Garip konuşmalar, komik teklifler!

10 Haziran 2008

Herkes mi şaşırdı, bizim kafaları abuk sabuk olaylarla bunalttılar da bize mi tüm konuşmalar garip gelmeye başladı bilmiyorum.Bildiğim bir şey varsa devletin tüm kurumlarına yıllardır ve hâlâ “türban” etrafında takla attırıldığı... Her kafadan bir ses çıkar, açıklamalar, teklifler komediye dönüşürken memlekette yıpratılmadık (aslında daha uygun argo sözcükler var ama) kurum bırakılmadı. Son olarak “yasama”nın başındaki Köksal Toptan’ın (üstelik bir hukukçu) devletin üçüncü erki olan “yargı”ya “yetki sınırlarını aştı” diyerek kendi tarafsız konumunu bozup, kendi yetki sınırlarını aşmasının ardından TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya’nın “Anayasa Mahkemesi kararlarının TBMM tarafından askıya alınması” yönündeki önerisi gerçekten bardağı taşıran damlalardır.Düşünün, hiçbir demokratik ülkede görülmedik şekilde yasama, yargıyla çekişiyor, yüksek mahkemeyi etkisiz kılmaya çalışıyor. Yalnız AYM değil, tüm yüksek mahkemelere ve yargıçlara saldırıların arkası gelmiyor.Düşünün, Meclis’in Adalet Komisyonu’nun başında olan ve doğal olarak hukuktan anlaması gereken biri TBMM Mahkeme kararlarını askıya alacak bir değişiklik yapsa bu değişikliğin de Anayasa Mahkemesi’ne gidebileceğini ve iptal edilebileceğini bilmiyor.Onun kadar garip bir konuşmayı daha Mahkeme “karar gerekçesini açıklamadan”, karar duyulur duyulmaz AYM Başkanı Haşim Kılıç yapıyor ve “Aman bu karar birlikte yaşama azminizi bozmasın” benzeri zamansız ve anlamsız bir cümle sarfediyor.Yatıştırma maskesi altında kışkırtmadan başka bir şey değil.EVRENSEL CEVAP! Dün CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın “Anlaşılıyor ki herkes durumu içine sindirecek” sözlerini duyuyoruz.Ne demek bu? Ne gerek var?Bugüne kadar Anayasa Mahkemesi kararları sonrasında bunlar söylendi mi? Sonuçta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi var, evrensel hukuka uyma zorunluluğu var, içine sindirmeyen, sınırların aşıldığını düşünen AİHM’ye gider, evrensel cevabı alır.Geriye dönelim, İyimaya bir de açık açık “Anayasa Mahkemesi üyelerini değiştirme”den söz etmiş ki işte şu anda asıl istenen budur. Sıra, görevi “yasamanın çıkardığı kanunların Anayasa’ya, Cumhuriyetin temel niteliklerine aykırı olup olmadığını denetlemek” olan ve aslında çoğunluğu ele geçiren partilerin baskı rejimine bile geçebildiğinin görülmesi üzerine, bunu önlemek için kurulmuş olan (tüm demokratik ülkelerdeki kuruluşundan söz ediyorum) Anayasa Mahkemesi’ne geldi.Ya ortadan kalkacak, ya yasamanın elinde olacak.“Daha çok demokrasi” isteyenler işte bundan sonra görecekler demokrasi(!)yi...Haydi, el birliğiyle yok edelim şu yargıyı, sonrası Allah kerim! *****Kalp taraması çok önemli! Yalnızca kalp taraması değil aslında beyinden başlayarak kolon testlerine kadar bütün kontroller önemli, kadınların göğüs ve jinekolojik muayenelerini aksatmamaları da çok çok önemli ama kalp hastalıklarının “hiçbir belirti göstermeden, sinsi sinsi ilerleyebileceğini” yakın bir örnekle yeni gördüm.Hem de 45 yaşında, hiçbir sağlık sorunu bulunmayan bir arkadaşımda...Bu olay nedeniyle ilk kez gittiğim, temizliği ve tüm donanımıyla Avrupa, Amerika hastanelerinden farksız bulduğum, Bakırköy’deki Ethica İncirli Hastanesi’nde çalışan arkadaşım (ismini vermemi istemiyor) tamamen tesadüf sonucu hastanenin düzenlediği “kalp taraması” kapsamında sanal anjiyo yaptırmış.Bu, bildiğim kadarıyla (ben de bir kez yaptırdım) damardan ilaç verilerek MR aleti benzeri bir aletin içinden geçerek (9 saniyede) yapılıyor.Adına da “64 kesitli Koroner BT Anjiyografi” deniyor. İşte hiç aklında yokken bu kontrolü birkaç dakikada (ilaç verilmesi dahil) yaptıran arkadaşım, sonuçlara bakan Radyoloji Bölüm Başkanı Dr. Alp Ömeroğlu’nun açıklamasıyla kalbe giden ana damarında daralma olduğunu öğrenmiş.Hemen yapılan anjiyo ana damarın yüzde 80 tıkanık olduğunu ortaya çıkarmış ve bu damar hemen stent takılarak açılmış.Böylece belki de kısa bir süre sonra geçirebileceği ciddi bir kalp krizi önlenmiş olmuş.Bunu size mutlaka anlatmak istedim çünkü yakın arkadaşlarım arasında bile “check up”a önem vermeyen, ihmal edenler var. Aralarında ihmal sorunlarını yaşayanlar oldu ve ayrıca tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kalp krizi nedeniyle ölüm ilk sırada geliyor.Siz siz olun her şeyi erteleseniz bile sağlık kontrolünü ertelemeyin. Benden söylemesi!(Aynı yerde kontrol yaptırmak isterseniz Tel: 0212- 466 40 40)

Devamını Oku

DP döneminde AYM olsaydı...

