Birçok okurum bir internet sitesinde Atatürk’le ilgili “kabul edilemez iftiralarla dolu” yazılar yazıldığını bildirmekteler. Bunu gazete köşelerinde yapan nankörleri (her şeyden önce kendilerine sıfırdan bir özgür ülke yaratan kahramana karşı nankörlüktür elbette) de gördüğümüz için önce bekledim.Mektuplar artınca açıp (http://www.radioislam.org/ataturk/jewish.htm) baktım. Hani ‘pes ötesi’ derim ya, bu ‘pes’in çok çok ötesinde. Utanmazlık sınırını da çoktan aşmış.Geçen Pazar aslında bu siteyi görmeden, Atatürk hakkında atılan iftiraları TV programımda gündeme getirmiş, bu tür iftiraların dindeki yerini Yaşar Nuri Öztürk’e sormuştum.Öztürk açıklamasında “Bunun en büyük günahlardan biri olduğunu Hz. Ayşe’ye atılan iftiralardan da söz ederek” anlattı.Hele de “bir insanı kendi dininden çıkarıp başka bir dindenmiş gibi göstermenin en büyük kafirlik olduğunu” söyledi. Artık yukardaki siteyi yazanlar kendilerinin ne durumda olduğunu bir düşünsünler.Yalanlarını ortaya çıkaran, halka gerçekleri anlatmaya çalışan onlarca yazarı, onlarla birlikte sanatçıları, diplomatları, bazı siyasetçileri, birçok meslekten insanı (bu insanların çoğunun anlamını bile bilmediği) “Sabetayist diye bir şey” ilan eden, kendilerine “haydi ispatlayın” dendiğinde dilini yutan bu utanmazlar Atatürk’e neler yakıştırmamışlar ki...Yahudi diktatör, Sabetayist, dönme, mason, Saddam’la bile kıyaslanamayacak diktatör... Neredeyse ateistlerle de kıyaslanıyor, okulu, babası, annesi kötüleniyor, Selanikli oluşu bütün bunları haklı çıkaran bir özellik gibi sunuluyor.Kinross’un ağzından Mustafa Kemal’le karşılaşıp konuştuğu ve onun kendisine “Sabetayist” olduğunu söylediği yalanı aktarılıyor (Koskoca Mustafa Kemal, dini ağzından düşürmeyen, savaşlara, Meclis’i açmaya, konuşmalarına dua ederek başlayan bir insan üstelik o zekayla, yeni karşılaştığı birine bunu söyler mi, bari iftira atarken azıcık mantıklı olsalar. Kinross atmışsa bari o olsaydı...)Atatürk’ün izinden giden tüm liderlerin de “kripto-Yahudi” oldukları belirtiliyor.David Musa Pidcock diye bir ressamın “Grand Expose” isimli (birbirine sarılmış çıplak çiftlerin olduğu) tablosu da konmuş, altına “Hür Masonlar, dönme ve gizli Yahudiler” yazılmış.Yani kısacası, Atatürk’ü iyi tanımayanlara, araştırmadan her duyduğuna kolayca inananlara “ondan nefret etmelerini sağlamak”, böylece açtığı aydınlık yolu karanlık göstererek onları kendi karanlıklarına çekmeyi başarmak için çok kurnaz ama aynı derecede utanmaz bir yöntem.İşte onun özverilerine, iyiliklerine ancak böyle teşekkür (!) edilebilirdi. Hiç mi dürüstlük, onur, ilke, saygı, sevgi gibi kavramların yanından geçmediniz demek lazım.Yazıklar olsun!(Not: Bu rezaletlere sessiz kalan, izin veren sorumlu kişi ve kurumlara da...)*****Şeref madalyası işe yarasın! Biliyorsunuz AKP Hükümeti Suudi Arabistan Kralı’na Bakanlar Kurulu kararı ile “Şeref Madalyası” verdi.Hangi yararlı hizmetinden dolayı bu şeref madalyasına sahip olabildi öğrenemedik, hangi nedenle Türkiye tarihinde görülmemiş şekilde Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız bu kralın ayağına giderek o ortada, kendileri iki yanında oturarak pozlar verip fotoğraflar çektirdiler anlayamadık.Ama şimdi bu “Şeref Madalyalı Kral”ın madalyasını hiç değilse hak edebileceği bir durum var ortada.Türk vatandaşı Sabri Boğday sırf bir Arap “Allah’a küfretti” diye iftira attığı için, adamcağız yabancı bir memlekette haklılığını ispatlayacak şahitleri bulamayacağı oysa Arap “bulacağı” için göz göre göre büyük bir yanlışlığa kurban gidecek ve idam edilecek.Kral istese pekalâ onu kolayca kurtarabilir. Gül, Erdoğan ve Dışişleri bu baskıyı aralıksız sürdürmek ve başarmak zorundadır. Tüm imkanlar bu yönde seferber edilmelidir.Boğday idam edilecek olursa iki ülke ilişkilerinin zedeleneceği ve Kral’ın kendisine de Türkiye’de hiçbir yatırım izni verilmeyeceği (kayıpsa kayıp, başka yerden kazanırlar, onur denen bir şey var) anlatılmalıdır.Tabii bu durumda o şeref madalyası da bu ilkellikleri yapan ülkenin kralından geri alınmalı ama nerede bunu yapacak irade?
