RTÜK’ün Emekli Tümgeneral Osman Özbek’in Kasım ayında yaptığı “PKK terörü” konulu konuşması için Her Açıdan’a gönderdiği sansürden farksız uyarıdan söz ediyoruz iki gündür...Osman Özbek’in programda söylediklerinin çoğu ve “Laik rejimi değiştirecek Anayasa maddeleri” hukukçular tarafından, geriye kalanlar ise başta Deniz Baykal olmak üzere birçok siyasetçi ve gazeteci tarafından sık sık söylendi.“PKK’yla işbirliği”nden söz etmesi ise mesele, Başbakan reddederken Cumhurbaşkanı Gül “PKK’yla kendini özdeşleştiren, APO’ya ‘liderimiz’ diyen” DTP ile görüştü. Bu durumda birileri şüphe taşısa haklı olmaz mı örneğin...Ayrıca... RTÜK’ün üstelik canlı yayında söylenmiş bu sözler için programa, yapımcısına, sunucusuna, kanala uyarı göndermesi “ifade özgürlüğü”nün neresine uyuyor?Bu sözlere programı durdurma cezası gelebiliyorsa siyasi partilere akıllarına geleni söyleyip yaptıkları, Anayasa’yı bile dikkate almadıkları için ceza verilmesi neden utanç oluyor?İfade özgürlüğü sadece iktidarlar için ve güçlü siyasetçiler için mi vardır?Büyük bir gazetede bir köşe yazısı şöyle diyor:“Verilen ceza ile güdülen meşru amaç arasında ‘orantı’ var mı? Sözgelimi, parti kapatılmasa, başka yollardan laikliğin korunması mümkün değil mi? ‘Açık ve mevcut bir tehlike’ mi söz konusu? Bu tehlike farklı yöntemle bertaraf edilemez mi?” Bunlar yargının bileceği şeyler ama açık bir tehlike varsa, Anayasa’ya karşı suç oluşmuşsa o zaman söylenecek bir şey kalmaz. Umarız parti “böyle bir tehlike yaratmadığını” açıklar da “farklı bir yöntem” seçeneği tercih edilir. Ama “parti kapatma” davasında ortada yüksek yargı var ve hukukun üstünlüğüne (her ne kadar şimdilerde yapılmayan kalmadıysa da) itiraz edilemez. ADI ÜSTÜNDE CANLI YAYINOysa RTÜK’ün “1 uyarı”dan sonra bir canlı yayın programa, üstelik sunucusunun sorularında bir hata bulunmamış bir programa, konuşmacının söyledikleri (ve hiç de kişilik haklarına saldırı niteliği taşımayan) neden gösterilerek “durdurma cezası” verebilmesi, ortada yargı da olmadığı için basın özgürlüğüne sansür denebilecek, anti demokratik bir olaydır.Medyası özgür olmayan, bir kurulun TV. programlarına “Ayağını denk al, söylenen herhangi bir cümleyi keyfime göre ‘kişilik haklarına eleştiri sınırı ötesinde’ bulurum ve yayını keserim” diyebildiği ülkede toplum da özgür olamaz.İstediği fırsatta, ciddi ve “yargının da suç bulacağı bir durum” olmadan programları kesebilen bir kurul o toplumun haber alma hakkını kısıtlıyor demektir.İSTEYİNCE “AB KRİTERLERİ”, İSTEYİNCE “SANSÜR” Canlı yayınları bant yayını ile aynı sınıflamaya koyarak sınırlandırma getirmek hiçbir mantıkla mümkün değildir. Olmadığı gibi, “kapatma”, “durdurma” gibi bir ağır cezada “kişilik hakkına eleştiri sınırı ötesinde” olan bir cümleye ancak mahkemeler karar verebilir.Gazeteciler kendilerine açılan davalarda yargıtaya gittikleri zaman “basının eleştiri sınırlarının sert, kırıcı hatta küçük düşürücü olabileceği” kararı çıkıyor. AİHM de benzer kararlar verdi.RTÜK’ün kararları bu kadar keyfî oluyorsa ve bu da demokrasiye uygunsa, partilere de mesela bir uyarı gönderilse ve ikinci uyarıda kapatılsalar nasıl olur?Canımız istediği zaman “Ama bizim her söylediğimiz, yaptığımız ifade özgürlüğüne girer” demek, AB kriterlerinden söz etmek canımız istediğinde de medya sansürüne göz yummak nasıl oluyor?İfade özgürlüğü siyasi partilere var, medyaya (daha doğrusu medyanın “bir kısmı”na) yok mu?“Şiddete teşvik” anlamı taşıyan bir şiir söz konusu olduğunda ifade özgürlüğü diye ayağa kalkmalı, karikatürümüz çizildiğinde basının ifade özgürlüğüne karşı mı çıkmalıyız?Eğer bir canlı yayında “hatalı görülen konuşmacı”ya ekran yasağı yerine programa ekran yasağı konuyorsa, siyasi partiler yerine “hatalı görülen üyelerin cezalandırılması” da hiç gündeme getirilmemeli... Aksi tam çifte standart olur.İktidar partisinin Anayasa’yı kolayın kolayı şekilde değiştirir ve “demokratikleştirir”ken Anayasa’nın RTÜK’le ilgili maddesini de demokratikleştirmesi gerekirdi. Şimdi de gerekiyor.RTÜK’ün Her Açıdan’a verdiği uyarı basın özgürlüğüne, haberciliğine müdahale anlamındadır.AİHM orada duruyorsa, sadece siyasetçiler için durmuyor, unutmasınlar.Biz de hakkımızı arayacağız, hem de şimdiden!(Not: RTÜK uyarısıyla ilgili olarak destek mesajları ve yorumları gönderen okurlarıma, izleyicilerime sonsuz teşekkürler.)
