Ödülünü ülkesiyle paylaşan yönetmen

1 Haziran 2008

Belki de bugüne kadar dünya çapında ün kazanan, ödüller alan isimler arasında “bu ödülleri ülkesine ithaf eden”lere fazla sık rastlamadığımızdan, hatta hemen hemen hiç görmediğimizden olmalı...Veya uluslararası bir ödüle layık görüldüğünde “Ben kendimi yalnız Türkiye’ye değil, dünyaya ait hissediyorum” gibi vecizelerle kendi ülkesine böyle bir onuru çok görenlere de rastladığımız için olmalı... Cannes Film Festivali’nde Üç Maymun filmiyle “En İyi Yönetmen” ödülünü alan Nuri Bilge Ceylan’ın “Kazandığım ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkem Türkiye’ye armağan ediyorum” sözleri bana ve birçoğumuza muhteşem geldi. Bu yetenekli ve yeteneği kadar da akıllı, vatansever, cesur yönetmenimizle gurur duyduk.Neden cesur? Çünkü günümüzde her ülkenin vatandaşları “ülkesini tutkuyla sevdiğini ve aldığı ödülü ona armağan ettiğini” söyleyebilir ama Türkiye’de birinin bunu söylemesi artık neredeyse bir riski göze almak demektir.Birileri hemen “ulusalcı” olduğunuzu iddia edebilir. Tabii bu ulusalcı kelimesi anlam değiştirip neredeyse “kafatası milliyetçisi, çeteci, hatta darbeci” gibi yepyeni içerikler taşımaya başladığı için tek bir cümleyle kendinizi bir girdabın ortasında bulabilirsiniz.“Vatanınızı tutkuyla sevmeniz” size bir ceza olarak geri döndürülebilir.Her neyse Nuri Bilge Ceylan, besbelli kendine güvenen, gözü pek bir adam. Bu nedenle bir değil, birkaç kez kutlanmayı hak ediyor.“Yalnız ülkem” vurgusuyla Avrupa’nın göbeğinde, dünyanın en ünlü sanatçılarının, yönetmenlerinin önünde Avrupa’nın kendisine de Türkiye’ye iki yüzlü yaklaşımından ötürü bir gönderme yapmış olması ayrıca takdire değer doğrusu. Onu ve ekibini gönülden kutluyorum.İKİYÜZLÜLÜĞÜN İTİRAFIİngiltere Muhafazakar Parti Milletvekili Daniel Hannan AB’nin Türkiye’ye tutumunu pek güzel anlatmıştı. Hatırlayalım, bakın ne diyor:“Zavallı Türkler her yönden şanssızlar. Müslüman inancının simgelerini yasaklasalar faşist, izin verseler köktendinci olacaklar. Bir kez daha Avrupalı politikacıların, Gladstone’un hoş olmayan deyimiyle ‘Türkleri pılısı pırtısıyla Avrupa’dan atmak’ konusunda kararlı olduklarını görüyoruz (...) Bütün bu itirazlar temelsiz değildirler fakat Türkiye’ye diğer üyelerden ne kadar farklı muamele yapıldığını görmek çarpıcıdır. Hiç kimse Belçika’dan Kongo’ya yaptıkları ile yüzleşmesini veya Fransa’dan Cezayir için özür dilemesini istemez (...)Sorun, Brüksel’in gerçek itirazını net olarak ortaya koymaması ki o da basit olarak çok sayıda Türk nüfusun olmasıdır. Yeni AB anayasasına göre oy ağırlıkları nüfusa göre belirleniyor (...) AB liderleri, kıtalarının liderliğini iddialı, vatansever Müslüman bir millete teslim etmemekte kararlılar. Biliyorlar ki bu Avrupa federalizminin sonu olur.Fransa ve Avusturya, Türkiye’nin kabulü konusunda referandum sözü verdiler, kamuoyu değerlendirmelerinde sırasıyla yüzde 70-80 ‘hayır’ gösterdiğine göre sonuç böyle olacak. Fakat hiç kimse bunu söylemek istemiyor.Ve böylece ‘er geç bir üyelik’ten söz ederek yalan söylerken ve reformcu Türkler üyeliğe hazırlık görüntüsü altında milli serbestleşme kriterlerini uygulayabilmek için onlara inanmış gibi görünürken bir ‘sessiz sinema oyunu’ devam ediyor.Baştan ‘hayır’ denebilirdi. Türkleri bir 10 yıl daha süründürmek, dış politikalarını onları küçük düşürecek şekilde değiştirmeleri için üzerlerinde baskı kurmak, hukuk sistemlerini yeniden yapılandırtmak, 10.000 sayfa AB kuralını zorlamak ve sonra onlara ‘hareket çekmek’ çok daha kötü (...)Türkler geleneksel olarak bölgede bizim en güçlü müttefikimiz oldular. Bundan daha iyisini hak ediyorlar.” İşte böyle... Bunları aslında biz de fark ediyoruz ama bizi kurtaracak geleceğin AB’ye girmek olduğunu bildiğimiz için görmek, itiraf etmek istemiyoruz.Ama gerçekten 10 yıl daha her türlü baskılarına, aşağılamalarına katlandıktan sonra “hareket çekerlerse” durumumuz ne olur düşünmek lazım.Gelin görün ki “Dışişleri”miz Türkiye’yi onlara şikayet etmekle meşgul.

Devamını Oku

CHP için “tercih lüksü” yok!