9 Haziran 2008

Dünkü yazımı yazmadan önce Süleyman Demirel ve Aydın Menderes’le konuştuğumu yine aynı yazıda belirtmiştim.Her nedense Aydın Bey telefon konuşmasına bir hışımla başladı, benim tamamen alakasız soruma (AKP’nin DP ve AP’nin devamı olma iddiası) karşılık:“Akşam’daki röportajında Demirel 27 Mayıs’ı onayladığını söylemiş, o böyle diyorsa herkes her iddiada bulunabilir” anlamına gelecek öfkeli cümleler kurdu.Benim ‘Durun bir dakika, böyle bir şey söylemiş olamaz, ayrıca ben tamamen farklı bir soru sordum’ sözlerime ise beni hayretlere düşüren bir:“Zaten siz ne yaptınız ki DP için, sizin de farkınız yok” suçlaması patlattı. Neredeyse hakaret olarak algılayabilirdim yani...Ona en azından “28.5.2001, 12.6.2001, 6.3.2001” tarihlerinde, Prof. Dr. Toktamış Ateş’in 27 Mayıs’ı öven yazılarına karşılık (ve Prof. Ateş’le karşılıklı cevaplar halinde) yazdığım “DP ve 27 Mayıs”la ilgili üç yazıyı göndermem gerekiyor. Geldiğim köklerin hatırı uğruna bunu yapacağım.Bu konuşmadan sonra hemen 7 Haziran 2008’de İsmail Küçükkaya’nın Demirel’le yaptığı konuşmayı okudum.BİR BİLEN KONUŞUYOR!Öncelikle Aydın Menderes’in iddiasına benzer bir cümle kesinlikle yok. Demirel şöyle diyor:“Buradaki olay baş bağlama hadisesinin siyasallaştırılmasıdır (...) Başını bağlamak İslâm’ın şartlarından değildir. İslâm’ın beş şartı var, onun dışındakileri yaparsanız sevaptır, Allah’la kul arasındadır. Daha iki gün evvel devletin Diyanet İşleri Başkanı televizyonda ‘Ben Müslüman’ım diyen Müslüman’dır’ diyordu. İşte mesele budur. Başını bağlamak dindarlık kriteri olmuyor (...)Mahkeme tarihi bir karar verdi. Türkiye bir hukuk devleti, herkes bunu kabullenmeli. Burada bir hakem lazımdı, mahkeme bu görevi üstlendi. Medeni tavır, hukukun verdiği karara saygı gerektirir. Anayasa Mahkemesi ne o tarafın, ne bu tarafın; devletin. Onun dediğine herkes uyacak. Ne kadar ağır olursa olsun zorluklar aşılır. Demokratik sabır istiyor. Yalnız meşru zeminde kalmak şartıyla...” Siyasi yaşamı boyunca iktidardan 7 kez gidip 8 kez geri dönen Süleyman Demirel’e ‘bir bilen konuşuyor’ demek son derece doğru bir yaklaşım olur. Her gidişte moralini bozmadan bekleyip (ki ne bekleyişler yaşadı) geri dönmüş olan Demirel “60 ihtilali için” ise şunları söylemiş:“1960 ihtilali böyle bir imkan olmadığı için geldi. O zaman da Meclis ‘Bizi halk seçti, ne istersek yaparız’ anlayışındaydı. O gün şimdiki gibi Anayasa Mahkemesi olsaydı ihtilal olmadan halledilirdi.” Ne derseniz deyin, günlerdir süren bütün tartışmaların özeti bu son cümlelerdedir.Üzerinde kafa yormak gerekiyor.*****Bu adalette bir terslik yok mu yani?İzmir’de bir üniversite öğrencisi ile 16 yaşını doldurmayan kız arkadaşı ailelerinin rızasıyla nişanlanmışlar. Gelinlik ve damatlık içinde dans ederken düğün fotoğrafları çıktığına göre düğün bile yapılmış.Ama kızın yaşı tutmadığı için nikah kıyılamamış. Bu güzel, yasa uygulanmış. Ama sonra, ailelerinin rızasıyla “kız 16 yaşını bitirene kadar” birlikte yaşamaya başlamışlar ve şimdi 3 aylık bir bebekleri var.Ve şimdi babaya (eşi “O beni değil, ben onu kaçırdım ve çok mutluyuz” demesine rağmen) 8 yıl 4 ay hapis cezası verilmiş. “Hiç kimseye ayrıcalık tanınmasın, kanunlar karşısında herkes eşit olsun” diyoruz tamam da yani hapis cezası vermek için bula bula bu çifti mi buldunuz da diyor insan duyunca...Küçük çocuk tacizcilerine, tecavüzcülerine bu cezaları vermiyorsunuz, aksine “git, tekrar aynı suçu işle” der gibi korunuyor ve serbest bırakılıyorlar. Ülkenin her köşesinde 75-80’lik ihtiyarlar gencecik kızları kuma olarak, ikinci-üçüncü eş olarak “başlık”la satın alıyor göz yumuyorsunuz. Birkaç eşi olan milletvekilleri gazetelere röportaj verse bile dokunan olmuyor. Devletin zirvesindeki isim evlenirken eşi 15 yaşındaymış, hiçbir hukuki engel çıkmamış. Trafik cinayetleri işleyip gencecik kızları öldüren trafik katillerini ertesi gün serbest bırakıyorsunuz.Ve gidip birbirini severek çocuk sahibi olmuş, birkaç aya kadar medeni nikah kıyacak bir genç çifti, bebeklerine rağmen ayırıp acı çektiriyorsunuz.Bu adaletin bir tek aşka, sevgiye mi kastı var diye düşünmekten kendini alamıyor insan.Ne garip ülke burası yahu!

