“Dam üstünde bir saksağan” var ama...

21 Mayıs 2008

Yargı kendisine yönelik ve hakarete varan saldırılara, iç ve dıştan kuşatma altına alınmasına çok bile dayandı.Ben “Bu şartlar altında karar filan verilmez, yanlış karar istiyorlarsa baskılara devam etsinler” türünden bir açıklamayı çok daha önceden beklemekteydim ama dün geldi.Yargıtay Başkanlar Kurulu AKP hakkındaki kapatma davasına tepkiler ve AKP’nin “yeni anayasa” çalışmalarını sert bir bildiriyle eleştirdi; “yargı erkinin bağımsızlığının hazmedilemediğini” belirtti.Bireysel bir açıklama değil bu, Yargıtay’da bulunan çok sayıda farklı daire başkanlarının toplu açıklaması... Yani yargı adına konuşuyorlar.Bildirinin her satırı, her cümlesi aslında yargının zaten halihazırda nasıl siyasi otorite tarafından esir alındığını, bunun üstüne bir de diğer baskıların ve “Türk yargısını yabancılara şikayet”in eklendiğini anlatıyor. Zaten Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) Adalet Bakanı başkanlık ederken Müsteşar’ı da oradayken (sekreteryası bile Bakanlıktan seçiliyor) bir de yasamanın yani Meclis’in HSYK’nın üyelerini seçmesinin yargıçlar ve Cumhuriyet savcılarını tam bağımlı hale getireceğini, Cumhuriyet’in 85’inci yılında “temel niteliklerinin” tartışmalara konu edilmesinden ve yargı erkine yönelik saldırılardan duydukları kaygıları kusursuz şekilde anlatıyor.Yine de Yargıtay Başkanlar Kurulu bu şartlar altında bile çok nazik davranmış ve “yargı erkinin bağımsızlığının” hazmedilemediğini söylemiş.Hangi bağımsızlık, ne bağımsızlığı?HSYK’dan sonra Anayasa Mahkemesi üyelerini de (“milli irade seçsin” dümeniyle) Meclis’e seçtirip “yargıyı tam olarak nasıl ele geçirebiliriz” planındalar.Bütün bunlar bilinirken Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin çıkmış ve Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisinin gereksiz ve siyasi olduğunu söyleyerek “Dam üstünde saksağan” benzetmesi yapmış.HAKSIZ DA DEĞİL (!)Dam üstünde bir saksağan gerçekten var ama bu Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisi değil, kendilerinin Avrupa Konseyi’ne, AB yöneticilerine yaptıkları şikayetler, onlara ve ellerindeki medyaya kendi söyledikleri sözleri ellerine yazılı metin verilmiş gibi aynen tekrarlatmaları, Ölirem’le (bizim Olli yabancı değil) Langadak’ın (bu da okurların Lahındayk’a taktığı yeni isim) konuşmaları, yani yargıya yapılan genel saygısızlık.İşte dam üstünde saksağan bu...Hem de yargı ile yürütmenin birleştiği, buna cumhurbaşkanlığının da eklendiği, yargının zaten siyasi baskı altında tutulduğu, üniversitelerin ve sivil toplum kuruluşlarının azarlanarak sindirildiği, kısacası “kuvvetler ayrılığı” kalmadığı gibi yargının rejime yönelik tehditleri durdurabilecek tek demokratik güç kaldığı bir ortamda tam saksağan.Eğer Adalet Bakanı başka saksağanlar da istiyorsa bu yıl 19 Mayıs’ta yaptığı konuşmaya, sanki ülkenin Milli Mücadele’sine başlandığı gün ile din arasında bir terslik, rekabet varmışçasına ettiği saksağan sözlere, o da olmazsa 2003 yılının 19 Mayıs’ında döktürdüğü “19 Mayıs’ları stadyumdan kurtarma” incilerine baksın.*****Çiçek de eksik kalmadıBaşbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in:“Yargının millet adına konuşmaya hakkı yoktur. Bildiriyle yasama ve yürütmeye müdahale edilmiştir. Siyasi muhalefet partilere bırakılmalıdır. Yargıtay tarafsızlığını yitirmiştir” diyen son dakika açıklaması ise ‘acaba Cemil Çiçek başka bir bildiri mi okudu’ sorusunu düşündürecek kadar Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisiyle alakasız. Bildiride millet adına değil yargı adına ve çok haklı açıklamalar yapılmış. Ortada yasama ve yürütmeye değil, uzun süredir yargıya kesin siyasi müdahale var. Siyasi muhalefet yapmıyor, yargıya ve Anayasa’ya yanlış müdahalelerden söz ediyor (İddianame farklı bir kurumdan mı çıkmıştı acaba?)Ve hiçbir cümle Yargıtay’ın tarafsızlığını yitirdiğini filan göstermiyor.Hiç değilse hukukçu Cemil Çiçek kavram kargaşası yaratarak, cümleleri saptırarak yargıyı etkisiz kılmaya, haklılık elde etmeye çalışmasın.Bu kez yargıyla birlikte millete de ayıp oluyor!

Devamını Oku

Jost “laiklik önemli” demiş, bravo doğrusu!