1 Haziran 2008

Genel Sekreteri Önder Sav’ın yaptığı iki konuşma nedeniyle CHP sıkıntılı günler geçiriyormuş. Geçirir tabii, şaşacak bir şey yok bunda!Telefon konuşmasının dinlenmesi olayında “bir internet programının Önder Sav’ın telefonuna yüklendiği, böylece programlayan numaradan arandığında telefonun ‘çalmadan açılması’nın sağlandığı, bu bağlantı yapıldığında Telekom’da da o dakikalarda telefonla görüşülüyor gibi göründüğü” konusundaki bilgiler bize de geliyor. Eğer doğruysa Sav’ın telefonuna böyle bir programın yüklenip yüklenmediği kontrol edilmeli. Söz konusu gazete ile CHP Genel Sekreteri 44 dakika hangi konuda konuşmuş olabilir ki?Ama değinmek istediğim asıl olay bu değil. Olay Önder Sav’la ilgili tartışmalar, polemikler nedeniyle partisinin de onunla birlikte yıpranması.Şu ana kadar kendisinin bunu görerek istifa etmesi gerekirdi. Etmiyorsa Genel Başkan’ın ondan bunu istemesi lazım.Dikkat etsinler bu bir tercih değil, zorunluluk. Böyle durumlarda korumak, kayırmak filan olamaz, artık iktidar-muhalefet kim olursa olsun herkes kendi hatasının hesabını vermeli, cezasını çekmeli.Millet kime ve neye güveneceğini şaşırdı, daha ne bekliyorlar?CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNDE HERKES...Asıl bomba ise yalnız Sav’ın değil, Türkiye’deki bütün telefon ve internet haberleşmelerinin Mahkeme kararıyla dinlenmiş olmasıdır. Ağır Ceza Mahkemesi’nden hangi hakla, hangi nedenle ve sıfatla yapabildiyse Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek talepte bulunmuş, Mahkeme de hemen kararı vermiş (nasıl oluyor da “hemen” o da ayrı soru...)Böylece cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde “istihbarat” maskesi altında “isteyen birileri”, “istedikleri herkesi” analarının sütü gibi helal görerek oturup dinlemişler.SUÇ DUYURUSUArtık o arada en özel iş veya aile görüşmelerinizi mi yapıyordunuz, sevgilinize en özel cümlelerle aşkınızı-özleminizi mi anlatıyordunuz fark etmez. Ramazan Akyürek istemiş, emri kim verdiyse onlar da dinlemiş.Rezaletin, skandalın, çeteciliğin böylesi az bulunur. Örneğin ben şu anda şikayetçi olduğumu, benim özel görüşmelerimi dinlemeyi talep edenlerin ve dinleyenlerin tamamının bulunarak “çetecilikten gözaltına alınmasını istediğimi” bildiriyorum. Vatandaşın güvenlik güçlerine bile güvenemediği, gizli ve derin işlerin dönüp durduğu ülkede yaşanılamaz.Bununla da kalmıyor, izni veren mahkeme için de suç duyurusunda bulunuyorum. Yasalara (ve imzalanmış uluslararası sözleşmelere) göre böyle bir hakları yoktur. Hakkında hiçbir şüphe bulunmayan, hatalı hiçbir eylemi görülmemiş, kendi halinde yaşayan onbinlerce kişiyi dinleme kararı ancak dikta rejimlerinde verilebilir.Tabii bir de “tüm çeteler yakalansın, arkasını bırakmayın” diye bağıran gazete ve gazetecilerle (ben de bunu isterim, onun için şimdi de bağırıyorum), “çetelerin peşini bırakmayacağız, ucu nereye varırsa varsın” diyen iktidarın acilen ortaya çıkıp işi ele almaları bekleniyor.Toplumu dinlemek, istediğini fişlemek, “sevilen, sevilmeyen” gazeteci listeleri hazırlamak açıklama ister.Haydi bakalım!*****Üstün hizmet ödülü! Biliyorsunuz Ortadoğu Teknik Üniversitesi “2008 Yılı Üstün Hizmet Ödülü”nü Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’na verdi... Kanadoğlu ödülünü Rektör Vural Akbulut’tan alırken güzel bir konuşma yapmış.Çağdaş demokrasinin “olmazsa olmaz” değerlerini ve bu değerlere hayatı boyunca bağlı kalacağını vurguladığı konuşmasında Başbakan’ın “tedavülden kalkmış bazı tipler” şeklindeki (bir başbakana hiç yakışmayacak ve bizden başka hiçbir yerde rastlanmayacak) ifadesine de değinmiş.“Devlet hizmetinin yaş sınırı vardır. Ülkeye ve millete hizmet etmekte yoktur. Emekli olan bilim adamları, sanatçılar, hukukçular ve çeşitli mesleklerdeki görevli yurttaşlar hizmet etmek için karşılıksız olarak kendilerini ülkeye adarlar. Bu durumun devlet hizmetini kişisel çıkarları için araç olarak kullananlar tarafından anlaşılmasına maalesef imkan yoktur.” Kanadoğlu’nun daha önceki açıklamalarını keyfine gelince beğenen, gelmeyince beğenmeyenler bu konuşmaya ne der bilemem.Bence saygısızlığa karşılık yine de son derece saygılı bir cevap... Kanadoğlu oldukça sabırlıymış doğrusu!

Devamını Oku

Toptan yanlış yerde mi?