TESEV Başkanı Can Paker’in VATAN’a verdiği röportajda irdelenecek çok nokta var ama özellikle “Toplumun sadece yüzde 30’unun laik olduğu, bunlara elit de denebileceği” cümlesi ilk bakışta dikkati çekiyor.Bu “yüzde 70’in laik olmadığı” ki bundan “laik rejimi de istemediği” sonucuna varabiliriz, nereden çıkmış bilmiyorum. Ama eğer TESEV yeni bir araştırma yaptıysa bile bunda bir hata olmalı diye düşünürüm.Bırakın geçen seçimde yüzde 53’ten fazla seçmenin diğer partilere oy vermiş olmasını, AKP’ye çeşitli nedenlerle oy verenler arasında da Türkiye’nin laik-demokratik rejiminin korunmasını isteyen esaslı bir yüzde olduğuna hiç şüphe yoktur.Bunun yanında laik olmak neden “elit” olmayı gerektiriyor, “liberal demokrat” olmanın şartı laikliğe karşı çıkmaktan veya “eğitimli, saygın, seçkin, birikimli” anlamına gelen “elit”i, dolayısıyla bu özellikleri reddetmekten mi geçiyor o da hiç belli değil. Ve çok anlaşılmaz...“Elit”i “zengin” anlamında alıyorlarsa bunu diline dolayanların hepsi zengin. AKP yöneticileri, milletvekilleri, destekleyen tüm gazeteciler para içinde yüzüyor. Ülkenin en büyük holding patronlarının çoğu AKP’yi destekledi ve hâlâ destekliyor.O zaman bu ne demektir ki devamlı tekrarlanmakta ve yabancı basının, AB temsilcilerinin de tekrarlamasını sağlamaktalar.Ayrıca, laikler için böyle “süslü, zarif ve dışlayıcı” deyimler kullanıldığına göre acaba AKP ve onu destekleyen grupların laikliğe karşı olduğunu mu anlamamız gerekiyor.Dediğim gibi, çok “anlaşılmaz” var, çok!*****AKP medyası hızla büyüyor!Biliyorsunuz STAR gazetesinin üçte bir ortağı Ethem Sancak Tayyip Erdoğan’a çok yakın bir isim ve son günlerde dedikodusu bitmeyen, yine AKP’ye çok yakın bazı gazetecilerin “Başbakan’la yemek buluşması”nda da oradaydı.Yemeğin hemen ertesinde öğrendik ki Ethem Sancak STAR gazetesinin tamamını alıyormuş. Herhalde bunu yapacak imkana sahipti de daha önceden almadı, yoksa neden şimdi tam “Sabah- atv”nin de AKP’ye ait olmasından hemen sonra bunu yapsın?Zira parası olmasa da daha önce alabilmesi mümkün olmalıydı. Çalık’ın Sabah’ı alacak parası olmayıp son gün Katar Şeyhi’yle ortak olarak ve devlet bankalarından 750 milyon dolar kredi verilerek alması mümkünse, bunun üzerine bir de “gazete alacak imkanı yokken” kendisine krediyi veren Halkbank’ı bile almaya kalkıyorsa bu da rahatlıkla (!) olabilirdi.Son haber “Bugün” gazetesinin sahibi de “Kanaltürk”ü almış. Ne güzel değil mi?Yakında Bahçeşehir Üniversitesi’nde Amerika Barış Enstitüsü ile ortak bir uluslararası medya sempozyumu yapılacak. Onlara Türk medyasını nasıl anlatmalıyız acaba;“Yarısından çoğu iktidar medyasıdır” desek basın özgürlüğünün Türkiye’deki içler acısı halini anlatmaya yeter mi dersiniz?*****“Türkçe ezan” baskı mıdır?Pazar günü yaptığımız “Her Açıdan” programı yine büyük bir ilgiyle izlenmiş. Çok sayıda teşekkür mektubu geldi, bu kadar yararlı bir program olduysa ne mutlu bize...Bazı konuşmalara gelen tepki mektuplarını ise ayırdım, örneğin “Türkçe ezan” okunmuş olmasının bir baskı olarak görülmesine veya “cumhuriyetten sonra inananlara baskı yapıldığı”nın söylenmesine, “dinsizler” vurgusu yapılmasına tepkiler var. Bunları daha sonraki programlarda tekrar inceleyeceğiz, izleyicilerimiz hiç merak etmesinler.İlgilerine çok teşekkür ediyorum.
