Belki de bugüne kadar dünya çapında ün kazanan, ödüller alan isimler arasında “bu ödülleri ülkesine ithaf eden”lere fazla sık rastlamadığımızdan, hatta hemen hemen hiç görmediğimizden olmalı...
Veya uluslararası bir ödüle layık görüldüğünde “Ben kendimi yalnız Türkiye’ye değil, dünyaya ait hissediyorum” gibi vecizelerle kendi ülkesine böyle bir onuru çok görenlere de rastladığımız için olmalı... Cannes Film Festivali’nde Üç Maymun filmiyle “En İyi Yönetmen” ödülünü alan Nuri Bilge Ceylan’ın “Kazandığım ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkem Türkiye’ye armağan ediyorum” sözleri bana ve birçoğumuza muhteşem geldi. Bu yetenekli ve yeteneği kadar da akıllı, vatansever, cesur yönetmenimizle gurur duyduk.
Neden cesur? Çünkü günümüzde her ülkenin vatandaşları “ülkesini tutkuyla sevdiğini ve aldığı ödülü ona armağan ettiğini” söyleyebilir ama Türkiye’de birinin bunu söylemesi artık neredeyse bir riski göze almak demektir.
Birileri hemen “ulusalcı” olduğunuzu iddia edebilir. Tabii bu ulusalcı kelimesi anlam değiştirip neredeyse “kafatası milliyetçisi, çeteci, hatta darbeci” gibi yepyeni içerikler taşımaya başladığı için tek bir cümleyle kendinizi bir girdabın ortasında bulabilirsiniz.
“Vatanınızı tutkuyla sevmeniz” size bir ceza olarak geri döndürülebilir.
Her neyse Nuri Bilge Ceylan, besbelli kendine güvenen, gözü pek bir adam. Bu nedenle bir değil, birkaç kez kutlanmayı hak ediyor.
“Yalnız ülkem” vurgusuyla Avrupa’nın göbeğinde, dünyanın en ünlü sanatçılarının, yönetmenlerinin önünde Avrupa’nın kendisine de Türkiye’ye iki yüzlü yaklaşımından ötürü bir gönderme yapmış olması ayrıca takdire değer doğrusu. Onu ve ekibini gönülden kutluyorum.
İKİYÜZLÜLÜĞÜN İTİRAFI
İngiltere Muhafazakar Parti Milletvekili Daniel Hannan AB’nin Türkiye’ye tutumunu pek güzel anlatmıştı. Hatırlayalım, bakın ne diyor:
“Zavallı Türkler her yönden şanssızlar. Müslüman inancının simgelerini yasaklasalar faşist, izin verseler köktendinci olacaklar. Bir kez daha Avrupalı politikacıların, Gladstone’un hoş olmayan deyimiyle ‘Türkleri pılısı pırtısıyla Avrupa’dan atmak’ konusunda kararlı olduklarını görüyoruz (...) Bütün bu itirazlar temelsiz değildirler fakat Türkiye’ye diğer üyelerden ne kadar farklı muamele yapıldığını görmek çarpıcıdır. Hiç kimse Belçika’dan Kongo’ya yaptıkları ile yüzleşmesini veya Fransa’dan Cezayir için özür dilemesini istemez (...)
Sorun, Brüksel’in gerçek itirazını net olarak ortaya koymaması ki o da basit olarak çok sayıda Türk nüfusun olmasıdır. Yeni AB anayasasına göre oy ağırlıkları nüfusa göre belirleniyor (...) AB liderleri, kıtalarının liderliğini iddialı, vatansever Müslüman bir millete teslim etmemekte kararlılar. Biliyorlar ki bu Avrupa federalizminin sonu olur.
Fransa ve Avusturya, Türkiye’nin kabulü konusunda referandum sözü verdiler, kamuoyu değerlendirmelerinde sırasıyla yüzde 70-80 ‘hayır’ gösterdiğine göre sonuç böyle olacak. Fakat hiç kimse bunu söylemek istemiyor.
Ve böylece ‘er geç bir üyelik’ten söz ederek yalan söylerken ve reformcu Türkler üyeliğe hazırlık görüntüsü altında milli serbestleşme kriterlerini uygulayabilmek için onlara inanmış gibi görünürken bir ‘sessiz sinema oyunu’ devam ediyor.
Baştan ‘hayır’ denebilirdi. Türkleri bir 10 yıl daha süründürmek, dış politikalarını onları küçük düşürecek şekilde değiştirmeleri için üzerlerinde baskı kurmak, hukuk sistemlerini yeniden yapılandırtmak, 10.000 sayfa AB kuralını zorlamak ve sonra onlara ‘hareket çekmek’ çok daha kötü (...)
Türkler geleneksel olarak bölgede bizim en güçlü müttefikimiz oldular. Bundan daha iyisini hak ediyorlar.”
İşte böyle... Bunları aslında biz de fark ediyoruz ama bizi kurtaracak geleceğin AB’ye girmek olduğunu bildiğimiz için görmek, itiraf etmek istemiyoruz.
Ama gerçekten 10 yıl daha her türlü baskılarına, aşağılamalarına katlandıktan sonra “hareket çekerlerse” durumumuz ne olur düşünmek lazım.
Gelin görün ki “Dışişleri”miz Türkiye’yi onlara şikayet etmekle meşgul.
Ödülünü ülkesiyle paylaşan yönetmen
Haberin Devamı

