İlginç ikili!

4 Mayıs 2008

Nedense YÖK Başkanı ile Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı birbirlerine çok benzetiyorum... Hatta sık sık karıştırıyorum denebilir...İkisi de zamansız ve çoğu kez anlamsız konuşmalar yapıyorlar ondan mıdır bilemem.Bakın mesela AKP’nin kendi milletvekilleri, kurucuları, bakanları bile “Dayatmalar yapıldı, devletle kavga, inatlaşma havasına girildi, uzlaşma gözetilmeliydi” gibi sözler söylerken YÖK Başkanı çıkıyor AB büyükelçilerine “Türban yasağı kalkacak” diyor.Sanki kendisinin kararına bağlıymış, son söz Anayasa’ya göre verilmeyecekmiş, konu şu aşamada yargıyı ve Meclis’i değil de öncelikle kendisini ilgilendiriyormuş gibi...Hem aynı konuşmada “yerel yönetimler” meselesi gibi “YÖK’ün yetkileri kısıtlanmalı, üniversitelerin kurulları daha yetkili olmalı” diyor, hem de kararı YÖK olarak bile değil, tek başına veriyor.Buyrun size Yusuf Ziya Özcan demokrasisi...Önce üniversitelere “Kapılarınızı türbanlı öğrencilere açın” bildirisini gönderip, sonra AB’li büyükelçilerine “olayı çok büyüttüler, o bildiri değil, sadece mektuptu” diye açıklama araması gibi... Yap-boz, yap-boz.Veya vur-kaç...Türban üniversitede serbest bırakılır veya bırakılmaz onu biz bilemeyiz, karar Anayasa’ya göre verilecektir ama burada mesele; ilgili Anayasa değişikliği yargıdayken YÖK Başkanı’nın yaptığıdır.Öte yanda Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç hem medyadan Mahkeme’ye ve üyelerine yapılan baskıyı eleştiriyor, hem de tıpatıp aynen eleştirdiği yazarların söylemini alarak;“Hakimler mutlaka tarafsız olmalı, laiklik toplumun koruması altındadır. Anayasa Mahkemesi’ne Meclis tarafından üye seçilmesi mümkündür” diyor...Mahkeme’ye baskı yapanların en çok tekrarladığı son söylemleri de, tesadüfe bakın ki; “Hakimlerin bağımsızlığı yetmez, asıl önemlisi tarafsız olmalı”...NEYE KARŞI TARAFSIZ?Normal şartlarda hukukta zaten bu bir gereklilik ama neden bugün sıkça tekrarlanıyor?Neye karşı tarafsız?Laik rejime uyan ve uymayan partilere, kanunlara, uygulamalara karşı mı?Hangi Anayasa hukukçusuna sorsanız (eğer bağımsız ve tarafsız ise) size aynı şeyleri söyleyecektir: Tarafsızlık bağımsızlığın uzantısıdır. Adil yargılama için hakimlerin yürütme, yasama veya herhangi bir başka gücün etkisi, baskısı altında olmaması gerekir.Tarafsızlık, sübjektif tarafsızlık (yani; hakimin davada bir menfaati veya husumetinin ortaya çıkmış olmaması) ve objektif tarafsızlık (yani; bir tarafın baskısı, denetimi altında olmaması) olarak iki şekilde değerlendirilir.Bunun dışında ise elbette yargı organları “Anayasa hükümleriyle bağlı”dır . Demokratik, laik hukuk sisteminin koruyucusu olmak durumundadır.Daha ilk bakışta çelişkileri biz bile (hukukçu olmadığımız halde) görüyoruz, peki o zaman Haşim Kılıç’ın amacı ne demez misiniz?Bu “tarafsız hakim” konusunu daha iyi anlayabilmek için Anayasa Hukuku uzmanı Doç. Dr. Sultan Üzeltürk’e sordum, şunları söyledi:“Tarafsız olma burada bir düşünceden, görüşten yana olmama anlamında kullanılır. Hakimin tarafsızlığı ve bağımsızlığı önemlidir ancak hakimler ’anayasal düzenin temel esasları’konusunda tarafsız olamaz. Anayasal düzen laiktir ve bu konudaki tartışmanın hukuken bir anlamı bile yoktur. ‘Laiklik ilkesi toplumun koruması altındadır’sözü ise ancak toplumsal laiklik gerçekleşirse mümkün olabilir. Bu koşullarda Türkiye’de ters yönde bir gelişme vardır, bu nedenle aktif laiklik anlayışının dışlanacağı bir ortam mevcut değildir. Yargı elbette laikliği koruyacaktır. Anayasa ve hukuk koruyacaktır, aksi takdirde Anayasal düzeni ayakta tutamazsınız.” Şimdi düşünmek bize kalıyor...Haşim Kılıç bu sözleri neden ortaya atmış olabilir? Amacı ne?VATANDAŞ OLARAK ŞÜPHELENDİM!Kılıç, çıkıp bunu da, “hakimler tarafsız olmalı” sözünü şu sırada hangi nedenle söylediğini de açıklamak zorundadır.Ben şimdi vatandaş olarak şüpheye düştüm; bir köşe yazarı hata yapabilir ya da her şeyi sorabilir, söyleyebilir ama Anayasa Mahkemesi’nde iki önemli dava varken, tam şu anda mahkemenin Başkanı, hukukçu olarak bunları neden söyler?Kendisinin tarafsızlığında bir sorun olduğu akla gelse yanlış mı şimdi? Çıksın ve açıklasın lütfen.