Devamını Oku

Kim demiş “AKP DP’nin devamıdır” diye?

8 Haziran 2008

Bugüne kadar da zaman zaman dile getirdiler ama son günlerde iyice yoğunlaşan bir faaliyet var;AKP’nin “DP ile AP’nin devamı” olduğunu beyinlere yerleştirme faaliyeti... Bu da yetmiyor bir de “Özal’ın ANAP’ının devamı” olduğunu iddia ediyorlar.Üzerinde Menderes, Özal ve Erdoğan’ın fotoğraflarının bulunduğu afişler hatırladığım kadarıyla seçim öncesi de kullanılmıştı, şimdi de bu afişler yeniden ortaya çıktı.Adnan Menderes’in “Adana’nın meşhur Mehmet Ünaldı’sıyla tanışmak istiyorum” dediği, Demokrat Parti’nin Yassıadaya da girmiş bir milletvekili, Adalet Partisi’nin de çok uzun yıllar senatörü olarak görev yapmış bir siyasetçinin çocuğu olarak da, Menderes, Demirel ve Özal dönemini incelemiş, bilen bir gazeteci olarak da bu benzetmeye en çok şaşıranlardan biriyim.Neye dayanarak bu partilerin devamı olduğunu iddia ediyor AKP?Acaba DP veya AP’nin herhangi biri ortada olsa böyle bir benzerlik olduğunu iddia edebilir miydi?Ve bugün aldığı oyları alabilir miydi?Rejimi yıpratacak bir anayasa değişikliği örneğin Süleyman Demirel döneminde yapılır veya AP böyle bir değişikliğe MHP ve DTP gibi destek verir miydi?DEMİREL ‘TABAN’I ANLATIYOR“Aynı taban” dan söz ediyorlarsa, bu soruyu dün telefonda 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sordum, bakın ne diyor: “Bir partinin devamıyım deyince o partinin devamı olunur mu? AP 1961’den 81’e kadar 20 senenin 12 senesinde iktidar olmuş ve Türkiye’ye eğitimden sanayiye kadar eser yağdırmış. Bugün halâ o eserlerden yararlanılıyor.Siz hangi iddiayla bunun devamısınız? Bunlar çaresizlik, zaafa düşme durumlarıdır. DP DP’dir, AP AP’dir, devrini tamamlamıştır.Size AKP elbisesi dar mı geliyor, yoksa utanıyor musunuz da başka elbiseler arıyorsunuz?Anlamsız bir iddia... Mantığı yok. Taban dediğiniz nesne sabit bir şey değildir, halk sabit değildir, bunlar değişkendir. Bugünkü, 40 yıl önceki taban değil, o geçmiş, bugün yeni tabanlar var.Aynı taban, aynı halk 5 yıl, 10 yıl sonra size oy vermez.Şurdan burdan etiket toplamak yerine kendi etiketinize sahip çıkın.” İşte Demirel’in “benzerlik, devam ve taban” konularında söyledikleri.MENDERES NE DERDİ?Aydın Menderes ise “Pazar’a kadar değil, mezara kadar” diyerek Erbakan’ın partisinde milletvekilliği yapmış biri olarak “Kendilerine böyle bir benzerliği uygun görmüşlerse söyleyecek bir şey yok” diyor. Bunda da şaşacak bir şey yok. Babası, rahmetli Adnan Menderes hayatta olsa bu cevaba ne derdi acaba?“Ben Adnan Menderes’in oğluyum” demekle böyle bir “DP pasaportu” verme hakkına sahip olduğunu hiç sanmıyorum.Ayrıca, AKP’nin izlediği yol (özellikle 22 Temmuz’dan sonra) DP, AP ve ANAP’tan çok -sonu benzemesin- Refah ve Fazilet’e benziyor. Onların isimlerini kullanarak “yeni imaj” çalışması yapacaklarına özeleştiri yapmalılar.Bu kadar iyi bir duruma gelmiş,güçlü bir iktidar sahibi olmuşken yaptıkları hatalar Türkiye’yi ne hale getirdi, onu görürler belki!