Bence ikincisi doğru, çünkü kendisi kadar akıllı kimseciklerin olmadığını düşünerek pek moda takiyye oyununu oynuyor.Aslında bir yandan Türkiye’yi “AKP kapatılırsa AB süreci durdurulur” diye tehdit ediyor, bir yandan da AB’ye “Bakın size yol gösteriyorum, bu tehdidi siz de bize arka çıkmada kullanabilirsiniz” yapıyor.Şimdi onun sözlerini okuyun, bakalım siz farklı bir yorum yapabilecek misiniz?47 ülkenin Dışişleri Bakanlarını bir araya getiren Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında AKP’nin kapatılma davasının da gündeme geldiğini ama bunun kendileri tarafından değil Avrupalılar tarafından gündeme getirildiğini, kendisinin Türkiye’yi Avrupa’ya şikayet etmek gibi bir niyetinin olmadığını söyleyerek başlamış.Daha önce “AKP’nin kapatılması durumunda AB ile tam üyelik görüşmelerinin kesileceğini” iddia ederken bu kez: “Kapatma yönünde karar alınırsa bunun tabii bazı sonuçları olur. Kuşkusuz Türkiye’nin AB yolunda devam etmesini istemeyenler bunu kullanacaktır. Partimiz kapatılırsa bu Kopenhag Kriterleri’ne göre değerlendirilir” demiş ve daha önce uluslararası muhataplarının Türkiye’ye övgüler yağdırdığını oysa son iki aydır bunun yerini olumsuz bir bakışın aldığını eklemiş.Ben “daha önce” ile bir fark göremiyorum, ya siz?Fark göremediğim gibi Türkiye’nin Dışişleri Bakanı olarak sırf “partimiz kapatılırsa” korkusuyla ülkenin geleceğiyle oynamasını; Türkiye’yi istedikleri anda “AB’ye girememekle, sürecin durdurulması tehdidiyle” sıkıştırabileceklerini onlara empoze etmesini son derece samimiyetsiz buluyorum.Zaten fırsat arıyorlar, bu fırsat bizzat Dışişleri Bakanı tarafından veriliyor, inanılmaz yani!Kendi akademisyenlerimizin Ermeni diasporasına Türkiye’yi sıkıştırmakta destek olması gibi bir şey...Babacan bu kadar kendini sıkmasın, AB’ye Kopenhag Kriterleri’ni hatırlatmasına gerek yok. Daha önce Venedik Kriterleri’ni de hatırlatmışlardı ama onlar zaten hepsini biliyorlar. Ayrıca bunları AİHM de biliyor.Ve bunların üçü de zaten “ortak değerlerde” birleşiyor. O zaman bu kurnazlıklara, kışkırtmalara ne gerek var?Bir Dışişleri Bakanı için çok ayıp olmuyor mu?(Not: Sanki bundan önceki Meclis’ler halk iradesini yansıtmıyormuş gibi “Artık halkın gücünün ortaya çıktığı günler geldi, herkes buna alışmalı” türünden popülist ve ucuz aldatmacalarına, reklâmlarına değinecek yer kalmadı maalesef!)*****Hayatsız Kadın Ayşe!12 Eylül dönemindeki işkenceleri o dönemin 6 devrimci, 6 ülkücü gençlik liderinin anılarıyla sunduğu “12 Sanık, 12 Tanık” da çok güzel, belge niteliğinde bir kitaptı ve onu da size önermiştim.En zor ve tehlikeli haberleri olayların tam göbeğinden, en doğru ve canlı şekilde vermesiyle tanınan haberci Alper Uruş bütün bu zor görevlerin içinde yeni bir eser ortaya çıkarmayı başarmış. Tam da çocuk ve kadın istismarının, şiddetinin iyice alevlendiği, dede yaştaki adamların küçücük kızlara, polisinden bürokratına güvenilmesi gereken adamların çocuk yuvalarındaki çocuklara... İnsan adı verilen yaratıkların bebeklere utanmadan, sıkılmadan, korkmadan taciz ve tecavüzde bulunduğu...Bebeklerin vücudunda sigara söndürülüp duvarlara çarpıldığı bir barbarlık, yamyamlık döneminde çocukların nasıl geneleve düşürüldüğünü anlatıyor.“Hayatsız Kadın Ayşe” 9 yaşında tecavüze uğrayan, sonra kocası tarafından geneleve satılan ve bir gün 2007 seçimlerinde İstanbul Bağımsız Milletvekili olan Ayşe Tükrükçü’nün hayat hikâyesi ve adeta bir film senaryosu gibi (çok da güzel bir film olabilir) yazılmış.İnsanın kendi ülkesinde bu tür canavar ruhluların sokaklarda gezdiğini, kendini “aile babası” gibi tanıtarak en büyük alçaklıkları yaptığını görmesi tüyler ürpertici...Gerçekleri öğrenip bu hayasızlığa el birliğiyle son vermeye çalışmalıyız, Hayatsız Kadın Ayşe’yi okuyun.