Dün RTÜK’ün, STAR TV’de hazırlayıp sunduğum Her Açıdan isimli programıma gönderdiği “medya sansürü” denebilecek uyarısını anlatmaya başlamıştım. Bu konuyu açıklığa kavuşturana kadar yazacağım, çünkü... Son derece kolay bir şekilde muhtıra gibi uyarılar yapılıyor, “programlara kesilmekle”, programcılara programın kesilmesinin üzüntüsü yanında “uzun süre ekrana çıkamamakla” gözdağı veriliyorsa bu bütün medyayı ilgilendiren ciddi bir demokrasi sorunudur. Şimdi Her Açıdan’ın söz konusu programına dönelim...Osman Özbek programda önce Başbakan’ın kendisine dava açmasının nedenlerini söylemiş ki bu nedenler zaten basında çıkan haberlerde yer almıştı. Dava konusu sözler şöyle:“AKP hükümeti PKK’yla mücadele edemez, bir planı, programı yoktur. Çünkü AKP, ABD’den aldığı emirleri yerine getiriyor”... “İkinci dava ‘Etmez, hatta PKK’yla işbirliğine bile gidebilir’ gibi bir söylemim oldu” demiş. Bunu tekrarladıktan sonra “Sizin yüzünüze de söylüyorum burada tekrar...” cümlesini eklemiş.Bunlar, daha önce PKK saldırıları sırasında sonra da AKP’nin ABD’nin isteklerine harfiyen uyduğu son Kuzey Irak Operasyonu 8. gün aniden bitirildiğinde de çok kişi tarafından ekranlarda/köşelerde defalarca dile getirildi.Davayla ilgili konuşmanın dışında da; “Türkiye’nin Amerika’yla ilişkileri yoktur. AKP’nin Amerika’yla gizli ilişkileri vardır. Türkiye’nin olsaydı bugün Milli Güvenlik Strateji belgesi olurdu ve ben de o belgeyi size getirirdim” gibi...“Başbakan samimi olsaydı Sayın Bush’la yaptığı görüşmede Ali Babacan yerine yanına Genelkurmay 2. Başkanı’nı alırdı. Tamamen gizli yapıyor” gibi...“Yapılacak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına bütün kamuoyunun dikkatli olması lazım. PKK’yı siyasallaştıracak bir madde konabilir. Türkiye’nin laik rejimini değiştirecek bir madde konabilir. AKP’nin bundan beklentisi laik rejimi değiştirmektir. Yani PKK karşılığında, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi karşılığında AKP kendisine laik rejimi değiştirme yetkisi ve gücü verilmesini istiyor ABD’den ve AB’den.Laik rejimin değiştirilmesi AKP’nin isteğidir ama Amerika’nın da isteğidir. Ilımlı İslâm, Amerika’ya bağımlı İslâm demektir” gibi... Hepsi bu zaten. Tüm kanallarda sık sık söylenen, konuşulan (ama “uyarı” almayan) şeyler.(Devam edeceğiz.)*****Süleyman Ateş’ten yeni inciler! Dün yine bu konuda hukukçu tepkilerinin, okuyucu mektuplarının arkası kesilmedi... Daha önce “genç ve çocuğu olan bir kadının 5 çocuklu evli bir erkekle imam nikahıyla evlenmesi” konusunda onun ailesine akıl vermesi ile ilgili de yazmıştık.Süleyman Ateş “İmam nikahının yeterli olacağını, adamın bu kadını koruyup kollayacağını” söylüyor, ailenin işe karışmamasını öneriyordu.Ateş bu kez de dünkü yazısında iki kız çocuğu olan bir ailede miras paylaşımını yazmış. Nasıl yazmış? Yine “Şeriat hukuku”na göre...“Nisa Suresi’nin 11-12’inci ayetlerinde belirtilmiştir” diye başlayıp anlatarak... Türkiye’de 82 yıldır “miras, boşanma, şahitlik” gibi konularda kararların Medeni Kanun’a göre verildiğini bilmesine rağmen...Peki Süleyman Ateş bunu neden yapıyor? Asıl soru bu, her seferinde hatası yazılmasına (hem de maalesef aynı gazetenin bir başka yazarı tarafından) rağmen neden hâlâ ısrarla Şeriat hukukunu öne sürüyor?Herhalde ailenin bir de erkek çocuğu olsaydı “erkeğe iki kadının hissesi kadar düşer” diyecekti. Gerçekten artık Süleyman Ateş’in nasıl Diyanet İşleri Başkanlığı yaptığını (nasıl aday olabildiğini) merak ediyorum.Doğru cevap “Miras kararları Medeni Kanun’da nasıl yazıyorsa öyle verilir” olacaktı.