Devamını Oku

Jost’un derdi Anayasa Mahkemesi

7 Haziran 2008

Daha Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) vereceği kararların hiçbiri belli olmadan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı davayı açar açmaz başlamıştı AYM’e saldırılar.“Hiçbir demokratik ülkede Anayasa Mahkemesi’nin (veya onun yerini tutacak, farklı isimde bir yüksek mahkeme) bulunmadığı” şeklinde yalan haberler, AB ve ABD’den Türk yargısına toptan saldırılar, medyaların benzer baskıları o günlerde başlamıştı.Mahkeme’nin verdiği “türbanla ilgili Anayasa değişikliği” hakkındaki kararı beğenirsiniz, beğenmezsiniz o ayrı bir konudur... Ama başta AKP’nin hukukçu Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eski Adalet Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Cemil Çiçek, yine eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk olmak üzere birçok hukukçu ve siyasetçi bunun “Yüksek Mahkeme’nin verdiği hukuki bir karar” olduğunu söylerken, siz “Cüppeli darbe”, “Yargı darbesi”, “Siyasi karar”, “Hakim oligarşisi” gibi gerçeğe uymayan, kışkırtıcı ve bugüne kadar AYM’nin verdiği kararlarda hiç görülmemiş yorumlar yaparsanız bu büyük sorumsuzluk olur ki şu anda bazı siyasetçi, gazeteci ve hatta hukukçular tarafından yapılan da budur. TEMEL ÖZGÜRLÜKLER VE LAİKLİKSon haberlere göre Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü ile Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı bizim Jost, AYM’nin kararını duyduktan sonra “Yeni bir anayasa şart” demişler. Jost’un açıklamasında “Bu durum hükümete vakit geçirmeden temel özgürlüklerin sadece bir grubu değil tüm Türk halkını kapsadığı, baştan sona yeni bir anayasa (taslağı) sunma fırsatı yaratıyor” cümlesi var.Avrupa’dan gelen bu açıklamaları görünce durumu kavrayamadıklarını düşünüyor insan. Zira hepsini ve her kararı bağlayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, laikliğin korunmasını sağlayan şartlar, kurallar, yasalar ile temel özgürlükleri çatıştırmıyor, net şekilde ayırıyor.Sözleşmenin din-inanç özgürlüğüne ilişkin 9. maddesinde “Din ve inançları açıklama (ibadet, uygulama, öğretim, tören ile) özgürlüğünün mutlak olmadığı, bu özgürlüğün belli şartlarda yasayla sınırlanabileceği” belirtilmiş.Avrupa İnsan Hakları Komisyonu daha önce örneğin 03.05.1993 tarihinde yine “üniversitede türban”la ilgili bir kararın gerekçesinde: “din veya inancını uygulama özgürlüğü kamu alanında dinî inançlara göre hareket etmeyi, inançtan kaynaklanan tüm davranışları kapsamaz. Üniversite, öğrencilerinin dinî inançlarını açıklama özgürlüğüne yer ve şekil olarak sınırlama getirebilir” demiş.KİLİT SORUEski AİHM Yargıcı Rıza Türmen ise 19 Mayıs 2008’de Milliyet’te şunu yazmış: “AİHM’nin RP kararında üzerinde önemle durduğu konu şu:Laiklik ilkesi, hukuk devleti, insan hakları ve demokrasi ile uyum halindedir. Laiklik ilkesine aykırı davranışlar Sözleşme’nin din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin 9. maddesi tarafından korunmaz.” Şimdi AB’liler bunu bildiklerine göre neyi öneriyorlar? Bence yeni anayasaya “Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğunluğunu Meclis’in seçmesi” ile ilgili bir madde konmasını...Onlara göre bu “daha demokratik” olacak. Oysa buradaki kilit soru şu:Kuvvetler ayrılığı ortadan kalkmış, Meclis çoğunluğu, hükümeti, cumhurbaşkanı aynı partiden olan bir devlette, medyasının çoğu da aynı tarafa geçmiş bir ülkede yargı da susturulursa rejim tehlikelerini “KİM” önler?Haydi AB’liler düşünmüyor, bizde mi düşünmeyeceğiz cevabı??“Daha çok demokrasi” böyle mi gelir sanıyorsunuz??*****Merak ettiğiniz tüm sorular burada! Bu hafta yine ‘nereden başlasak’ diyecek kadar yoğun bir gündemle geçti. Önceki hafta başlayan “telefon dinleme skandalı”nın tartışmaları aynı hızla devam etti ve sonunda Yargıtay, jandarmaya ülke genelinde tanınan iletişimi izleme yetkisini “Hiçbir kuruma sınırsız izleme ve dinleme yetkisi tanınamaz” diyerek bozdu.CHP Genel Sekreteri Önder Sav ve CHP’nin “Kanaltürk televizyonuna verdiği para” ile ilgili tartışmalar devam etti.Adana’da bir lisenin damında “ders saatinde namaz kılan öğrenciler” haberi ve AİHM’nin “iki türbanlı öğretmenle ilgili” kararı dikkat çeken haberler arasında yer aldı.Ve son olarak da 5 Haziran’da Anayasa Mahkemesi’nin “Üniversitelerde türbana izin verilmesini sağlayacak Anayasa değişikliğini iptal” kararı geldi.Bunların sadece biri, ikisi bile başka bir ülkenin gündemini tek başına günlerce işgal etmeye yeter ama biz hepsini bir arada görmeye alıştık artık...Pazar günü Her Açıdan’da hepsini birlikte tartışacak, bunların yanında;Türban kararı kapatılma davasını nasıl etkileyecek, “Anayasa Mahkemesi yetkilerini aştı” veya “Anayasa’yı ihlal etti” diyenler haklı mı, Anayasa Mahkemesi üyelerini Meclis seçebilir mi gibi sorulara da cevap arayacağız. Programın konukları; CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek, Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi-Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum, “Avrupa ülkelerinde parti kapatma davaları” uzmanı-Anayasa Hukukçusu Yrd. Doçent Dr. Ekrem Ali Akartürk ve Sabah Gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak olacaklar.Merak ettiğiniz tüm soruların cevabını yine en doğru şekilde Her Açıdan’da bulacaksınız, Pazar günü öğlen 12.30’da, bekleriz.