Devamını Oku

Joost’a arada bir “geliyorlar”!

3 Mayıs 2008

Yine geldiler! Bir “iyi halde olsunlar” durumu mevcut yine... Arada bir, hatta son zamanlarda sık sık yokluyorlar bunları. “Ordalar mı” diye sormak lazım...Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Joost ile AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Ollie bir kez daha döktürmüşler (yoksa isimleriyle hitap etmek ayıp mı olur? İyi ama onlar hiçbir saygısızlığa bizim kızmayacağımızı düşünüyorlarsa kendileri de hiçbir şeye kızmayacaklardır herhalde...) Biz de nerede kaldılar, birkaç gündür sesleri çıkmadı diye meraktaydık zaten...Ollie “Türkiye’de çok belirgin bir bölünme var. Bir tarafta laikler, ki bunlar liberal laik olmaktan çok aşırı laikler. Diğer tarafta Müslüman Demokratlar var. Bunlar da reform geçirmiş eski İslâmcılar” buyurmuş. Bu kadar analizci bir kafanın, daha 6 yıl önce Türkiye’de böyle bir bölünmenin olup olmadığını da inceleyip söyleyivermesini beklerdik tabii ama daha çok bekleriz.Tabii bunlar yüzünden AB hedefimizden vazgeçecek değiliz ama içişlerine karışma konusunda sınırları zorladıklarına da şüphe yok.Neymiş efendim “Tabii karışırlar”mış, “Çok doğal”mış. Peki karışırken Türkiye siyasetinde resmen taraf olarak, bir partinin üyesiymiş gibi yorumlar yapabilirler mi? Hakaret edebilirler mi? Daha önce kime ve nasıl yapmışlar bize somut örnekle anlatsınlar, kabul edelim. Aksi takdirde saçmaladıklarını onların kabul etmesi gerekiyor.Kendilerinin mahkemeleri olan AİHM “Laikliğin her ülkede o ülkenin şartlarına göre farklı uygulanabileceğini” söylüyor, kararlarını da böyle veriyor. O zaman, Türkiye’de Anayasa’yla belirlenmiş laiklik kurallarına uyulmasını isteyenler, yasalara ve yargıya saygı gösterenler neden “liberal” değil de “aşırı” oluyorlarmış?Ayrıca bu laikler Müslüman değilmiş gibi neden laikler ve Müslüman demokratlar bölünmesi oluyormuş?ADETA KÂHİN!Türkiye’de bir “laikler-dinciler” bölünmesi son 6 yılda ortaya çıkmıştır bu doğru ama o “dinci” adı altında toplananlar (kendilerinin “reform geçirmiş eski İslâmcılar” dediği) gerçekte reform geçirememiş, FP-RP’nin yaptıklarının benzerini tekrarlamakta olanlardır. Tüm uygulamaları da halen “reform” denilen, “Müslüman demokrat” denilen; “bir din diktatörlüğüne gitmeyecek, laik-demokrasiye saygılı ama daha muhafazakar siyaset” anlayışından çok uzak oldukları gösteriyor.Zaten “Hıristiyan demokrat”la aradaki fark budur, İslâm’da dini siyasette kullananlar hiçbir ülkede toplum yaşamını tümüyle din kurallarına göre düzenlemeden, şeriat rejimine geçmeden durmamışlardır.Ollie samimi olsaydı bunları biliyor olurdu ama öğrenmek için asla “geç” diye bir şey yok tabii... Joost’a gelince, söyledikleri arasında “e-muhtıra AKP’ye yaradı” gibi nadir doğru vurgular var ama yüzde 99’u Türk siyasetine ve yargısına saygısız şeyler.“Burada yaşasaymış AKP’ye oy vermez”miş, “CHP bir felaket”miş, “AKP, MHP’nin tuzağına düşmüş”müş. “AKP kapatılacak, yeni parti kurulacak”mış. “AKP Anayasa’yı değiştirerek bunu engelleyememiş”miş. Beyefendi sanki AB temsilcisi değil de Türk köşe yazarı... Üstelik kâhin...Ve söylediklerini bugüne kadar yazılan bazı yazılarından tıpatıp aldığı ortada...Anlıyoruz, eşi Türk ve bazı Türk yazarlarla samimi arkadaşlığı var ama sonuçta kendisi halen AB komisyonu’nu temsil eden bir yabancı. Yargıtay’a, Anayasa Mahkemesi’ne “politik dava” diye hakaret etmek ona mı düşmüş?AKP’nin kapatılacağını bu kadar emin şekilde Türkiye’de hiç kimse söyleyemezken ona ne oluyor?“Anayasa’nın değişmez ilkelerine karşı eylemler” nedeniyle açılmış bir dava Türkiye’nin yüksek yargısındayken bu lafları nasıl söylüyor ve Türk partilerine hakaret edebiliyor?Aslında bu soruları ona hükümetin sorması gerekirdi değil mi?Onlar sormayacağı için ben sormak zorunda kalıyorum.

