“Topyekûn bir millet”

18 Haziran 2008

Son günlerin (ve hatta son yılların) dikkat çekmeyen haberlerinden biriydi: Türkiye’de Mart 2008 sonuçlarına göre resmi işsiz sayısı 2 milyon 496 bin kişiye çıkmış. İş bulma ümidini kaybedenlerin sayısı ise 2 milyon 154 bine ulaşmış. İşsizlik oranı yüzde 10.7 olarak hesaplanmış. Yani çalışabilecek insanlarda her 100 kişiden yaklaşık 11’i işsiz; 2,5 milyon kişi... Ve neredeyse bir o kadar umutsuz, mutsuz genç yaşıyor bu ülkede...Bunlar batı ülkelerinde, hele de 6 yıllık bir iktidardan sonra kesinlikle ve tek başına başkanlara, başbakanlara koltuk kaybettirecek önemde verilerdir ama bizde önemsiz oldukları, bu millet yoksulluğa, işsizliğe, yolsuzluğa değil türbana kilitlenmiş hükümetlere hâlâ prim verdiği, onlar da din, inanç istismarıyla yollarını bulacaklarını iyi öğrendikleri için Türkiye mutsuz insanların adaletsiz ülkesi oldu çıktı.Başbakan Erdoğan son olarak Milli Takım’ın başarısından başlayıp yine milli iradeye gelmiş ve demiş ki: “Sporcularımızın ispatladığı önemli gerçek şudur, mücadeleyi bırakmayacaksınız. Kendinize güveniyorsanız, arkanızdaki büyük millet size güveniyorsa, en iyisini yapabileceğinize inanıyorsanız mücadeleden yılmayacak, hedefe ulaşmak için canınızı dişinize takacaksınız (...) Eğer arkanızda gücüyle, desteğiyle, duasıyla topyekûn bir millet duruyorsa başarmanız mukadderdir.” YANILTMACALAR..AKP’nin hazırladığı savunmanın iddianamedeki “Anayasa’ya karşı işlenmiş suçlar” iddialarını çürütebilmesini gerçekten isterim ama Anayasa’yı ve Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu bilerek, Anayasa üzerine yemin ederek gelmiş bir hükümetin ve Başbakan’ın daha şimdiden “mağdur ama mücadeleci” imajı yaratarak halkı ikna etmeye çalışmasını anlamam mümkün değil.AKP’nin verdiği savunma da Anayasa Mahkemesi’ne “bir iddianameye karşılık cevap” niteliğinde değil, sanki halkı yargıya karşı kışkırtma, her cümlede bir haksızlığı, mağduriyeti halka anlatma çabası gibi...Oysa ancak kanunlara karşı suç olabilecek bir eylem hiç olmamışsa bu şartlarda bir parti mağdur sayılabilir. Ki o durumda da zaten iddianamenin kolayca çürütülmesi beklenir.Eğer mağduriyet konusu olarak Anayasa Mahkemesi’nin “türbanla ilgili Anayasa değişikliğini iptal” kararını seçiyorsa, burada bir mağduriyet olup olmadığı da ancak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesini ve AİHM’nin önceki kararlarını inceleyerek anlaşılabilir. AİHM’nin geçen dönem yargıçlığını yapan Rıza Türmen Milliyet’te çıkan röportajında şöyle diyordu: “Siz değiştirilemeyecek maddelerin arkasından dolanıyorsanız, anayasaya değiştirilemeyecek madde koymanın anlamı yoktur.” Süslü açıklamalarla veya bazı gazetelerin taraflı yazı ve haberleriyle aldanmamak, bilinçli bir vatandaş olarak gerçekleri öğrenmek isteyenlerin çok dikkatli olması gerekiyor.ÇOĞUNLUK, AZINLIK FARK ETMEZAKP’nin, savunmasında laikliğin tarifini değiştirecek cümlelere yer verdiği ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nı ağır şekilde suçladığı görülüyor. Oysa Başsavcı’nın iddianamedeki laiklik tanımını Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kararlarından birebir aldığı anlaşıldı.Anayasa Mahkemeleri’nin kuruluş nedeni (her ülkede) çoğunluğa sahip iktidarların faşizme kayabildiğinin görülmesi ile Anayasa’yı yorumlama, “yasama” kurumunun çıkardığı yasaları denetleme yetkisinin onlara verilmesidir.Başbakan Erdoğan “arkasında desteğiyle, duasıyla topyekûn bir millet”ten sık sık söz ederken hep; demokrasilerde, özellikle hukukta “daha kalabalık veya daha güçlü” olmanın hiçbir farklılık yaratmayacağını, yüzde 90’lık halk desteğiyle bile bir partinin “hukuktan, Anayasa’dan bağımsız” hareket edemeyeceğini unutmuş görünüyor. Bu unutkanlıklar ise çok yanıltıcı, çok aldatıcı olabiliyor.Hepimiz ve başbakanlar da Anayasa’ya ve yargıya saygı göstermek zorundayız.