Dün, önce iktidara yakın köşe yazarları tarafından başlatılan, sonra Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın o köşelerdeki ifadeyi aynen tekrarlayarak “hakimlerin tarafsız olması gerekliliğinden” söz ettiğini ve sonra yine aynı ifadenin Adalet Bakanı tarafından tekrarlandığını, son olarak da “yargı reformu” diye yapılan değişikliğe konduğunu anlatmıştım. “Anayasa değişikliği” diye yapılan müdahalelerde nasıl ki asıl amaç “türban serbestisi” ise, yargı reformu da aslında onların tarifine göre “yargının tarafsızlığının” yani kendilerinden yana taraf olmasının sağlanması.Peki bu cici yargı reformu yargıyı nasıl tarafsız (!) hale getirecek: Kendi deyimleriyle hakimleri “milli irade”ye seçtirerek.Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin çoğu, dün maddeler halinde saydığım bağımlılık (dolayısıyla taraflılık) yetmiyormuş gibi Meclis tarafından seçilecek. Sonra...HSYK Yargıtay üyelerini seçecek.Yargıtay üyeleri Yargıtay Başsavcısı olacak 3 üyeyi belirleyecek.Cumhurbaşkanı da (aldıkları oya filan bakmadan) aralarından istediği kişiyi Başsavcı yapacak.Böylece, örnek gösterdikleri ABD’den tümüyle farklı, oradaki “kesin kuvvetler ayrılığı”nın aksine yasama ve yürütmenin yekpare hale geldiği, Cumhurbaşkanı’nın da bu bütünlüğün içinde olduğu, medyanın yarısının iktidar medyası durumunda bulunduğu Türkiye’mizde “yargı denetimi” de cici cici, tümüyle ortadan kalkacak.“Mutlak iktidar” sağlanmış olacak.Asıl yargı darbesi bu değilse nedir? Başbakan “Dere geçmediğimiz günler de gelecek” sözüyle bu günleri mi kastetti acaba?*****Ollie AB adına konuşmuyor Türk insanı son yıllarda kendisini yönetenler tarafından çifçisinden, Güneydoğu’da terör mücadelesi yapan askerine, şehitlerine, işçisine kadar her tür hakareti, aşağılanmayı yaşadı... Eline poşet tutuşturularak aldatılan ve aslında özgür iradesiyle karar vermesi gerekirken “maddi imkansızlığı, çaresizliği” istismar edilerek aşağılanan kitleleri saymıyoruz bile... Şimdi bütün bunların üstüne Türk yargısı ile rejime saygılı halk kesimlerinin hakaretine sıra geldi. Siyasetçisinden köşe yazarına ve sonra da AB’sine, ABD’sine kadar önüne gelen hakaret yarışında...Yapılan görüş bildirmek olsa susup dinleyeceğiz ama bu değil, düpedüz baskı... Saygısızlık.Ertuğrul Özkök dünkü yazısında bu konuya değinmiş, AB’nin neredeyse laik rejimi korumaya çalışan kesime “faşist” damgası vurduğunu söylemiş, sonra da Başbakan Erdoğan’ın “AKP ortalama Türk’ün partisidir” sözünden yola çıkarak “ortalama laik Türk”ün özelliklerini gayet güzel sıralamıştı. Bence tek bir eksiği vardı... Ortalama laik Türk çıkarları uğruna ülkesinin dünyada parmakla gösterilen ve büyük bedeller ödenerek kurulmuş rejiminin tehlikeye atılmasına destek olmaz. Onda Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştiren, bu ülkeyi kazananların dürüst ve özverili ruhu vardır. O yazıda Özkök “Olli Rehn’in sözleri şahsi değerlendirmesi midir, yoksa AB’nin belirlenmiş siyaseti mi emin değilim” diyordu. AB’nin siyaseti olamayacağı baştan beri ortada çünkü Ollie, Joost ve diğer AB temsilcileri konuşmalarıyla, pek değer verdiklerini sık sık vurguladıkları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de saygısızlık yapmış ve onu hiçe saymış oluyorlar.Ortada bir hata varsa AİHM’ye ve Kopenhag, Venedik Kriterleri’ne güvenmek zorundalar aslında.Bunu yapmak yerine abuk subuk ötüp durmaları o saygısızlığın açık işaretidir