Devamını Oku

Komik medya

2 Mayıs 2008

Bazen kendimi bir başka gezegenden gelip de tesadüfen “hiçbir şeyini anlamadığı ülkeye düşmüş” bir garip uzaylı gibi hissediyorum inanın.Anlamıyorum.Basının giderek daha büyük bölümünü ele geçirmek için Katar’a Cumhurbaşkanı’ndan, Başbakanı’na, çok sayıda bakanına kadar arka arkaya seyahatler düzenleyen, sonunda Katar Emiri’ni -kim bilir ne karşılığında- ikna ederek ortaklığını sağlayan, “Bugüne kadar en fazla ‘1 kişiye 125 milyon dolar kredi’ verdik” diyen devlet bankalarından 750 milyon doları tereddütsüz çeken (boş verin “kredi” laflarını, daha önce ödenmeyenleri kim ödedi? Ödemeyenlere ne oldu?) iktidara arka çıkan gazetecileri anlamıyorum.Sanki Tansu Çiller’in oğlunun “yalısının karşısında askerlik yapmasını” hep birlikte eleştiren bu basın değilmiş, “Türkbank” ihalesinde Mesut Yılmaz’ı elbirliğiyle eleştiren bu basın değilmiş gibi, Sabah-atv satışında çok daha fazla neden varken eleştirenlere “Rakip medya grubu bizimle uğraşıyor” veya “Katar Emiri’nden ne istiyorsunuz” diyerek konunun önemini gizlemeye çalışanları anlamıyorum.14 yaşında bir kıza tecavüz suçundan tutuklanmış 80’lik adamı korumaya kalkan tek bir kişi bile nasıl çıkabilir anlamıyorum.Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara’daki kolunu görmek için özel bir denizaltıyla 2007 Mayıs’ında 1239 metre derine inerek inceleme yapan Prof. Dr. Naci Görür “Marmara’nın altı kaynıyor. Çok bariz bir çatlak, belirgin bir kırık var. Bu kabuk bu strese fazla dayanmaz” demesine rağmen, yapı stokunun yüzde 60’ının kaçak olduğu İstanbul’da yöneticileri görevini yapmamakla suçlamasına rağmen hiç ses çıkmamasını anlamıyorum.Türkiye mi tanınmaz halde yoksa ben mi başka bir gezegenden düştüm, gerçekten anlamıyorum!*****21. yüzyılda din... 3. ProgramGelen çok sayıda istek üzerine bu hafta “21. yüzyılda dini daha iyi anlayabilir miyiz” konulu programların üçüncüsünü yapmaya karar verdik.İslâm’da bugüne kadar kuşaktan kuşağa geçmiş gelenekler değişebilir mi?Hz. Muhammed’in kendisinden önce gelen peygamberlerden farkı neydi?“İyi bir Müslüman” olmak için ne gerekiyor?“Ziynet” saç mı, göğüs mü, takı mı?Başörtüsünün başı mı, boynu mu örtmesi gerekiyor?Hangi hadislerin doğru, hangilerinin uydurma olduğu nasıl anlaşılır?Başörtüsü emir ise çarşaf da emir mi?Dinde neyin emir olduğunu nasıl anlayabiliriz?Tesettür din ve namus ölçüsü sayılabilir mi?Hadis yazarlarının hepsi neden erkek?Bunlar ve merak ettiğiniz birçok sorunun cevabını; Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi, Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Saim Yeprem, Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Kelam Anabilim Dalı Bşk. Şaban Ali Düzgün ve Karşılaştırmalı Dinler Uzmanı Aytunç Altındal’ın katılacağı Her Açıdan’da öğrenebilirsiniz.4 Mayıs Pazar, öğlen 12.30’da hepinizi Her Açıdan’a bekliyorum. STAR’da... Bu programı kaçırmayın derim!

