Ah bu övünmeler, ah!

24 Nisan 2008

Yazılarımdan binlerce okurum huzur alıyor” diye başlık atmış Süleyman Ateş. Doğru bilgilerle huzur verebiliyorsanız ne mutlu, çok önemli bir iş başarıyorsunuz demektir.Ama eğer bazı yazılardan da binlerce okur yanlış bilgi ediniyorsa o zaman da sorun var demektir.Tamamıyla benim yazılarıma atıfta bulunduğu ilk paragrafta okuyucularını yine yanıltarak şöyle diyor:“Hem dinin bir meselesini anlatmayı laiklik açısından suç olarak değerlendireceksiniz hem Kur’an’da başörtüsünün olmadığını güya ispata çalışacaksınız (...) Benim amacım gelen sorulara hiçbir art niyet gütmeden arı duru bilgi vermektir.” Amaç iyi de, gerçekleşememesi fena... Çünkü siz burada insanlara yanlış bilgi veriyorsunuz. Önce “Türban emri Kur’an’da vardır ama Avrupa ülkeleri medeni olduğu (ve bu emrin amacı kadınları erkeklerin rahatsız etmesinden korumak olduğu) için takmasanız da olabilir” dediniz.Eğer bu bir emir ise siz Allah’ın emrine karşı gelecek yetkiye sahip misiniz? Bu “şirk koşmak” değil midir?Sonra evli ve çocuklu bir erkekle bir çocuklu kadının imam nikahıyla evlenmesinde bir sakınca olmadığını, ailesinin kadını rahat bırakmasını önerdi.En son olarak da miras konusunda yine Medeni Kanun’u tamamen dışlayarak İslâm hukukunda ne yazıyorsa onu esas aldı. Yani ortada bir kız, bir erkek çocuk varsa erkek çocuk 2 hisse, kız 1 hisse alacak. Oysa Medeni Kanun’da haklar eşit... Bunların hata olduğunu söylediğinizde Süleyman Bey sinirleniyor ve hemen “moda taktik”i ortaya çıkararak:“Dinin bir meselesini anlatmayı laiklik açısından suç olarak değerlendireceksiniz” diyor. Böylece dini kendisine zırh yapmaya çalışıyor. Bunu yaparken karşısına da laikliği koyuyor ki inandırıcılığı artsın ve laiklik din karşıtlığı olarak da anlaşılsın.Oysa “laiklik” demedik, “suç” demedik sadece ‘bu konularda artık Medeni Yasa esastır, insanlara yanlış bilgi vermeyin ki haksızlık ve hata olmasın’ dedik.Ben Kur’an’da başörtüsünün olmadığını “güya” ispata çalışmadım; Din adamı değilim ama “Kur’an’ı oku” dendiğine göre okuyup anlamaya çalışanlardanım.Bu arada böyle yanlış anlatanlara karşılık doğru bilgileri verecek din uzmanlarından bilgi almaya ve toplumun da bu bilgileri televizyondan duymasına çalışıyorum.‘Diyanet İşlerine soruyorum, emir nerede bize kelime kelime anlatsınlar’ diyerek sordum, bu yapılmadı.Kısacası “art niyet gütmemek” yeterli değil, Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış biri olarak insanlara başörtüsü ve diğer konularda hatalı cevaplar veremezsiniz.Vermemelisiniz.Hatalarınızı gizlemek ve üste çıkmak için dini kalkan yapmamalısınız.Bütün söylediğim bu!*****Katarlı ortak Sabah’a ne katar? Çarşamba günü VATAN sormuştu soruyu... Devletin sattığı malın; Sabah ve atv’nin bedelinin yarından fazlasının yine devlet tarafından karşılanması üzerine...Daha önce Türkiye bunu yaşadı, kaç özel bankadan kredi diye alınan onlarca milyar dolar geriye dönmediğinde hepsi milletin cebinden çıkarıldı.Şimdi devlet bankalarından ve sırf iktidara yakın isimler, Başbakan’ın damadı söz konusu olduğu için kolayca alınan 750 milyon dolar kredi ödenmezse kimin cebinden çıkacak?Garanti olarak Sabah- atv’den başka ne gösterildi ki bankalar rahatça bu kadar büyük bir miktarı (Lüksemburg’tan 1 milyon dolar borç aldığımız günleri unutmayalım) verebildiler? Bunları bilmiyoruz.Ayrıca ne hikmetse 5 ayda Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Devlet Bakanı Mehmet Şimşek (5 Şubat’ta Gül, 16 Şubat’ta Babacan, 18 Şubat’ta Şimşek, 13 Nisan’da Başbakan) ve daha çok sayıda bakanın ziyaret ettiği Katar’dan parayı ödeyen şirketin adı internette bile bulunamıyor ve yeni kurulduğu söyleniyor.Bu bilgiler ortadayken Kamer Genç’in “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Katar’da ne işi var” sorusu da bayağı haklılık kazanıyor.Şeriatla yönetilen bir ülke şirketinin bir Türk TV kanalına yüzde 25 ortak olması da ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu...VATAN sormuş; “Katarlı ortak Sabah’a ne katar?” Cevabı; “Hiçbir şey katmasa biraz şeriat katar” da olabilir yani...İnşallah olmaz!