30 Mayıs 2008

Kendi ülkesini diğer ülkelere, hele de açıklayamayacağı, gerçeğe uymayan (yalan demeyelim) ifadelerle şikayet eden bir dışişleri bakanı nerede olsa istifa etmek zorunda kalır veya istifası istenirdi.Türkiye’de artık hiç ama hiçbir rezalet, skandal istifa nedeni değil. Toplum da her tür skandala alıştırıldığı için öylece bakıyor ve bekliyor.Bu “her tür skandal”a nasıl olsa akla yakın gelebilecek “bir tür” açıklama bulunuyor. Bizzat Başbakan veya üst düzey bir parti yöneticisi ya da Meclis Başkanı tarafından yapılan açıklama olayın üstüne örtü çekiveriyor.Şimdi tabii, eşi “devleti AİHM’ye şikayet etmiş” biri önce dışişleri bakanı, sonra üstüne cumhurbaşkanı olursa o ülkede Dışişleri Bakanı’nın kendi devletini Avrupa’ya şikayet etmesini sorgulamak zorlaşır.Ölçüler ortadan kalkmıştır çünkü...Meclis Başkanı Köksal Toptan Ali Babacan’ın Brüksel’de yaptığı konuşma için “Türkiye’de zaman zaman çok münferit olaylardan hareketle genelleme yapıldığını ve bunun yanlış olduğunu” söyledikten sonra:“Bizim insanımızın kendi arasında inancını yaşaması konusunda böyle bir sorun olmamıştır. Belki Sayın Babacan’ın ifade ettiği, ibadet özgürlüğünün yerine getirilmesi ve kullanılması arasındaki bazı engellemeler -işte başta türban olmak üzere- farklı bir konudur” demiş.Bu konuşmada iki şey hemen dikkati çekiyor. Birincisi dünyanın hiçbir ülkesinde dışişleri bakanının kendi ülkesini hem de koca bir “ülkeler topluluğu” na şikayet etmesine çok münferit olay denmeyeceği.İkincisi Köksal Toptan’ın bu konuda da yapılanı eleştirdiği ama ifadesini yumuşatacak çözümler aradığı...Ortada olan gerçek Babacan’ın Türkiye’nin laik rejiminden şikayetçi olduğu, sanki ülkede bütün Müslümanlar rejimden şikayetçiymiş havası yarattığı, “dinî özgürlük kısıtlaması” olarak da “devlet alanlarında dinî kıyafet yasağı” dışında hiçbir kısıtlama gösteremeyeceğidir.Yaptığının Siyasi Partiler Yasası’nın 79. Maddesi’ne göre tek başına “parti kapatma nedeni” sayılabileceğini birkaç gün önce (AKP’nin AB’ye diğer şikayetleri nedeniyle) yazmış, uyarmıştım.Demek ki hiçbir uyarı onları vazgeçirmiyor.Köksal Toptan ise hemen tüm açıklamalarıyla partisinin hatalarını gördüğünü anlatıyor.Adeta yanlış bir partideymiş gibi!*****Diyanet İşleri cevaplıyor!Diyanet İşleri Başkanlığı’nın web sitesinde çıkan ve eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ın da tepki gösterdiği açıklamalar ile Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Avrupa Parlamentosu’nda söylediği “Türkiye’de Müslüman çoğunluk dinî özgürlüklerle ilgili sorun yaşıyor” sözleri ülke gündemini meşgul etmeye devam ediyor.Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu yaptığı basın toplantısında “Dinî konuların siyasi tartışmalara konu yapılmasını doğru bulmuyoruz” demiş. Onun açıklamalarına da bu hafta televizyonda yer vereceğiz. Öte yanda Diyanet’in internet sitesinde “kadının çalışmasının yasak, parfüm sürmesinin edep dışı, flörtün ise zina olduğunu söyleyen hadisleri” içeren kitabın halen aynı siteden kaldırılmaması tartışmanın da sürmesine neden oluyor.Bu hafta Her Açıdan’da Diyanet’in bu tür yayınlarını, son yıllarda hiç kesilmeyen haftanın da gündeminde olan “din-siyaset” ilişkisini ve merak edilen birçok soruyu tartışacağız.Türkiye’de Müslüman çoğunluk dinî özgürlüklerle ilgili sorun yaşıyor mu, laik rejim dini toplumsal yaşamdan çıkarıyor mu; kısacası Ali Babacan ve Erkan Mumcu gibi siyasetçilerin iddiaları gerçeğe uygun mu sorularına da cevap arayacağız.Diyanet İşleri adına Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Görmez ilk kez ekranda bu soruların hepsini cevaplayacak. Her Açıdan’ın diğer konukları daha önceki din-laiklik konulu programlarımıza da katılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelâm Anabilim Dalı Bşk. Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün ile Dinler ve Laiklik uzmanı-Araştırmacı yazar Aytunç Altındal olacak.1 Haziran Pazar günü öğlen 12.30’da STAR’da gerçekleri öğrenmek isteyen herkesi Her Açıdan’a bekliyorum.

Devamını Oku

Tüm dinlerin etkisinden uzak...