20 Mayıs 2008

Başkaları ona Ladandik bile diyorlar ama elin ağzı torba değil ki yanlış söyleyince büzesin.Nitekim kendisi de Türkiye için birçok şeyi yanlış söylediğinde büzülemiyor.Meğer adının Yost Lahındayk okunması gerekiyormuş, ben alıştığım üzre kısaca Jost demeye devam edeceğim.Jost ikilemler içinde... Milliyet’te Devrim Sevimay’a verdiği röportajın ilk gününde tesadüf bu ya aynen Dışişleri Bakanımız Ali Babacan’ın “Parti kapatılırsa bunun AB’de sonuçları olacak” sözlerini tekrarlıyor. Sonra “Kapatma olursa müzakereler askıya mı alınacak” sorusuna: “Bilmiyorum, hiç kimse bilmiyor” cevabını veriyor (tabii siz de “bilmiyorsan ne konuşuyosun Yost Lahandik pardon Lahındayk” diyebilirsiniz)...Sonra reaksiyonu bilmemesine rağmen, “kapatma yerine hazine yardımı kesilirse benzer bir reaksiyon olmaz” diyor.22 Temmuz seçimlerinden hemen sonra (sanki AB’ye Türkiye’den başka aday Müslüman ülke varmış gibi) AB’nin yaptığı “İslâmi rejime kayan ülkeler AB’ye giremez” açıklamasının “neden” ve “niçin tam o sırada” yapıldığını düşünmeden çok emin şekilde:“AKP Türkiye’yi son yıllarda Avrupa’ya yaklaştırmak istedi, gizli bir ajandalarının olması kabul edilemez” cümlesini ekliyor (inşallah yoktur ama bu kadar eminlerse AB’nin o uyarısının sebebi neydi?)Röportajın ikinci günü Devrim Sevimay’ın gerçekten çok güzel soruları Lahındayk’ı biraz sıkıştırmış. Türkiye konusunda kafasının ne kadar karışık olduğu cevaplarından ortaya çıkıyor.Hem Avrupa’nın laiklik sorununu yüzyıllar önce hallettiğini, (dünyanın laikliği uygulamayı başarabilen tek Müslüman çoğunluklu ülkesi) Türkiye’deki laikliğin çok önemli olduğunu, bu konudaki kaygıların ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyor, kapatma davası açılmasaydı Avrupa’nın da AKP’yi tartışmaya ve “Ne yapmak istiyor” sorusunu sormaya başladığını anlatıyor, hem de Türkiye’de laikliğin korunmasına özen gösterenlerin “katı laik” olduğunu iddia ediyor.Avrupa’nın laiklik konusunu yüzyıllar önce hallettiğini bilmesine ve söylemesine rağmen dönüyor:“AB’deki 27 ülkenin hiçbirinde böyle bir kavga yok, bu yüzden Türkiye’deki tartışmayı anlamıyoruz. Mesela bizim için üniversitede başörtü takılması laik sistemle uyum içinde bir konu. Ama ilkokul, orta okul, lise ve kamuda olmaz” diyor.Daha şu anda İstanbul dahil birçok şehirde kamuda da, lisede de ve hatta ilkokulda da bunun yaygın olduğunu bilmediği gibi (Sevimay da hatırlatmış zaten) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “farklı ülkelerde laikliğin farklı uygulanabileceğini” kendisinin kararlarında belirttiğini de bilmiyor.Bence Olli ile Jost’un kafaları gerçekten çok karışık. Venedik, Kopenhag diye kriter kriter dolaşacaklarına önce AİHM’ye danışmaları çok iyi olacak!*****Yorum “yanlış”, “baskı” doğruTBMM Başkanı Köksal Toptan Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fisher’i kabul etmiş. Fisher’in kapatma davasıyla ilgili sorularına karşılık ise:“Bizim yasalarımız ve anayasamız yargı sürecinde bu tür davalar hakkında yorum yapmamıza izin vermiyor” cevabını vermiş.Bu cevap gayet doğru ve haklı. Ama o zaman “yoruma bile izin vermiyorsa, baskıya nasıl izin veriyor” sorusu geliyor hemen akla... Sayın Toptan’ın “Herkese oh dedirtecek bir karar”, “Üçüncü bir yol, ara formül” önerileri, AKP’li bakanların açıkça baskı anlamında Reuters’a yaptığı açıklamalara filan anayasanın, yasaların bir itirazı yok demek ki...Köksal Toptan hukukçudur, elbette bizden iyi bilecek!!*****“Mart” değil, Mayıs tabii ki!Böyle hatalar olunca Hıncal’ın deyimiyle “Bre aman, nasıl olur” diyorum hemen, böylece onu da anmış ve hataya da hak ettiği vurguyu yapmış hissediyorum kendimi.Dünkü yazımda “Turhan Çömez’i 25 Mayıs’taki programa davet ettim” yerine “25 Mart” yazmışım.‘Çok yazı yazdım, gözlerim kızardı’ da demiştim biliyorsunuz, demek ki yalnız gözlerim değil beynim de biraz kızarmış.Özürlerimi kabul ediniz lütfen!

Devamını Oku

Susmak erdemdir beyler, susamaz mısınız siz?