Devamını Oku

Aydın cumhuriyet kadını ve din (2)

1 Mayıs 2008

Hz. Peygamber’in, Hz. Ayşe ile 9 yaşında değil, 17-18 yaşında iken evlendiğini yazdığım yazıma olumlu, olumsuz tepki yağdı yine...“Bilinmeyenleri aydınlattığım” için teşekkür edenler yanında, sanki Hz. Ayşe’nin 9 yaşında olması kendilerini pek mutlu edecekmiş gibi ısrarla karşı çıkanların, Buhari’nin, Tırmızi ve diğerlerinin hadis kitaplarını veya İlhan Arsel, Turan Dursun’un kitaplarını tavsiye edenlerin sayısı çok...İslâm’da ergenlik ve evlenme yaşının kızlarda 9, erkeklerde 12 olduğunu, Fıkıh kitaplarında 9 yaşındaki kızla ilişkinin zina sayılmadığını söyleyenler de var.Bana “Aydın bir cumhuriyet kadınına bu savunmalar yakışıyor mu” diye soranlar da...Efendim, önce söyleyeyim ki Buhari başta olmak üzere “en güvenilir” denilen tüm isimlerin hadis kitapları “uydurma ve Hz. Peygamber’in asla söylemeyeceği” sözlerle doludur. Diyanet İşleri de şu sıralarda uydurma hadisleri ayıklama çalışması yapmaktadır (binlerce hadis nasıl ayıklanacaksa?)..Bugün Hz. Ayşe’nin evlilik yaşı ile ilgili bir görüş birliği asla olmadığı gibi, “9 yaş”tan söz eden tüm açıklamalar, hesaplar “konu ile ilgili bir iddia da”, “bir rivayete göre”, “eğer bunu esas alırsak”, “kanımca”, “şu kitabın şu hadisine göre” gibi hurafe veya kişisel görüşlere dayanmaktadır.Hz. Muhammed’in çok sayıda; kimi yaşlı, kimi genç kadınla (ve çoğuyla ileri yaşlarında) evlenmesinin asıl nedeninin bu yolla akrabalık kurarak din kavgalarını önlemeye ve Müslümanlığı yaymaya çalışmak olduğu da birçok tarihi bilgide yer alıyor.İslâm’da kız çocuğun ergenlik ve evlenme yaşı 9, erkeğin 12 olduğu söylenmemiştir, bu din istismarcılarının uydurduğu yalanlardan biridir. Fıkıh kitaplarında “9 yaştan küçük çocuk ile birliktelik zina sayılmaz” diye geçmez, 9 yaşındaki kızla birliktelik, o yaşta ancak “tecavüz” sayılacağından çocuğa tecavüz “kız erişkin olmadığı ve sorumlu tutulamayacağı” için onun açısından zina kapsamına girmez, erkek için ise katlanan bir cezası vardır.Hz. Peygamber’in, evlatlığı Zeyd karısından boşandıktan sonra o kadınla evlenmesinin hikâyesi ise tamamen bambaşkadır.Mayıs ayında TV’de yapacağım din programlarında bunların hepsinin tartışılmasını sağlayacağım, hiç şüpheniz olmasın.Dinle ilgili soru işaretlerini anlamalıyız.“Aydın bir cumhuriyet kadını neden 9 yaş tartışmasına giriyor ki” konusuna gelince... Asıl aydın ve inançlı, dini inceleyen, gerçeklere önem veren, ayrıca araştırmacı olarak yetişmiş, bilim eğitimi almış bir insan bu konularda aydınlanmaya yardımcı olabilir.Ben buna inanıyorum. Din, inanç kimseciklerin tekelinde değildir.Bunu yapmadığımız takdirde birileri 1400 yıl öncesinin Arabistan şartlarıyla, Müslümanlığı yaymaya çalışan Peygamber’in yaşam şartlarıyla 21. yüzyıl Türkiye’sini kıyaslamaya kalkıyor.Göz yumulabilir mi?*****Balık baştan kokunca!Dün Taksim’e çıkan ara sokakları dolaştım, birçoğu panzerler ve polisler tarafından kapatılmıştı.Sonunda sendikalar Taksim’e çıkamadı ama Kadıköy’den Taksim’e ve çevredeki tüm ilçelere kadar koca İstanbul’a terör ve olağanüstü hal havası yaşatıldı.Giderek paranoyak, ruh sağlığı iyice bozulmuş bir topluma dönüştürülüyoruz.Oysa demokrasilerde “örgütlenme ve ifade özgürlüğü” açısından siyasi partilere taşınan haklar ne kadar önemliyse sivil toplumun, işçinin, memurun örgütlenme ve tepkisini ifade özgürlüğü de aynı derecede önemlidir.Yani bir iktidar kendi partisine “Anayasa’ya aykırı eylemler” nedeniyle kapatma davası açıldığında “demokrasi” diye haykırıyor, yargıyı “darbe yapmakla” bile suçluyor, öte yanda işçisine, memuruna “ayak takımı” diyerek gösteri hakkını elinden alıyorsa buna çoğulcu, özgürlükçü demokrasi denemez.Olsa olsa “kendine demokrasi” denir. Balık baştan kokunca kimse şikayet de edemez. Bundan sonra parti kapatma, yargı şikayetlerini külahlara anlatırlar!