Devamını Oku

Anayasa’ya aykırı veya siyasi bir karar mı?

5 Haziran 2008

Anayasa Mahkemesi (AYM) AKP’nin üniversitelerde türbana izin verilmesini sağlayacak Anayasa değişikliğini iptal ettiğini açıkladıktan sonra TV kanallarındaki konuşmaları izledim.Taha Akyol, Prof. Serap Yazıcı gibi isimler “bu kararın hukuka, Anayasa’ya aykırı olduğunu (veya siyasi olduğunu), Anayasa Mahkemesi’nin yapılan değişiklikleri esas bakımından değil ancak şekil bakımından inceleyebileceğini, Anayasa’nın 148. maddesinde hangi şartlarla inceleyebileceğinin” yazılı olduğunu söylediler.Akyol aynı zamanda “cumhuriyetin temel niteliklerinin değiştirilemez olması bu kadar dolaylı yoldan ele alındığı takdirde parlamentonun yasama görevinin zorlaşacağını” da vurguladı ve “AYM 2’inci maddeyi dolaylı yorumlayarak parlamentonun yasama yetkisini gasp etmiştir” dedi.Eski Adalet Bakanı Prof. Hikmet Sami Türk ise “Anayasa değişikliğinin sadece şekil bakımından incelendiğini, burada Anayasa’nın 148’inci maddesinde yazılı şekil koşuluna ek olarak böyle bir değişikliğin teklif edilip edilemeyeceğinin göz önüne alındığını” belirtti.Bunları arka arkaya dinleyince insanın kafası karışıyor; doğru nedir, karar hukuka ve Anayasa’ya uygun mudur, siyasi midir anlaşılamıyor. Onun için ben Anayasa ve AYM kararlarını en iyi bilen hukukçulardan da görüş almaya ve anlamaya çalıştım. Sizinle de paylaşayım (paylaşmaz mıyım hiç, ben öğreniyorsam hepiniz öğrenmelisiniz).Durum şöyle:Anayasa Mahkemesi 1968 yılından bu yana 40 yıldır yapılan Anayasa değişikliklerini denetleyebiliyor. 1971 yılında AYM’nin yetkileri “Esas yönünden değişiklikleri denetleyemez” şeklinde daraltılmış, fakat mahkeme “yasa koyucu tarafından alanının daraltılmasına izin vermeyeceğini” açıklayarak 1974’ten sonra “Değişikliği teklif bile edilemez maddelerle ilgili düzenleme şekil unsurudur, bu yönde değişiklik yapılırsa şekil yönünden iptal ederim” demiş.82 Anayasası’nda 71’de konulan “esas yönünden denetleyemez” kuralı tekrar getirilmiş. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi “değiştirilemez, değişikliği teklif bile edilemez” denilen Anayasa maddeleri ile ilgili değişiklikler geldiğinde denetimi “Bunları teklif etmek de şekil şartıdır” ölçüsüne göre yapıyor. Yani “esas yönünden denetlemediği” için durumun hukuka, Anayasa’ya aykırı olduğu iddiaları da taraflı ve gerçek dışı yorumlar oluyormuş.Anayasa hukukçularının hemen hepsi AKP’nin “üniversitelerde türbana izine yönelik” düzenlemeler yaptığını, oysa Anayasa Mahkemesi’nin bununla ilgili sürekli içtihatları olduğunu, 1972’den beri aynı kararları verdiğini ve her seferinde “devlette insanların dinleri yönünden kural konulmamasını gerektiren laiklik ilkesine aykırı bulduğunun” belirtildiğini ama bunu aşmak için yollar arandığını anlatıyorlar.“Asıl çelişki, hem Anayasa’ya değişmez hükümler koyup rejimi korumayı düşünmek, hem de bunların içini boşaltıp yok etmeye çalışmaktır. Eğer bu hükümler oraya boşuna konmamışsa korumak için denetim de gereklidir” diyorlar.Anlayacağınız, onlara göre bu yeni bir karar değil, AYM’nin bugüne kadarki kararlarına bakınca şaşırtıcı da değil...Düşününce insan “Karar istenirse AİHM’ye götürülebilir” diyor ama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de AYM kararlarıyla çelişkili görünmüyor.Biz izlemeye ve anlamaya çalışmaya devam edelim.