Bizim Olli her yemeğe maydanoz olmayı sevdiğinden “yargı reformu” adıyla bilinen ve lakin gerçekte ne olduğu kısa süre sonra anlaşılacak olan bitmemiş taslağı da herkesten önce gördü.Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin Türkiye’den önce ona sundu ve kıyamet koptu. Ülkenin hukukçuları, baroları ayağa kalktılar.Ben anlayamıyorum neden böyle yaptıklarını, artık alışmaları lâzım değil mi, Anayasa değişikliği taslağı da Türkiye’den önce ABD’ye götürülmemiş miydi?“Alışırsınız demokrasisi” böyle, alışacaksınız. Şimdi...Biliyorsunuz birkaç gün önce Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bir büyük tesadüf sonucu, iktidara yakın gazeteciler tarafından bir süredir tekrarlanıp duran “hakimlerin bağımsız olması yetmez, tarafsız olmalılar” demişti durup dururken...Ve Anayasa Mahkemesi’nde iki önemli dava varken.Ben de hakimlerin bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerini ve yargıçların elbette “Anayasa’dan bağımsız ve tarafsız” hareket edemeyeceğini açıklamış ve Kılıç’ın neyi kastettiğini ve neden tam şu sırada bunlardan söz ettiğini sormuştum.Tabii cevap gelmedi ama bu arada bir büyük tesadüf daha oldu ve “hakim tarafsızlığı” konusu Olli’ye sunulan taslakta yer aldı.Bakan Şahin de “Yargı bağımsızlığını tarafsızlıkla güçlendireceğiz” dedi.Yargı tarafsızlığı bağımsızlığının devamı olduğuna göre bu neden ısrarla tekrarlanıyor, kilit soru bu...Önce neden “bağımsızlığı boş verin, tarafsızlık daha önemli” diyorlar ona bakalım.Çünkü asıl istenen yargının “bağımlı” böylece “kendilerinden yana taraflı” olması... Şu anda Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu tamamen siyasi gücün baskısında... Bütün dosyalar Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanıyor. Ancak istenen bilgiler dosyalara konabildiği gibi ancak istenen dosyalar yargıçlara veriliyor.HSYK sekretaryasında Kurul’un değil Bakanlığın seçtiği ve yönlendirdiği kişiler çalışıyor.HSYK Başkanlığı’nı da bağımsız bir hakim değil Adalet Bakanı yapıyor.Hakimleri Adalet Bakanlığı kendi müfettişleriyle istediği anda, istediği şekilde denetliyor ve istediği yere gönderebiliyor.Söyleyin şimdi yargı bağımsızlığından söz edebilirler mi?Aynı şey Anayasa Mahkemesi için geçerli... Eğer bir şikayetleri varsa Mahkeme yargıçlarının yine yargıçlar tarafından seçilmesini, böylece bağımsız ve tarafsız olmasını sağlayabilirler, neden böyle bir adım hiç düşünülmedi ve düşünülmüyor?Çünkü, yine cumhurbaşkanının seçmesi “çok daha uygun” olacak.***Ilımlı İslâm ve Müslüman demokrat!Son günlerin haberlerini hatırlayın.. Gazete manşetlerinde Spor Akademisi Öğretim Görevlisi’nin kız öğrencisine tecavüz girişimi, 8 yaşındaki çocuklara sapıkların ve hatta sapık babaların tecavüz haberleri...Ve sonra çıkıp bu vahşete “dinle bağlantı kurarak arka çıkan” ilahiyatçı veya gazeteciler.Türkiye için bundan daha korkunç, utanç verici bir tablo olamaz. Onun için Pazar günü Her Açıdan’da: “Türkiye’de din adına yapılan kasıtlı yanlışlar, İslâm nasıl yozlaştırılıyor” konusunu tartışacağız.Bu tür insanlık dışı olayların İslâm’da gerçekten yeri olabilir mi?Türkiye’de “ılımlı İslâm” kavramı aniden nasıl ve neden ortaya çıktı, din siyaset ve ticarette nasıl kullanılıyor?İslâm’la laiklik ve Atatürk arasında bir uyuşmazlık olabilir mi; İslâmcıların laiklikten hoşlanmaması ve İslâmi rejimlerin laik olamamasının sebebi nedir?“Atatürk rozetiyle camide namaz kılınamaz” diyen imam haklı mı?Türban bilinçli olarak “nifak unsuru” mu yapıldı?Bunların ve daha birçok sorunun cevabını son kitabı “Allah İle Aldatmak” kısa süre önce satışa çıkan Yaşar Nuri Öztürk, Milli Gazete Yazarı Mehmet Şevket Eygi ile Laiklik ve Karşılaştırmalı Dinler Uzmanı Aytunç Altındal’ın katılacağı programda bulabilirsiniz.Sonradan “Programı kaçırdık, nasıl izleyebiliriz” diye soranlar çok oluyor, tekrarı ise nadiren veriliyor. Onun için ‘kaçırmayın’ derim.11 Mayıs Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da... Bekleriz.