Devamını Oku

Gerçekler yalan, yalanlar gerçek olursa...

23 Nisan 2008

Bir “kavram kargaşası” ortamı ancak bu kadar başarıyla yaratılabilirdi. Neyin gerçek neyin yalan olduğunu anlayabilene aşkolsun.Ama Başbakan’ın bile; AKPM Başkanı’nın “Mevlût Çavuşoğlu’ndan talep geldiği”ni açıkça söylediği NTV tarafından görüntülenmiş ve haberi yapılmış olmasına rağmen konuyu yalanladığı, Kamer Genç’e saldırı olayında saldırıyı yapanlara “şiddeti teşvik eder gibi” arka çıktığı bir ortamda kime ne diyebilirsiniz ki?Yiyecek ekmeği olmayan milyonların yaşadığı bir ülkede hâlâ “kişi başına milli gelir 3000 dolardan 9000 dolara çıktı” diye övünülebiliyorsa, en ciddi sorunlar bir tarafa bırakılıp iktidar ve muhalefet liderlerinin ağız kavgasıyla günler geçiriliyor ve bu kavgalar köşesinde uyuklayan milletvekillerince alkışlanıyor, “çoğunluğun yönetimini küçümsüyorlar” benzeri lâflarla toplum zirve eliyle düşman kutuplara ayrıştırılıyorsa diğerlerine nasıl kızabilirsiniz ki?Önce neredeyse “Anayasa Mahkemesi kaldırılsın” demeye getirecek şekilde “Birçok demokratik ülkede Anayasa Mahkemesi olmadığını” yazanlar bile çıktı.Bu yalanlanınca “367 olayında Anayasa Mahkemesi zorlama karar çıkardı. Ucube, garabet vs” dediler. Böylece “Anayasa Mahkemesi kararlarına güvenilemeyeceği” topluma empoze edilecekti. Anayasa’da “cumhurbaşkanlığı seçimleri için 367 toplantı yeter sayısı arandığı” ortaya konduktan sonra yeni bir çözüm bulmaları gerekti.Yeni çözüm “Generaller Mahkeme üyelerini arayıp 367 kararında baskı yaptılar” iddiasını yaymaktı. Her ne kadar bir anayasa mahkemesi üyelerinin bu tür baskılara boyun eğecek karakterde olamayacakları, ya da boyun eğmeleri için hiçbir nedenin olmadığı biliniyorsa da, bugüne kadar hiçbir iktidar döneminde yargıya karşı bu boyutta bir saygısızlık (ne basından, ne de siyaset tarafından) görülmediyse de artık her şey göze alınmalı, ahlaki ya da değil her ihtimal denenmeliydi.Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Tülay Tuğcu “Asla bir baskının söz konusu olmadığını ve olamayacağını” açık bir şekilde söyledi. Karar tercihleri genellikle iktidara yakın görünen Başkan Haşim Kılıç bile dayanamayarak Anayasa Mahkemesine yönelik bu iddiaların yanlış ve haksız olduğunu bildirdi. Ama hayır, yetmiyor, yetmeyecek. Hem Anayasa Mahkemesi’nden “yine baskıyla bir karar çıkarılacağı” ihtimali beyinlere kazınacak ki Mahkeme bundan çekinsin ve halk tepkileri katlanarak büyütülsün, hem de aynı zamanda ordu da karalanacak ki hazır darbe, çete iddiaları gündemdeyken fırsat bu yönde de değerlendirilsin.Gösterilen çabaya bakınca insan tümüyle ümitsizliğe düşüyor. Anti demokratik müdahale istemezken demokratik denetleme sistemlerini de kaldırmaya bu kadar mı istekliyiz?Gözler bu kadar mı karardı, yalan bu kadar mı iliklerimize işledi?Sabahları aynaya bakarken ne hissediyorlar çok merak ediyorum.*****Kanıtlanırsa CHP’ye de dava açılsın! Diyoruz ki o çete, bu çete fark etmez gizli işler çevirmeye kalkan, devlet ve rejim için tehlike oluşturan ve “suçu kanıtlanan” her oluşum önlensin, cezalandırılsın.Ama bu sadece iddialara dayandırılarak, birilerinin intikam duygularını rahatlatmak için masum insanlara etiket yapıştırılan, çamur atılan, sıkıntı çektirilen bir cadı avına elbette dönüştürülmesin.Yine diyoruz ki “Anayasa’yı ihlal eden, suç oluşturacak eylem ve söylemleri kanıtlanan” partiler de hukukun belirttiği cezaya razı olsun. DTP, AKP, CHP fark etmez.Bundan sonra temiz toplum, temiz siyaset, kısacası temiz eller istiyorsak başka yolu yok. Hiç kimse hiçbir nedenle hukuk önünde ayrıcalıklı olamaz, olmamalı.Gerekiyorsa sıfırdan yeni bir Meclis kurulur ama gelenler kurallara, yasalara saygılı olmayı öğrenmiş olarak gelir. Devletten aldığı paranın bir kısmını özel bir TV kanalına aktardığı eğer belgeleriyle kanıtlanırsa CHP’de bunun hesabını yargıya vermelidir.Hem de hiiç sızlanmadan!***Süleyman Bey lafı çevirmeyelim! Miras konusunda fikir soran bir okuyucusuna köşesinden Medeni Kanun yerine İslâm hukukuna göre görüş bildiren Süleyman Ateş hata yaptığını kabul edeceğine hâlâ ısrar ediyor. Neymiş efendim “bilgiyi suç saymak ilkellik”miş, “İslâm hukuku ana bilim dalı olarak okutuluyormuş. Bilgi olarak. Yoksa burada öğrenilen bilgiler uygulansın diye değil”miş. İyi ama siz uygulansın diye veriyorsunuz fikirleri, insanları yanılttığınız konularda “çevir kazı yanmasın” olur mu?Sizin görüşe göre erkek çocuk “2 kız çocuk kadar” miras almalı, 2 kadının şahitliği “1 erkeğinkine” eşit olmalı, kadınların boşanması, alacağı mal ve her şeyin hesabı İslâm hukukuna göre yapılmalı. Artık İran’da bile bunlar için medeni yasalar arama dönemi başladı. Olacak şey mi söyledikleriniz?Başkalarını ilkellikle suçlayacağınıza acilen kendinize bir göz atmanın zamanı geldi artık!