Devamını Oku

Bu yalanları ayırmalısınız!

17 Haziran 2008

Dün gelen mektuplar arasında bir tanesi “köşelerden, gazetelerden söylenen yalanların nasıl etkili olabileceğini” göstermesi açısından dikkat çekiciydi.“Karadeniz uşağı” rumuzuyla yazan okuyucu diyor ki:“Sayın Mengi,AKP’nin kapatılması ile ilgili yeni deliller ele geçirilmiş bulunmaktadır. Avrupa futbol şampiyonasındaki Türk Milli takımının;1- Oyunculardan bazılarının annelerinin başörtülü olması,2- Cuma günü futbolcuların Cenevre kentindeki bir camide cuma namazı kılmaları,3- Kaleci Volkan’ın kırmızı kart görmesinden sonra yerine geçen futbolcu Tuncay Şanlı’nın ellerini açarak bütün dünyanın göreceği şekilde dua etmesi,4- Maçın başarılı oyuncularından Arda Turan’ın maçtan sonraki yorumunda “bu gece şükür gecesi” diye demeç vermesi...Laikliğe aykırı olduğundan Sayın Başsavcı Abdurrahman’ın bunları dikkate almasını rica ediyoruz. Hatta eğer yetkisi varsa maçın iptali için UEFA’ya başvurmasını ya da yetkisi var ise FİFA nezdinde UEFA hakkında kapatma davası açmasını kendisinden bekliyoruz.” DEVLET ALANINDA...Bunların hiçbiri laiklik kurallarına aykırı değildir. Hiçbiri ne bir parti, ne bir takım, ne bir şahıs için suçlama olamaz, bugüne kadar olmamıştır. Tam aksine tüm dünyada insanların hiçbir baskı hissetmeden günlük yaşamlarında, sosyal ve özel alanlarında dinlerini en özgür şekilde yaşadıkları tek ülke Türkiye’dir.Kimse kimsenin namazına, orucuna, duasına, başörtüsüne, kıyafetine, konuşmasına karışmaz, karışamaz.Laik devletin gereği olan “sadece ‘kamusal alan’ denilen devlet alanlarında; devlete ait kurum ve kuruluşlar, üniversite ve okullarda devletin dinî uygulama, ibadet ve kıyafetlere sınırlama getirilmesi”dir. Bu yapılmadığı takdirde Başbakan Erdoğan’ın da açık açık “Başörtüsü konusunda ikna denilen bir olay vardır” dediği gibi (o ikna denilen şey aslında baskıdır ve bugün de, bundan önce de birçok genç kız ve kadın abiler, ablalar, babalar, kocalar yoluyla, öğrenci yurtlarında ortaya çıkan aile dışı abiler, ablalarla, öğrenci bursları ve başka imkanlarla “ikna” edilmişlerdir, edilmektedirler) kadınların örtünmesinden başlayarak ibadetler konusunda baskıya geçilmekte ve sonra koskoca toplumlar ve rejimler dönüştürülerek demokrasi mumla aranır hale getirilmektedir.Bunu anlayabilmek için İslâm ülkelerinin hepsindeki baskılara bakmak yeterlidir. Kısa süre öncesine kadar laik devlet yapısında olan Malezya ve en büyük İslâm devleti olan Endonezya mahalle mahalle dönüştürülerek şeriat rejimine geçmiştir. Bugün Malezya’da “Kadınlar kocalarının çok eşliliğine razı olursa boşanmalar azalır” açıklaması yapılmaktadır.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde “sözleşmenin 9. maddesi kişilere kamu alanında dinî inançlarına göre davranma olanağını her zaman vermez... Din ve inanç bireyin kişisel dünyasına ilişkin bir olaydır. Dinî inançtan kaynaklansa dahi kişisel sınırları aşarak kamusal alana yönelen, politik bir amaca veya akıma hizmet eden tutum ve girişimler ‘dinî inancın bireysel uygulaması’ olarak nitelendirilemez” şeklinde maddeler bulunmasının ve AİHM’nin Türkiye’den açılan türban davalarında bugüne kadar verdiği kararların nedeni budur.Kısacası “Laiklik olduğu için dua, başörtüsü her yerde yasak. Devlet, vatandaşının ibadetine karışıyor, vatandaşını inançsızlaştırmaya çalışıyor” diyenler okkalı bir yalan söylemektedir.Bu gönderilen mektupta da aynı yalanlar (veya söylenen yalanların sonucu) açıkça görülmektedir.

Devamını Oku

Kocasına itaat eden kadın cennete gider mi?