19 Mayıs 2008

Yazıyoruz, televizyonda sık sık söylüyoruz faydası yok, içerden ve dışardan Anayasa Mahkemesini abluka altına almaya kesin kararlılar.Onlar kararlı da ana muhalefet çok mu saygılı; hayır. O da üstüne düşeni (!) fazlasıyla yapıyor.Bakın şimdi; CHP Genel Başkanı Baykal kurmaylarına “Kesin erken seçim var, Ekim’de seçim olacak” demiş. Kurmaylarına istediğini söyler de bunu biz nasıl duyuyoruz?Muhabirler nasıl kolayca haber alıyor?Yaptığına, Anayasa Mahkemesi kararını şimdiden biliyormuş gibi davranmasına ne anlam vermeliyiz?Nereden biliyor?Bilmiyorsa neden bu şekilde konuşuyor, bu da mahkemeye baskı yaratmaz mı?Aynı şekilde TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın “herkese oh dedirtecek bir karar”, “herkesi rahatlatacak bir üçüncü yol” açıklamaları, “Anayasa Mahkemesi böyle bir yol bulabilir” baskıları bir Meclis Başkanı’nın işi midir?Ona yakışır mı?Bugüne kadar Cumhuriyet tarihinde böyle bir şeyin yapıldığı görülmüş müdür?Aynı şekilde; “Reuters’e konuşan ve isminin yazılmamasını isteyen bir bakan”ın Anayasa Mahkemesi kararını biliyormuş gibi “Partiyi Temmuz’da kapatacaklar, Erdoğan’a yasak gelecek” açıklaması, bir diğerinin “Gül’e de yasak geleceğini” söylemesi en büyük sorumsuzluk ve saygısızlık değil midir?Bu konuşmaları özellikle yaptıklarını, böylece bir yandan mahkemenin kendini daha da, daha da çok baskı altında hissetmesini sağlarken bir yandan da eğer “kapatma kararı” çıkarsa kendilerinin olan medya kesimine “Önceden biliniyordu, bu karar için zaten iddianameye bile gerek yoktu, kapatmak üzere dava açıldı” deme fırsatı sağladıklarını düşünüyorum ben...Elele vererek ortada kalmış tek demokratik denetim mekanizması olan Anayasa Mahkemesi ve tabii kararlarını toptan yıptaracaklar.Böylece, 22 Temmuz seçimleri öncesinde “e-muhtıra”nın durup dururken neden olduğu mağduriyet görüntüsü ile yeni bir seçim zaferini bu kez mahkeme sağlamış olacak.Bütün bu “şeytana külâhını ters giydirtecek” planlar bir zafer daha sağlayabilir ama ya sonra?Sonra iktidarların demokrasiyi kullanarak “laik demokratik rejimin altını oyma” eylemlerine kim ve nasıl dur diyebilecek?Bu gevezeliklere prim vermemek gerekiyor.Siyasetçi sorumluluğu diye bir şey kalmadı çünkü!*****“Bir televizyon kanalı” değil.. “STAR”! Ne güzel, gazeteler kolayını buldu işin; haber ve tartışma programlarına katılan önemli konukların konuşmalarını alıp nereden aldığını belirtmeden “sorulara verdiği cevapta” diye yazarsın, olur biter.Son olarak “gazetecilik ilkelerini, saygısını” filan toptan dışlayarak rakip gazetelere hakaretler yağdıran SABAH, Pazar günü “Her Açıdan” da Turhan Çömez’in yaptığı açıklamaları aynen almış, “bir televizyon kanalında” ve “soralara verdiği cevapta” gibi girişlerle, birinci sayfasından “Kilit adam Çömez” diye vermiş... Ne kolay habercilik bu böyle?“Bir televizyon kanalı” değil “STAR TV’nin Her Açıdan programı”, “sorulara” değil “Ruhat Mengi’nin sorularına verdiği cevap” olacak.Gazetecilik bir emek işidir, o programlar kolay hazırlanmadığı gibi “Her Açıdan” belki de bugüne kadar hiçbir tartışma programının ulaşamadığı izlenirliği elde eden bir program... O nedenle “meslekî saygı” beklemek hakkıdır. Bunu yapamayanların programdan alıntı da yapmamalarını rica ediyorum. TURHAN ÇÖMEZ ne diyor?Benim sorularıma verdiği cevaba “Kilit adam Çömez” başlığının atılmasıyla ilgili olarak Sayın Çömez’i aradım ve kilit olma konusunda ne düşündüğünü sordum. Şunları söyledi: “Türkiye’ye haksızlık ediyorlar. Ben hayatını mütevazı şekilde sürdüren bir kişiyim. Türkiye’de ’kilit’ arayacaklarsa başka derinliklerde arasınlar. Veya sahip oldukları zengin kasalardaki kilitlerle meşgul olsunlar.Aylar önce yeniden ‘doktor’ olarak eski görevime devam etmek üzere müracaat ettim, ne yazık ki bu dilekçeme cevap bile verilmedi. Kendilerini ‘demokrasi yıldızı’ ilân edenler zulüm krallıkları kurmuşlar, etrafa da kötülük bulaştırmaya çalışıyorlar. Ama Türk milletinin hafıza kayıtlarına bu kötülükleri bulaştırmaya güçleri yetmeyecek.” Turhan Çömez bir başka soruma verdiği cevapta Abdüllâtif Şener’e karşı da AKP içinde tepki varmış gibi bir hava yaratıldığını, oysa AKP milletvekillerinin Şener’i her gördüklerinde büyük bir saygı gösterdiklerini ve partiyle ilgili endişelerini, sorularını onunla paylaştıklarını açıkladı.Diğer sorularımı ve geçen programda zaman nedeniyle eksik kalan konuları konuşmak üzere Turhan Çömez’i 25 Mart’ta tekrar Her Açıdan’a davet ettim.Daha konuşulacak çok şey var, devam edeceğiz.