Devamını Oku

Ziynetler, file çoraplar ve türban

22 Nisan 2008

Dün Hürriyet, Akşam gibi gazetelerin manşet haberine ait ilk sayfa fotoğrafları dikkat çekmeyecek gibi değildi. Yine “Mümkün olduğunca çok kadını örtmek bizim misyonumuz” diyen tesettür giyim firmasının bir defilesiydi haber...Tamamı sakallı erkek izleyiciler ve yanında cazip kadın fotoğrafları... Kırmızı rujları, mankenlerden farksız makyajları, biri daracık vücuda oturmuş tuniği ve bol miktarda ziynetli, diğeri kırmızı saten pardösüsü ve göğüs dekolteli elbisesi ile tesettürle uzaktan yakından alakası olmayan kıyafetli, sadece kafası türbanlı kadınlar...Kırmızı pardösülü olanın ayrıca normal çoraptan daha seksi olduğu kadınlar ve erkekler tarafından pek iyi bilenen file çorap giymesi ve eteğinin de diz altı olması dikkatleri daha fazla çekiyor.Yani şimdi Kur’an’ı, ilgili ayetleri, bunların indirilme nedenlerini, aynı ayetlerde dikkati çekmemek için “bakışlarınızı bile sakının” dendiğini bilen insanlar “Bu şekilde dinin emri olduğu iddia edilen örtünmeyi yerine getirmiş mi oluyorsunuz. Vücut ve yüz hatlarınız olanca ihtişamı ile ortadayken ve hatta kullanılan renkler, parlak kumaş ve makyajlarla gereğinden de çok ortadayken dikkati çekecek tek şey saçınız mı, onu örtünce sorun bitmiş mi oluyor” deseler “Vay efendim siz dindarların başörtüsünden ne istiyorsunuz? Dine karşı mısınız, hakaret mi ediyorsunuz” gibi sözler mi dinleyecekler?Elbette herkes devlet alanları dışında istediği gibi giyinmekte, dinini ibadetini istediği gibi yaşamakta, yapmakta serbest. Kimse kimseye karışamaz.Ama birileri Müslüman kadınları türbana göre ayırıyor, “türbanlılar daha dindar, daha dikkatli, daha namuslu bilinir” filan diyorsa (ki diyor) birileri de “bu kıyafetler dinin emrettiği tesettür değil. Sadece kafanızı örtmekle türban takmayanlardan farklı olduğunuzu iddia edemezsiniz” diyebilir.İran’da, Suudi Arabistan’da bu kıyafetlerle sokağa adım atılsa, hiç şüphe yok din polisleri anında giyenlerin tepesinde biter ve onları karakola davet eder.Onun için herkesin “vatandaşlarının canının istediği gibi giyinmekte, hatta takiyye yapmakta özgür olduğu” ülkemizin kıymetini bilmesi, karıştırmamak için dikkat etmesi ne kadar önemli değil mi?*****Ercan Karakaş haklı!Deniz Baykal genellikle kendisine, “tek adam” politikasına, parti içi demokrasinin olmayışına tepki göstererek ve kırgın şekilde CHP’den ayrılan önemli siyasetçileri partiye döndürme atağı başlattı.Bunu kurultaydan kısa süre önce değil, çok daha önce yapması, bir “parti içi demokratikleşme” sürecinin yaşanmasına izin vermesi ve çok daha fazla sayıda muhalifi ikna etmesi gerekirdi.Şimdi ne kadar inandırıcı ve bu atakta ne kadar başarılı olacak bilinmez. Ama CHP’nin önemli muhalif isimlerinden biri olan Ercan Karakaş bunu bile takdir etmiş ve: “CHP’nin böyle bir açılım yapması ve kitleselleşmesi gerekiyor. Buna kayıtsız kalmayız” demiş. Yine de uzatılan eli itmemiş.Parti içi demokrasinin olmayışı zaten kurultayın da sonucunu belirleyecektir. Bir sürpriz sonuç çıkarsa gerçekten “büyük sürpriz sonuç” olacak. Ama durum ne olursa olsun Baykal’ın bu değişiminin nedeni eğer sadece “kurultay” ise sonunda kendisiyle birlikte parti de, alternatif arayan halk da, muhalefetin çok önemli olduğu bir ortamda siyaset de, ülke de kaybedecek ve sorumlusu kendisi olacaktır.Bunu aklından çıkarmamalı!*****Soykırım PartisiOkuyuculardan çok enteresan yorumlar, fikirler çıkıyor bazen. Hatta sık sık... Bunlardan biri; Oğuzhan Yenilmez Türkiye’de parti kapatma davasına aşırı tepki gösteren bazı AB kuruluşları (yoksa ‘istek üzerine tepki gösteren’ mi demesi lazımdı) ve yöneticileri için öneri getirmiş.Diyor ki: “AB vatandaşı bazı Türkler İsviçre’de ’Ermeni soykırımı yalandır Partisi’kursunlar ve bakalım bu parti kapatılıyor mu, kapatılmıyor mu? Parti kapatılır veya kapatılması talebiyle soruşturma açılırsa AB’nin o meşhur demokrasi anlayışını test etmiş oluruz. Yok bu oluşuma izin verilirse (bunun mümkün olacağını düşünmüyorum) bu partiye verilecek destek ve oylarla soykırım yalanı ile ilgili müthiş bir mücadele başlatılmış olur.AB vatandaşı sağduyulu Türkleri görev ve eyleme davet edelim.” Son derece haklı bir talep bu, Türk yüksek yargısını “akıllı, mantıklı” olmaya davet edecek, “parti kapatılırsa AB yolu da kapatılır” gibi tehditler savuracak, 301 konusunda aşırı baskı yapacak kadar “başkası için demokrat” olan AB yöneticileri, tamamen ifade özgürlüğü kapsamında olan “bir tek cümle” için bile cezaevi yolunu gösteren veya başka yaptırımlar uygulayan İsviçre, Fransa (tarihçi Bernard Lewis tazminata mahkum edildi, Türkiye Başkonsolosu mahkemeye çıkarıldı) gibi ülkelere neden tepkisiz kalıyorlar? Türkiye’nin bunu öğrenmeye hakkı var. Avrupa’daki Türklerin de bunu sorgulaması iyi olur.