Hürriyet gazetesinin dünkü manşetini okuyup da cinleri tepesine çıkmayan kalmamıştır herhalde.Bir tek, haberde adı geçen “Sufi Gözüyle Kadın” isimli ve anlatıldığı kadarıyla bile içeriğinin bir kepazelik olduğu anlaşılan kitabın yazarı dışında...Vallahi biz bu memlekette “çocuk tecavüzlerinde verilecek cezalar için çocuğun rızası olup olmadığı sorulsun” diyebilecek, bu kadar insanlık dışı öneriler yapabilen, bunun ceza kanununa konmasını isteyebilen profesörler de gördük. Onun için: “80 yaşında bir şeyhin 14 yaşında bir çocukla evlendiğini, ilk gece 60 kez ilişkide bulunduğunu, sonra da ‘sana acımamış olsaydım...’ diye başlayan garabeti yumurtladığını, Hz. Süleyman’ın bir gecede 1000 karısını hamile bıraktığını” anlatan Profesör’e de şaşıracak halimiz kalmadı.Ama şaşırtıcı olan aynı adamın bir de dönüp sıkılmadan “Yanlışlar medya tarafından körükleniyor” filan demesi... Bu yanlışın yanında başka yanlışın lafı mı olur beyim?Üstüne üstlük bu kitapta “Aile ve çocuk eğitiminde tasavvufun önemine işaret edildiği” söyleniyor. Eğer bu kitap aile ve çocuk eğitiminde herhangi bir nedenle kullanılıyorsa vah ki ne vah!!Bütün bu anlatılan uydurma, abuk sabuk örneklerin yanında kitapta bir de:“Başta İbn Abbas ve İbn Mes’ud olmak üzere pek çok alim ve müfessire göre, Yasin Suresi’nin 55. ayeti ‘Cennete girenler bakirelerin kızlıklarını bozarak safa sürerler’ şeklinde yorumlanır” gibi ifadeler de var.Önce “kafayı cinsellikle, küçük kızlara tecavüzle bozmamışlarsa bu tür ifadelere bir kitap içeriğinde neden gerek duyulur ki” diye düşünüyorsunuz.Sonra Kur’an’ı açıp Yasin 55’e bakıyorsunuz:“Doğrusu bugün, cennetlikler eğlenceyle meşguldürler” yazıyor. Eh, şimdi de “Yukardaki kuyruklu yalan nereden çıktı, neden oraya kondu” noktasına geldiniz.Son nokta ise “İlahiyat Profesörü” denen birinin bütün bu saçmalıkları dinle ilişkilendirmeye “Hak erenler ve Allah dostlarının cinsel gücünün tam ve mükemmel olduğu”nu filan öne sürmeye gerçekten sıkılmaması.Hiç değilse kendi adlarına yapsalar, dine bulaşmasalar, İslâm dinini bu kadar aşağılamasalar, çocuk tecavüzünü bile dine maletmekten azıcık utansalar.Yazıklar olsun diyor insan!*****Şu “Cumhuriyet Çıkmazı” meselesi Beykoz’da Vatan muhabirlerine bir tarikat mensupları tarafından yapılan linç girişiminin ertesi günü gazetede yine aynı semtin bir sokağına “Cumhuriyet Çıkmazı” adının verilmiş olduğu haberi yayımlandı. Hemen arkasından tabela kaldırıldı.Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ise önce “Sokak isimlerinin insanların kendi yaşam biçimleri doğrultusunda koyulduğunu, bölge insanları tarafından bu isimlerin belde belediye başkanlarına önerildiğini” söylemiş. Sonra aynı açıklamada “Burada art niyet olduğunu sanmıyorum ama yaşayan insanların yaşam tarzlarını bu isimlerle ilişkilendirmek gibi yanlış bir değerlendirme yapılıyor. Cumhuriyet değerlerine karşı bir tavır olabileceğini sanmıyorum” demiş.Hangisi doğru? Sokak isimlerinin insanların yaşam biçimi doğrultusunda konduğu mu, yoksa bunların ilişkilendirilmemesi gerektiği mi? Birincisi olsa bile “Cumhuriyet” isminin çıkmaz sokağa konması ve “Cumhuriyet Çıkmazı” haline getirilmesi nasıl kabul edilebilir?.. Benim öğrendiğime göre sokak isimleri Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanmak zorunda, kim onayladı bunu?Her neyse, Kadir Topbaş’ın bu duruma mazeret araması ve “yaşam biçimi” hikâyesi anlatması olacak iş değil.Yine de sevinecek bir taraf aranabilir, iyi ki halk “Laik-Demokratik Hukuk Devleti Çıkmazı”nı önermemiş.Sonuçta cumhuriyete karşı olanlar “hukuk” dahil onu oluşturan tüm değerleri karşılar çünkü!