Devamını Oku

Keşke cezayı ben verebilseydim!

18 Mayıs 2008

Töre cinayetinden trafik cinayetine, çocuk taciz ve tecavüzünden, kadın taciz ve tecavüzüne kadar her tür şiddet ve rezalet, sefillik ve vahşet haberini yıllarca yazıp yorumlayınca bir gün sabrı taşıyor insanın...Benimki de taştı artık. Hukuk tahsilini seçmediğime öyle pişmanım ki. Avukat da olsam, hakim de olsam kötülüğü, ilkelliği, beyinsizliğiyle başkalarına zarar veren, ocakları söndüren, hele de gençleri öldürenlere en ağır cezaların verilmesi için sonuna kadar mücadele ederdim.Örneğin; anlayışsızlığı, kötü ve aksi davranışları nedeniyle karısını “arabaların önüne atlayarak intihara sürükleyen”, böylece onun ve geride kalan iki çocuğunun hayatını mahveden adamın suçluluğunu detaylarına kadar araştırırdım.Oysa büyük ihtimalle bu ülkede o suçlu “suçsuz” muamelesi görecek...Aynen 22 yaşında, hayatının baharında yaşamını yitiren Sabancı Üniversitesi öğrencisi Aydın Patır’ın katili veya katilleri gibi...O kadar pırıl pırıl bir genç ki Saint Joseph Lisesi’ni birincilikle bitirip Sabancı’yı kazanmış ve daha ilk yılında “Geleceğin Yıldızları Basketbol Takımı”na koç olmuş.Ne emeklerle, zahmetlerle yetiştirilmiş, hayatı okumakla, çalışmakla geçmiş, tam meyvelerini toplayıp hayata atılacağı güne yaklaşıyor ki...Bir (veya birkaç) sersemin canı Ataşehir’de yol kenarında halı yıkamak ve köpüklü sularını da caddeye akıtmak istediği için arabasıyla kayarak karşı yönden gelen araçla çarpışıyor. Anası ve babası evlatlarını kahvaltıya beklerken acı haberini alıyorlar.1,5 ay yoğun bakımda yatıyor, 2 yıla yakın zorla yaşatılıyor ve sonunda hayatını kaybediyor.Anacığı “Evimizin neşesiydi, 20 yaşında iş kurma aşamasındaydı, büyük adam olacaktı” diye gözyaşları döküyor ama onun ölümüne sebep olanlar büyük ihtimalle serbest.Olayın haberlerinde “yol kenarında halı yıkama budalalığı”nı kimin yaptığı bile verilmemiş.Nasıl bir adalet bu peki?Cinayetten farksız şekilde bir gencin ölümüne neden olanları cezalandırmayan kanuna kanun, adalete adalet denir mi?Kanun, ceza olmayınca her gün ayrı bir trafik cinayetiyle ruhlarımız sarsılacak tabii, olacağı budur.Cumartesi günü de yine İstanbul’da 15 yaşında bir lise öğrencisi el freni çekilmeden park edilmiş kamyonun altında kalarak yaşamını yitirdi. Analar bu “aptallar yüzünden kaybettikleri evlatlar”ın acısına nasıl dayansın? Onlara yazık, günah değil mi?Keşke hukuk okusaydım. Öyle pişmanım ve öyle öfkeliyim ki!***** Demek ki saygılı olamıyoruz Kraliçe Elizabeth’i ağırladığımız günlerin AKP ile ilgili kapatma davasının tartışmalarına denk gelmesini “trajik bir olay” diye niteleyen meslektaşlarımız oldu.Kraliçe 37 yıl önce geldiğinde de 12 Mart muhtırasıyla Demirel’in devrilmiş olduğunu hatırlattılar. Peki doğru bir karşılaştırma mı bu?..Değil elbette, yine yanıltmaca var...Askeri muhtıra veya darbe ile demokrasinin vazgeçilmezi olan “yargı denetimi”ni bir tutamazsınız.Evet ortada trajik bir olay olduğu doğru, bunca yıllık demokrasi deneyimi, bunca kapatma davasından sonra siyasi partilerin hâlâ Anayasa’ya uygun hareket etmeyi öğrenememiş, laik cumhuriyetle uzlaşamamış olması, yasalarla ve tüm kurumlarla inatlaşma içinde olması son derece trajiktir.Bugün “Avrupa’da bizdeki kadar kapatma davası yok” diyenler orada artık partilerin “ülkelerinin anayasasına saygılı olmayı” öğrendiğini, bizdekilerin ise hâlâ öğrenemediğini, çoğulcu demokrasi ile çoğunlukçu demokrasi farkını bile kavrayamadıklarını göz ardı ediyorlar.Artık Türkiye’de “çoğunluk bende, öyleyse istediğimi yaparım” diyenleri denetleyecek, durduracak tek demokratik kurum kalmıştır; o da yargıdır.Anayasa Mahkemesi’dir.“Trajik bir olay”dan söz edenlerin daha trajik olaylarla karşılaşmamak için en büyük saygıyı yargıya göstermeleri gerekir. Nedense tablo bunun tam aksi yönünde...İçerde Meclis Başkanı ve Yüksek Seçim Kurulu Başkanı dahil olmak üzere her tür müdahale yapılırken bir de her gün diğer ülkelerin siyasetçi ve gazetecilerinin Türk yargısına yaptığı aşırı baskıları izliyoruz. Asıl trajik olay, hem de Türkiye adına, budur!