Devamını Oku

Puig ne demiş, ne demiş?

21 Nisan 2008

Tamam parti kapatılmasına karşı çıkabilirsiniz, bu konuda istediğiniz gibi konuşabilir, tepki verebilirsiniz ama yalan söyleyemezsiniz. Sanki Avrupa ülkelerinde parti kapatma yokmuş, bu onlar için görülmemiş bir durummuş gibi “Avrupa bunu anlayamıyor ve asla anlamayacak” benzeri gerçek dışı cümleler kuramazsınız (etik diye bir şey varsa tabii...)Avrupa anlayamıyorsa bu nedenle Türkiye’ye baskı yapacağına döner kendi içindeki ülkelerde nasıl kapatma davası açılıyor ona bakar, anlamaya çalışır.Hemen “parti kapatılsın istiyor” demeye hazır olanlar için notumuzu da tekrarlayalım; hayır efendim kapatılmasını istemiyorum ama partilerin de vatandaşlar gibi hukuka yasalara, ülkenin rejiminin korunmasına, demokratik sistemin çalışmasına saygılı, dikkatli olmasını istiyorum.Bu konuda hata yapılmışsa o hataları da (vatandaşlar gibi) açıklığa kavuşturmalarını istiyorum.Nasıl ki; her kim olursa olsun tüm anti demokratik oluşumların, girişimlerin, çetelerin ortaya çıkarılması, önlenmesi gerektiğine inanıyorsak, o parti, bu parti yasaları, kuralları dinlemeden aklına eseni yapanların hepsinin de ortaya çıkarılması gerektiğine inanmalıyız.Var mı buna itirazı olan?Her konuda “parti propagandası yapar gibi” çalışan bilindik isimler şimdi de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nden Türk yargısına karşı bildiri isteyen AKP’li üye Mevlût Çavuşoğlu’na arka çıkmaya çalışmakla meşguller. AKPM’deki bu “diplomasi, kural tanımaz” bildiri talebini uygunsuz bulanların Çavuşoğlu’nu “vatana ihanet”le suçladıklarını, oysa AKPM Başkanı De Puig’in bunu “kendi istekleriyle yaptıklarını” söylediğini iddia ediyorlar.KULİSİN TAPINAĞIÇavuşoğlu’nun yaptığı “vatana ihanet” sayılmaz ama kendi devletine saygısızlık, devlet adamlığından bihaber olma sayılabilir.De Puig’in NTV Muhabiri Kayhan Karaca’nın “Daha önceki parti kapatmalarda, DTP davasında da sesiniz çıkmamıştı, şimdi neden bildiriden söz ediliyor” sorusuna “Talep Mevlût Çavuşoğlu’ndan geldi” dediği NTV’de görüntülü olarak mevcut.St. Petersburg’daki bir toplantıda “Herkes tepki gösterdi, siz de gösterin” teklifi yapılmış. (O “herkes” için de bir şüphe söz konusudur artık. Örneğin Avrupa Konseyi için Strazburg’da “Kulis diplomasisinin tapınağı. Ne kadar tanıdığınız varsa o kadar etkinsiniz” deniyor.)Her ne kadar bu yapılanın “pek de önemli bir şey olmadığı, Avrupa Konseyi’nin zaten üye ülkelere bu tür müdahalelerde bulunduğu”nu söyleyenler çıkıyorsa da şimdiden “AKPM’nin, içindeki tüm siyasi grupları temsil eden bildirisi” tanımlamasıyla bir ek baskı unsuru olarak kullanılmaya başlandı bile.Şimdi sıkı durun; 21 imzayı atan yabancı milletvekilleri arasında Azerbaycanlı milletvekili Samed Seyyid’de var. Bu Seyyid, imzaların toplandığı Cuma sabahı AKPM’den, hem de hiç çekinmeden bazı gazetecilerin yanı başından Mevlût Çavuşoğlu’nu arıyor ve aynen şöyle diyor:“Mevlütcüm, 17 imza topladım, 3 tane eksik, saat 10’a kadar tamamlamam lazım.” Gazeteciler bunu aktardıktan sonra ekliyorlar:“Telefon diplomasisi ile sorun halledildi. AKP’nin zaten dava açıldığından beri kulis yaptığı biliniyor.” Strazburg’da 47 ülkenin temsilcilikleri, diplomatları var. Bu yapılanın Türkiye adına nasıl bir durum olduğunu buyursun Dışişleri düşünsün (artık böyle bir şey de yok ya!)Bu arada, oradaki Türk diplomatlar “Yol yordam bilmeden işler yapılıyor ve Türkiye’nin prestijiyle oynanıyor” diyorlar.Sapla samanı ayırmak artık imkansız ama oturduğumuz yerden yazılan senaryoları yutturmak da imkansız!