29 Mayıs 2008

Demek ki laikliği tarif ederken bile çok dikkatli olmak gerekiyor, “din” lafı geçti mi hemen kafalar karışabiliyor...Laikliği dine karşı bir kavram gibi tarif etmek tamamen siyasi bir olaydır. Bu şekilde kavram kargaşası oluşturmanın getirdiği oylar çok kolay kazançtır. Bunu anlayanlar peşini bırakmaz. Bırakmadılar, bırakmayacaklar.Bir okuyucu “laikliği tarif ederken tüm dinlerin etkisinden uzak kalınması ifadesini kullanmışsınız, yani ateizmi... Korkmayın, açıkça söyleyin ve rahatlayın” demiş. Bu başkalarının da benzer bir hataya düşebileceğini gösteriyor.Bir kere “ateizm” dinlere olduğu gibi “Allah’ın varlığına da inanmamak” demektir. Orada hatası var.İkincisi ben bu cümleyi “devletin ülkede varolan tüm din ve inançlara eşit davranması, belli bir dinin ‘ibadet ve uygulamalarına’ devlet alanlarında izin verilmemesi, böylece okulunda, belediyesinde, sağlık ocağında ve tüm iş yerlerinde bu dinle ilgili bir baskının vatandaşlara yapılmamasını, devletin tüm dinlere karşı tarafsızlığını” anlatmak üzere kullanmıştım.Türkiye’de bu alanlar dışında her türlü ibadet, giyim serbesttir. Hiçbir kısıtlama yoktur.Laiklik uygulamalarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ve AİHM’nin verdiği kararlarda yer alması da evrensel hukuka aykırı bir durumun olmadığını gösterir.Yine de işine gelen siyasetçi ve yazarın (ya da toptan bazı gazetelerin) bunu “katı laiklik, laikçilik, militan laiklik” olarak gösterdiğini biliyoruz. Her gün yapılıyor.Örneğin; Erkan Mumcu’nun 13 Mayıs 2008’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazdığı mektupta bilinçli olduğu görülen yanlış tanımlar var.Diyor ki “Laikliği ideoloji haline sokan anlayışın, dinin toplumsal hayattan tasfiyesi için devleti işlevlendirmeyi talep ettiği açıktır.” Sonra diyor ki “Devletin inançlardan bağımsızlığı ilkesi, devletin yurttaşlarını inançsızlaştırması şekline büründürülmek istenmektedir (...) Ve fakat bütün bunlar laikliğin toplumun inancının karşısına çıkarılmasını haklı göstermez.” Parantez içindeki noktalar Mumcu’nun iktidarın yanlışlarına değindiği cümlelerdir. Yani iktidar yanlış yapsa da buna bir başka yanlışla cevap verilmez diyor.Ama asıl büyük yanlışı kendisi “yanlışlara işaret ederken” yapıyor. ÜSTÜ KAPALI OLMAZ, AÇIKLAYINŞimdi Erkan Mumcu ile “Dini, inancı her alandan kovan laikçi anlayış”tan söz eden AKP yöneticileri çıkıp bu sözlerle neyi kastettiklerini millete açıklamak zorundadırlar.Türkiye’de ne zaman ve kim veya hangi otorite dini okul, işyeri ve benzeri devlet alanları dışında toplumsal hayattan tasfiye etmiş?Devlet hangi uygulamasıyla yurttaşlarını “inançsızlaştırmak” istemiş? Laiklik ne zaman toplumun inancının karşısına çıkmış? “Her alan”da hangi yasaklar var?Toplum oruç mu tutamıyor, namaz mı kılamıyor, kurban mı kesemiyor, Hac’ca mı gidemiyor. Hangi dinin hangi ibadeti yasak?Söz ettiğimiz “devlet alanları”na gelince. “Üniversitelerde serbest olsun ama diğer okullar ve işyerleri olmaz” diyenlerin ise (bizim Jost da dahil) şu anda birçok belediyede, işyerlerinde, okulda ve hatta ilkokulda çalışanların, öğrencilerin tesettürlü olduğunu bilmeleri gerekiyor.Diyanet’in internet sitesinde yayınlanan ve Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ın bile “Diyanet çağdaş yorumlar yapsın” şeklinde tepkisini dile getirdiği “kadınların erkeklerle aynı yerde çalışmasının yasaklandığı, flörtün zina sayıldığı” açıklamalarını görmeleri gerekiyor.Din üzerinden baskı başladı mı yalnızca kıyafetle kalmaz, arkası hemen gelir, Türkiye dışında bu baskının olmadığı hiçbir Müslüman çoğunluklu ülkenin kalmayışının tek nedeni (bir kez tekrarlayalım) Türkiye’nin “laik-demokratik rejimi”dir.Bugün “demokratlık” adına laikliği esnetmeye ya da karalamaya çalışanlara yalnızca şimdiye kadar işaretleri görülen baskılar bile yetmelidir aslında...Ama yetmiyor işte, onların bazıları yanıltılmayı (bazıları ise yanıltmayı) çok seviyorlar.*****Sataşma Bütün bir yıl aralıksız çalışınca insanda bazen acil tatil ihtiyacı, ıssız ada sendromu ortaya çıkabiliyor.Nitekim, aynen böyle bir durumda “ıssız ada”ya kaçıverdim. Gazete, haber filan da izlemedim üç güncük.Bazı okurlarım yokluğumda sataşanlar olduğunu bildiriyorlar. Çoğu da cevap bile vermememi yazmışlar.Ben de diyorum ki: Merak etmeyin, cevap verme gereği varsa/olursa veririm. Ama sonuçta zaten “ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz”, değil mi efendim?Ne demiş fıkrada hastane bekçisi ısrar eden ziyaretçiye;“Fazla lafın lüzumunu mevzubahis alakadar etmez”... Durum budur yani!Bu köşenin okurlarının, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlayabilecek kapasiteleri vardır, tekrar tekrar yazmaya gerek yok. İlgilerinize teşekkür ediyorum.