Devamını Oku

Neden “sizin suyunuz”muş?

17 Mayıs 2008

Tüm dünyada “20. yüzyılın en önemli opera sanatçılarından biri” olarak tanınan, gittiği her ülkede ayakta alkışlanan, Türkiye’nin adını yücelten bir büyük sanatçı yaşamını yitiriyor.Bu durumda yapılacak tek şey Türkiye’nin de ondan hak ettiği şekilde söz ederek onurlandırması, isteğine uyularak küllerinin Boğaz’a serpilmesidir değil mi?Değil işte... Mutlaka bir saygısızlık da yapılacak ve Türkiye’yi hayatı boyunca onurlandıran sanatçının ruhu ve kişiliği yıpratılacaktır.Ki bu yine ihmal edilmedi ve birileri “Külleriniz de İtalya’da kalsın, niye kirletiyorsunuz suyumuzu” dedi.Kendilerinde bu hakkı görmelerinin muhtemelen üç nedeni vardı; birincisi Leyla Gencer’in mesleğini dünya çapında icra edebilmek için İtalya’da yaşamış ve ölmüş olması, ikincisi kendisine hem Müslüman, hem Hıristiyan usulü cenaze töreni yapılmış olması, son olarak da “yakılmayı” istemiş olması.Her şeyden önce Gencer’in annesi Polonyalı bir Hıristiyan’mış. Bu durumda kendisinin de Hıristiyan olmasına (gerçi dinini bilmiyorum ama aslında laik bir ülkenin vatandaşı olarak bilmek de gerekmez) bir itiraz olabilir mi?Tamamen Hıristiyan geleneklerine göre veya istediği herhangi bir şekilde defnedilmesine itiraz olabilir mi?Elbette olamaz. Ayrıca Müslümanlık da diğer dinlerden olanlara saygısızlığı, hakareti, dışlamayı hoş gören bir din değildir.Öyle olsaydı Osmanlı’nın valide sultanlarının birçoğu gayri Müslim olmazdı. Bu hakaretçiler Leyla Gencer’e “ölümünden sonra hakaret” etmeye kalkarken kendi soylarına hakaret ettiklerinin de farkında değiller.Ayrıca Türkiye’nin denizleri neden “onların suyu” oluyor acaba?Her Türk vatandaşının o sularda eşit hakkı vardır. Leyla Gencer gibi birinin hakkını inkar etmek ise hiç mümkün değildir.Ruhu şâd olsun, nur içinde yatsın! *** Eleştiri yorumları kabulümdür Yazılarıma gelen okur mektuplarını da, yorumları da dikkatle okuduğumu, elimden geldiği kadar cevapladığımı sık sık belirtirim, biliyorsunuz. Son günlerde “eleştiri yorumlarının çıkmadığını” söyleyenler, hatta bana “Siz yazılarınızda eleştiriyorsunuz ama eleştiri yorumlarını görmek istemiyorsunuz” diyenler oldu.Bu yorumları alan ben değilim ki... İlgili bir birim var gazetede... Onlarla konuştum, bunu kesinlikle reddettikten sonra gülerek şöyle dediler:“Ruhat Hanım, hiçbir gazetenin sitesinde yazarlar yoruma açık değil. Bizim açık olmamız sadece VATAN’a özel bir durum ve ayrıca kıyasıya eleştirileri bile yayınlıyoruz. Yazarlarımız son derece demokrat, bugüne kadar itiraz eden olmadı.” Yazılarıma her gün gelen çok sayıda yorum arasında (gerçekten çook, Perşembe 84 taneydi, teşekkürler) olumlular kadar olumsuzları da hep gördüğüm için onlara hak veriyorum.Yorumu çıkmayanlar, tekrar denemeli herhalde, ne bileyim. *** “Hep Seni Aradım” Bu filmi yalnızca aşıklar veya aşka inananlar görmeli... Diğerleri hiçbir şey anlamayacağı gibi beğenmeyecektir de...Duygulara önem veren, sevebilen bu nedenle bazen aşk uğruna yapılan saçmalıkları, icabında “her şeyden vazgeçebilme duygusunu” bilenler için ise harika bir film “Hep Seni Aradım”...Onu yıllar önce ilk kez gördüğüm Pearl Harbour filminde farklı, yetenekli bulmuştum, şimdi oyunculuğu çok daha oturmuş, Josh Hartnett başrolde müthiş doğal ve etkileyici... Diğer oyuncular da çok iyi.Sadece final sahnesi için bile görmeye değer.Bu filmi kaçırmayın derim.