Devamını Oku

Avrupa’da “tehlikeli” laiklik!

20 Nisan 2008

Söz konusu AB olsa bile Türkiye’yi kapsamayacak bir konu da Papa’nın son konuşmasında yaptığı “laiklik ve din” ile ilgili vurgular... Papa 16’ncı Benedict “Avrupa’da hayatımızın her alanından dini çıkarmak için adımlar atılıyor. Bunun adına da laiklik deniyor. Bu çok tehlikeli ve din karşıtı bir laiklik anlayışıdır. Bize Amerikan tarzı laiklik lazım” demiş.Şimdi hemen “Türkiye’deki Avrupa’dan bile katı bir laiklik, işte bakın oradaki laiklik de ’din karşıtı’bulunuyor” diyenler çıkacaktır. Papa’nın açıklamasının nedenini merak ettiğim için hemen konunun (laiklik ve dinler) uzmanı Aytunç Altındal’ı aradım. Şu anda Avrupa’da bir din araştırması yaptığı için bulmak zor oldu ama sonunda ulaştık.Diyor ki; “Avrupa’nın bazı ülkelerinde laiklik çok ciddiye alınıyor ve diğer ülkelerde üzerinde durulmayacak konular olay haline getiriliyor, Papa’nın söz ettiği budur.Örneğin; Fransa’da devlet adamları hiçbir şekilde katedrale gidemez. Seçim öncesi Sarkozy katedrale gittiği ve Papa’nın önünde (elini sıkarken) başını önüne eğdiği için “Bir devlet başkanı (devlet adamı, siyasetçi, bürokrat) bunu nasıl yapar” diye ülkedeki bütün laikler tarafından eleştirildi. Tartışma konusu oldu. Aynı şekilde Notr Dame’da bir cenazeye gitmesini olay yaptılar.Bunun dışında Hıristiyanlık içinde zaten sekülarizm vardır. Her kilisede laik bir konsey ve bu konseylerin “din adamları dışında, avukat, doktor gibi mesleklerden oluşmuş” laik yöneticileri vardır. Papa’nın istediği ABD laikliği Anglo Sakson tipi sekülarizmdir. Bu model aslında Türkiye’ye de uygundur ama Türkiye sekülarizmi de benimsemiyor çünkü bunun için mevcut yapının da gelişmesi lazım.Örneğin; bizde Diyanet İşleri devletin parasını kullanmakta ve dinî konuların düzenlenmesine öncülük etmektedir. Oysa sekülarizmde kiliseler, dinî cemaatler devletten yardım alamazlar, tam tersine devlete vergi vermek zorundadırlar.Cemaatten bir kişi suç işlediğinde devlet cemaatten “suçluyu 2 gün içinde teslim etmesini” isteme, bu yapılmadığı takdirde cemaati kapatma hakkına sahiptir. Hükümetler kalkıp dinî gerekçelerle yardım yapamaz, dinle ilgili törenler düzenleyemez, bu törenlere katılamaz. Dinî konuşmalar yapamaz. Şeriat kurallarını laiklik kuralları yerine koyamaz, dinle ilgili kararlara yasalarda yer veremez. Bu yardımları, törenleri ancak kiliseler yapabilir... Başbakan dünyayla ilgili bir konuda “ulemaya sorun” diyemez.Türkiye’deki laiklik İslâm aleminin ilk ve tek “dünyevileşme” denemesidir ama buna tam bir sekülarizasyon denemez, Türkiye’nin kendi şartlarına uygun bir sekülarizm denemesidir.“Fikir adımı olarak bugüne kadar hiçbir ideolojiye öncülük edemedik ama 80 yıldan uzun süredir uyguladığımıza göre Müslüman ülkelere bu yönde öncülük edebiliriz.” Aytunç Altındal Amerika’da yaşamın her alanından dini dışlayan bir “seküler hümanizm”in de olduğunu ama bunun yerine “pozitif laiklik” denilen “özgür düşünce”nin yani “dine saygılıyım ama dinî kurumlar tarafından yönetilmek, herhangi bir baskıya tabi olmak istemiyorum” anlayışının yaygın olduğunu, benimsendiğini söylüyor.Ben de hata yapmamak taşları yerli yerine oturtabilmek için karşılaştırmalı olarak “din ve laiklik” konularında bilgilenme gerektiğine inanıyorum.Papa’nın Avrupa’daki bazı “katı laiklik” uygulamalarına neden tepki gösterdiğini anlamakta yarar var.