Devamını Oku

Dinin rakibi değil!

25 Mayıs 2008

Bir okurumuz Diyanet ansiklopedisinin hazırlandığı İSAM’ı ziyarete gittiğini, orada değerli iki ilahiyat profesörüne “Halkımız laikliğe ne kadar sahip çıksa da dininden vazgeçmek istemiyor” dediğini, onların da “Doğru tespit” cevabını verdiğini anlatan bir mektup göndermiş.Sadece bu ve benzeri cümleler bile laikliğin ne kadar yanlış anlatıldığını ve anlaşıldığını ortaya koymaya yetiyor.Laiklik dinin rakibi veya dinden vazgeçmeyi gerektiren bir olgu asla değildir. Tam aksine herkesin dinini özgür şekilde, diğer insanların ve devleti yönetenlerin baskısıyla karşılaşmadan yaşayabilmesini sağlayan anlayıştır, ilkedir.Dinî uygulama, giyim ve ibadetlerin devlet işlerine, siyasete karıştırılmamasının, devlet alanlarının “tüm dinlerin etkisinden, baskısından uzak tutulmasının” anlamı da budur. Belli bir dinin, inancın devlete hakim olmasını, böylece gücü eline geçiren iktidarların bu dini (çoğunluğun dini olsa da), inancı topluma dayatmasını, baskı haline getirmesini önlemek içindir ki bu baskı laik olmamaları nedeniyle demokrasinin de bulunmadığı Türkiye dışındaki Müslüman çoğunluklu ülkelerin hepsinde mevcuttur.Onun için eğer bu iki ilahiyat profesörü laiklik hakkında yeterli bilgiye (veya belki iyi niyete) sahip olsalardı cevapları da “doğru tespit” olamazdı, laikliğin “dinden vazgeçmeyi gerektirmediğini” söylerlerdi.Keşke biraz dinlemeyi ve araştırmayı öğrensek, doğru ile yanlışı kendimiz de ayırabiliriz o zaman!Ama okurumuz Fehmi Serim’in hatırlattığı gibi:Başbakan’ın “Ben laik değilim, elhamdülillah Müslüman’ım. Laik olan devlettir” diyerek sanki “laik olan Müslüman olamaz”mış havası yarattığı bir ortamda vatandaştan ne beklenebilir ki?*****En önemli haber!Aslında son günlerin en önemli haberi ve en baştaki gündem maddesi olması gereken haber geçen Ocak ayında “iki sürücünün işlediği trafik suçları” nedeniyle gencecik evlatlarını kaybeden annelerin buluşmasıydı.Onları birbirlerine sarılmış içli içli ağlarken gösteren fotoğraf dayanılır gibi değildi gerçekten...Binbir zorlukla yetiştirilmiş, binbir ümitle dolu, birbirinden güzel ve başarılı iki genç kız düpedüz trafik cinayeti denecek olaylarda, hayatın baharında hayatlarını kaybettiler.Tesadüfe (!), adalete (!) bakın ki öldürenlerin ikisi de serbest. Yalnızca vicdanları bile “Bizi bırakmayın, suçluyuz, cezamızı çekmeliyiz ki hiç değilse bizim de, o acılı anaların da ruhumuz huzur bulsun” demelerini sağlayabilirdi.Madem ki serbest bırakan hakimler bunu hissetmiyor, adaletin yerini bulmasını sağlamıyorlar bari suçluların vicdanı olsaydı. Ama hayır, ne taksiye çarptığı Yılbaşı gecesinden sonra iki gün saklanan şoför, ne de son hızla emniyet şeridine dalıp oradaki genç kıza çarpan sürücü suçu kabullendi.Bu toplum ne zamana kadar dayanılmaz, kabul edilmez adaletsizliklere sessiz kalacak, sivil toplum kuruluşları kendilerini ne zamana saklıyorlar bilmiyorum ki!*****Hayatımda ilk kez...Bu yazı Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi öğrencilerine... Yapılan anket sonucunda “En çok görmek ve dinlemek istedikleri yazar” olarak beni seçtikleri için iki hafta önce Adana Çağ Üniversitesi’nde bir sohbetteydim. Geçen Salı ise Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi aynı nedenle beni “Bahar Şenliği’nin ilk konuşmacısı” olarak davet etmişti.Aslında gerçekten tek bir günüm (hatta saatim) boş değil, bu nedenle özellikle son bir yıldır toplantılara konuşmacı olarak çok nadiren katılabiliyorum ama “anavatan”dan uzak olmaları ve bu sohbetlerle bilgilenmelerinin taşıdığı önem nedeniyle onları da kıramadım ve kabul ettim.Sabah 09.30’daki uçağa binmek üzere 08.15’te alandaydım ama Kıbrıs Havayolları masasına gittiğimde çantamda olduğunu sandığım nüfus kağıdımın orada olmadığını gördüm.Kimlik olarak ehliyetim yanımdaydı ve “iç hatlar”da o da kabul ediliyordu, ben Kıbrıs uçuşlarının “dış hatlar”dan yapıldığını da bilmiyordum (Neden dışhatlar, orası Türkiye değil mi?)Kıbrıs Havayolları’nın asık yüzlü yer hostesleri “pasaport veya nüfus kağıdı olmazsa uçamazsınız” dediler.Onlara durumun farklılığını, yüzlerce kişinin beklediğini anlattım ve uçuş kartımı vermelerini, bunları hemen getirteceğimi söyledim.Vermedikleri gibi 09.00’da masayı kapatarak gittiler. Uçuşa 20 dakika kala hepsi elime ulaşmıştı, ben de bir saattir orada beklemekteydim ama işte benim hatam, onların anlayış ve yardımdan uzak halleri nedeniyle uçak kaçıyordu.Havayolları Halkla İlişkileri aradım, 09.25’te bile “Belki sizi yetiştirebiliriz” dediler ama olmadı. Demek ki durumun önemini anlatmama rağmen tek bir dakika bekleyemeyiz deyip yarım saat önce çekip giden hostesler çok da haklı değildi.Uçuş kartımı vermiş olsalar ben 20 dakika önce yetişebilecek, kimliğim gelmese zaten güvenlikten geçemeyecektim.Tereddütsüz söyleyebilirim ki hayatımda ilk kez verdiğim sözü tutamadım.Gönderdikleri maillerde “beni göremedikleri için hayal kırıklığına uğradıklarını, üzüldüklerini, sadık okurlarım olduklarını” yazanlardan ve diğer tüm öğrencilerden özür diliyorum.Ben de çok, çok üzgünüm.