Devamını Oku

“Emine Hanım’ın cumhurbaşkanı” değil mi?

16 Mayıs 2008

Başbakan Erdoğan’ın Çankaya’da Kraliçe Elizabeth için verilen resepsiyona smokin yerine normal kıyafetle katılması, Emine Erdoğan’ın ise hiç katılmaması aslında önemsiz bir tartışma değildir.Her türlü devlet protokolüne, geleneklerine, kurallarına harfiyen riayet edilen koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olan ve bugüne kadar da aynı şekilde geleneklere, kurallara uyularak gelinen Türkiye Cumhuriyeti’nde görülmemiş bir olay, bir devletle inatlaşma yaşanmıştır.Gelen yorumlara bakıyorum; smokin için “Batı protokolü, İngiliz protokolü, onlara uymak zorunda mıyız” gibi hatalı görüşlerin sayısı az değil. Oysa Türkiye’de birçok davet, devlete ait olmayan birçok özel davet de “smokinli” yapılır. Zaten davetiyede kadınlar için kıyafetin “uzun elbise, tuvalet” olarak belirtilmesi erkeklerin mutlaka “smokin” giymesi gerektiği anlamındadır.Kaldı ki söz konusu olan “önemli bir devlet konuğu onuruna verilen resmî davet”tir. Tartışmasız olarak kıyafet mecburiyetine herkes, başta bu ülkeyi temsil eden Başbakan uymak zorundadır. Böyle olmasaydı bile İngiltere Kraliçesi bizim geleneklerimize saygı gösterir, camide dua dinler, başını örter, Yeşil Türbe’nin restorasyonuyla bile ilgilenecek nezaketi gösterirken bizim de ona aynı saygıyı göstermemiz gerekirdi.Dün telefonla konuştuğum, Tiyatro İstanbul Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün oyununun galası için Ankara’daydı. İsmet İnönü’nün kızı Özden Toker’in evinde davetli olduklarını, birlikte İnönü ile Atatürk’ün resimlerine baktıklarını ve her ikisinin de resmi gün ve davetlerde hep frak veya smokinli göründüklerini anlatıyordu.Diplomat eşi olduğu için İngiltere’de Kraliçe’nin davetlerine de katılmış olan Gürün bu davetlerde smokin değil frak giyildiğini söylüyor. Demek ki onların protokolü smokin değil.Reha Muhtar ise dün “cumhurbaşkanlarının Atatürk’ten bu yana 29 Ekim törenlerine frakla katıldığını, akşamları ise smokin giydiğini, bunların Cumhuriyet kuralları olduğunu” söylüyor, Gül’ün Türkiye geleneklerine uymayıp Kraliçe’nin davetine smokin giymesini eleştiriyordu. Ona göre bu durumu takdir edenler “safkan dalkavuk”tu. Bence öyle değil... Yukarda anlattığım gibi, tabii ki bugüne kadar uyulan devlet kurallarına uyma yükümlülükleri vardır ama hiç değilse onu kendi içimizde eleştirip düzeltebiliriz. Önemli bir yabancı devlet konuğu durumunda ise ilaveten devletin bir başka ülkeye karşı küçük düşürülmesi, ciddiyetsiz gösterilmesi söz konusudur.Gelelim Emine Erdoğan’ın Gül Köşk’e çıktığından beri ısrarla Cumhurbaşkanlığı davetlerine katılmamasına... Okurumuz Tünay Anık haklı bir soru sormuş: “Bekir Coşkun ‘Benim cumhurbaşkanım değil’ dediğinde Başbakan ona ‘ülkeyi terk etsin’ demişti. Bayan Erdoğan bugüne kadar protokol gereği olarak bile Çankaya’ya çıkmadığına göre acaba onun da mı cumhurbaşkanı değil?” Bir soru da benden; Bu durumda Başbakan, eşine aynı öneriyi neden yapmıyor?***** Mahkeme takip altında mı? Bu haftanın en önemli olaylarından biri hiç şüphesiz Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün “takip edilmesi ve dinlenmesi” idi.Kendisini izleyen aracın polise ait çıkmasından ve Paksüt’ün “son iki aydır takip edildiği kuşkusu yaşadığını” açıklamasından sonra bu izlenme şüphesini birçok yargı mensubunun taşıması son derece doğaldır.Bunun yanında Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın ve İngiltere Dışişleri Bakanı’nın da yargıya baskı anlamına gelecek açıklamalarının, bir yandan “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının önemi”nden söz edilen şu günlerde tartışılması gerekiyor.Bu nedenle 18 Mayıs Pazar günü Her Açıdan’da “AKP ile ilgili kapatma davasındaki son gelişmeleri, ‘neler oluyor’ sorusunu” tartışmaya açıyoruz.Merak ettiğiniz birçok önemli sorunun cevabını, AKP eski Milletvekili Opr. Dr. Turhan Çömez, RP ve FP eski Milletvekili, Anayasa Hukuku uzmanı Prof. Dr. Mustafa Kabalak, yine iki Anayasa Hukuku uzmanı: Prof. Dr. Süheyl Batum ile Yrd. Doç. Dr. Ekrem Ali Akartürk’ün (aynı zamanda “parti kapatma davaları” uzmanı) katılacağı programda bulacaksınız.En son gelişmeleri öğrenmek istiyorsanız Pazar günü öğlen 12.30’da STAR’da olun ve Her Açıdan’ı kaçırmayın (zaten kaçırmayacağınızı biliyorum ama yine de hatırlatayım dedim.)