Devamını Oku

Aydın cumhuriyet kadını ve din!

1 Mayıs 2008

Nasıl da karıştırılıyor kafalar... Bir yanda 80’ine gelmiş bir adamın 14 yaşındaki kıza tecavüzü gibi vahşet denecek bir olaya bin çeşit kılıf uydurma çabaları, bir yanda Hz. Peygamber’in, Hz. Ayşe ile “9 yaşında iken” evlendiğini iler sürenler...Utanmadan, sıkılmadan “Hüseyin Üzmez belki nikah kıymıştır, o zaman suç sayılmaz” diyenler, olayı çetelere bağlayanlar bile var.Son olarak “kızın tecavüzle ilgili bir şikayeti olmadığı, açıklamaların komplo olduğu” bacanağı tarafından anlatılmış.Demek ki kızı korkutarak ifadesini geri aldıracaklar, anlaşılan o... Türkiye gibi çivisi çıkmış, dürüstlüğün, adaletin mumla arandığı bir ülkede bunlar artık kimseyi şaşırtmıyor.Olaya “Azgın teke sendromu” gibi sempatik başlıklar atanları bile gördük. “Azgın teke”, her ne kadar başlı başına iğrenç bir benzetme olsa da ancak belli bir olgunluğa geldikten, çoluk çocuğa karışıp torun torba sahibi olduktan sonra genç kadınlarla evlenenler için kullanılabilir.Dedesiyle arkadaş olduğu, torunu yaşında, daha ergenliğe yeni girmiş kızlara tecavüz edenler için değil... Onlara -her kim olursa olsun- ancak sapık veya ahlaksız denebilir.Söz konusu kişinin gazeteci değil de bir işçi olduğunu düşünün... O durumlarda çocuk tecavüzleri için ne hissediyor, ne yazıyorsak bugün de değişmez, değişemez.Bunun “dinci camia”, “laik camia” gibi çevre farklılığına göre algılanması da olayın kendisi kadar inanılmaz, kendisi kadar insanlık dışıdır.Laik olsun, radikal dinci olsun fark etmez, laik bazılarının işine gelip empoze etmeye çalıştığı gibi “inançsız, dinsiz” demek olmadığına göre içinde azıcık Allah korkusu, insanlık duygusu olan herkes böyle bir olayı nefretle karşılar, karşı çıkar. Hiç şüphe yok inançsız ama insanlıktan nasibini almış olanlar da...Bu nedenle böyle bir olayda bile taraf tutmayı anlamak mümkün değildir... Olsa olsa artık iyice insani değerleri ve her şeyi şaşırdığımıza inanılabilir.(Devam edeceğiz)*****İki genç daha...Dün Kıbrıs’ta trafik kazasında kaybettiğimiz Koç Üniversitesi mezunu genç Kerem Aydınlar’dan söz etmiştim, kötü tesadüfe bakın ki aynı gün, aynı üniversitenin 4 öğrencisi daha Sarıyer’de kaza yaptılar.Öndekiler kurtulurken arka koltukta oturanlar yola fırlayarak yaşamlarını kaybetti. Hem de bunlar daha “Hazırlık” öğrencisi... 18-19 yaşında... Ve yine ihmalden öldüler...Kerem, ters yöndeki trafiğe alışık olmayan sürücüye araç kiralanması nedeniyle, Büşra Yıldız ve Okan Bektaş ise kemer takmadıkları için... Öğrenildiğine göre sürücü alkollü de olduğu için...Sonradan arkadaşlarının yolda yattığını görünce şoka girmiş ve “Neden kalkmıyorlar” diye polise sarılıp ağlamış. Bu da ayrı bir iç parçalayıcı durum, onun da hayatı mahvoldu, psikolojisi kolay kolay düzelmez.Peki neden bu acı olaylar hep Türklere oluyor ve buna rağmen bize hiç ders olmuyor?Genç, yaşlı neden böylesine duyarsız ve ihmalkâr olduk?Aileler, okullar neden çocukları yeterince uyarmıyor, TV’lerde bu uyarılar sık sık yapılmıyor?Taksilerin arka koltuğunda bile emniyet kemeri olmamasına Trafik neden göz yumuyor?Diğer ülkelerde gece kulüpleri civarında mutlaka adım başı alkol ve kemer kontrolü yapılıyor da bizde neden yok?Binlerce polis ne yapıyor?Hepsini, herkesi suçluyorum biliyor musunuz, hepsini suçluyorum!(Not: Dünkü yazımda trafik yönü “sol” ise direksiyon sağda olmalı yerine yanlışlıkla “solda” yazılmış. Özür dileyerek düzeltiyorum.)

Devamını Oku

Hz. Peygamber’le ilgili yalan!

