1 Mayıs “İşçi Bayramı” işçilerin ayaklar altında tepelendiği, polis coplarıyla kafasının gözünün yarıldığı, gazetecilerin dayak yediği, kolunun kırıldığı, insanların üstüne gaz bombalarının, boyaların sıkıldığı bir gün olarak kutlandı (!)
Kolu kırılan gazeteci “Şiddet o kadar meşrulaştı ki polis öldürmek için vuruyor, buna hakkı olduğuna inanıyor. Kız muhabir yere düştüğü halde suratına vurdular. Taksim’de kız arkadaşlarıyla yürüyen turiste niye vuruyorlar ki?” demişti.
Devlet şiddetinin en açık örneğiydi 1 Mayıs.
Biricik kızını emniyet şeridinde ezerek öldüren sürücünün 3,5 ayda serbest bırakılmasından sonra bunalıma giren ve yüzde yüz haklı olarak adaleti arayan anne Adalet Bakanlığı’nda yerlerde sürükleniyor. Copla dövülüyor.
Ve bu olay Müsteşar’ın güvenlik görevlilerine verdiği “Bu kadını dışarı atın” emrinden sonra oluyor.
Adalet Bakanı’nın müsteşarını kınadığını, bu durumda kendisine bir yaptırım uygulandığını, Bakan’ın özrünü veya açıklamasını duymuyoruz. Vatandaş önemli değil, adaletin hiç önemi yok; özgürlük, insan hakları, demokrasi sadece iktidar partisi ve yandaşları ile ilgili olaylarda geçerli.
Adaleti arayanlar Marko Paşa’ya anlatacaklar dertlerini...
Yine devlet şiddetinin ve aynı zamanda devlet eliyle haksızlığın, adaletsizliğin en açık örneklerinden biriydi bu ve emin olun medeni bir ülkede o Adalet Bakanı’nı koltuğundan etmeye yeterdi.
Anlayana bu iki örnek yeter aslında... Üçüncüsü VATAN’ın en başarılı muhabirlerinden Alper Uruş ve İlker Akgüngör’e bir cemaatin üyeleri tarafından yapılan linç girişimi...
Kafalarını yarıp dudaklarını patlatanların elinden canlarını zor kurtarıyorlar ve Afganistan’ın Taliban’ı görüntüsündeki suçlular karakola “Nasılsa birazdan döneriz” diye gülerek ve gayet emin gidiyor. Kısa süre sonra da nöbetçi savcı tarafından serbest bırakılıyorlar.
Daha önceki iki örneği gördükten sonra buna şaşırmazsınız elbette ama yine de “Kim bu nöbetçi savcı? Bu ülkede adalet yoksa mahkemeler ve karakollar neden kapatılmıyor? Bu durumda bir halk onlara nasıl güvenebilir, polisine, savcısına güvenmeyen toplum kime başvurabilir?” demez misiniz?
1 Mayıs ve bunun gibi olaylar da medeni bir ülkede İçişleri Bakanı’nı götürmeye yeterdi. Ama medeni bir ülkede böyle olaylar görülebilir miydi önce onu düşünelim.
“En demokrat, en ilerici, en Batı’cı Hükümet”e sahibiz, daha ne istiyoruz ki?
Meğer hukukçu değilmiş!
Dünkü yazımda Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’a “Anayasa Mahkemesi’nde iki önemli dava varken Mahkeme başkanı bir hukukçu olarak neden ‘hakimler tarafsız olmalı’ der” diye sormuştum.
Bazı okurlarım onun hukukçu olmadığını söyleyerek uyardılar. Aslında ben de duymuştum bunu ama Anayasa’yı yorumlayan bir yüksek mahkemenin başkanının doğal olarak Anayasa hukukçusu olması gerektiği şuuraltıma işlemiş olduğundan yine ‘hukukçu’ demişim.
Konuştuğum bazı Anayasa hukukçuları “82 Anayasası’nı bu yüzden eleştiriyoruz, Anayasa Mahkemesinde hukukçu olmayanlara yer verdiği için” derken bazıları da “Hukukçu üyelerin çoğunlukta olması lazım ama Anayasa Mahkemesi’nde diğer konularda bilgiye de ihtiyaç vardır. Bu nedenle örneğin vali, büyükelçi üyeler de bulunur. Haşim Kılıç Sayıştay üyeliğinden gelmiştir, Anayasa Mahkemesi mali konularda da denetim yaptığı için bilgisine gerek duyulur. Ayrıca Haşim Bey 15 yıldır orada olduğu için hukukçu gibi deneyim kazanmıştır” diyorlar.
Peki ilk 1-2 yılda bu üyeler Anayasa’yı nasıl yorumluyor?
Bu soruyu da “Güçlük çeker tabii ama Amerikan mahkemelerindeki jüri gibi, Kurul’un tartışmalarına bakarak, anlatılanları dinleyerek karar verir. Bununla birlikte Anayasa’yı yorumlayan bir kurumda en az 3-5 Anayasa hukukçusu olmalıdır. İdare hukuku, ceza hukuku profesörleri olmalıdır” cevabını alıyorum.
Haşim Kılıç’ın tam şu sırada “Hakimler tarafsız olmalı” çıkışına ise hepsi benzer tepki veriyorlar:
“Hakimlerin tarafsız olmasıyla ilgili vurgu Ergun Özbudun başkanlığında hazırlanan ‘Anayasa taslağı’nda da vardır. Bağımsız olmayan hakim tarafsız olamaz ama şu sıralarda ‘kendi tarafında olmayanı tarafsız görmeme’ anlayışı hakim olduğu için buna şaşırmamak lazım.”
Kılıç hukukçu olsun ya da olmasın, bu cümleye “kendisinin başkanlık ettiği bir yüksek mahkeme”de neden gerek gördüğünü açıklamak zorundadır.
Böyle bir şüphesi varsa hemen istifa etmesi gerekmez miydi?

