Cumhuriyeti neden Nişanyanlandırıyorsunuz?

7 Temmuz 2008

Öyle bir tablo yaratıldı ki elbirliğiyle, Ergenekon tutuklamaları ve gözaltılarındaki hukuksuzluktan söz edenler hemen “Vay onlar da Ergenekoncu, darbeci, orducu” haline getiriliyorlar.Onun için herkes her cümlesini “pür dikkat kesilerek” yazıyor... Ne başarılı bir ilişkilendirme değil mi? Ancak herhangi bir soru işaretine neden olacak hiç kimseyle konuşmamış, görüşmemiş, hiçbir toplantıya katılmamış, adı geçenlerin hiçbirini tanımayan, birlikte fotoğrafı (!) çıkarılamayacak, telefon dinlemesiyle bir açığı yakalanamayacak, demokrasinin hangi nedenle olursa olsun anti demokratik yöntemlerle kesintiye uğratılmasına her zaman karşı çıkmış olanların konuşabileceği bir dönem...Yine de dikkat etmek gerekir, çünkü iş adamlarına bile korku salındı, laiklikle birlikte demokrasinin de tanımı değişiyor farkında değiliz.Artık bu demokrasi “iktidarın onaylayacağı sınırlar içinde” konuşulabilen, hatta hiç konuşulmazsa daha da makbul vatandaş olunan bir demokrasidir.Sivil toplum örgütleri konuşamaz, rektörler “otursunlar oturdukları yerde”, Türkiye’nin en büyük iş adamlarının “bu ülkede primi yok, sevilmiyorlar”, eleştiren medya zaten “Atatürkçü, laik, ulusalcı ya da darbeci” ki bunların hepsi artık eşdeğer hale getirilmiştir; artık Atatürk’ün veya laik rejimin adı geçmeyecek, geçecekse de “Kemalist rejim” veya “vesayet rejimi” olarak geçecektir. Hukuk isteyen hukukçular ise zaten malum oldu; iktidara karşı darbe yapılacaktı, o başarılamadığı için yargı darbesi yapılmakta... Onlar da tu kaka. Eee, ne kaldı geriye?Anayasa’nın ihlal edildiği, rejim tehlikesinin ortaya çıktığı durumlarda kim veya hangi demokratik kurum uyarı yapabilecek?Bu medya içinde kendisinden farklı düşünenleri, ülkenin en büyük (ama rejime, Atatürk’e saygılı) gazetelerini “Ergenekoncu medya” ilan edecek kadar iktidara ait, ona tapınan gazeteler ve yazdırdıkları adamları varken bütün bunlara şaşmamak gerekir.Bazen okurken gülmekle ağlamak arasında gidip geliyor insan... Bir tanesi örneğin (çok da belaltı saldırır ama göze alacağız artık) Ergenekon’u “gözaltına alınıp serbest bırakılanlar”ın bile suçsuzluğuna inanmadan verip veriştirerek küfür kafir yazarken, daha önce Sabancı Üniversitesi’nden (yalnızca uzun saçları nedeniyle kendini Ali Mc Graw zanneden) bir doçent hanımın ettiğine benzer laflar sokuşturuyor araya... (O da Cumhuriyet Mitingleri’ne katılan kadınların “dekolte” olduğunu hiç utanmadan, sıkılmadan ekranda söylemişti. Bu kadarını gerçek Ali Mc Graw olsa yapmazdı.) “İzmir’in ‘çarşafmanyak’ kadınları Paşam yoksa göğüs dekolteme mi karışacak bu yobazlar?” diye soruyor ve şu cevabı alıyorlarmış:“Olur mu güzel evladım, dekolte de senin Kemalist hakkın, getir şöyle bir kadeh rakımızı da mehtaba karşı içip Ata’mızın ruhunu şad edelim.” İki cümlede laik kadınları (İzmir üzerinden) göğüs dekolteli yapıyor (kendisi çarşafmanyakmış gibi üstelik.) Laik rejimle ilgili -körlerin bile görebileceği- eylemler hiç olmamış da mesele dekoltelilerle-yobazların sorunuymuş gibi konuyu ustaca ve gerçeklere saygısızca saptırıyor. Laikleri, orduyla ilişkilendiriyor, cumhuriyet veya Atatürk dekolteyi getirmiş gibi onları Nişanyan’landırıyor, son darbeyi de “değerini anlamayan insanlar için canını tehlikeye atarak ve mucizeler yaratarak” bu vatanı kurtaran koca Atatürk’ün “rakıyla anılacağını” vurgulayarak ve onu böyle görmek isteyen, böyle empoze edenlere muhteşem bir kıyak yaparak indiriyor.Bakın (anlamları gizlediğinizde kısa ama açıklaması uzun) iki cümlede neler yapılabilirmiş değil mi? Ergenekon’a, ona buna, hangi isim altında olursa olsun darbe ortamı hazırlanmasına doğal olarak karşı olabilirsiniz, iktidara bol kepçe yaranmaya çalışabilirsiniz de o arada cumhuriyetten, laik rejimden, onun korunmasını isteyenlerden bu nefret niye, cumhuriyet size ne yaptı ben onu anlayamıyorum.Probleminiz ne sizin??