Salı günü baba tarafından memleketim Adana’daydım. Çağ Üniversitesi öğrencilerinden gelen isteği “öncelikle hemşehrilerim oldukları için” kıramayarak onlarla bir sohbete katıldım. Başta Rektör Prof. Dr. Yener Gülmez olmak üzere; Rektör Yrd. Prof. Dr. Çetin Bedestenci, İdari Bilimler Fak. Dekanı Prof. Dr. Mustafa Mazlum, Meslek Yüksek Okulu Md. Prof. Dr. Mustafa Başaran, Halkla İlişkiler Bölüm Bşk. Yrd. Doç. Dr. Haluk Korkmazyürek, Uluslararası İşletmecilik Öğretim Görevlisi Dr. Murat Haseki’nin de katıldığı yemekli sohbet de bir o kadar keyifliydi, hepsine bir kez daha teşekkür ediyorum.Bu nedenle hiperaktifliğimle bile yetişemeyerek siz sevgili okurlarımdan ayrı kaldım, kusura bakmayınız efendim, telafi ederiz inşallah...Çok konu var çok, nereden başlasak? Önce televizyonda yaptığım “21. Yüzyılda Dini Daha İyi Anlayabilir miyiz” başlıklı programlardan rahatsızlık duyanlar var, ondan söz edelim.Birtakım hocalar çıkıp “dini karmakarışık hale getirmek, Müslümanları şüpheye düşürmek istiyorlar” benzeri sözler sarf ediyorlar. Elbette din magazin programlarında konuşulacak bir konu değildir, soruları doğru sorabilmek için bile dini inceleyen insanlara gerek vardır.Onun için “Her Açıdan” çok doğru adrestir, seçilen konuşmacılar Türkiye’nin en iyi, en yetkili uzmanları olduğu gibi, moderatör de (bu izninizle ben oluyorum) dini çok uzun yıllardır araştıran, yeterli ölçüde bilen biridir.Uzun lafın kısası bu programdan dolayı telaşlanmalarına, hemen ertesi gün toplumu yine din üzerinden kışkırtmaya, bölmeye, insanları hedef göstermeye çalışmalarına hiç gerek yok, hatalı bir şey söylenemeyeceği gibi olsa olsa “aydınlanma”ya neden olur, insanların yanlış bilgilerle aldatılmalarını önler. Yoksa ben mi yanılıyorum, asıl rahatsızlık duyulan bu mu?Gittiğim yerlerde türbanlı kadınlar da ilgi ve sevgi gösterdiklerine, teşekkür ettiklerine göre her kesim memnun görünüyor, bu telaş niye?Gelelim diğer konulara... “Baba Çalık”ın TEDAŞ’a 17 milyon YTL (tüm Malatya’nın elektrik borcunun yüzde 30’u) borcu varmış ve 4 yıldır ödenmeyen borç 24 ay takside bağlanmış. Eh artık devlet bankalarından alınan 750 milyon dolar borçtan -ki o da bugüne kadar kimselere verilmemiş bir rakam- öderler herhalde... Benim asıl anlamadığım normal vatandaş iki ay borcunu ödemese elektriğini kesiverirler, haberde de söylenmiş okulları bile acımadan karanlığa gömerler de TEDAŞ ne hakla bu vatandaşa hiçbir yaptırım uygulamadan 4 yıl beklemiş?Çıkıp bunu açıklamak zorunda değil mi?Yine yanıldım, burası Türkiye, çiftlik Türkiye, sırtın sağlamsa değildir. Ama halk bu açıklamayı bekliyor. Onu da bilsinler.“1 MAYIS’TA ÖLÜ YOK”MUŞ!Ollie’nin kafasına saksı filan mı düştü bilmiyorum. “Demokratik ilkeler ve hukuk üstünlüğüne saygı gösterilmesi esastır” demiş. “Türkiye’nin demokratik ilkeler ve demokratik laiklik” konusunda ilerleme sağlamasını istemiş. Sonra yine kapatma davasından kaygı duyduklarını eklemiş ama hiç değilse bu kez Türk yargısına saygısızlık etmiyor. “Demokratik laiklik” ve diğer konulardaki kaygılarını gidermek için de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi var nasılsa, demokratik olmayan durumları kesinlikle önler merak etmesin.Bu arada Ollie 1 Mayıs’ta “orantısız güç kullanıldığını, soruşturma açılmasını beklediklerini” de söylemiş. Demek ki Tayyip Erdoğan’ın “Bütün fatura polise çıktı, polis ne yaptı ki” gibi açıklamalarını Ollie’ye de yöneltmesi gerekecek. Ne de olsa kendilerine hep destek olmuştur bugüne kadar...En güzel lafı ise şu ana kadar çoktan istifa etmesi gereken İçişleri Bakanı Beşir Atalay söylemiş: “Vatandaşın mağdur olmaması için gerekeni yaptık. Küçük yaralamaların dışında önemli bir şey yok, ölüm yok.” Demek ki neymiş; insanların kafasının yarılması, tekmelenmesi, coplarla kolunun, bacağının kırılması önemli sayılmıyor. Küçük yaralanma... Ne zaman önemli olur, ölürlerse!Bakın, bunu da öğrenmiş oldunuz, insan her gün yeni bir şey öğrenebilir.İçişleri Bakanı ile Başbakan mazeret olarak “terör örgütlerinin işçilerin arasına karışmasını ve olay çıkarma ihtimalini” öne sürüyorlar.İyi de devletin görevi meydanlara yasak koymak yerine güvenliği sağlamak değil midir zaten?Neyse bunları da Ollie’ye anlatsınlar.Zira “kasten yaralama, saldırma, coplama” gibi suçlar “insanlığa karşı suç” kapsamına giriyor. Ve suçun işlenmesine aracı olanlar da sorumluluğu paylaşıyor.Bu kez yanılmıyorum, eminim!
