olarak değiştirenleri de...AB’nin, diğer ülkelerin ve medyalarının ortada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi varken, AİHM’nin (sonuncusu 2003’te RP) parti kapatma kararlarına onayları varken bu sözleşme ve Mahkeme’yi de hiçe sayan, görmezden gelen baskıları -başta Ollie Rehn’in müdahaleleri olmak üzere- anlamsızdır. Hatta budalalıktır.Kopenhag Kriterleri’nde hukukun üstünlüğü ve “hukuk devleti” de “demokrasi” gibi, kriterlerden biridir.Bu ülkeler AİHM’yi, Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi’ni hiçe sayarken aslında “hukukun üstünlüğünü”, Kopenhag Kriterleri’ni hiçe saymış oluyorlar.Aynen yargı kararı devam ederken bizzat “davanın tarafı” olan bir iktidarın Anayasa’yı değiştirmek için Parlamento’da görüşme yapması, sonra da yüksek yargı kararını halk oylamasına sunar gibi bu değişikliği referanduma götürmeye kalkması gibi...Hükümet bunu yaparsa ondan sonra bu toplumdan yargıya, hukuka, yüksek mahkeme kararlarına (kısacası hukukun üstünlüğüne) saygı beklemek mümkün müdür? Artık herhangi bir yüksek mahkeme kararının kabul edilebilmesi mümkün müdür?AKP, daha önce tüm kurumlarla yaptığı gibi yargıyla da inatlaştığı, demokratik mekanizmaların önünü kesmeye çalıştığı takdirde dengeleri bozmaktan, ülkeyi iyice istikrarsızlığa sürüklemekten de sorumlu olacağını acilen düşünmek zorundadır!*****Eleştiririz, görevimiz bu! Bazı AKP seçmenleri ve taraftarları -malûm futbol takımı tutar gibi parti tutar, tuttuk mu hataları görmeyiz- Anayasa Mahkemesi kararından sonra “AKP’yi eleştiren gazeteciler”in sevindiklerini zannediyor ve bu yönde notlar yazıyorlar.Bir büyük yanlış daha... Ülkesini seven, istikrarının bozulmamasını isteyen hiçbir gazeteci bir kapatma davasından memnunluk duymaz. Bununla birlikte eğer o gazetecinin demokrasi anlayışı yeterince gelişmişse hukuka, hele de bir yüksek mahkeme kararına karşı saygılı olunması gerektiğini bilir.Bizim her hükümet döneminde yazdıklarımız, konuştuklarımız gazete ve televizyon arşivlerinde mevcuttur. Bugün isteyen herkes bu arşivleri inceleme hakkına sahiptir. Mesleğine saygılı, basının asli görevinin onu yasama, yürütme ve yargıdan sonra “4. kuvvet” yapan “yürütmeyi denetleme” olduğunu bilen ve bunu etki altında kalmadan yapma niyeti taşıyan gazeteciler hiçbir dönemde iktidarlarla yakın ilişki içine girmez, iktidarların (veya herhangi bir gücün) adamı olmaz.Ben ve benim gibi bunu aklından çıkarmayan gazeteciler o denetleme görevini yaparken demokrasi kurallarını ve tabii laik rejimin önemini (onun korunmasına dair edilen yeminleri) de akıllarından çıkarmazlar.Onun için, gönderilen bu tür notlar haksız ve yanlıştır. Benzer hatalar “A” partisi yerine “B” partisi, “A” lideri yerine “B” lideri tarafından yapılsa aynı eleştirileri o parti veya lider alıyor olacaktı (Bkz; Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Deniz Baykal, Mehmet Ağar ve diğerleri için yapılmış -ve yapılmakta olan- eleştiriler...)Tayyip Erdoğan’ı eleştirdiğimiz gibi Deniz Baykal’ı da eleştiriyor ve hatta “CHP seçmeni sizi istemiyor, çekilin artık, aday olmayın, partinizin ve ülkenin önünü açın” diyoruz.Yoksa o yazıları hatırlamıyor musunuz?