Devamını Oku

Bitmeyen 19 Mayıs’lar!

24 Mayıs 2008

Annemin lisede 19 Mayıs törenlerinde çekilmiş fotoğraflarını özenle saklarım. Ben de iki yıl üst üste 19 Mayıs törenlerine katıldım ikisinde de büyük bir mutluluk duydum... O yıllarda da daha sonraki yıllarda da nedense 19 Mayıs’lar son birkaç yıl içinde sürekli olduğu gibi “bitmeyen bir hikâye” olmazdı hiç...Öğrenciler (kendimden biliyorum) o güne kadar pek güzel öğrendikleri şanlı tarihlerinin gururuyla, yoktan bir ülke yaratan atalarının kendilerine bıraktığı emaneti (bu emanet onlara bırakıldığı içindir ki Samsun’dan başlayarak bir meşale söndürülmeden gençler tarafından Ankara’ya götürülür) omuzlarında taşıyor olmanın coşkusuyla hem eğlenir, hem de güzel gösteriler yaparlardı.Şimdilerde, nasıl olduysa oldu, her 19 Mayıs sorun haline getiriliyor. Yok stadyum gösterileri kaldırılmalıymış da, gençler buna zorlanmamalıymış da, zorla coşku olmazmış da...Tek dertleri gençlerin yüreğinden tarihlerini, atalarının (özellikle de Ata’larının) anılarını söküp almak, böylece onları “köklerinden bihaber”, kendilerine bırakılan hiçbir mirası sahiplenmeyen (devrimler, Cumhuriyet başta) ve atılan yalanlara, sürüklenmek istedikleri yanlış yollara kolayca çekilebilen bir hale getirmek.Yoksa değişen bir şey yok. Gençlerin senede bir kez böyle onurlu bir törene katılmaktan şikayeti filan yok. Ama birilerine fena halde dert bu durum. İlla ki yaza çize, söyleye beyin yıkayarak yıldan yıla bu duyguyu da çürütecek, yozlaştıracaklar.O coşku yok edilmeli ki bu ülkenin rejimi daha kolay oyuncak edilebilsin.Bugün beyni yıkanan gençler, yarın bu aptal koroya katılabilsin. Şükran ve sorumluluk duyguları ortadan kalkıp istenen yöne çekilebilsinler.19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı bu yıl da neşeyle, mutlulukla, coşkuyla kutlandı, inşallah sonsuza kadar da kutlanacak. O coşkuyu hissedebilmek için gençlerin yüreklerine, beyinlerine girebilmeleri gerekir ki, onu çok şükür henüz başaramadılar.ARINÇ’LA AYNI FİKİRDEYİM Bu girişi yaptıktan sonra gelelim kıyafetlere... Manisa’daki Celal Bayar Üniversitesi öğrencilerinin kıyafetleri “Ankara” da beğenilmemiş, özellikle TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’ın beğenmediği söyleniyor.Bülent Arınç’la daha önce hiç aynı fikirde olmadım ama bu konudaki görüşüne katılıyorum. Ben de bu kıyafetleri yazacaktım, fırsat olmadı. O “öğrenciye yakışmayan” sapsarı boyalı saçları, aşırı makyajı, sahne kıyafeti gibi dekolte ve kısacık etekli veya beli açık kıyafetleri görüp de yadırgamayan oldu mu bilmem... Kim hazırlamış bunları, nasıl kabul etmiş? 19 Mayıs’a mı, Eurovision’a mı katılıyorlar?Öğrencilere uygun kısa kollu veya kolsuz tişört-şort ya da şort boyu pilili etek (dizden en fazla bir karış yukarda) olamaz mıydı?Mutlaka bir uçtan ötekine fırlamak mı gerekiyor, arada makul bir kıyafette karar kılmak neden bu kadar zor?Manisa Belediye Başkanı gelecek yıl aynı sorunun yaşanmayacağını söylemiş. Hazır olalım, bu sefer de uzun kollu, dizin iki karış altında spor kıyafetleriyle veya eşofmanlarla çıkacaklardır karşımıza...Ortası yok ya bunun!*****Ne yapmış Üskül, ne yapmış?Yani gerçekten Türkiye iyice şaşırdı, doğruyla yanlış “sapla saman” oldu, başka açıklama gelmiyor insanın aklına...Bugüne kadar AKP Mersin Milletvekili Zafer Üskül’ü de defalarca eleştirdiğim, farklı görüşte olduğum konular çıkmıştır ama bu son “eşcinseller” olayının konu edilmesine bile hayretler içinde kalıyorum. Başka meselelerden dolayı kuyruk acısı hisseden birileri çıkıyor ve eşcinsellerin toplantısına katıldığı, “AKP eşcinsellere de aynı mesafede” dediği için Üskül’e hakaret anlamında isimler takıyor, biri “Beynimden vurulmuşa döndüm, bu sapıklarla ne işi var” diyor.Bıraksanız falakaya yatıracaklar neredeyse, insaf yahu!Bir kere Zafer Üskül “İnsan Hakları Komisyonu Başkanı”... Sadece görevi nedeniyle de tüm insanlara, vatandaşlara ayrımcılık yapmadan bakmak, davranmak, haklarını gözetmek zorunda. İkincisi “demokrasiyi, demokratik hakları” kendi için olunca hiç dilinden düşürmeyen bir partinin mensubu, bu iki durum bile “insan hakkı ve demokrasi deyince benim aklıma sadece dini sembol hakkı gelmiyor” demesi için yeterli.Çağdaş insan hakları marjinal kesimlere bakış kalitesiyle ölçülüyor artık dünyada ve eşcinseller de bu haklar kapsamında kabul görüyor, kendi yaşamlarını istedikleri şartlarda, kendi tercihlerine göre sürdürmeleri sağlanıyor, bazı ülkelerde evlenmelerine de izin veriliyor. Kaldı ki bazılarının doğuştan, hormonları nedeniyle bu duygulara sahip oldukları bilimsel olarak da ortaya konmuş durumda.Peki aynen Leyla Gencer’e “Bizim Boğaz’ımızı kirletmesin” dedikleri gibi eşcinsellere ve onlara eşit davranılacağını söyleyenlere de hakaret edenler bu ayrıcalığı, bu hakları nereden almışlar acaba?Kendin karşı olabilirsin, uzak durabilirsin, “rol model” olmamaları gerektiğini savunabilirsin ama aşağılayamazsın, hakaret edemezsin. Böyle bir hak-kın yook !Aslında bütün bunlar “demokrasi”den dem vuran kimilerinin imkanları olsa “kendilerine benzemeyen”lere ne kadar demokrat (!) bir anlayışla yaklaşacaklarının küçük bir göstergesi.Ve üstelik... Yıllarca normal insan görüntüsünde uzun yıllar topluma karışan ne sapıklar görmüş bu ülkede kimsenin kimseye söyleyecek lafı yok!Bence, her konuda ne düşündüğünü anında söyleyen Başbakan Erdoğan bu konuda da ne düşündüğünü, Zafer Üskül’ün haklı mı, haksız mı olduğunu mutlaka açıklamalı.