Nereye gitsem Her Açıdan izleyicilerinin sevgisi ve takdir ifadeleriyle karşılaşıyorum. Bazen bir izleyici ile konuşurken diğerleri gelip teşekkürlerini bildiriyorlar. Bu kadar beğenilen ve insanları sıkmadan bilgilendirdiği belirtilen bir program hazırlayabiliyorsak ne mutlu bize...Ama tabii Türkiye’de -bildiğiniz gibi- mutluluklar uzun sürmez. 13 Nisan Pazar günü programdan çıktığımda STAR TV’nin hukuk bürosundan gelen bir belge verdiler. RTÜK tarafından gönderilmiş bir “uyarı”...25 Kasım 2007 tarihinde programda Eski Jandarma Harekat Dairesi Başkanı Emekli Tümgeneral Osman Özbek’i konuk etmişiz. Gayet iyi hatırlıyorum, Sayın Özbek; Kuzey Irak ve PKK saldırıları ile ilgili çok güzel açıklamalar yapmış ve program büyük bir ilgiyle izlenmişti.Uyarıda ise kanundaki “Kişilerin manevi şahsiyetlerini eleştiri sınırları ötesinde saldırıda bulunulmaması” ilkesinin ihlal edildiğinin Üst Kurul’ca tespit edildiği, bu ihlal nedeniyle Kanal’ın uyarılmasına...İhlalin tekrarlanması halinde ihlale konu olan programın yayınının 1 ila 12 kez arasında durdurulmasına, bu süre içinde programın yapımcısı ve sunucusunun hiçbir ad altında başka bir program yapamayacağına karar verildiği anlatılıyor. Bununla ilgili bir metni de 15 gün içinde programın başında yayınlanmak zorunda imişiz.Ama gelin görün ki gönderilen belgede “kişilik haklarına saldırı” anlamına gelecek hiçbir şey yok. Bunların 10 katı her gün TV ve gazetelerde konuşuluyor, yazılıyor. Programlarda, yazılarda hiçbir ilgisi olmayan gazeteci ve siyasetçiler çetelere malediliyor, kişilik haklarına açıkça saldırılıyor. “AKP kapatılırsa iç savaş çıkar” diyenler bile var ama RTÜK bunları fark etmiyor.(Yarın devam edeceğiz.)*****Pippa’nın ölümünü de duymadı mı?Senelerdir bu ülkenin şahit olduğu her dehşet verici kadın-çocuk tecavüzünde, her cinayette yazar dururuz... Neredeyse yeni doğmuş bebeklere, devlet yuvalarında “devlete emanet edilmiş” kimsesiz çocuklara bile tecavüz edebilen vahşilere, hatta grup tecavüzcülerine, “töre” diye, “arkadaşlık teklifimi reddetti” diye katledilen kızların katillerine hiçbir zaman hak ettikleri cezalar verilmedi.Diğer ülkeler “zaman aşımı”, “ceza indirimi” ve hatta “katile iyi hal indirimi” gibi en anlamsız suçluyu koruma girişimlerini asla yapmazken, asla keyfe göre siyasi iktidarların çıkaracağı bir “af” söz konusu olmazken bunların hepsi Türkiye’de yapıldı.Onun için de “nasılsa bir gün kurtulacağını” bilen canileri, sapıkları kimse durduramadı.Pippa Bacca ile arkadaşının Türkiye’den geçerek barış yürüyüşlerini sürdürecekleri haber olmasına, bilinmesine, Türkiye’de bu tür vahşilere, canilere sıkça rastlandığı da bilinmesine rağmen neden korunmadıkları ayrı bir soru...Bir zamanlar “konuksever millet” olarak tanınan Türklerin imajına sürülen leke de...Bunlar özür dilemekle filan affedilmez, unutulmaz. Bundan sonraki olaylarda, Türkiye’nin “Ermeni iddiası” gibi uluslararası sorunlarında bu imajın akla gelmesi ve etkilemesi önlenmez.Ama hiç değilse Pippa’nın katiline ve benzer suçların faillerine hak ettikleri ömür boyu hapis, böylece toplumdan tecrit etme cezasının verilmesine yarayabilir. Tacizcileri, tecavüzcüleri bırakarak, hafif cezalar vererek suçlu yerine toplumu cezalandırmasınlar. Hakimlerden bunu bekliyoruz artık!Bu arada... Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Çubukçu’nun sesi yine çıkmadı. Pippa cinayetini de duymadı mı acaba?