Devamını Oku

İbret verici bir Türkiye tablosu!

19 Nisan 2008

Benimle yapılan bir röportajda sordular geçen gün; “Türkiye’yle ilgili bir şeyi değiştirmeniz mümkün olsa neyi değiştirirdiniz?” ‘Siyasetçilerinin beynini’ diye cevap verdim, çünkü bence bu ülke ancak onu yönetmeye talip olanların beynini değiştirerek kurtarılır başka çözümü yok... Onlara sıfır kilometre, tertemiz, devlet adamı olacak kişilerin kendi çıkarını, parti çıkarını, kıyak yasa çabalarını bir yana bırakıp toplum ve ülke çıkarlarını düşünmesi gerektiğini takdir eden, gerçeklerin üstünü örtmek veya saptırmak, aldatmak yerine çözüm arayan, dürüst, saygılı, akıllı beyinler lazım.Ki birçoğunda bulunmadığını maalesef her gün şahit olduğumuz abuk subuk, sokak kavgasında söylenecek laflar ve karşılıklı atışmalarla, birbirlerini gırtlaklamaya kalkmalarla, kendi ülkelerinin iç olaylarını veya yüksek mahkemelerini Avrupa’ya, Amerika’ya ispiyonlamalarla, hayati önem taşıyan sorunları unutarak oy getirecek yapay gündemleri benimsemeleriyle görüyoruz.Bir yanda bunları izlerken diğer yanda da “Benim milletvekilim onu yapmaz, bunu yapmaz” diyen bir Başbakan izliyoruz.Peki sizin milletvekilleriniz yapmadıysa Kamer Genç’i kim dövdü? Onu neredeyse linç edecek olanlar kimlerdi? Fotoğraflarda görülen kişiler kim?Bırakın her şeyi ama her şeyi bir yana, Türkiye’yi yönetenler “ekonominin iyiliğinden, yabancı yatırımlardan” her gün övgüyle söz eder, iktidarıyla muhalefetiyle ağız dalaşını, kıyasıya kavgaları halka icraat gibi sunarken bu ülkenin vatandaşları hâlâ pazar yerlerinden artık sebze, meyve topluyor. Ne eğitim, ne sağlık, ne geçim ve ne de huzurda bir ilerleme var. İnsanlar aç ve çaresiz.Ortalık savaş alanı gibi...BAK BAK AĞLA!Gençlerden arka arkaya mektuplar geliyor, hepsinin moralleri bozuk. Bu olaylar en çok onları etkiliyor.Birkaç habere bakalım:- Önce Kadın ve Aile Bakanı bir kadın milletvekiline “üç çocuk” meselesinde kızarak hakaret etti. (Tam o sıralarda Başbakan yanına gelen bir kadın vatandaşa “Kaç çocuğunuz var” diye sorup “3” cevabını aldığında mutluluğunu belirtti. Ona gerçekten de çok çocuk, çok yoksul ve mutsuz lazım demek ki, inadını sürdürüyor.)- Sonra AKP’li milletvekilleri Kamer Genç’e saldırdı.- Gazetelerde İzmir Buca’da oturan bir ailede, son ekmeklerini katıksız olarak bir gece önce yedikleri ve bir dilim ekmekleri bile kalmadığı için okula aç giden 14 yaşındaki kız öğrencinin hızla gelen bir arabanın altında kalarak yaşamını kaybettiği haberi çıktı. (Acaba sürücüsü hak ettiği cezayı alacak mı, yoksa yine indirimlerle kurtarılacak mı, o da meçhul!)Anne “ona akşam ‘margarinli ekmek’ sözü vermiştim” diye ağlarken genç kızın defterinde şu sözler vardı:“Yanlışlıkla gelmişim bu dünyaya, yaşamaya mecburum.” - Tüpgaz yangınında vücudu yanan çocuk özel hastanede “parası verilmediği için” saatlerce bekletildi.- Kaynar suda yanan 6 yaşındaki çocuk hastanede “yanlış tedavi yapıldığı için” 2 saat sonra öldü.- Gaziantep’te “Din ve Ahlak Bilgisi” öğretmeni Fatma Akar’ın, öğrencilerine “müzik dinleyen ve namaz kılmayan bir çocuğun Azrail ve Şeytan’la karşılaşmasını” anlatan film izlettiği, öğrencilerdeki davranış bozukluğuyla ortaya çıktı.- Lise kitaplarında şiddeti onaylayan hikâyeler olduğu yazıldı.- Sevgiliye işkence, adliye önünde cinayet, tecavüz haberleri ise her yerdeydi...Bunlar “sadece 2 günlük” haberler.Şimdi, memleket bu durumdayken ülkeyi yıllarca türbana kilitleyen, bugün hâlâ lafla, kavgayla zaman tüketen ve sürekli olarak “çok çocuk yapmayı” teşvik eden bir iktidara kızmaz mısınız?Kızdığınız zaman her dem sadık, biat etmiş gazetecileri de size kızıyor.(Not: İnanılır gibi değil, Cumhurbaşkanı Gül’e 3. köşkün hazırlanması haber oldu diye bir mucizeyi başarmış, sıfırdan bir ülke yaratmış koca Atatürk’le, dolaşmaya zaman bile bulamadığı teknesiyle karşılaştıranlar var.)