(Not: Sevgili okurlarım, dünkü yazımın ilk paragrafından “Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı Gül’le ilgili bölüm oylaması” kısaltma sırasında çıkarıldı ama “4 oy farkla” yazan parantez unutulmuş. “Kapatma davası iddianamesi oybirliğiyle kabul edildi” olacaktı.)
Anayasa Mahkemesi AKP’nin kapatılması için açılan davayı (4 oy farkla) oy çoğunluğuyla kabul etti.Bundan sonra iddianame ön savunmasını yapması için AKP’ye gönderilecekmiş. Burada önemli olan; Genel Başkanları Tayyip Erdoğan başta olmak üzere AKP’nin iddiaları en iyi şekilde cevaplamaya çalışmasıdır ve deneyimli siyasetçiler ilk günden beri bunu söylüyorlar.Ama öte yanda Erdoğan’ı devamlı olarak hataya sürükleyen, kutuplaşmayı arttırıp düşmanlık boyutuna getirerek, “Mahkeme’ye savunma bile yapmamasını” önererek soruna çözüm bulunacağını zanneden bir koro var.Öyle karmakarışık şeyler yazıyor, gerçek tabloyu öyle “olduğundan farklı” şekillere sokuyorlar ki toz dumana, sap samana karışıyor.Bir yanda “ulusalcı”dan çeteci ve darbeci”ye, “kapatmacı”dan “laik elit”e bin türlü etiket yapıştıranlar, diğer yanda bu etiketlilerin de “anti-laik”, “türbancı”, “şeriatçı”, “cemaatçi, tarikatçı”, “dinci” etiketi yapıştırdıkları...Ve bu arada Başbakan Erdoğan “seçim gecesi, 22 Temmuz’da yaptığı konuşmanın arkasında olduğunu, 70 milyonun iktidarı olduklarını ve türbanı 5 yıldır gündeme getirmediklerini” söylüyor.Bu sözleri de kendisine gaz verenlerin aynen ülke tablosunda, bugüne kadarki gelişmelerin anlatımında yaptıkları gibi gerçeği yansıtmıyor. Hiç değilse yalnız kaldığında olayları tarafsız gözle incelese Tayyip Erdoğan da bunu kesinlikle görecektir.NELER OLDU NELER...70 milyonun hükümeti veya başbakanı olamadılar. Tam aksine sadece kendi yandaşlarını kayırıp her alanda ve ülkenin her köşesinde hiçbir dönemde görülmemiş bir kadrolaşmaya gittiler.Söylemleri ve eylemleriyle toplumu sürekli kutuplaştırarak huzursuzluğu had safhaya çıkardılar. İnsanların en demokratik hakları olan mitinglerle doğal tepkilerini göstermesiyle bile “bindirilmiş kıtalar” benzeri sözlerle alay ettiler.İşsizlik, yoksulluk tavan yaparken onlar 6 yıl boyunca ve özellikle 22 Temmuz’dan sonra (%47’nin verdiği cesaretle) tek konu olarak “türban”dan söz ettiler.Türkiye’de şimdiye kadar hiçbir devlet işi uzun yıllar boyunca onların “din ve türban”la ettiği kadar gündemi meşgul etmedi.Buna inanmıyorsa Başbakan hemen televizyon arşivlerine girsin ve “haberler” ile “haber programları” konularını incelesin. Kendisinin ve AKP’nin önde gelen isimlerinin 6 yıl boyunca yaptığı konuşmaları ve yüzde 90’ında türbanın konuşulduğunu, kutuplaşmanın kasıtlı olarak arttırıldığını orada bulacaktır.Onu yapmıyorsa Çanakkale Savaşı’nın bile neredeyse AKP’nin propaganda aracı haline