29 Nisan 2008

Düpedüz çocuk tecavüzüne, pedofiliye mazeret üretmek için “Hz. Peygamber, karısı Ayşe’yle 9 yaşında evlendi” rivayetini bile ortaya atmak utanmazlık değilse nedir?O kadar utanmazlık ki bu hatırlatmayı (!) yapanlar sanki iddiaları Kur’an’da yazıyormuş gibi de kendilerinden eminler.Oysa koca bir ‘YALAN’dır bu... Peygamber’in yaşamını anlatan kitaplarda, sağlam kaynaklarda da yalan olduğu açıkça görülür. Bunu biliyorum ama yine de en güvendiğim din bilimcilerden birine; Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün’e sordum. İşte gönderdiği bilgiler...“50 yaşındayken karısı Hz. Hatice’yi kaybeden Peygamber arkadaşı Hz. Ebubekir’in kızı Hz. Ayşe’yi istetmiş.Hz. Peygamber’in bu isteği vahyin başlangıcından 10 yıl sonradır. Hz. Ayşe vahiy başlangıcından 5-6 yıl önce doğmuştur. Dolayısıyla Hz. Ayşe’nin evlendiği yaşın 17-18 olduğu ortaya çıkar.Bu konu daha detaylı bir şekilde Mevlana Şibli’nin “Asr-ı Saadet” kitabında geçer. (İst. 1928. 2/997)”Hz. Ayşe’nin evlendiği zaman yaşının büyük olduğu ablası Esma’nın biyografisinden de anlaşılır. Eski biyografi kitapları Esma’dan bahsederken: “Esma 100 yaşındayken, hicretin 73. yılında vefat etmiştir. Hicret vaktinde 27 yaşındaydı. Hz. Ayşe ablasından 10 yaş küçük olduğuna göre onun da hicrette tam 17 yaşında olması icab eder. Ayrıca Hz. Ayşe, Hz. Peygamber’den önce Cübeyr’le nişanlanmıştı. Demek evlenecek çağda bir kızdı. (Hatemül Enbiya Hz. Muhammed ve hayatı, Ali Hikmet Berki, Osman Keskinoğlu, s. 210)”Artık küçük yaşta çocuklara taciz ve tecavüz sapıklığını “Hz. Peygamber’in evliliği” üzerinden anlaşılır kılmaya çalışanlar sesini kessin.Utanmıyorlarsa, günahtan da mı korkmuyorlar yahu!*****Sorumlular hesap versin! Vatani görevini yaptığı Kıbrıs’ta eniştesinin kiraladığı ve kullandığı arabanın yaptığı kazada yaşamını yitiren genç Kerem Aydınlar’ı şahsen tanımıyorum.Ama onu hiç tanımayan milyonlarca insanımız gibi ölümünü duyduğumda kahroldum. Tanıyanlar “çalışkan, disiplinli, saygılı, vatansever, kısacası kusursuz” bir genç olduğunu anlatıyorlar.Düşünün 25 yıllık hayatının büyük kısmı okul bitirmeye çalışarak geçmiş, Koç Üniversitesi gibi zor bir üniversiteyi başarıyla bitirmiş, tam askerliğini de yapıp gönül rahatlığıyla hayata atılacak ki bir anda gidiveriyor.Ailenin tek erkek çocuğu, anasının babasının, kardeşinin göz bebeği, ülkenin değerli bir evladı, aslan gibi bir genç kaybediliyor.Yürek buna nasıl dayansın? Evlatlarının birkaç gün sonra dönüşünü gözleyen, daha olay sabahı telefonda “20 gün sonra kavuşuyoruz” diyen sesini duymuş o ana, baba, kardeş bu acıyı nasıl unutsun? Koca bir ailenin yaşamı Kerem’in kaybıyla birlikte yasa dönüşüyor.Şimdi gelelim sorumlulara; Haydi enişte “ters istikamette araç kullanabileceğini” iyi niyetle düşünmüş olabilir... Yine “ters yön”ü kullanan İngiltere’de olsa iyice alışmadan hiç kimse böyle bir işe kalkışamaz ama biz maalesef yaparız.Diyelim ki o düşündü. Araç kiralayan firma dışardan gelen ve isteyen herkese “bu deneyime yeterince sahip olup olmadığına bakmadan” nasıl araba kiralayabilir?Kıbrıs’ta kaza oranının yüzde 38 gibi çok yüksek bir rakam olmasının nedenleri arasında trafik yönü farklı olmasına rağmen “isteyenin direksiyona geçebilmesi” yok mu acaba?Veya sol şeritten gidilmesine rağmen direksiyonu solda değil sağda olan araçların Türkiye’den ithal edilerek kullanımına izin verilmesi?Kıbrıs hükümeti bu araçları niçin yasaklamadı?Araba kiralayan firmalara “ancak ülkede yaşayan ve bu trafiğe alışkın sürücülere araç teslim edilmesi”ni niçin sağlamadı?Ben bu ihmali yapan ilgili yöneticilerin de, araba firmasının da cezalandırılması gerektiğine kesinlikle inanıyorum.Onların hatası pırıl pırıl Kerem gibi daha kim bilir kaç yaşama malolacak. Bu önlenmeli.Aydınlar ailesine bütün kalbimle başsağlığı ve sabır diliyorum.Hepimiz acılarını paylaşıyoruz.