Devamını Oku

Fransa’daki “3 çocuk” olayı!

19 Nisan 2008

Şimdi tabii birçok olayda Avrupa’ya bakıyor, onu örnek veriyoruz ya “Bazı olaylarda bakamayız, hatta onların yaptığının tam tersini yapmalıyız” dendiğinde ortada bir çelişki varmış gibi oluyor.Oysa hiçbir çelişki yok... Dün benim ‘Bıraksınlar artık bu 3 çocuk tartışmasını’ dediğim gazetede Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin “Fransa’da 3 çocuklu ailelere indirimli tren biletinin kalkacağını” söyleyen kendi başbakanına itirazı vardı.“Bize genç nüfus lazım” diyerek onu azarlamış. Bu Fransa’da veya nüfusu bir türlü artmayan diğer Avrupa ülkelerinde normal bir tepki sayılabilir.Zira onların nüfusu çok yavaş arttığı, genç nüfusları hızla eksildiği gibi bu ülkeler yalnız Avrupa’nın değil, dünyanın en zengin ülkeleri arasındalar.Geçim, iş, eğitim, sağlık gibi sorunlar bizdeki gibi çözüm beklemiyor, çoktan çözülmüş, açlık sınırında yaşayan, işsiz ya da eğitimsiz milyonlarca insan yok o ülkelerde... Bu nedenle bizim nüfus açısından aynı sözleri söyleyip, aynı beklentiler içinde olmamız mantık dışıdır (hatta “çılgınlıktır” diyebiliriz.)Bu arada, okurlarımızdan gelen dikkat çekici yorumlar var.Orkun Levent Boya:“27.11.2007 tarihli SGSS Kanun teklifinde ‘yoksulluk, önlem alınmadığı takdirde kendisini çoğaltan bir olgu olup, yüksek doğurganlık...’ şeklinde başlayan bir cümlenin bulunduğunu” söylüyor ve “Hem ‘3 çocuk’ önerisinde bulunup hem ‘yüksek doğurganlığı yoksulluğun nedeni görmek’ nasıl olabilir? Bu teklif kimin imzasıyla TBMM’ye sunulmuştur” diye soruyor.Yiğit Mert ise “Yeni Sosyal Güvenlik Yasası içinde 3’ten fazla çocuğa sahip aileleri koruyan bir madde olduğunu, orta gelirli ve 3 ile daha az çocuğa sahip ailelerden 25 YTL sağlık kesintisi yapılacağını” söylüyor.Yalnız bu iktidar değil, Türkiye’ye hangi iktidar gelirse gelsin nüfus konusunda toplumu teşvik etmesi çok büyük bir hatadır.Siyasi partiler, iktidarlar tarafından verilen mesajları herkesin dikkatle okuması ve iyi düşünmesi gerekiyor.*****AKP Avrupa’dan “yargıya karşı destek” istedi mi?Son günleri de bu olayın gürültüsüyle geçirdik; AKP Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nden kapatma davasıyla ilgili bildiri yayınlamasını istedi mi istemedi mi?Başbakan Erdoğan “Bu olay bir iktidar-muhalefet çekişmesinin sonucudur” dediğine göre AKPM Başkanı neden “bildiriyi AKP’nin talep ettiğini” söyledi, bu hâlâ anlaşılmış değil.Bir yandan kapatma davasıyla ilgili tartışmalar sürerken bir yandan da “uluslararası komisyonlarda ısmarlama bildiri” iddiaları siyasi gündemi iyice altüst etti.Bu hafta Her Açıdan’da “iktidar partisi kendi ülkesinin yargısına karşı Avrupa ve Amerika’dan destek istiyor mu” konusunu, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumda muhalefetin payını, Kamer Genç’in AKP milletvekilleriyle yaşadığı kavga olayını ve merak ettiğiniz diğer konuları tartışacağız.Konuşmacılar; Eski Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, CHP Milletvekili-AKPM üyesi ve genel başkan adayı Haluk Koç, Eski Dışişleri Bakanı ve Paris Büyükelçisi İlter Türkmen, Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan ve Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci olacak.Pazar günü öğlen 12.30’da STAR’dayız. Simitlerinizle çaylarınızı hazırlayın, heyecanlı bir tartışmaya sizi de bekliyorum.

Devamını Oku

“3 çocuk” deyince Bakan konuştu!