Devamını Oku

AB acaba AKP’ye tehlike mi yaratıyor?

23 Mayıs 2008

AKP’nin kapatma davası ile ilgili olarak AB’den yargıya karşı baskı yardımı istemesi, onların da bunu seve seve ve periyodik aralıklarla, düzenli olarak yapmasının yarattığı önemli bir tehlike gözden kaçıyor.Avrupa’da parti kapatma davaları konusunda uzman Anayasa hukukçusu Ekrem Ali Akartürk bu tehlikeye dikkat çekiyor:“Türkiye’de parti kapatma nedenleri hem Anayasa’da hem de yasalarda düzenlenmiştir. Siyasi Partiler Yasası’nda “Milli devlet niteliğinin korunması ile ilgili yasaklar”dan biri, siyasi partiler için şöyle diyor;79. Madde- Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyeti’nin milletlerarası hukuk alanında bağımsızlık ve eşitsizlik ilkesine dayanan hukuki ve siyasi varlığını ortadan kaldırmak, yahut milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzel kişilerin karışmasını sağlamak amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.” Ekrem Ali Akartürk keşke daha önce uyarsaydı ama hiç değilse bundan sonrası için yararı olur belki!*****AKP-Yargı kavgası ve AKP’nin bilinmeyenleriBildiğiniz gibi Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun AKP’ye açılan kapatma davasından sonra yargıya yönelik saldırıların, iç ve dış baskıların artması üzerine yaptığı sert açıklama ve Hükümet’in buna verdiği aynı sertlikteki cevap ülkedeki mevcut gerginliği daha da arttırdı.Son gelişmeler, TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın Anayasa Mahkemesi’ne “3. yol önerisi”, bazı bakanların yabancı ajanslara yaptığı “AKP kapatılacak” açıklamalarıyla, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün izlenmesi olayıyla, AB’den aralıksız gelen ve “Türk yargısına baskı” anlamındaki açıklamalarla zaten arapsaçına dönmüş olan konuyu içinden çıkılmaz hale getirdi.Bu hafta Her Açıdan’da geçen Pazar başlayıp da süre nedeniyle tamamlayamadığımız “AKP’nin kapatılması mı, kapatılmaması mı daha büyük ihtimal”, “AKP kapatılırsa ne gibi gelişmeler olabilir, nasıl bir Meclis tablosu ortaya çıkar”, “Bugüne kadar hiç dile getirilmemiş olan yargı tarafsızlığı bugün neden ısrarla vurgulanıyor”, “Siyasi yasaklı bir parlamenter bağımsız milletvekili olabilir mi” gibi sorulara yenilerini ekleyerek tartışmayı sürdüreceğiz.Yargıtay Başkanlar Kurulu bu bildiriye neden gerek gördü, Danıştay neden onları destekleyen bir bildiri açıklama lüzumu hissetti? Cemil Çiçek’in “Yargıtay’ın bildirisi siyasidir” sözü doğru mu?AKP’de neden yöneticilerden başka kimse konuşmuyor, parti içi demokrasi var mı?“Darbeyi meclis yapsın” diyenler neyi öneriyor?Yapılacak bir Anayasa değişikliği ile kapatma ihtimali durdurulabilir mi?Anayasa hukukçuları ve eski Anayasa Mahkemesi üyeleri “siyasi yasaklıların bağımsız milletvekili olması” konusu, Sabih Kanadoğlu’nun ve Yüksek Seçim Kurulu Başkanı’nın “olabilirler, engel yok” yorumları için ne düşünüyor?Bu soruların cevaplarını ve şimdiye kadar hiç duymadığınız bazı olayları, gerçekleri; AKP eski Milletvekili Turhan Çömez, Hatay Bağımsız Milletvekili ve AKP eski Milletvekili Fuat Geçen, Bahçeşehir Üniv. Öğretim Görevlisi-Anayasa hukuku uzmanı Prof. Dr. Süheyl Batum ile Refah ve Fazilet Partileri eski Milletvekili-Anayasa Hukuku uzmanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak’ın katılacağı Her Açıdan’da duyabilirsiniz.25 Mayıs Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da... Hepinizi bekliyorum.