Devamını Oku

Saray kaprisleri!

16 Mayıs 2008

Bildiğiniz gibi İngiltere Kraliçesi Elizabeth için Çankaya Köşkü’nde verilen davete Emine Erdoğan katılmadı.Başbakan “smokinsiz” olarak ve yalnız gitti.Ahmet Hakan dün “Helal olsun Emine Hanım’a” başlıklı yazısında “gerekçesi ne olursa olsun Emine Hanım’ın orada olmamayı seçmesi çok cool bir tutumdur” diyor, bunu “Kraliçe bile gelse koşa koşa gidilmez soğukkanlılığı ve vakarına” bağlıyordu.Maalesef alkışlamak için tamamiyle yanlış bir seçim yaptığını söylemek zorundayım. Demokratik, çağdaş, Avrupa Birliği’ne girmeye aday bir ülkede bu tür saray çekişmelerine yer olmadığı gibi yapılanın da “cool olmak”la uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ve herhalde Türkiye, cumhuriyet tarihinde ilk kez bu gibi durumlarla karşılaşmaktadır.Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildiğinde “türban Çankaya’da, kamusal alanda, acaba Bayan Gül toplantılara çıkmalı mı, çıkmamalı mı” tartışmaları yapıldığı günlerde de yazmıştım; madem ki seçim yapılmıştır, Cumhurbaşkanı’nın (veya Başbakan’ın) eşi elbette görevini yapacak, gerekli yerlerde bulunacaktır. Bunun tartışması bile anlamsızdır.Burada Gül ve eşinin görevlerinin bilincinde olarak ve onu hakkıyla yerine getirebilmek için gerekeni yaptıklarını (Hayrünnisa Hanım’ın rahibelere benzetilen başlığı, çok konuşulan giysisi ayrı bir tartışmadır), hatta Cumhurbaşkanı’nın Dışişleri görevlilerine “Protokol gereği ne yapmam gerekiyorsa, söyleyin onu yapayım” dediğini biliyoruz.Çünkü sonuçta bir cumhurbaşkanının (veya başbakanın) önemli bir devlet konuğu karşısında keyfî ve devlet protokolünden bağımsız hareket etmesi olacak şey değildir. Onlar resmî görevleri sırasında kendilerini değil Türkiye devletini temsil etmektedirler.Bu makamlara talip olanların “protokol, Kraliçe filan anlamam”, “gitmem” ya da “smokin giymem” demek gibi bir hak veya ayrıcalıkları yoktur. Gereğini yapma zorunlulukları vardır.Başbakan Erdoğan ve eşi, görülüyor ki hâlâ bu önemli gerçeğin farkında değiller.“Gerekçesi ne olursa olsun” Emine Hanım, üstelik “bir kadın konuk”, bir kraliçe için verilen yemeğe eşini yalnız göndermemeli, Başbakan da Kraliçe’nin eşi ve Cumhurbaşkanı başta olmak üzere herkesin smokinle gittiği davete (zaten böylesine ciddi bir smokinli davete smokinsiz olanlar alınmamalı aslında ama Başbakan olunca “hayır” denemiyor tabii) mutlaka smokin giymeliydi.Sonuç olarak, ortada alkışlanacak değil eleştirilecek bir durum vardır. Romantizm ve duygusallık gerçeği görmemizi engellememeli.(Not: Ahmet Hakan’ı Finlandiya gezisine birlikte gittiği Dışişleri Bakanı Ali Babacan konusunda da biraz duygusal gördüm. Portresini 7 maddede çizmiş, hepsi “kusursuzluk” yansıtıyor. Merak ettim şimdi, acaba Babacan eleştirilere ne kadar açık?)*****Çiller partiyi yönetiyordu Gazete haberleri “DP’de Tansu Çiller sesleri yeniden yükselmeye başladı” diyor.Bunu görünce sanki kendisinin haberi yok veya istemiyor da teklif partiden geliyormuş gibi düşünüyorsunuz. Oysa Çiller’in uzun süredir DP’yi dışardan yönetmekte olduğunu kendisine yakın isimler çeşitli çevrelerde konuşmaktaydılar.Çiller “ortamın oluşmasını” bekliyordu. Birçok lider adayının yeni oluşumlar veya Anavatan Partisi için ortam oluşmasını beklediği gibi... Benim bildiğim çok sayıda insan ortaya düzgün bir alternatif çıkarmak için çaba gösteriyor.Tansu Çiller’li bir DP yeniden doğrulabilir mi bilemem, bu ülkede halkın denenmiş isimlere tekrar tekrar şans verdiği görülmüştür.Sonuç alındı mı, acaba bunca deneyimden sonra yeni ve ümit veren bir ismin merkez sağı toplaması daha doğru olmaz mı onu tartışmak lazım.Ama bence Çiller ortaya çıkacaksa açık ve dürüst şekilde “Ben bu görevi yeniden istiyorum” demelidir, her yerde saray entrikası görmekten yorulduk.