Devamını Oku

ABD ılımlı İslâm’da ısrarlı ama...

4 Haziran 2008

Yemekli bir toplantıda ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris, Brookings isimli (Amerika’nın en eski ve etkili think-thank kuruluşlarından biri) düşünce kuruluşunun Başkanı Strobe Talbott ve ABD’nin yeni başkan adayı Obama’nın Avrupa Danışmanı Philip Gordon’la yaptığımız konuşmaları anlatmaya devam ediyorum.Mark Parris’in Wall Street Journal’daki makaleleri başta olmak üzere bu isimlerin hepsi görüşleri, yorumlarıyla ABD siyasetinde etkili durumdalar, onun için de söyledikleri çok önemli.Dün son olarak Obama’nın Avrupa Danışmanı Philip Gordon’un “Türkiye Ortadoğu’da İslâm’la demokrasinin bir arada yaşadığını göstermeli” sözünü yazmıştım. Bu cümle ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde Türkiye’yi İslâm ülkelerine “Dine bağlı baskıların, şiddetin yaşanmadığı, demokrasinin yürütülebildiği ılımlı İslâm ülkesi” modeli olarak gösterme planının Obama’nın başkanlığı döneminde de süreceğini anlatıyordu.Gordon’un sözüne karşılık ona “Müslüman çoğunluğa sahip Türkiye’nin İslâm’ı ve demokrasiyi yeni fark etmiş ve seçmiş olmadığını, cumhuriyetten bu yana 85 yıldır bu ülkede İslâm’la demokrasinin bir arada yaşadığını ve dünyanın da bunu gördüğünü” söyledim. Buradaki çok enteresan soru “ABD bunu bildiğine göre son zamanlarda aynı cümleyi neden tekrar tekrar vurgulama gereği duyuyor” sorusudur.Türkiye’de İslâm’ın bugüne kadarki uygulamasına mı itirazları var, yoksa demokrasisine mi? Aslında bu soru tam da o anda sorulmalıydı ama kaçırmışım, şimdi aklıma geldi...“Ilımlı İslâm” dedikleri her neyse bunun Ortadoğu ülkelerine daha yakın, dinî uygulama, kıyafet ve ibadetlerin devletin her alanına yayıldığı bir yönetim şekli olduğu muhakkak. Yani her şey Arap ülkelerindeki gibi olacak ama rejim baskı rejimi, diktatörlük olmayacak.GEL DE HATIRLATMA!Plan güzel de uygulaması zor oluyor, bunu ABD’ye nasıl anlatmalı?Ben o akşam Malezya ve Endonezya örneklerini hatırlatarak biraz olsun anlatmaya çalıştım. Eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke biliyorsunuz Malezya ile Türkiye’yi ‘dünyada iki ılımlı İslâm ülkesi’ olarak örnek göstermişti, ılımlı İslâm (ve laik) Malezya onun bu açıklamasından çok kısa bir zaman sonra laikliği, demokrasiyi filan bir yana bırakıp şeriata geçtiğini açıkladı.Demek ki ülke yönetimine, siyasetine din işlerinin karıştığı bir noktaya geldiğinde, laiklik esnetile esnetile laçka edildiğinde ne demokrasi kalıyor ne ılımlı İslâm... Doğrudan köktendinci yönetime geçiliveriyor.Bu durumda başta Holbrooke olmak üzere hepsinin bu “İslâm ve demokrasi bir arada” modelinde asıl önemli faktörün “unuttukları laiklik” olduğunu fark etmesi ve onun korunmasının önemi üzerinde durması gerekir değil mi?O zaman, bunu isteyen Türk vatandaşlarını “katı laikler, laik azınlık” gibi tanımlarla küçümsemeleri, görevi rejimin korunmasını sağlamak olan yargıya daha karar aşamasında telkinde bulunmaları nasıl açıklanabilir?İşte bu son kısmı konuşmaya zaman yetmedi...Ama besbelli ki ya kafaları karışık veya düşünmüyorlar, önemsemiyorlar. Zaten ‘Planınız yanlış çıkarsa siz omuz silker geçersiniz, biz ne yaparız’ soruma da cevap veremediler.Her neyse durum bu!

Devamını Oku

ABD nerede hata yapıyor?