dönüştürüldüğüne, neredeyse başı açık veya laik olanların bu savaşla ilgisi yokmuş noktasına gelindiğine, Çanakkale’deki karaçarşaflı, sarıklı, cüppeli gruplarla İstiklal Marşı okuyan üniversiteli kutuplaşmalarına baksın.Ajansların, Anayasa Mahkeme’sinin davayı kabul etmesi haberini dünyaya yine İran’dan, Suudi Arabistan’dan asla ayırt edilemeyecek “kara türbanlı kızlar” görüntüsüyle geçmiş olduklarını görsün.Sonra düşünsün; 6 yıl önceki Türkiye bu muydu?Özeleştiriden kaçmaları ve hep saldırı yoluyla sorunun çözüleceğini düşünmeleri benzer hataları sürdürmelerine, haklarında yeni suçlamalar yapılmasına neden olacaktır.Türkiye’yi yönetmeye talip olanların “ülkenin laik-demokratik rejiminin korunması konusunda dikkat etmesi” gerektiğini düşünen herkese ulusalcı, çeteci, darbeci vs. etiketi yapıştıranlara aldanmasınlar.Bu ülkede olanca iyi niyetiyle “gidişten endişe duyan, kendisinin ve çocuklarının geleceğini karanlık gören” milyonlarca etiketsiz insan var.Ancak bu endişeyi yaratmayan veya ortadan kaldırma konusunda adım atanlar “70 milyonun başbakanı ve hükümeti” olabilirler.Bakın, bugüne kadar onlara tam destek veren MHP bile “Ülkenin getirildiği noktanın sorumlusu AKP’dir” diyor.Desteği neden çektiler acaba?***Temiz Eller operasyonu!Bir okurumuz Çetin Er “yorumlar”da şöyle yazmış:“Başbakan Ergenekon operasyonunu İtalya’daki ‘Temiz Eller’ operasyonuna benzetmişti. Dün hükümet yanlısı bir kanalda Temiz Eller operasyonunun savcısı vardı. Adam açık ve net bir şekilde şunu söyledi:‘Biz işe ilk olarak siyasilerin dokunulmazlıklarını kaldırarak başladık. Bunu yapmasak hiçbir şansımız olmazdı!’ Hadi bakalım başbakan, kaldır dokunulmazlıkları da görelim.” Hemen ‘yanlış anlamaya hazır’ olanları düşünerek ekleyeyim; Ergenekon, Ayışığı şu, bu, isimlerini bile bilmediğim tüm çetelerin, (hükümetlerin içine sızıp, arkasına geçip yoksulun, yetimin hakkına el atan, torpille ihaleler alıp trilyonlar kazananlar da unutulmadan) yakalanıp bu memleketin tertemiz hale getirilmesini ve hatta pislik, melanet düşünen beyinlerin de tertemiz edilmesini sabırsızlıkla bekliyorum.Bu yapılırken Çetin Er’in dikkat ettiği, (bizim de daha önce birkaç kez yazdığımız) ‘Temiz Eller savcısı’nın “Önce dokunulmazlık” sözleri de unutulmamalı.- Dokunulmazlıklar kasten unutuluyor.- Birçok radikal değişiklik bir kalemde yapılırken ve çok da kolayken Yüksek Hakim ve Savcılar Kurulu’nu Adalet Bakanlığı’na “bağımlılık”tan kurtarmak kasten unutuluyor. Hakim ve savcıların denetlemesini Adalet Bakanlığı müfettişleri, Kurul Başkanlığı’nı da Adalet Bakanlığı’nın yaptığı bir yargının “bağımsız yargı” olmadığı gerçeğinin üstü kasten örtülüyor.- Liderlerin çıkarına dayandığı, imparator olmalarını sağladığı için Siyasi Partiler Kanunu kasten değiştirilmiyor. Böylece siyasetin dürüst, temiz, demokratik olması kasten önleniyor.Bunların hepsi çetelerin temizlenmesi kadar önemlidir.Okurumuzun dediği gibi; Hadi bakalım yapın bu değişiklikleri de temizliğe inanalım!