İktidara yakın gazetelerden birinde bir köşe yazısı... “İddianame”de laikliğin bir yaşam biçimi olduğunun iddia edildiğini söylüyor.Sonra da “acaba bu yaşam biçimini anlatan bir kılavuz, bir el kitabı bulunabilir mi, benim kütüphanemde yok” diyerek devam ediyor; “Yaşam biçimi dinlediği müzikten seyrettiği TV programına, kılık kıyafetinden yiyip içtiklerine... Gündelik hayatında yapıp ettikleri değil mi?” Dikkatimi çekti, çünkü bu cümleyle sorunun cevabını da kendisi vermiş zaten...Laiklik bir yaşam biçimi değilse nedir acaba?“Seyrettiği TV programı” deyince örneğin Akşam gazetesinin geçen Çarşamba “TRT’de haber ZAMAN’ı” başlığıyla yaptığı haberi hatırlıyor insan.Sabah yayınlanan haber programında “Tiraj sırasına göre okuyacağız, dolayısıyla Zaman’la başlıyoruz” diyerek önce parasız dağıttığı gazetelerle tiraj yapan gazetenin okunmasını (tesadüf bu ya programı da yukarda yazısından söz ettiğimiz meslektaş hazırlıyormuş.) Bunun dışında birçok programın Zaman, Yenişafak ve Taraf gazetesi yazarlarına veya iktidarın görüşlerine yakın gazetecilere verildiği de yine Akşam’ın haberindeydi.Demek ki laik yaşamda televizyon programları gerçekten önemli...Aslında detaya inmeye gerek yok, Türkiye’nin 6-7 yıl önceki görüntüsü, tartıştığı-konuştuğu konular ile bugünü karşılaştırmak bile laik yaşamdaki değişikliği anlamaya yeter.Cumartesi günü gelen mektuplar arasında emekli bir öğretmenden gelen mektupta anlatılanlar belki Türkiye’nin laik yaşamdan nasıl saptırılabileceğini ve irticai yaşama geçilebileceğini ona daha iyi anlatır.Önce 1973’te bir köyde yaşadıklarını anlatmış, sonra da birkaç yıl önce şahit olduğu bir olayı. Çok uzun olduğu için ikincisini alacağım. Aynen, ama kısaltarak...“Yeğenim okumak üzere bir üniversitenin tıp fakültesine gitti. Arkadaşlarıyla bir ev tutmuşlar. Kız bir yıl sonra geldi, tamamen değişmiş. Neyi? Giyimi, kuşamı, hareketleri, davranışları, konuşması...Bayramda babasının elini öpmekten kaçınmış. Baba bu durumu ağlayarak anlattı (...) Ana ve babası durumu tanıdıklarına anlatıp çare aradılar. Biz de (eşim de öğretmen) kaldığı şehre gidip ev tutarak kızlarıyla birlikte yaşamalarını önerdik (ev arkadaşları bir cemaat liderinin kitaplarını da okuyorlarmış)... Aile önerilere uyarak o şehre gitti ve 4 yıl kızlarıyla oturdu.Kız şimdi doktor. Fakültedeki ilk yılla ilgili anasına yeni bilgiler vermiş: Anne ben orada arkadaşlarımla birkaç toplantıya katılmıştım. Toplantıda ‘şeriat gelinceye kadar savaşacağız’ diye yemin ettiriyorlardı.” Bunları anlattıktan sonra soruyor; “Eğer bu şehirde tıp öğrencileri bunlarla karşılaşıyor ve baba eli öpmeyecek kadar değişebiliyorlarsa diğer şehirlerde kimbilir neler oluyor?” Laiklik, yani kimsenin bir başkasının dinine inancına karışmadığı, zorlamadığı, şeriat yeminleri edilmeyen, babaların elinin öpüldüğü, siyasete dinin, inancın karıştırılmasına (kısacası din istismarına) izin verilmeyen anlayış (ki kuralları da rejimi oluşturur) elbette bir yaşam biçimidir.Laik olmayan, din diktatörlüğü ile yönetilen İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki yaşam tarzına bakacak olursanız laik yaşamı daha iyi anlayabilirsiniz.Tabii oralara bakmak veya gitmek zor geliyorsa İstanbul’da bile bakabileceğiniz semtler mevcut.*****Rektörü hedef gösteriyorlar! Akdeniz Üniversitesi öğrencilerinden, özellikle yurtlarda kalan öğrencilerden gelen e-mektuplar üniversitede çıkan olayların PKK yanlısı bir grup tarafından başlatıldığını (Öcalan’ın doğum günü nedeniyle afiş asmak istemişler, bir başka grup da karşı çıkmış) anlatıyor.Artık sonradan dikkatleri çeken sakallı-alnı dövmeli provokatör gibi “kız yüzünden çıktı” iddiası da gerçek olayı örtmek, dikkatleri başka yöne çekmek için mi çıkarılmıştır onu bilemiyoruz.Öğrenciler bu grubun yurtlara hücum ettiğini ve daha önce hastanelik edene kadar dövdükleri öğrenciyi korumaya çalışan kızlara bile saldırdığını, binaların camlarını kırdıklarını filan anlatıyorlar. Bir de büyük kavgadan birkaç gün önce olaylar başlamış olmasına rağmen son günkü olayda güvenlik güçlerinin çok geç geldiğini bildiriyor ve nedenini soruyorlar.