Hiç olmayacak bir şey olmuş... Tüm özel tiyatrolar devlet yardımını gözleri yollarda beklediği halde Müjdat Gezen bundan sonra tiyatrosunun devlet yardımı kabul etmeyeceğini açıklamış.
Haberi Hürriyet’te ilk gördüğümde gözlerime inanamadım, çünkü Müjdat Gezen’in o tiyatroyu, yaşlılar için huzur evini ve diğer sanat-yardım yatırımlarını yapabilmek için ciddi borçlar altına girdiğini biliyorum.
Bu kararı alma sebebi çok enteresan: Trabzon Devlet Tiyatrosu oyuncuları Rize’de oynadıkları “Düğün ya da Davul” adlı oyunda “Ananı da al git” sözlerini kullandıkları için 4 sanatçıya ihtar cezası geldiğini gazetelerden okumuş...
Sonra Tiyatro’nun müdürünü aramış ve ona Ankara’dan “Siz özel tiyatro değilsiniz, maaşınızı devletten alıyorsunuz. Onlar aleyhinde söz söyleme hakkınız yok” dendiğini duymuş.
“Ben de Trabzon’daki arkadaşlarım gibi oyunumda siyasi söylemlere yer veriyorum ve ben de devletten yardım alıyorum. Yarın bana da ‘Devletten yardım alıyorsun, bu sözleri söyleme’ gibi bir baskı geldiğinde terbiyemi bozmamak için yardımı geri çeviriyorum” diyerek Kültür Bakanlığı’nı aramış ve kararını bildirmiş.
Elbette son derece doğru ve yerinde bir karar bu. Aslına bakarsanız gazetecinin devlet yardımı alması ne kadar olmayacak bir şey ise sanatçının alması da öyledir.
Her ikisi de gerçekleri, olayları bağımsız, özgür yorumlaması, yansıtması gereken meslek gruplarıdır ve devlet yardımı bunu engeller.
SANATÇI KORKUYOR
Nitekim, bırakın özgürce oynamayı tiyatro dışında konuşmaya bile korkuyor Devlet Tiyatrosu sanatçıları... Yasak çünkü... Görüş bildiremiyorlar.
Oysa Müjdat Gezen bildiriyor, son oyunu “Sınıf Bunadı”da da diğerlerinde de her tür siyasi espriyi yapıyor, mesajı veriyor.
Şimdi biri kalkıp ona ve onun gibi kişilikli bir sanatçıya “söylenmiş ve medyada defalarca yer almış bir siyasetçi sözü”nü “kullanamazsın” derse para hatırına bunu dinlerler mi?
Dinlemezler ve sonunda olacağı budur. Müjdat Gezen’i bütün içtenliğimle kutluyorum.
Ve tabii bir konu daha var; AKP’ye eylem ve söylemleri nedeniyle “kapatma davası” açıldı ve bunun demokrasiye aykırı olduğunu iddia edenler var.
Oysa öte yanda sadece Başbakan’ın bir çiftçiye söylediği “Ananı da al git” lafını tekrarladıkları için 4 sanatçıya ihtar cezası geliyor. (İyi ki işlerine son verilmemiş, yakında o da olabilir.) Başbakan’ın karikatürünü çizen sanatçılara kendisi tarafından dava açılıyor.
Demek ki “eylem ve söylem” demokrasilerde çok çok önemli.
O zaman “kendine yapılınca” kızmak çifte standart olmuyor mu?
Avrupa Türk yargısını bağımsızlaştırsın tabii!
Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü bir açıklama yapmış. “Türk yargı sisteminin AB’ye uyarlanması gerektiğini” belirtmiş ve “Yargının bağımsız olması gerektiğini” vurgulamış. Vurgulasın tabii ama...
Türkiye’de yüksek mahkemeler neyse ki şimdilik bağımsız. Ne demek bu; hükümetlerle bir alışverişleri, bağlantıları olmadığı için özgür iradeleriyle karar verebiliyorlar.
Bu nedenle biz vatandaşlar da örneğin Anayasa Mahkemesi’nin 7 üyesi ile 4 üyesi farklı oy kullandıklarında hepsinin oyuna aynı derece saygı duyuyoruz, ya da duymak zorundayız (hukuk devleti olduğumuza göre...)
Eleştirebiliriz ki ben de bunu 4 üyenin “Aile içi şiddetle ilgili yasada bir maddenin iptali”ni istemeleri sırasında yaptım, eğer bu kabul edilse yine de hata yapıldığını tekrarlardım. Ama sonuçta zaman gelip de o yasa yeniden değiştirilene kadar mevcut yasaya uyulmasına da itirazım olamazdı.
Yüksek mahkemeye bu kararından dolayı hakaret etme, aşağılama, onu etkisiz veya anlamsız kılmaya çalışma gayretimin olamayacağı gibi...
Başa dönelim, şu anda yüksek mahkemeler bağımsız. Oysa diğer mahkemeler
HİÇ DEĞİL!
AP raportörünün açıklamasını duyunca bu nedenle ‘Tamam işte, bravo size’ dedim, ‘hemen devreye girin ve Türk savcı ve hakimlerini Adalet Bakanı/Bakanlığı’na direkt bağımlı hale getiren, Adalet Bakanlarını Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanı yapan, onların bağımsız müfettişler yerine Adalet Bakanlığı müfettişlerince denetlenmesine izin veren bu kanunun değiştirilmesini sağlayın.
Bunu yaparsanız ancak o zaman sizin “Türk yargısına baskı” yerine iyi niyetli bir uyarı yaptığınıza inanabiliriz.
Yoksa artık müdahaleleriniz kabak tadı verdi, kimse yutmuyor.’
İşte raportör bana bunları düşündürdü.