Devamını Oku

Her şarta uygun senaryo yazılır!

26 Nisan 2008

Muharrem Sarıkaya bugün başlayacak bir yazı dizisinde Erkan Mumcu’yla ilgili bir olayı anlatacakmış, haberi bir gün önce çıktı.Bir ANAP’lı 22 Temmuz seçiminde Meclis dışında kalınca sormuş: “Biz neden 27 Nisan’da oylamaya katılıp Gül’ü seçtirmedik de bugünlere geldik?” O da şöyle cevaplamış: “Eğer Meclis’e girsek ve Çankaya seçilse askerin götüreceği isimler de, yer de belliydi. Gidecek kişiler arasında senle ben de vardık.” Erkan Mumcu’nun bu yaptığının; iktidar yalakalığı yapmayan, AKP’nin kendi milletvekillerinin de aynen söylediği eleştirileri, uyarıları yazan gazetecilerin yazdıklarını etkisiz kılmak üzere, “aksini ispatlamaları zor, çamur at izi kalsın” mantığıyla atılan (Sabetayist’ten çeteciye, darbeciye ne ararsanız) iftiralardan farkı yoktur.Yasama ve yürütmeden sonra “Cumhurbaşkanlığı da illaki bizim elimizde olsun” ısrarının yanlışlığını, bunun “mutlak iktidar” sorunu yarattığını artık kendileri de görüyorlar. Mumcu’ya gelince, o günlerde katıldığı toplantılarda bir kahraman edasıyla dolaşıyor ve “kendi çizgilerini koruduklarını, gerekeni yaptıklarını” söylüyordu.Karşılaştığımız bir toplantıdaki tavrı da, konuşması da böyleydi. Onun için, anlattıklarını duyunca ben iki kat daha fazla şaşırdım.Şimdi çıkıp baraj altında kalmanın başarısızlığını, sırf “ortam bunu kabullendirmeye müsait” diye “hayal mahsulü bir darbe”ye yüklemeye karar verdiyse o zaman sorarlar adama:Niye bugüne kadar sustun?Neden Bahçeli gibi davranmadın? Aynı tehlike neden Bahçeli için söz konusu değildi?Erkan Mumcu hemen çıkıp kendisini kimin darbeyle korkuttuğunu açıklamak zorundadır. Aksi takdirde “hiç hoş olmayan” bir şekilde anılacak.*****Milletçe davacı mı olalım?Antalya’da iki küçük kız öğrenci iki kazık kadar lezbiyenin tacizine uğruyor, yalnız kendileri değil anneleri de mağdur olup kaçacak yer arıyor ve sonuçta suçlulara hiçbir şey olmuyor, mağdur çocuklar okuldan atılıyor.Adam öldürenlerin serbest bırakıldığı bir ülkede tacizci, tecavüzcü mü cezalandırılacak? Gencecik kızını emniyet şeridine aracıyla girerek ezip ölümüne neden olan suçlu serbest bırakılınca acılı anne üzüntüden kriz geçirip hastaneye kaldırılmış. Sonra yerden göğe haklı olarak Adalet Bakanlığı’na gitmiş, orada da kötü muamele görmüş.Kadıncağızın ağlarken çekilmiş fotoğrafına baktığınızda feryatlarını bile duyar gibi oluyorsunuz. Yürek dayanır gibi değil.Cuma günü Mehmet Yılmaz köşesinde elindeki bıçakla arabasından inip çarptığı arabanın sürücüsüyle konuşmaya giden trafik magandasının da serbest bırakıldığını yazmıştı.Birisi çıksın ve bize açıklasın; bu memlekette adalet var mı, yoksa bu garabetin adına adalet demeye sonsuza kadar mecbur muyuz?Ensesi kalın olanlara işlemeyen, mağdur vatandaşların vicdanını rahatlatmayan hukuk olur mu?Tabii eğer herkesin kendi adaletini kendisinin sağladığı bir toplumsa istedikleri, başarıyla sonuca gidiliyor.Adalet Bakanı kızı ölen anneden başlayarak bize “Türkiye’de adalet”i anlatsa da bilgilensek.*****Aydın yalan söyler mi?Tarihçi Halil Berktay’ın 2 yıl önce bana açtığı 60 bin YTL’lik hakaret ve tazminat davasının son duruşması kısa süre önce yapıldı ve Berktay davayı kaybetti.Halil Berktay 2 yıl önce Ermeni diasporasıyla ilişkileri konusunda benim kendisiyle ilgili yalan bilgilere yer verdiğimi iddia etmiş, bütün gazetelere yargıda hakkını arayacağını bildiren açıklamalar göndermişti. İşin komik tarafı o açıklamalarda da kendi iddialarıyla çelişkiye düşmüştü.Mahkeme sonucu onun söylediklerinin yanlışlığını ortaya koydu.Peki ben yalan yazmamışsam yalancı kim oluyor acaba?