Çok da haklılar sormakta, okulun içinde olmaları gerekirken nasıl oluyor da geç kalıyorlar?HÜKÜMET DE Mİ İSTİFA ETSİN?Dün birçok okuyucu, daha önce hedef gösterdiklerine ne olduğunu hatırlatarak Vakit Gazetesi’nin şimdi de rektör (ve aynı zamanda Üniversitelerarası Kurul Başkanı) Mustafa Akaydın’ı hedef gösterdiğini yazmıştı...Bu bir yana Antalya Valisi’nden, Eğitim Birliği Sendikası Genel Başkanı’na kadar bir grup da Rektör Akaydın’ı istifaya davet ediyor. Hem de bazıları “onuruyla istifa”ya... Onursuz istifa nasıl oluyorsa...Bir de dövmeye kalkacaklar belki. Öyle bir düşmanlık havası yaydılar ki ülkeye her tür baskı mümkün...Onların anlayışına göre, elindeki tüm güce, imkana karşın PKK terörünü bitiremeyen Hükümet’in de şimdiye kadar istifa etmiş olması gerekirdi.Hani Cumartesi günü Cemil Çiçek’in fırsattan istifade “Rektörler kendi işlerine baksın” dediğini yazmıştım ya, olay onu çoktan geçti. Artık laik rejimin korunması için gayret gösteren rektörlerin tek tek istifa ettirilmesine varacak iş galiba...“Onuruyla” istifa etmeyenlere de başka çözümler mi bulacaklar acaba?
Çok şeye şaşırıyor ve üzülüyorum ama bunlar arasında biri diğerlerini açık farkla bastırıyor. Haydi sokaktaki adam olayları yanlış değerlendirebilir, duygularının etkisinde yanlış konuşabilir, düşmanca duygulara kapılabilir ama ya bu ülkede “aydın” denen, böyle tanımlanan veya kendini bu sınıfa sokanlar?Özellikle AKP’ye kapatma davası açıldıktan sonra bazı köşe yazılarındaki gerçeğe uymayan yorumlar, bu davadan sanki laik rejime saygılı herkes sorumluymuş, herkes bir çete psikolojisiyle hareket ediyormuş ya da çete mensubuymuş, herkes CHP’li, herkes ordunun adamı ve dava açılmasını da o istemiş gibi yanlış ve düşmanca ifadeler, bazılarının açıkça toplumu şiddete teşviki, AKP’yi eleştiren meslektaşlarından nefret eder gibi tavırlar ve hücumlar... Gerçekten inanılır gibi değil.İnanılmaz olmaktan başka bir de insana “Siz nasıl demokrat, nasıl aydınsınız ki farklı görüşlere nefret kusuyorsunuz. Siz bunu yaparsanız toplum ne yapmaz, istediğiniz kavga mı, çatışma mı” dedirtiyor.Gazetecilerin (ve diğer vatandaşların) farklı görüşlere sahip olması doğaldır, çoksesliliğin gereğidir ve bunu gösterir. Farklı görüşleri, tepkileri nefretle karşılayan ve pek demokrat havada bu nefreti yansıtanlar arasında daha önceki hükümetler döneminde neler olduğunu, medyanın benzer tepkilerini ve hatta bu tepkiler nedeniyle eski başbakanların medyayla kavgalarını iyi bilenler var.Kızdıkları meslektaşlarının o dönemde de “kendileri gibi iktidarın yanına geçmediğini, onlarla arkadaş ilişkileri kurmadığını, bağımsız ve yanlışları eleştirmeye hazır olduklarını, aynı şekilde eleştirdiklerini” de iyi biliyorlar.PROBLEMLİ DEMOKRAT!!Ama şimdi, nasıl oluyorsa artık düşman kutuplar halindeler... Anlaşılmayan bu işte...Neden? Neden herkes sizinle aynı görüşte olmak ve iktidar partisini “kendi üyesi gibi” desteklemek zorunda? Bu mudur demokrasi ve demokratlık?Sizin demokratlığınız bu mu? Eğer buysa asıl utanç verici olan ve sorgulamanız gereken de budur. Neden daha önceki iktidarlar döneminde farklı görüşlere yok jakobenler, yok seçkinciler, elitler, çeteciler, darbeciler gibi etiketler yapıştırmadınız da şimdi yapıyorsunuz, probleminiz ne?Bir meslektaşımız “AK Parti’nin kapatılmasını isteyenlerin sözcüleri de söylemleri ile demokrasiyi rejimin zaafı veya tehdidi olarak gördüklerini ifade etmiyorlar mı” diyor meselâ... Hep “Kim bunlar” diye sormak istiyor insan, kim bunlar?Kim kapatılmasını istiyor, kim onların sözcüsü, kimmiş demokrasiyi “rejimin zaafı” gören salak veya salaklar? Genelleme yapacağınıza açıkça yazsanıza!Daha sonra Türkiye’yi AB’ye üye adayı yapanın AK Parti ve Erdoğan olduğunu ama “O yapacağına düşman yapsın” yaklaşımında bulunanlar olduğunu söylüyor. Kim bunlar?Erdoğan’ın AB hedefinden sapmaması, gösterdiği gayretler şüphesiz rakipleri tarafından bile takdir edilmiştir ama bir yandan bunu yaparken diğer yanda İslâmcı kadrolaşma, katrilyonlarca liralık ihalelerin aynı çizgideki kuruluşlara dağıtılması, eğitimden medyaya, yargıya kadar “Türkiye’nin yönünü değiştirecek çabalar”, kısacası terazinin bir yanında AB öte yanında bunlar olunca dengenin tartışılır hale gelmesi kimin hatasıdır?AKP’nin kurucularından olan eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun bile, halen MKYK üyesi olan Abdüllatif Şener bile Tayyip Erdoğan’ı eleştirdi, uyardı. Buna neden gerek duyduklarını düşünmek lazım.Ama kafalar düşmanlıkla bulanınca mantık da, düşünce de kayboluyor maalesef!