16 Haziran 2008

Dün yine Diyanet İşleri eski Başkanı Süleyman Ateş’in tartışılması gereken bir yazısı vardı (D.İ. Başkanlığı yaptığı için gerekiyor.) Nisa Suresi 34, 35. ayetlerden söz ederek ve seçtiği bazı hadislerden örnek vererek “aile birliğini” tarif etmiş.Müslümanlık ve Kur’an konusunda Türkiye’de en etkili, en uzman din bilimcilerinden Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın Kur’an çevirisine bakıyorum, Nisa 34’te:“İyi kadınlar gönülden saygılı olup Allah’ın korumasına göre görünmeyende koruyanlardır” yazıyor. Tabii Kur’an dilinde “karşılıklılık” söz konusu olduğuna göre bu saygı da erkeğin saygısını beraberinde getirir.“Karşılıklılık”, “eşitlik” için örnek isterseniz hemen Nisa 32’ye de bakmak mümkün:“Erkeklere kazandıklarından pay vardır, kadınlara da kazandıklarından pay vardır” diyor.Oysa Süleyman Ateş birçoğu daha sonra erkek hadis yazarları tarafından kendi kafalarına göre, kadını “kul, köle” edecek şekilde yazılmış hadislerden seçim yapmış. “Allah Resulü şöyle demiştir” diye başladığı hadis:“Kadınların en hayırlısı şu kadındır ki kendisine baktığın zaman seni sevindirir, kendisine bir şey söylesen sözünü tutar...” şeklinde.Bir başka hadis daha yazmış, orada da:“Kadın 5 vakit namazını kılar, bir ay orucunu tutar, namusunu korur ve kocasına itaat ederse ona ’hangi kapıdan dilersen cennete gir’denilir” yazıyor.Bunları kendi eşlerine mesaj olarak mı seçiyorlar bilemem ama şurası muhakkak ki Kur’an’da kadın ve erkeğe (eşit şekilde) namusunu koruması anlatılmıştır (örneğin Nur 30,31). Müslümanlığın 5 şartını yerine getirmek ise her iki cins için de makbuldür. Hz. Peygamber’in bunu yalnız kadınlar için tekrarlamaya gerek duyacağını düşünmek mantığa sığmaz.“Kadının kocasına itaat etmesi”ni cennet anahtarı olarak verdiğine inanmanın mantığa sığmayacağı gibi...KOLAYMIŞ DOĞRUSU!Bu hadis doğru olsa; iyi bir insan olmayan, Kur’an’daki beklentilere uygun bir kul olmayan hatta her türlü kötülüğü yapıp, zararı veren kadınların “oruç, namaz ve itaat”le doğrudan cennete gidebilmesi mümkün olurdu. Mantığınıza sığıyor mu?Adaletinden şüphe edilmeyen Allah’ın bunu kabul edeceği, onun Resulü olan Peygamberin bunu söyleyeceği düşünülebilir mi?İşte onun için, herkes istediği hadisi, doğru-yanlış bakmadan kullanmasın diye Diyanet İşleri şu günlerde kalabalık bir din bilginleri grubuyla hadis çalışmaları yapıyor ve doğruluğuna güvenilecek hadisleri ayırıyor.Bugüne kadar Müslüman aleminde yapılmamış bu çalışma ancak dinî baskı rejimine sahip olmayan bir ülkede yapılabilirdi. Tüm dünyadaki Müslüman ülkeler içinde (bugün birilerinin beğenmediği) “laik demokrasi”ye sahip, bu nedenle de tek özgür Müslüman çoğunluklu ülke olan Türkiye’de yapılabilirdi. Ki Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu da bu noktayı sık sık ve açıkça belirtmektedir. Bu arada Kur’an’ın eşler için “Kadınlar sizin için, sizler de kadınlar için birer elbise, örtüsünüz” diyerek kadını beraberlikte eşit konuma getirdiğini, erkeği kadının sahibi, kadını ise “kayıtsız şartsız itaat eden bir köle” yapmadığını ve buna benzer birçok ayet olduğunu unutmamak gerekiyor. Kısacası... Erkeğin itaat ve sevgi beklemesi için ondan da karşılığında aynı “sevgiyi, saygıyı” göstermesi bekleniyor. Din bilimcilerin çoğu erkek olunca bunları gerçeğe uygun anlatmak da onların vicdanına, dürüstlüğüne kalıyor tabii!