3 Haziran 2008

Birkaç gün önce ABD eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris’in, Obama’nın Avrupa Danışmanı’nın, Amerika’da “yönetim çalışmaları” yapan önemli bir düşünce kuruluşunun başkanı ve temsilcilerinin bulunduğu bir toplantıdaydım.Birçoğu ile Türkiye-ABD ilişkileri ve AKP’ye açılan kapatma davası ekseninde uzun konuşmalar yapma imkanı buldum. Çok da iyi oldu... Böylece başta “Bush yönetimini kapatma davası konusunda net bir tavır takınmadığı” için eleştiren (ki burada AB’nin yaptığı gibi “Biz buna karşıyız ve ciddi tepki veririz” dememesini kastediyor) Mark Parris olmak üzere hemen hepsinin “düşüncenin neresinde hata yaptıklarını” net şekilde görmüş oldum.Parris örneğin; daha önce Wall Street Journal’daki makalesinde yazdığı ve AB’den de duyduğumuz “Türk mahkemeleri halkın iradesine saygı göstermeli” görüşünde ısrar ediyor. Aynı masada oturduğumuz sırada bu görüşünü tekrarlayıp “AKP için kapatma kararı verilirse ABD’de buna karşı çıkanlar olacaktır” deyince aklımdan Cem Yılmaz’ın Türk Telekom reklamındaki esprisi geçti hemen: “Üç kelime... So what?” Türk yargısı kararlarını ABD ile AB’nin tepkilerine ve keyfine göre mi verecek? Hukuka değil de onların sözlerine mi bakacak?Bırakın bunları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını AB yöneticilerinin yorumlarına, tepkilerine göre mi veriyor?BİZİ SAF ZANNEDİYORLAROnun “makalesindekine benzer” konuşmalarını duyunca şunları söyledim (ki benzer bir konuşmayı az önce düşünce kuruluşunun başkanı ile de yapmıştık);Siz Türkiye’ye hiçbir uluslararası sözleşmeye, hukuka bağlı olmayan ülke muamelesi yapıyorsunuz. Oysa Türk mahkemelerinde alınan kararlarda Kopenhag, Venedik kriterlerine bakıldığı gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve onun geçmişte verdiği kararlar da göz önüne alınıyor. Burada Türkiye Anayasası’nın korunması kadar evrensel hukuk kurallarının korunması da söz konusu.Demokrasiye aykırı bir durum varsa isteyen herkes ve her partinin “AİHM’ye gitme hakkı” da var.Daha sonra Parris’e şunu sordum; Hiç kimse bir partinin kapatılmasını istemez ama partilerin de hukuk sistemi içinde hareket etmesi, mevcut yasalara saygılı olması, yargıyla kavga etmemesi gerekir. AKP iddianamedeki suçlamaları çürütebilirse kapanmaz ama diyelim ki bir parti Anayasa’nın temel ilkelerine aykırı eylemleri ısrarla yapıyor, onu demokratik sistem, hukuk durduramazsa ne durduracak?“Seçimler” cevabını verdi. Bu cevabı verirken Türkiye’deki seçim ve partiler yasalarının zaten başta demokratik bir seçime izin vermediğini, gücü elinde tutan partinin altın, poşet, elektrik, kömür, iş, burs dağıtarak, kendi belediyelerine milyarlarca dolar aktararak veya partilerin istedikleri takdirde insanların din duygularını ve dinin kendisini istismar ederek oy toplayabildiğini, iktidar partisinin demokrasi anlayışının ise “yüzde 47 oy aldım, istediğimi yaparım” olduğunu tamamen unutuyordu.Amerikalıların konuşmalarını dikkatle izleyince bir şeyi daha tamamen unuttukları fark ediliyor: Türkiye’nin laik-demokratik bir rejimi uygulayabilen yeryüzündeki tek Müslüman çoğunluklu ülke olduğunu...Türkiye’yi kendileriyle kıyaslıyor ve laikliğin uygulamasını da öyle bekliyorlar. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kendileriyle aynı fikirde değil, kararların gerekçesinde de bunu açıkça belirtiyor.OBAMA DA VAZGEÇMEYECEKYanımda oturan ve Harvard Üniversitesi mezunu olan genç iş adamı Bülent Kozlu (Cem Kozlu’nun oğlu), Parris kapatma davasını antidemokratik bulduğunu söyleyip “halk iradesi”nden söz edince muhteşem İngilizcesiyle onlara laikliğin İslâm ülkelerinde uygulanmadığını, bu nedenle hiçbirinde demokrasinin olmadığını, “halk istiyor” diye başlatılan hareketler sonunda hepsinin baskı rejimine dönüştüğünü bir çırpıda anlatıverdi.Bunun arkasından gecenin en vurucu cümlesi ABD’nin yeni başkan adayı Obama’nın Avrupa Danışmanı’ndan geldi;“Türkiye Ortadoğu’da İslâm’la demokrasinin bir arada yaşadığını göstermeli.” İşte bu cümle ABD’nin hâlâ, yıllardır dikkatleri çektiğimiz “Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki Türkiye’ye verilen ılımlı İslâm ülkesi modeli olma” rolünün üzerinde ısrar etmekte olduğunu, Obama döneminde de bundan vazgeçilmeyeceğini açıkça gösteriyordu.Devam edeceğiz.