*****“Merve Kavakçı kararı”nı soracağızEn son gelen haberlerden biri AİHM’nin Merve Kavakçı ve Nazlı Ilıcak’la ilgili olarak verdiği karardaki tespitleri... Haberde AİHM’nin “milletvekillerine yasak getirildiği halde Fazilet Partisi’nin başkanı ve yöneticilerine yasak getirilmemesinin ‘orantısız olduğunu’ belirtmesi” ve laik düzeni korumak için siyasi yasak verilmesini meşru görmesinin AKP ile ilgili davada da belirleyici olabileceği vurgulanmış.Bugün (aralarında Anayasa Mahkemesi eski Üyesi Yılmaz Aliefendioğlu’nun da bulunduğu) çok önemli hukukçu ve siyaset bilimcilerle yapacağımız Her Açıdan’da bu konuyu da sormayı unutmayacağım. Merak edenlere duyurmuş olayım.
Bence Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek AKP içindeki en bilgili siyasetçilerden biridir... En azından benim hemen hemen hiç eleştirmediğim isimlerden biridir...Sebebi ne olursa olsun, Akdeniz Üniversitesi’ndeki olaylarla ilgili soruya verdiği “Rektörler, dekanlar üniversitelerine dönsün” cevabını ise eleştirmeden geçemeyeceğim.Bir kere o üniversitenin rektörünün Üniversiteler Arası Kurul Başkanı Mustafa Akaydın olduğunu biliyor. Yani üniversitede türbanı serbest bırakacak anayasa değişikliğine karşı çıkan, bunun laikliği zedeleyeceğini ve sorunlar yaratacağını tüm üniversiteler ve rektörler adına söyleyen kişi...Bu sözüyle önce Mustafa Akaydın’ı, sonra da onun şahsında tüm rektörleri yıpratmayı hedeflediği kolayca düşünülebilir.Sonra “Rektörler, dekanlar üniversitelerine dönsünler, kendi işlerine baksınlar” sözü bize türban değişikliğine üniversitelerin tepkisi duyulduğunda Başbakan’ın rektörler için söylediği benzer sözleri hatırlatıyor.Oysa mesele birinci dereceden üniversiteleri ilgilendirdiğine ve ayrıca ülkenin rejimine yönelik bir tehlike ortaya çıkıyorsa bunu değerlendirme ve uyarma görevinin de ülkenin bilim adamlarına yasaklanması mümkün olmadığına göre (bırakın hepsini sivil anayasa konusunda sivil güçler konuşamayacaksa) böyle bir konuşma ne Hükümet sözcüsünün, ne de “Hükümet’in başı”nın hakkı olabilir.Sonra “herkes işine baksın” diyen bir hükümetin milleti din üzerinden bölmekle uğraşmak yerine işine bakması gerekirdi. Örneğin; devlete ait SHÇEK öğrenci yurtlarında ve hatta yuvalarında kalan gençlere, küçücük çocuklara alçak yaratıklar tarafından tecavüz edildiği haberleri arka arkaya çıkıyor. “Nüfusu arttırın, çoğalın” tavsiyesinde, daha doğrusu baskısında bulunan hükümetin ilgili bakanının neyle meşgul olduğu bilinmiyor.Gazete okuduğundan, haber dinlediğinden bile şüphe edilebilir zira okusa, dinlese ilgilenirdi ve biz de duyardık.Bu durumda, kendi işine bakmayanların başkasına öneride bulunmaya hakkı olamaz.Cemil Çiçek’in konuşması “rövanş” kokuyor. Ne yazık ki!*****Her Açıdan’da “bilenler” konuşacak!Adalet ve Kalkınma Partisi’ne kapatma davası açıldığından bu yana çok şey yazıldı ve söylendi.Bunlar arasında ön plana çıkanlar; davanın bir “hukuk darbesi” olduğu, AKP’nin parti kapatmayı zorlaştırmak üzere yapacağı Anayasa değişikliği (gerekirse bir de referandum) ve AB’den gelen tepkiler idi.Bazı tartışmalar o kadar garip zeminlerde yürütüldü ki ortalık arap saçına döndüğü gibi toplum daha öncekilerden de beter şekilde ikiye bölündü.Bu konuda “bulanan zihinleri aydınlatmak” üzere bize en iyi bilgileri verebilecek olan isimleri bir araya toplamak için ciddi bir çalışma yaptım (zorluğunu tahmin bile edemezsiniz.)Yarın Her Açıdan’da çok önemli hukukçulardan konunun içyüzünü öğreneceksiniz. Programın konukları; Anayasa Mahkemesi (ve Danıştay) eski Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Aliefendioğlu,Birçok başarılı Anayasa hukukçusunun hocası olan, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu,Harvard Üniversitesi KSG (Kennedy School Of Government) Dekanlık Komitesi Üyesi, Anayasa Hukuku uzmanı Ali Rıza Bozkurt ve Marmara Üniversitesi (Siyaset Bilimi) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurşen Mazıcı...Türkiye’de parti kapanması Avrupa’dan kolay mı?Parti kapatmayı zorlaştıracak değişiklik ve referandum yapılabilir mi? Yapılırsa sonuç ne olur?AKP’nin kapanmasına kesin gözüyle bakanlar haklı mı?Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararı vermeme ihtimali olduğunu düşünenler neye dayanıyor?Barroso “demokratik laiklik”ten söz ederek ne anlatmak istedi?“Artık hukuk siyasallaştı” diyenler gerçeğe ne kadar yakın?“Hukuk darbesi” olabilir mi?Bunlar ve merak ettiğiniz birçok sorunun cevabını yine Her Açıdan’da bulacaksınız.Hikâye dinlemek yerine gerçeği arayanları her hafta olduğu gibi bekliyoruz. Pazar günü öğlen 12.30’da STAR’da .
Dün AB temsilcilerinin “Türk yargısı”na yaptığı saygısızlığı ve hatta AB Dış Politika Temsilcisi Solana’nın iyice küstahlaşarak “Anayasa Mahkemesi konuyla ilgili kararını verirken mantıklı olsun” dediğini yazdım.Sanki kendilerinin koskoca Türk Devleti’nin en yüksek mahkemesine akıl-mantık tavsiye edecek yetkileri varmış gibi, kendi ülkelerinde yargıya müdahale edebilirlermiş gibi Türkiye’de ağızlarına geleni (medyalarını da arkalarına alarak) söyleyebiliyorlar.Bunu bir AB ülkesine hiç yapmadılar; ne 2004’te Belçika’da, ne 2003’te İspanya’da, ne 2001’de Almanya’da... Herhangi bir vatandaşının bile parti kapatma davası açabildiği Portekiz’e de hiç itiraz etmediler.Bizimkiler ise tutturmuşlar “Avrupa’da kapatma davası yok, bu bir utançtır” diye... Yani ortada Anayasa’ya karşı işlenmiş bir suç varsa (var demiyorum, varsa diyorum) bizimkilerin hukukunda suçlu değil, ceza sorgulanıyor. Bunun adı da ‘demokratlık’ oluyor.Avrupa’da birçok ülkede kapatma davası var... O yoksa partiye başka cezalar var, örneğin “Anayasal düzenin düşmanlarını maddi araçlardan yoksun bırakmak” üzere mal varlığına el koyma var.Bu konu öyle netameli hale geldi ki, aynen laik rejimin önemi, laikliğin her ülkenin kendi şartlarına göre farklı uygulanması, bu nedenle dinî kıyafet, ibadet vb. özgürlüğüne üniversite, okul ve kamu dairelerinde getirilen sınırlamaların da farklı olması gibi konulardan söz etmek gibi...Nasıl ki orada genel olarak rejimden ve uygulamalardan, kurallardan bahsetseniz bile birileri (slogan ya) çıkıp; “Sizin dinle, türbanla ne alıp veremediğiniz var, siz Müslüman mısınız” gibi alakasız sorular sorabiliyor, burada da hukukun korunması, Anayasa’ya ve yüksek yargıya saygıdan söz ettiğinizde hemen; “Hımm, demek siz AKP’nin kapanmasını istiyorsunuz. Darbeci misiniz, Ergenekoncu musunuz, AB’ye de karşı mısınız, CHP’li misiniz” gibi anlamlı (!) yorum ve sorularla karşılaşabiliyorsunuz.BEYİN YIKAMATekrarlana, tekrarlana beyin yıkaması yapanlar var çünkü... “Hiçbir şeyci” olup da ülkenizin geleceğiyle ilgili endişe duymanız veya hukuka saygı ve güven yok edilir, her çoğunluk iktidarı istediğini dayatmaya kalkarsa bunun tüm vatandaşlar ve Türkiye için felaket demek olacağını anlatmanız mümkün değil.Avrupa’da kapatma davalarının fazla görülmemesinin nedeninin “yasaları bilen partilerin Anayasa’ya aykırı hareket ettiklerinde de kapanacaklarını bilmeleri, Almanya gibi bazı ülkelerde devletin (tehlikeleri önceden anlamak için) bazı partilerin içine çok sayıda ajan yerleştirebildiğini bilmeleri (bakınız NPD davası), demokrasinin ve laikliğin artık özümsenmiş olması, ayrıca Avrupa’daki laik ülkelerde dinin siyasallaştırılarak devleti ele geçirme, toplumu dönüştürme tehlikesinin de bulunmadığı” gerçeğini anlatmamız mümkün değil.Neyse ki Barroso nihayet ne anlatılmaya çalışıldığını, büyük hatalarını fark etti ve:“Yargıya müdahalenin uygun olmayacağını” teslim etmek zorunda kaldı.AB’Yİ İSTİYORUZ ama ne kalın kafalı adamlarmış bunlar yahu!Venedik Kriterleri’ni çıkaran Venedik Komisyonu’nun orijinal adının “Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu” olduğunu da mı bilmiyorlar?