Devamını Oku

Kapı gibi ÖSS soruları

15 Haziran 2008

Türkiye’mizde sorunların hiç bitmemesi nedeniyle özellikle son yıllarda o kadar ciddi konularla meşgulüz ki gülmeye eğlenmeye pek az zaman kalıyor. Bu nedenle çalışırken bile gülme fırsatlarını hiç kaçırmam... Selahattin Duman’ın yazılarını olduğu gibi, güldüren kitapları da...Meselâ Kemal Kara’nın “Çılgın Günler Türkiye” kitabı hep masamda durur ve ne zaman elime alsam, daha önce kaç kez okuduğum öyküler beni her seferinde yine gözlerimden yaşlar gelene kadar güldürür. Kaç kez yazmayı düşündüm, fırsat bulamadım.Latif Demirci’nin esprilerine, kitaplarına bayılırım. Son günlerde “Kapı Gibi ÖSS Soruları” isimli kitap beni aynı şekilde eğlendiriyor. Hepimiz üniversite sınavlarına girerken test sorularının ve sınav sorularının çoğunu, en azından bir kısmını “Bu da ne şimdi, hangi mesleği seçecek olursam olayım bu soruların ne yararı olur ki” tepkimize yol açmıştır ya, işte kitabın yazarı Adnan Özveri de aynı tepkiyle, ÖSS sorularıyla dalga geçen bu kitabı hazırlamış.Aşağıda size sorulardan bazı örnekler veriyorum, gülmekten çok zor yazdım ona göre...*Yıllardır ülkemiz gençliğinin geleceğine büyük oranda yön veren ekonomik sektör aşağıdakilerden hangisidir?a) Mafyacı lık sektörüb) Çetecilik sektörüc) Tarikat-ticaret-siyaset sektörüd) İşsizlik sektörüe) He psi* Ar ala rında 540 km mesafe bulunan A ve B kentlerinden, iki çete grubu aynı anda hareket ediyorlar. Birinin hızı 180/km/saat, diğerinin hızı, birincinin 2/3’ünden 40 km daha fazla olduğuna göre, bu iki çete nerede karşılaşırlar?a) Yolun ortasında karşılaşırlarb) Susurluk’ta karşılaşırlarc) Nerede olursa olsun törenle karşılanırlard) Avrupa, Avrupa duy sesimizi!e) Türkiye sizinle gurur duyuyor!*Aşağıdakilerden hangisi yamuğun alanını tanımlar?a) Ya muk yumuk adamların oluşturduğu bir alandırb) Politikacı-bürokrat ve mafya babasının oluşturduğu alana yamuk alan denirc) Yamuk alanlarda dolaşanlar tez yamulurd) Temiz aile çocukları yamuğun alanını merak etmeze) Hepsi* Hanlar hanı Yavuz Sultan Han’ın Çaldıran Savaşı’nda bindiği atının sağ baldırının rengi nasıldı?a) Dorub) Bu ne biçim soruc) Kırd) Demir kıre) Dişimi kır* Bildiğiniz gibi hanlar hanı Yavuz Sultan Han çok asabi biriydi. Astığı astık, kestiği kestikti. Bu Yavuz Padişah ayın zamanda sol kulağına bir küpe takardı. Yavuz Selim bu küpeyi niçin takardı?a) Şimdiki gençlere örnek olmak içinb) Barış yanlısı olduğu içinc) Yaşadıkları ve gördükleri kulağına küpe olsun diyed) Annesi, bebişken kulağını deldiği içine) Ailesi onun küpe taktığını bilmiyordu* Yavuz Selim, Mısır seferinden döndüğünde oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın cicili bicili elbiselerini gördüğünde ne söylemiştir?a) Bre Süleyman sen bunları giyersen anan ne giysin?b) Oğlum nereden aldıysan bu güzel elbiseleri söyle, aynısından bende alayım.c) Oğlum, sana verdiğim paraları böyle süslü giysilere harcama, ileride adın Süslü Süleyman’a çıkard) Sana bu güzel küpelerden de alayım ister misin?e) Erkek olana süs olarak sadece küpe yeter*Macarların ağır yenilgiye uğradığı Mohaç Meydan Muharebesi’nde Macar Komutanı Yanoş’un bacanağının adı nedir?a) Osmancıkb) Yanoşçuk c) Mihalıçık d) Cık Cıke) Kancık Yarın, bu müthiş ÖSS sorularına devam ederiz.