Devamını Oku

Baykal’la Erdoğan farklı mı?

25 Nisan 2008

Baykal Kurultay öncesi il başkanlarıyla 10 saat konuşmuş. Kendisine “Siz kalın ama yönetiminiz gitsin. Değişim istiyoruz, hantal yapının dağılması için yeni isimler olmalı” demişler.O ne cevap vermiş: “Değişim isteklerinizi anlıyorum. Gerekli revizyonu yapacağım. Ama kimse köklü değişiklik beklemesin.” Deniz Baykal hâlâ köklü değişim isteğinin yalnızca il başkanlarına ait bir istek olduğunu ve bunu yerine getirip getirmemenin de sonsuza kadar “kendisinin keyfi” ile ilgili olduğunu sanıyor.İşte CHP’yi bölecek bir büyük yanlış varsa, o da Baykal’ın bu iki cümlesinin ta kendisidir.CHP bu ülkede -başka bir sağlam (barajı geçebilecek) alternatif olmadığı takdirde- cumhuriyet rejimine bağlı insanların gidebileceği adrestir. Bugüne kadar onların bile bir kısmı sırf bu “kaskatı, statükocu, kendi kurduğu padişah düzenine sadık, tek adam” anlayışı yüzünden oyunu verebilecekken esirgedi. Bir kısmı sandığa gidecekken gitmedi.Partisi alabileceği oyu alamadığı gibi, iktidar ümidi, çözüm önerileri, politikaları net ve inandırıcı olmadığı için bir kısım oyu da rakip partilere gitti.Ve hâlâ, Kurultay günü bile ülkesinin, partisinin gerçeklerini görmekten çok uzak.Hâlâ insanların “mecburiyetten” de olsa oyunu nasılsa CHP’ye vereceğini, bunun da kendi başarısı gibi görüneceğini düşünüyor.Ama artık öyle değil. Kurultay’da delegeleri ayarlayarak seçimi kazansa da bu kez Türkiye’nin içine itildiği zor süreçte onun payına düşen sorumluluğun/hataların herkes farkında... (Diğer yandaki “rejim hassasiyeti, çabaları, dürüstlüğü” gibi özellikler artık hataları dengelemiyor.)Bunu iyi bilmeli. Başı şu anda dertte gibi görünmese de yakında durum değişebilir.Aynen AKP Milletvekili Vahit Erdem’in dayanamayarak açıkladığı AKP’nin “tek adam” yanlışları gibi... Biz söylediğimizde, uyardığımızda bozuldukları her şeyi kendi milletvekilleri tek tek eleştirdi. Tayyip Erdoğan’ın gözünü tıpatıp aynı sınırsız iktidar hırsı bürüdüğü ve gerçekleri, yanlışları görmekten alıkoyduğu, parti içi demokrasiyi Baykal’la tıpatıp aynı şekilde ortadan kaldırdığı içindir ki onun başı da dertte. Onun partisi için de bölünme tehlikesi ortaya çıkabilir.Ne enteresan, her ikisi de hâlâ hiçbir özeleştiri yapma niyeti taşımıyorlar ve aynı inatla, aynı yolda yürüyorlar.Kendilerine müthiş bir haz veren kavgalarının yörüngesinde dönüp durmaktan mutlular.Kim bilir belki olayları ancak “koltuğu kaybedecek noktada” görebilecekler.*****Merak ettiğiniz her şey! Bu hafta “Her Açıdan”da siyasetteki gerginliği, çelişkileri, yanlışları incelerken bir yandan da “3 karımla yaşıyoruz, kime ne” diyenleri, podyumda yapılan dua şovlarını, din derslerinde gösterilen korku filmlerini uzman gözüyle anlamaya çalışacağız.Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın son konuşmasından, Sabah ve atv’nin satışına, alınan krediler ve Katar ilişkilerine, CHP’nin Kanaltürk’le bağlantısına, AKP ve diğer partilerin hatalarına kadar son haftanın gündemindeki tüm olayların tartışılacağı programın konuşmacıları:AKP’nin eski (kurucu) Genel Sekreteri-geçen dönem milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır, Merkez Bankası eski Başkanı Yaman Törüner, YARSAV (Yargıç ve Savcılar Birliği) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, Ankara İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün ve Bahçeşehir Üniv. Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi Direktörü Seyfettin Gürsel katılacaklar.CHP İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu da sorularımızı telefonla cevaplayacak.Olayları her açıdan merak ediyorsanız sizi de bekleriz.

Devamını Oku