Devamını Oku

Garip benzerlikler

23 Mayıs 2008

Öyle görünüyor ki AB’nin Türk yargısına yaptığı baskı bütün tepkilere ve Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun dayanamayarak yayınladığı bildiriye rağmen azalmayacak, artacak.Onlar Türkiye’deki destekçilerini de arkalarına alarak (bkz. Sivil Anayasa Taslağı’nı hazırlayanlardan Prof. Yavuz Atar’ın son açıklaması) bu yapılanın baskı değil “eleştiri veya uyarı” olduğunu kabul ettirmeye çalışıyorlar.Oysa elbette saygı sınırları içinde “yargı da eleştirilebilir” ama yargıya hakaret edilemez, görüş empoze edilemez.Avrupa Parlamentosu’nun (yine jjt-vıjjt benzeri isimli) Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten alaylı bir ifadeyle “Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun yayınladığı bildiri Yargıtay’ın ne kadar bağımsız ve tarafsız olduğunun en açık örneğidir” demiş, sonra da “Venedik Kriterleri’ne uyması gerektiğini” öne sürmüş. Cemil Çiçek’in “Yargıtay taraf olduğunu göstermiştir” sözüyle ve bugüne kadar hiçbir davada akla gelmediği halde son haftalarda bazı köşe yazarları tarafından sık sık gündeme getirilen “tarafsızlık-bağımsızlık” tartışmasıyla ne çok benzerlik var değil mi?Avrupa Parlamentosu’nun açıkladığı “2007 yılı Türkiye Raporu”na da Ruijten (kendi yazmış raporu) bunların benzerini yazarak AP adına “Davanın sonuçlarından kaygılıyız. Anayasa Mahkemesi’nde hukukun üstünlüğüne saygı gösterilmesini, Avrupa standartlarına, Venedik Komisyonu tüzüğüne saygı gösterilmesini bekliyoruz” demiş. TÜRKİYE ŞAMAR OĞLANITürkiye’nin yüksek mahkemesine hukukun üstünlüğünü öğretiyor yani... “Avrupa standartları”ndan söz ederken de Avrupa’da en önemli yargı kurumunun AİHM olduğunu ve onun geçmişte verdiği kararlar ile gerekçelerini umursamıyor. “Ben Başsavcıların Türkiye’deki kadar özgür olduğu başka bir ülke tanımıyorum” derken Portekiz’de bir vatandaşın (bile) partilere kapatma davası açma hakkı olduğunu, şu anda İspanya’da iki partiye kapatma davası açılmış ve mahkeme kararıyla bu partilerin 9 Mart 2008’deki milletvekili seçimlerine katılmasının yasaklanmış olduğunu hiç mi hiç hatırlamıyor.Acaba Avrupa standartlarına göre bu ülkelerin yasalarına ve mahkemelerine de aynı alayları ve “sert uyarıları” yaptılar mı, yoksa Türkiye’yi ve yüksek mahkemelerini şamar oğlanı mı sanıyorlar?Şu ana kadar Türk yargısına yaptıkları ve “uyarı, eleştiri” maskesi altında gizledikleri baskılara, neredeyse “AB’ye almama”ya vardırdıkları tehdit kokan açıklamalara bakılırsa Anayasa Mahkemesi’nden istedikleri “hukukun üstünlüğüne saygı” aslında tam da kendilerine gerekiyor.Bizde de “Avrupa ülkelerinde Yargıtay’ın bildiri yayınladığını duydunuz mu” diye soran pekbilmişler var. Onlara başka bir soruyla cevap vermek lazım:Peki siz Avrupa ülkelerinde yargıya, hele de yüksek yargıya buradaki gibi saldırıda bulunulduğunu, baskı altına alındığını, hakaret edildiğini duydunuz mu?

Devamını Oku