Devamını Oku

Etiket çalışmaları

14 Haziran 2008

Türkiye’nin “demokratik zeminde bir rejim çatışması” içine sokulduğu, bu çatışmanın da yalnız ve yalnızca türban ekseninde yürütüldüğü artık hiç görmeyen bir gözden bile kaçamayacak şekilde ortadadır.Bu çatışma içinde ne basında “meslek etiği” diye bir şey kalmıştır, ne siyasetçide “siyaset etiği”... Eleştiriler eleştiri sınırını aşmış yalanlara, düşmanca saldırılara dönüşmüş, istenen sonuca ulaşmak için her şey geçerli hale gelmiştir. Olaylara “laik rejimin korunması ve evrensel hukuk açısından bakan” tüm kurumlar sınırsız ve acımasız bir şekilde iftiralarla, hakaretlerle karalanmakta, o istenen sonucun önünde hiçbir engel kalmaması için var gücüyle adeta bir savaş sürdürülmektedir.Türlü çeşitli çıkarlar veya “bazı genel yayın yönetmenlerinin kendi ağızlarıyla itiraf ettikleri kuşatmalar” nedeniyle Anayasa Mahkemesi, ordu, ana muhalefet partisi, özgür basın, üniversiteler gibi “cumhuriyeti korumaya çalışan” her kuruma her gün yapılan saldırılar demokratik sistemin, hukukun işleyişinin bile önünü tıkar hale gelmiştir.Hedefe ulaşmak için seçilen yol aslında son derece basit... Her kurum “ordu” ile ilişkilendiriliyor ki sonuçta hukuki girişimlerin “baskı ile” yapıldığı, daha da doğrusu onların etiketlediği gibi “hukuk darbesi” olduğu sonucu çıkabilsin. Bu yanıltmacalar yoğun şekilde sürdüğünde insanların kafasını karıştırmak, yanlışları doğru gibi yutturabilmek de kolaylaşıyor.Oysa evrensel hukuk aynı doğruları kabul ettiği için (bkz. AİHM kararları) yabancı “tarih ve anayasa uzmanları da (siyasetçiler veya basın değil uzman) bizimkilerin gayretinden tamamen farklı yönde görüşler açıklıyorlar.Örneğin; yine bu arkadaşlar Milliyet’te Devrim Sevimay’ın röportaj yaptığı Anayasa değişiklikleri uzmanı Prof. Dr. Andrew Arato’nun (Macaristan kökenli, ABD’de yaşıyor) açıklamalarının sadece kendi istedikleri yöne çekilebilecek cümlelerini alıyorlar ama Arato çok önemli başka şeyler de söylüyor.AYM’Yİ ZAYIFLATMAKABD’de Avrupa ülkelerinde olduğu gibi “parti kapatma” olmadığı için kapatmaya karşı ama bakın Anayasa Mahkemesi ve demokrasi için neler demiş:“Aslında Yüksek Mahkeme’nin de biraz yasama yetkisi vardır. Dengeler sisteminde herkes biraz diğerinin kuvvetine karışır (...) Milli Güvenlik Kurulu ne için vardır? Devletin temel ilkelerini korumak için. Oysa bu işlevi Anayasa Mahkemesi görse MGK’nın bu kadar güçlü olmasına gerek kalır mı? Ordunun gardiyanlık yapmasına ihtiyaç olur mu? Zayıf mahkeme güçlü MGK demektir...Yasama anayasada önemli değişiklikler yaparken daha büyük sosyal ve politik konsensun sağlaması gerektiğini unutmamalı. Eğer unutursa Anayasa Mahkemesi bunu kendisine hatırlatacaktır.”Bu konuşmada en önemli nokta “Devletin temel ilkelerini koruma işlevini Anayasa Mahkemesi görürse MGK ve ordunun bu işlevi üstlenmesine gerek kalmayacağı”dır.“Daha çok demokrasi” isteyenlerin her şeyden önce buna dikkat etmesi gerekir aslında, onun için bu işte bir terslik var ama ne?*****Pusulaları mı bozuk? Yurtiçi ve dışından çok sayıda okurumuz Nuray Bezirgan’ın Atatürk ve Humeyni ile ilgili konuşmasından sonra tepki mesajları gönderdiler. İlginçtir aynı soruyu soranların sayısı hiç az değil. Soru şu:“Humeyni’yi sevenler, İran rejimine hayran olanlar, Türkiye’nin rejiminden memnun olmayanlar ya da daha çok özgürlük isteyen ve Türkiye’de türban nedeniyle üniversiteye gidemediğini söyleyenler” neden İran’a değil de hep Batı’ya kaçıyorlar? Hatta bunlardan biri; “Pusulaları mı bozuk acaba” diye sormuş. Bir başkası; “Yıllarca hep kendi kendime sordum, Atatürk’e karşı olup da şeriat isteyen kişiler örneğin; Şevki Yılmaz, Hasan Mezarcı gibiler soruşturma başlar başlamaz hep batı ülkelerine kaçtılar. Bunlara ve Humeyni’yi seven hanıma neden istediğiniz rejimle yönetilen ülkelere gitmiyorsunuz da Amerika’ya, Kanada’ya gidiyorsunuz diye sorsanız duymazlar mı acaba” diyor.Ne dersiniz, haksızlar mı?

Devamını Oku

“Özgür irade”ye ne oldu?