Devamını Oku

Sıra erkeklere geldi

2 Haziran 2008

Sapanca bir göl kenarı olduğu gibi turistik bir yer aynı zamanda... Çevre illerde oturan ve bu göl kıyısında evi olanların doğal olarak şortla, mayoyla güneşlendiği, dolaştığı bir yer.Ama olaya bakın ki Kürek Şampiyonası’na katılacak (aralarında Kürek Milli Takımı’ndan iki sporcunun da bulunduğu) takımın önce minibüslerinin lastikleri indiriliyor, sonra da Federasyon Başkanı’nın ve sporcuların anlattığına göre 25-30 kişilik bir grup sopalarla ve “Burada şortla gezemezsiniz Allahsızlar” diyerek takıma saldırıyor.Üç sporcuyu hastanelik edecek, takımın yarıştan çekilmesini gerektirecek kadar ciddi bir olay...Sonra Sakarya Valisi çıkıyor ve birçok olayda yapıldığı gibi bambaşka bir neden ortaya atıyor:“Kavga otopark tartışması nedeniyle çıkmış basit bir tartışmadır.” Asıl “basit ama aynı derecede korkunç” olan şey “önceden gerekli önlemlerin alınmasını sağlamadığı için” bu tür olayların hesabını vermesi gereken Vali’nin bir de üstelik olayı gizlemesi, örtbas etmeye çalışmasıdır. (Bir de üstelik bölgesine turist kazandıracak aktivitelerin engellenmesinin, Sapanca’nın imajının bozulmasının sorumluluğu da kendisine ait.)Saldıran grup “Sizi yakacağız” diye bağırarak saldırmış, acaba söylediklerini yapsalardı Vali’ye olayın ciddiyetini anlatmaya yetecek miydi?O zaman da 3 sporcunun hastanelik olduğu olayda çıkıp “Aslında bir kısmı yanmış ama diğerlerinde yanık ve darp izi yok, ayrıca yakalanan şüpheliler 18 yaşın altında oldukları için savcının talimatıyla sorgulanacakları güne kadar serbest bırakıldılar” mı diyecekti? (Saldıran gruptaki 20-25 yaşındaki saldırganlar nedense kaybolmuşlar.)Bunlara “münferit olay” gözüyle bakılamaz. Çok kısa bir süre önce su topu sporcularının da Ortaköy’deki (eski Yüzme İhtisas Kulübü) Belediye Tesisleri’nde yarışlara hazırlandıkları havuzun kenarında oturup güneşlenmemeleri için defalarca uyarı aldıklarının haberi geldi. Eski Kulüp zamanında yıllar boyu olmadığı halde bu yıl kadınların oturduğu yer ile erkeklerin bulunduğu havuz kenarına bir branda perde çekilmiş.Çok enteresan olan şey artık yalnızca kadınların giyimine değil, erkeklerinkine de karışıldığı, bu yönde baskıların ortaya çıktığı görülüyor.Sporcu göl kenarında, havuz kenarında baskı altına alınacak, “taytlı değil şortluyduk” dedikleri halde şortla bile saldırıya uğrayacaklarsa yakında daha neler duyabiliriz, nelerle karşılaşabiliriz diye düşünüyor insan...Olayı çıkaranlar, suç işleyenler 18 yaşın altında diye serbest bırakılamazlar. Gerekiyorsa “ıslahhane”ye koyar adam olana kadar tedavi edersiniz, salıverip “Haydi git evlâdım, tekrarla yaptığını. Bak hiçbir cezası yok, serbestsin” demezsiniz.Nasıl bir memleket oldu burası yahu? Eski Teksas’ta bile böyle serserileri içeri tıkacak bir şerif vardı hiç değilse...Yoksa asıl amaç bu olayların artması da biz mi hâlâ iyi niyetle çözüm bekliyoruz?(Not: İzmir’de bir genç kadına, evine girerek 3 yaşındaki çocuğunun önünde defalarca tecavüz eden 6 tane Allah korkusu bile olmayan alçağın serbest bırakıldığı haberini okuyunca ne düşündünüz?Bu ADALETSİZLİĞİN yaşandığı ülkede neyi sorguluyoruz ki? Her zaman suçludan yana olan, ceza vermeye korkan adalet olur mu?)*****STAR TV’yi karıştırmayın! Daha önce de yazdım ama gözden kaçırmış olanlar hâlâ bana “STAR gazetesinin TV kanalında böyle bir programa nasıl izin verildiğini” soranlar oluyor.Tekrarlayayım, çünkü haklılar; eğer o kanal aynı isimdeki gazetenin kanalı olsaydı bence de bu programın yapılmasına birçok nedenle izin verilmezdi.Kaliteli yapımlara imza atan STAR TV, Doğan Grubu Medyası bünyesinde olup Kanal D ve CNN Türk ile aynı binada ve stüdyolarda yayın yapıyor.İsim benzerliği sizi yanıltmasın!

Devamını Oku