Devamını Oku

Hayrünnisa Hanım’ın dişi mi ağrıyor?

15 Mayıs 2008

Yazınca kızıyorlar biliyorum ama aynı görüntü Tansu Çiller, Semra Özal, Rahşan Ecevit veya Berna Yılmaz’la ilgili olsa onlar için de aynen yazardım, bunu da bildiğim için kimse kusura bakmasın.Nitekim Çiller’in kıyafet modellerini tıpatıp, eksiksiz Prenses Diana’nın modellerinden kopya ettiğini de fotoğraflarıyla haber yapmıştım, kendisi hatırlayacaktır.Hayrünnisa Gül’ün Kraliçe Elizabeth için verilen yemekte giydiği kıyafet gayet şık. Renkler de, model de ustaca seçilmiş, zarif hiç diyecek bir şey yok.Gel gör ki yine “sadece saçlarımın tek telini göstermeyeceğim” diye kafasına sarıp sarmaladığı türban “dişi ağrıyormuş” da onu sıkıca bağlamış görüntüsü veriyor. “İnancım için kapatıyorum” görüşüne saygı duyuyorum velakin din uzmanları “Kur’an indiğinde Arap kadınlarının başında örtünün zaten bulunduğunu ama uçlarını arkaya sarkıttıklarını, Kur’an’ın sadece bu uçları öne alarak yakaların üstüne inmesini önerdiğini” söylüyorlar.Eğer türban konusu koca bir ülkenin siyasetini kilitleyecek kadar önemli, dinin (öyle olmadığı da sık sık anlatılmakla birlikte) olmazsa olmaz şartı olarak öne sürülüyorsa o zaman en azından Kur’an’da belirtildiği haliyle uygulanmalı değil mi? Özellikle de toplumun türbanlı kesimine model oluşturacak şekilde ortaya çıkan siyasetçi, lider eşleri tarafından.Bu türban yakanın üstüne inmiyor. Nur Suresi’ne uyarak takıldığı halde Ahzap Suresi’nin “vücut hatlarını göstermeyecek, rahatsız edici bakışlardan veya olaylardan kaçınmak üzere bol, vücut hatlarını saklayan dış giysi” tarifine hiç uymuyor.Yani sözün özü; istenen ayetlere uyuluyor, istenmeyenler unutuluyor.“Herkes istediği kadarına uysun” demek lazım elbette ama o zaman herkes “az dindar-çok dindar” ayırımını da türbana bakarak yapmasın. Türban dayatması ile ülkeyi bölmesin de demek lazım. Haksız mıyım?Bu soruyu soruyorum, çünkü İngiltere’nin en önemli gazetelerinden The Times, Hayrünnisa Gül’ün “İslâmi giysi kullanan ilk first lady” olduğunu yazdıktan sonra “Türban Türk siyasetinde en çok tartışılan konulardan biri olmayı sürdürüyor” demiş.Neredeyse tüm Arap ülkelerinin lider eşlerinden de daha çok İslâmi giysi kuralına Türk lider eşleri uyuyor ve The Times’ın da vurguladığı gibi türban Türk siyasetinin en çok tartışılan konusu, hatta siyaseti kilitleyen bir simge haline geliyorsa, toplum türban üzerinden düşman kutuplara ayrılıyorsa o zaman “sadece türbanı seçiyorum, tesettürün geri kalanına uymuyorum” diyenlerin samimiyetinden esaslı şekilde şüphe etmek gerekir.Bunun “altı blucin ve tünik üstü türban” kıyafetlerden farkı yoktur.Olay budur.*****Helâl olsun Kraliçe!İlk gelişinden 37 yıl sonra Ankara’ya inen Kraliçe Elizabeth önce Anıtkabir’e gitmiş, Atatürk’ün mozolesine çelenk koymuş ve özel deftere şöyle yazmış:“Atatürk modern tarihin en büyük şahsiyetlerinden biridir. Ona saygı göstermek benim için onurdur.” İngiliz ordusunun 20. yüzyılda aldığı tek büyük yenilginin sebebi olan, askerlerini denize dökmüş olan komutana saygı göstermenin kendisi için onur olduğunu bildiriyor.Bizim kendi nankörlerimiz ise yendiği orduların kraliçelerinin, yendiği komutanların saygı duruşunda bulunduğu böyle bir kahramana sahip olmaktan onur duyacaklarına aleyhinde nedenler öne sürebilmek için birbirleriyle yarışıyor, internet siteleri hazırlıyorlar.Yapana da yaptırana da “yazıklar olsun” demez misiniz!

Devamını Oku