13 Haziran 2008

Başbakan’ın Hülya Avşar’ın “Gelininiz başını açmaya karar verse kızar mısınız” sorusuna verdiği “ikna denilen bir olay vardır” cevabı aslında üzerinde çok dikkatle durulması gereken bir sözdür.Ben Erdoğan’ın bunu isteyerek değil “ağzından kaçırarak” söylemiş olabileceğini düşündüm. Çünkü eşi Emine Erdoğan’ın “abisinin zoruyla, ağlayarak tesettüre girdiğini” biliyoruz. Bir kitapta da anlatmıştı.Hayrünnisa Gül’ün de evlendikten sonra örtündüğünü biliyoruz. Birkaç kez yazıldı. Yani her ne kadar “Bırakın kızlar özgür iradeleriyle örtünsünler” veya “Herkes istediği gibi giyinsin” lafları sık sık duyulsa da çok sayıda kız ve kadının iradeleriyle değil, abi-baba-koca baskısıyla örtündükleri (en zirvedeki iki kadın örneğiyle bile) açık seçik ortada. Mesela üniversite öğrencileri arasında “kapanana burs veriyorlar” konuşması da pek yaygın. Kaç kez ağızlarından bizzat duyduk.Ortada böyle bir durum varken Başbakan’ın “türbanı çıkarmama konusunda ikna”dan söz etmesi bence gereğinden fazla şaşırtıcıdır.Ne oldu “özgür irade”ye? Ne oldu “daha çok demokrasi” isteklerine?AKP’nin daha çok demokrasi tarifi yalnız erkek vatandaşları içeriyor galiba... Kadınlara baskı veya onun deyişiyle İKNA bu tarifte serbest...Ayrıca çok önemli bir nokta daha var burada, o programda da ikna cevabından sonra sorulmalıydı:Madem ki türban takmaları için ikna olayı bu kadar doğaldır ve Başbakan’a göre haktır, o zaman neden İstanbul Üniversitesi’nde kız öğrencilere “Türbanınızı çıkarıp okulunuzu bitirin, sonra ne isterseniz yapın. Türban üzerinden devletle siyasi kavgaya girişenlere alet olmayın” dendiği için “ikna odalarında türbanlı kızlara manevi işkence yapıldı” kıyameti kopardılar?Bu özgür irade, ikna olayı ve demokrasiyi tepe tepe kullanma anlayışı çok tartışma gerektirir, çok!*****İran devrimi ve Humeyni hayranlığı bir akım mı? Son yıllarda ortaya çıkan alışkanlıklardan biri de “sıra dışı, dikkat çekici açıklama ve eylemler”in hemen hepsinin münferit olay olduğunun iddia edilmesidir. Oysa bunların arasında gayet yaygın bir görüşü veya gelişmeyi işaret edenler vardır ve bu iddialar çoğu kez gerçeklerin üstünü örtüverir.Örneğin; acaba “İran devrimi ve Humeyni hayranlığı”nı dile getirenlere sınırlı bir etkilenme olarak mı bakmak lazım yoksa bu yıllardır devam eden ve geniş kitleleri içeren bir akımın dillendirilmesi midir?Bu hafta Her Açıdan’da bu soruya da cevap arayarak yine yeterince tartışılmamış ama çok önemli konular üzerinde duracağız. İktidar partisi Başbakan Erdoğan’ın bir programda söylediği gibi “şeriat devletine gidiş” korkusu yaratacak hiçbir şey yapmadı mı? Başbakan’ın türban için söylediği “ikna denen bir olay var” sözü nasıl yorumlanmalı? AKP’nin bölünmesi tehlikesi var mı, CHP’nin beklediği gibi sonbaharda erken seçim olacak mı? Türkiye’de neden iktidar alternatifi ortaya çıkamıyor? Turgut Özal’ın “Türkiye’de İslâmcılık” konusundaki düşünceleri neydi? Yargı neden yoğun şekilde “ordu veya CHP” ile ilişkilendirilmeye çalışılıyor?Bunlar ve daha birçok konuyu: DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, AKP’nin ilk kurucularından Mehmet Gazioğlu, 21. Dönem Malatya Milletvekili ve Anavatan Partisi Gnl. Başkan adayı Ahmet Özal, Hürriyet Gazetesi Yazarı Cüneyd Ülsever’le tartışacağız. 15 Haziran Pazar, öğlen saat 12.30’da STAR’da. Yine heyecanlı olacak, hepinizi beklerim.

Devamını Oku

Özgür medya ve iktidar medyası!