1 Mayıs “İşçi Bayramı” işçilerin ayaklar altında tepelendiği, polis coplarıyla kafasının gözünün yarıldığı, gazetecilerin dayak yediği, kolunun kırıldığı, insanların üstüne gaz bombalarının, boyaların sıkıldığı bir gün olarak kutlandı (!)Kolu kırılan gazeteci “Şiddet o kadar meşrulaştı ki polis öldürmek için vuruyor, buna hakkı olduğuna inanıyor. Kız muhabir yere düştüğü halde suratına vurdular. Taksim’de kız arkadaşlarıyla yürüyen turiste niye vuruyorlar ki?” demişti.Devlet şiddetinin en açık örneğiydi 1 Mayıs.Biricik kızını emniyet şeridinde ezerek öldüren sürücünün 3,5 ayda serbest bırakılmasından sonra bunalıma giren ve yüzde yüz haklı olarak adaleti arayan anne Adalet Bakanlığı’nda yerlerde sürükleniyor. Copla dövülüyor.Ve bu olay Müsteşar’ın güvenlik görevlilerine verdiği “Bu kadını dışarı atın” emrinden sonra oluyor.Adalet Bakanı’nın müsteşarını kınadığını, bu durumda kendisine bir yaptırım uygulandığını, Bakan’ın özrünü veya açıklamasını duymuyoruz. Vatandaş önemli değil, adaletin hiç önemi yok; özgürlük, insan hakları, demokrasi sadece iktidar partisi ve yandaşları ile ilgili olaylarda geçerli.Adaleti arayanlar Marko Paşa’ya anlatacaklar dertlerini...Yine devlet şiddetinin ve aynı zamanda devlet eliyle haksızlığın, adaletsizliğin en açık örneklerinden biriydi bu ve emin olun medeni bir ülkede o Adalet Bakanı’nı koltuğundan etmeye yeterdi.Anlayana bu iki örnek yeter aslında... Üçüncüsü VATAN’ın en başarılı muhabirlerinden Alper Uruş ve İlker Akgüngör’e bir cemaatin üyeleri tarafından yapılan linç girişimi...Kafalarını yarıp dudaklarını patlatanların elinden canlarını zor kurtarıyorlar ve Afganistan’ın Taliban’ı görüntüsündeki suçlular karakola “Nasılsa birazdan döneriz” diye gülerek ve gayet emin gidiyor. Kısa süre sonra da nöbetçi savcı tarafından serbest bırakılıyorlar.Daha önceki iki örneği gördükten sonra buna şaşırmazsınız elbette ama yine de “Kim bu nöbetçi savcı? Bu ülkede adalet yoksa mahkemeler ve karakollar neden kapatılmıyor? Bu durumda bir halk onlara nasıl güvenebilir, polisine, savcısına güvenmeyen toplum kime başvurabilir?” demez misiniz?1 Mayıs ve bunun gibi olaylar da medeni bir ülkede İçişleri Bakanı’nı götürmeye yeterdi. Ama medeni bir ülkede böyle olaylar görülebilir miydi önce onu düşünelim.“En demokrat, en ilerici, en Batı’cı Hükümet”e sahibiz, daha ne istiyoruz ki?*****Meğer hukukçu değilmiş! Dünkü yazımda Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’a “Anayasa Mahkemesi’nde iki önemli dava varken Mahkeme başkanı bir hukukçu olarak neden ‘hakimler tarafsız olmalı’ der” diye sormuştum.Bazı okurlarım onun hukukçu olmadığını söyleyerek uyardılar. Aslında ben de duymuştum bunu ama Anayasa’yı yorumlayan bir yüksek mahkemenin başkanının doğal olarak Anayasa hukukçusu olması gerektiği şuuraltıma işlemiş olduğundan yine ‘hukukçu’ demişim.Konuştuğum bazı Anayasa hukukçuları “82 Anayasası’nı bu yüzden eleştiriyoruz, Anayasa Mahkemesinde hukukçu olmayanlara yer verdiği için” derken bazıları da “Hukukçu üyelerin çoğunlukta olması lazım ama Anayasa Mahkemesi’nde diğer konularda bilgiye de ihtiyaç vardır. Bu nedenle örneğin vali, büyükelçi üyeler de bulunur. Haşim Kılıç Sayıştay üyeliğinden gelmiştir, Anayasa Mahkemesi mali konularda da denetim yaptığı için bilgisine gerek duyulur. Ayrıca Haşim Bey 15 yıldır orada olduğu için hukukçu gibi deneyim kazanmıştır” diyorlar.Peki ilk 1-2 yılda bu üyeler Anayasa’yı nasıl yorumluyor?Bu soruyu da “Güçlük çeker tabii ama Amerikan mahkemelerindeki jüri gibi, Kurul’un tartışmalarına bakarak, anlatılanları dinleyerek karar verir. Bununla birlikte Anayasa’yı yorumlayan bir kurumda en az 3-5 Anayasa hukukçusu olmalıdır. İdare hukuku, ceza hukuku profesörleri olmalıdır” cevabını alıyorum.Haşim Kılıç’ın tam şu sırada “Hakimler tarafsız olmalı” çıkışına ise hepsi benzer tepki veriyorlar:“Hakimlerin tarafsız olmasıyla ilgili vurgu Ergun Özbudun başkanlığında hazırlanan ‘Anayasa taslağı’nda da vardır. Bağımsız olmayan hakim tarafsız olamaz ama şu sıralarda ‘kendi tarafında olmayanı tarafsız görmeme’ anlayışı hakim olduğu için buna şaşırmamak lazım.” Kılıç hukukçu olsun ya da olmasın, bu cümleye “kendisinin başkanlık ettiği bir yüksek mahkeme”de neden gerek gördüğünü açıklamak zorundadır.Böyle bir şüphesi varsa hemen istifa etmesi gerekmez miydi?