17 Nisan 2008

Vallahi ben nihayet Nimet Çubukçu’nun sesini duyduğumuza sevindim. İyi ki Başbakan “3 çocuk”tan söz etmiş.Çocuklara, hem de devlete emanet edilmiş, kendi sorumluluğundaki Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu yuvalarında kalan kimsesiz çocuklara tecavüz edildiğinde sesini duyamıyoruz.Kızlar, kadınlar tecavüze uğrar, öldürülür, töre cinayetleri işlenir, kadınlar Anayasa taslağında özürlü vatandaşlarla birlikte “korumaya muhtaç varlıklar” sınıfına konur, Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı’nda kadınlar aleyhine değişiklikler yapılır, onlara verilen yardımlar kaldırılırken de duyamıyoruz.Köşelerden “İlgili Bakan nerede” diye sorduğumuzda yine sesi çıkmıyor.Amaa... Başbakan ne zaman ki “3 çocuk yapın, bunda ısrar ediyorum” diyor, işte o zaman birden Bakan Hanım “aile ve çocuk” konusunun kendisiyle ilgili olduğunu hatırlıyor ve konuşmaya, hatta kavgaya başlıyor.Bu milletvekili ve lider kavgaları kadar nefret ettiğim bir şey yoktur, onun için de hiç ilgili yorum yapmamaya çalışırım.Daha önce de yazdım CHP Milletvekili Canan Arıtman’ın, katıldığı her tartışmada üslubunu bir milletvekili için gereğinden fazla sert ve agresif buluyorum. Eğer “konuya dikkati ancak böyle çekebileceğini” düşünüyorsa onu bilemem.“3 çocuk” konusunda söylediklerinin büyük kısmı doğru olmasına rağmen örneğin “vatana ihanettir” vurgusunun hiç gereği yok.“Kadın düşmanlığıdır, bilim bilmemektir, daha çok çocuk daha çok yoksul, işsiz demektir. Daha çok erzak torbası, daha çok oy içindir” demiş, bunların hepsini bir siyasetçi söyleyebilir, benzer tepkiler basında da yer alıyor ve yeterli...Arıtman’ın sözlerine karşılık “konuşmaz bakan” Çubukçu da geri kalmamış ve cümle aleme iki rakip partinin kadın milletvekillerinin demokrat şekilde (!) nasıl tartışması gerektiğini bir de o göstermiş:“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma özelliğine sahipsin. Herhangi bir bilgisi olmadan fikir beyan edenlerin durumuna düşüyorsun” demiş.Kendisinin bilgi sahibi olduğunu kanıtlayabilmek için de 2050 yılına kadar 0-14 yaş grubunun 20.2 milyondan, 17.1 milyona gerileyeceğini filan rakamlarla vermiş.ÖNCE HER ÇOCUĞA BURS BULUN!Oysa Canan Arıtman’ın söylediklerinde hata yok. Bugünün Türkiye’sinde daha çok nüfusun daha kalabalık yoksul, işsiz, eğitimsiz kitleler demek olduğunu, en iyi üniversitelerden (girmeyi ‘senelerce dershane parası dökerek’ başaranlar tabii) mezun gençlerin işsiz gezdiğini, milyonlarca açlık sınırında insanımızın yaşadığını bilmeyen, ya da inkar edebilen yok.Nimet Çubukçu Atatürk’ün “Efendiler, nüfus bir milletin en hayati sorumluluklarından biridir” sözünü hatırlatmış. Atatürk bu sözü söylediğinde Türkiye nüfusu 15 milyondu (Bkz: 10. Yıl Marşı), şimdi 70 milyonun üstünde....Atatürk bugün olsaydı (Nur içinde yatsın Cemal Kutay, bu isimde bir kitap yazmıştı), hiç şüphesiz tamamen farklı bir söz söylerdi.“Aklınızı başınıza toplayın, önce mevcut nüfusu doyurun, eğitin, kendi çocuklarınıza yaptığınız gibi bütün çocuklara burs ve iş alanı bulun, doğurup sokaklara salmayı öğütlerseniz binlerce sorunla karşılaşırsınız” gibi mesela...Bu şartlar altında nüfusu arttırmaya teşvik ettikleri takdirde 2050 yılında genç nüfusun 3 milyon gerileyecek olması önemsiz bir detay olarak kalacak.Kessinler artık bu “3 çocuk” tartışmasını!*****RTÜK uyarısına hukukçulardan destek!Hazırladığım TV programına RTÜK’ten gelen haksız uyarıyı anlatan yazılarımla ilgili birçok hukukçudan hem kutlama, hem destek telefonları, mesajları geliyor.Gösterdiğim tepkide çok haklı olduğumu, RTÜK’ün bu tür uyarılarla kapatma, durdurma korkusu yaratarak canlı yayın haber programları üzerinde baskı oluşturduğunu, bu baskının Demokles’in kılıcı gibi her an hissedileceğini, yapılanın “belirsizlik yaratarak basın özgürlüğünü kısıtlama” olduğunu söylüyorlar.Bir de “Bu kadar önemli bir ceza verilirken mutlaka mahkeme kararı olması gerektiğini”... Ben de aynı şeye inandığım için Kanal’dan idare mahkemesine dava açılmasını istedim.Gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gidip “basın özgürlüğü açısından RTÜK’ün yetkilerini” tartışacağım.

Devamını Oku