12 Haziran 2008

Bildiğiniz gibi artık Türk medyasının büyük bir çoğunluğu iktidara “çok yakın” isimlerin elinde... Bunu anlamak için araştırma yapmanıza filan da gerek yok, gazeteleri açıp haberlerin yapılış tarzına ve köşe yazılarına göz atmanız yeterli. Bir başka ülke medyasında asla göremeyeceğiniz, Türkiye’de de benzeri daha önce görülmemiş bir “futbol takımı tutar gibi” gözü kapalı destekleme durumu mevcut.İktidara çok yakın medya dışındakilerin bir kısmı da son yıllarda “liberal demokrat” olmakla “kayıtsız şartsız iktidar destekçisi” olmayı karıştırmış vaziyetteler.İktidarı destekleyenlerin bir kısmına (veya yakınlarına) ayrıca iktidar tarafından gayet kazançlı işler verildiği de biliniyor. Bunlara bir de yurt dışı seyahatlere, özel yemeklere Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak katılmanın, bugüne kadar hiçbir dönemde olmadığı kadar pohpohlanmanın keyfini eklerseniz “vazgeçilmesi çok zor” bir durum ortaya çıkıyor.Bir tarafa kendi çıkarlarını, bir tarafa ülke ve toplum çıkarlarını koyunca ikinciyi tercih etmek esaslı bir irade ve sıkı bir karakter ister. O da herkeste yoktur yine bildiğiniz gibi...Durum böyle olunca medyanın, zaten aslî görevi ve kendisine “yasama, yürütme ve yargı”dan sonra “4. kuvvet” denmesinin de nedeni olan “dürüst ve tarafsız haberciliği, toplum adına iktidarları denetleme işlevi” ortadan kalkmış oluyor ki şu anda Türkiye’deki tablo maalesef (medyanın büyük bir kesiminde) budur.Son yıllarda, özellikle son haftalarda bunun üstüne bir de “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” atasözünü ya da “hem kel, hem fodul” deyimini hatırlatacak bir taktik ortaya çıktı bu medya kesiminde... Kendileri özgür olamadıkları, bu anlayışla hiçbir zamanda olamayacakları için duydukları vicdan rahatsızlığını kendilerine benzemeyen, aslî görevini unutmayan gazete ve gazetecilere türlü yakıştırmalarla saldırarak hafifletmeye çalışıyorlar.“Kendin yükselemiyorsan rakibini aşağı çek” taktiği... Tabii bunu yaparken her tür iftira, yalan, hakaret de kullanılınca kendi okuyucusunu -en azından bir kısmını- inandırabiliyor.Son haftalarda yargının da nasibini fazlasıyla aldığı iftiraların, yakıştırmaların benzeri AKP medyası tarafından; yok orduyla, yok CHP’yle, darbeyle, derin devletle, çetelerle ilişkilendirmeler “hukuk devletini, cumhuriyetin temel ilkelerinin korunmasını” savunan medyaya da yapılıyor.BABAHAN’A SORALIMÖzellikle de bu Ergenekon ilişkisine bayılıyorum ben, AKP’yi eleştiriyor veya “yargıya saldırılar”da işbirliği yapmıyorsanız kafadan Ergenekoncu oluyorsunuz.Çeteci, karanlık işleri destekleyenlerden...Neden? Çünkü sadece ve sadece AKP çetelerin üzerine gidiyor (!); o olmazsa Ergenekon, Ayışığı veya her neyse ortaya çıkarılamaz. İnsanlara devamlı olarak “kapatma davası”na karşılık bupompalanıyor.Oysa aynı suçladıkları medya her dönemde her karanlık olayın üzerine gitmiştir, bugün de en az kendileri kadar merakla (ama henüz yargıda olan ve iddianamesi bile açıklanmamış bir davada kendileri gibi her gün ayrı bir senaryo yazmadan, yani daha saygılı olarak) Ergenekon davasının sonucunu beklemektedir.Sabah gazetesi (ve benzerleri) VATAN dahil birçok gazeteye açık açık veya ima yollu “CHP medyası”, “Kartel medyası”, “Ergenekon medyası” gibi etiketler yapıştırıyorlar.Ergun Babahan’a bir soru; hatırlamaya çalışsın bakalım Sabah’ın cemaatlerin, tarikatların eline geçtiğinden yakındığı oldu mu hiç?Hatta bu nedenle başka bir gazeteye geçmek istediği... Umarız yeni sahibi onun yakındığı durumu değiştirir ama “Ergenekon medyası SABAH’a karşı” başlığını attığına göre, kendilerine (Babahan’ın anlatımına göre) ne demeli şimdi;“Cemaat medyası özgür medyaya karşı” dense mesela, olur mu?

Devamını Oku

İran devrimiyle yıkanan beyinler!