Sık sık TV’lerde konuşanlardan duyar, bazen köşe yazılarında okursunuz; “Yeminli türban karşıtları”... “Türbana karşı değiller, dinimize karşılar”... “Başörtüsü hakkını savunmak demokratlık gereğidir”... “Laikler dindar insanların ibadetine karışıyor”... “Devlet katı laiklerin elinde”...Bunlar ve benzeri sayısız “gerçekleri çarpıtan slogan” yıllardır Türkiye’de insanları aldatmak, düşman kutuplar yaratmak için kullanılıyor.Oysa eğer söylenenlere hemen inanmayan ve derinliğine inceleyen, araştıran, anlamaya çalışan biriyseniz bunların “en kolay tarafından popülizm” olduğunu ve toplumu bölme amacıyla yapıldığını görebilirsiniz. Şimdi de sıra kolay popülizm yaparak ülkeyi “hukuk konusunda” kutuplaştırmaya geldi.PARTİ KAPATILMASIN AMA...Sanki açılan dava bir yargı meselesi değil de halk ikiye bölünmüş, bir kısmı parti kapatmaya kalkmış gibi bir durum yaratıldı ilk günden beri...Kimse “partiler kapansın” diye göbek atıyor filan değil ama “hukukun üstünlüğü tartışılır hale getirilmesin” diye çırpınanlar var, bu doğru...AB temsilcileri (ki Ollie Rehn’in “Türkiye demokrasinin laiklikten önemli olduğunu göstermeli” zırvasından sonra Barosso “Zorla laiklik dayatılamaz”, Solana ise “Mahkeme mantıklı olsun” incisini saçmış. Kendi ülkelerinde bunları söyleyemezler) ile basını, ABD temsilcileri ile basını, Türkiye’de siyasi parti sözcüsü gibi çalışan “bir kısım medya” AKP’nin Refah Partisi’ne göre çok daha ılımlı olduğunu sürekli yazıyorlar (TRT’de program verilenlere bakınca medyadaki durum hiç şaşırtıcı değil...)Tamam o zaman, ne güzel, demek ki “iddianame”nin kolayca çürütülme ihtimali var. O zaman yasama ve yürütmeyi denetleyen “yargı ve hukuk”a saygısızlığı had safhaya çıkarmaya ne gerek var?Haydi bırakın içerdekileri, AB bu saygısızlığa kendinde nasıl hak görüyor? The Economist örneğin; “hukuk darbesi, ordu ve katı laiklerin öfkesi” gibi abuk lafları ne hakla edebiliyor?Dünyanın hangi ülkesinde bu yapılabilir ki Türkiye susuyor? Almanya’da 2001 yılında NPD’ye kapatma davası açıldığında neden Avrupa basını bunun “demokrasiye aykırı” olduğunu bile hiç yazmadı, hiçbir tepki göstermedi, Alman hukukuna hakaret etmedi? Demokrasiyi şimdi mi hatırladılar?(Devam edeceğiz.)*****Çömez’e demokrasi yok AKP eski Milletvekili Turhan Çömez partiden ihraç edilmiş, AKP Konya Milletvekili Hüsnü Tuna’ya ise uyarı cezası verilmiş.Çömez’in suçu “parti içi demokrasi ve çok seslilik” istemek, bir de herhalde bazı bakanlarla ilgili yanlışları seslendirmek... Kısacası gelişmiş bir demokrasinin gereklerine sahip çıkmak.Tuna’nın yaptığı ise, neredeyse hiçbir laik-demokratik ülkede izin verilmeyecek olan “Hedefimiz türbanın her alanda, kamu kuruluşlarında da serbest bırakılması” sözü...Hüsnü Tuna bu konuşma ile kapatılma davası iddianamesine madde eklemiş, Turhan Çömez olsa olsa partiye “artı” puan kazandırmıştır, ama işte değerlendirme bu!Peki madem ki “gazete küpürleriyle” denerek hiçbir konuşma ve eylemin parti için hukuk davası nedeni olamayacağı ileri sürülüyor ve hep demokrasiden dem vuruluyor, o zaman aynı kişiler (ve AB) Çömez’e yapılanın çok haksız, çok anti demokratik olduğunu da aynı şiddette tepkilerle ortaya koyacaklar mı acaba?Merakla bekleyelim.