11 Haziran 2008

Humeyni’yi seviyorum, Atatürk’ü sevmiyorum” diyen, Atatürk olmasa bugün ülkemiz düşman işgali altında olsa “daha çok hakları olabileceğine” inanan kadınları gördükten sonra da hâlâ “canım ne olur ki, bırakalım genç kızlar üniversiteye türbanla gidiversin” demokratlığında ısrar eden varsa ben de “helal olsun size” diyorum.Birkaç yıl önce “kamuda hizmet alan, hizmet veren ayırımı”nın olabileceğini, hizmet alanların (o zaman üniversite öğrencilerini de bu sınıfa koyuyor, onlarla “tapu dairesine giden vatandaş”ın aynı konumda olduğunu zannediyordum. Böyle olmadığını da daha sonra detaylarıyla araştırarak hukukçulardan öğrendim) dinî kıyafetlerle devlet alanlarında bulunabileceğini düşünüyordum.Son üç-dört yılda olanlar, daha “üniversitede dinî kıyafetlerin serbest bırakılması” tartışılırken Mecliste, okullarda, devlet dairelerinde de bırakılacağının açıkça siyasetçiler tarafından söylenmesi, bunlarla ilgili davaların AİHM’de görüşülmesi ve çıkan kararlar, bu kararlara AKP ve onlara yakın medya tarafından yapılan itirazlar (neredeyse AİHM de Anayasa Mahkemesi’ne verilen tepkilerin benzerini alıyor), küçücük kız çocuklarının bile tesettüre sokulması, bunların yanında “devlet alanlarında yalnız türbanın değil, tüm dinî uygulama ve ibadetlerin serbest bırakılması”nın tartışılmaya başlanması konunun hiç de “üniversitede türban, bir demokratik hakkın kullanılması” olmadığını net şekilde gösterdi. Bugün “Atatürk’ü sevmeyen, Humeyni’yi seven”lerin artık Türkiye’nin rejimine karşı olduğu, verilen eğitimle de bu görüşün empoze edildiği ve istenen rejimin de “Humeyni rejimi” olduğu artık açıkça konuşulmaya başlandı.Yani “İran’a, Malezya’ya döneriz” korkusunun “yersiz bir korku” olduğunu iddia edenlerin haksızlığı ortaya çıkıyor.Uzun yıllar boyu İran rejiminin kusursuzluğunu (!) anlatarak beyin yıkayanlar, o rejimde türbanın yetmediğini, çarşaf giymeleri gerektiğini, bugünkü şık-modern kıyafetler ve makyajlarla türban takmaya kalkar, hele de bugünkü gibi erkek arkadaşlarıyla kolkola yürürlerse din polisinin onları derhal karakola çağıracağını ve bunun hesabının sorulacağını, kolları veya etekleri istenenden birkaç parmak kısa olursa yine aynı şeyle karşılaşacaklarını, din fanatizmi ve yönetim eliyle baskısı başlayınca sonunun gelmeyeceğini onlara anlatmamışlar.Persepolis romanı anlatıyor, bir okumaları lazım.İSTEDİKLERİ OLUYORSivas El Sanatları Eğitim Merkezi dün kursiyerlerini mezun etmiş ve törende kursiyer kızların tamamının yerlere kadar etekli, tek tip (ve aynı kumaştan) türbanlı olması dikkat çekmiş.Neden çekiyor bunu da anlamak mümkün değil. Bütün eğitim merkezleri ve okullar giderek imam hatiplere benziyor. İstenen bu, demokratik bulunan bu, sonunda gelinen ve öyle görünüyor ki tüm ülkede gelinecek olan durum bu.“Humeyni rejimini” ve “Atatürk yerine düşmanın özgürlüğünü” arayanlar üzülmesin, neredeyse oradayız. *** Senato neden olmaz?27 Mayıs’tan sonra başlayıp 12 Eylül 1980’e kadar devam eden Cumhuriyet Senatosu aslında normal şartlarda doğru bir çözüm olabilirdi.Bugün ise teklifi yapan Köksal Toptan’ın kendi partisinden bile itirazlar geliyor. Bunun nedeni artık Türkiye’de siyasi yapının ve anlayışın tümüyle değişmiş ve yozlaşmış olmasıdır.Bir kere senatörler de mevcut sistemde milletvekilleri gibi liderin sözünden çıkamazlar. Onun hoşlanmayacağı fikirler üretemez, kararlar alamazlar.İkincisi, geçen zaman içinde daha eğitimli, en eğitimli milletvekilleri arasında da farklı görüş bildirenler, uyarma görevi yapabilenler çok az sayıda çıkabilmiş, onlar da ya partilerinden ihraç edilmiş veya bir daha aday gösterilmemiştir.Durum böyle olmasaydı, senato olmadan da onlar hatalı kararları eleştirebilir, karşı oy kullanabilir, sonunda gelinecek noktayı anlatabilir, belki önleyebilirlerdi.Kısacası bu şartlarda senato ancak 200-300 kişiye daha koltuk imkânı sağlar ki bunun da para ve zaman israfından başka hiçbir yararı yoktur. *** Kalp taraması isteyenlere... Dün İncirli Ethica Hastanesi’nde bir arkadaşımın hayatının “sanal anjiyo” kontrolü sayesinde nasıl kurtulduğunu anlatmıştım.Birçok kişi “Bu kontrollerin çok pahalı olduğunu, yaptırmalarının mümkün olmayacağını” yazmış. Ben de Hastane’yi arayarak fiyatını sordum.Birçok hastane ve klinikte 2000 YTL’nin üstünde olduğunu ama Ethica’da bazı kontroller için zaman zaman kampanyalar yaptıklarını ve şu günlerde “sanal anjiyo”nun da 350 YTL’ye yapılabildiğini bildirdiler. Ben de endişesi olanlara duyuruyorum.

Devamını Oku