Devamını Oku

Biri Paksüt’e susmayı öğretsin!

5 Temmuz 2008

“Söz gümüşse sükût altındır” atasözü herhalde en çok diplomatlar ve Anayasa Mahkemesi üyeliği gibi çok önemli görevler yapanlar için söylenmiştir.Diplomatlar her sözlerinin “temsil ettikleri devleti, ülkeyi bağlayacağını” bildiklerinden dikkatli ve az konuşurlar. Anayasa Mahkemesi üyeleri görevleri ile ilgili hemen hiç konuşmazlar, bunu eski Anayasa Mahkemesi üyesi Fazıl Sağlam’a “Her Açıdan” a çıkması için yaptığım ısrarlardan sonra bile razı edemediğimde çok iyi anlamıştım. Yine eski üye Yılmaz Aliefendioğlu teklifimden haftalar sonra (ve araya bir çok kişi girdikten sonra) programa gelmiş ama pek az konuşmuştu. Eski üye olmalarına rağmen yüksek mahkemeye saygıyı sürdürüyorlar.Oysa bakıyoruz AYM Başkanvekili Osman Paksüt devamlı vitrinde... Üç günde bir yeni bir nedenle açıklama yapıyor. Durumuna bakılırsa Anayasa Mahkemesi üyeleri için bırakın konuşmamayı “hiç susmadıkları bir dönem” başlatmaya niyetli gibi...Bir gazeteci olarak her konuşmasını, özellikle de son olarak söylediği “Ne karar alırsak alalım kıyamet kopacak” lâfını duyduğumda iki şey geliyor aklıma:1. Siyasete girmeye niyetli, ismini öne çıkarıyor;2. İktidarın AYM üyelerini de seçmeye niyetli olduğunu anladı, mesaj veriyor.KIYAMETLERDEN KIYAMET BEĞENKusura bakmasın ama hani arasa üyesi olduğu yüksek mahkemeye gölge düşürmek, vereceği kararı (her ne olursa olsun) şimdiden tartışılır hale getirmek için daha beter bir cümle bulamazdı.Yani tam “dam üstünde saksağan”...Dün Can Dündar Ergenekon soruşturmasının başındaki savcı olan Zekeriya Öz’le yaptığı konuşmada onun “İddianame açıklanınca kıyamet kopacak” dediğini yazmıştı.Millete devamlı kıyamet bekletiyorlar, rahat huzur bırakmadılar. Ya o kıyamete, ya bu kıyamete razı olacak, mutlaka kıyametlerden kıyamet beğeneceksin!Neyse bu kıyamet, kopsa da rahatlasak noktasındayız.Osman Paksüt’ün bu konuşmasının ne anlama geldiğini, konuyu en iyi bilen bir uzmana; Yargıtay Ceza Genel Kurulu, eski İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’na sordum.“Çok vahim, çok talihsiz ve aynı zamanda anlamsız bir konuşma olduğunu, yadırgadığını” söyleyerek başladı ve şöyle devam etti: “Osman Paksüt’ün daha önce kapatma davası için ‘3-5 haftada biter’ açıklamasını yapması da yanlıştı. Açıkçası bu kadar yüklü bir dosyanın bitimine dair tarih vermek, 15 üyenin iradesini bağlamak olduğu gibi Anayasa Mahkemesi’nin ciddiyeti ile de bağdaşmaz. Ayrıca bir AYM üyesi davanın ne zaman biteceğini de bilemez.Bu kez ’Ne karar çıkarsa çıksın kıyamet kopacak’demesi daha da vahim. Mahkeme 5 seçenekli bir karar verecek, hangisinden söz ediyor ve neden? Başta Başkanvekili olmak üzere yargıçların susması gerekir. Diplomasiden gelen Paksüt de en azından etik olarak buna uyması gerektiğini bilir.” Prof. Dr. Kaboğlu bunları söylüyor, hiç hukuk bilmeseniz bile düz mantıkla ona hak verirsiniz.Peki Osman Paksüt nasıl oluyor da bunlardan bihaber gibi davranıyor; anlayan var mı?

Devamını Oku

Medya sussun, Rahmi Koç da...

4 Temmuz 2008

Avrupa ve Amerika’nın neredeyse kendi ülkelerinin siyasetiymiş gibi içine düştüğü, gazete ve dergilerinin de iktidara TARAF gazetelerin (yoksa iktidar gazeteleri daha mı doğru) yazdıklarını aynen tekrarladığı bir dönemden geçiyor Türkiye...Oynanan oyunların haddi hesabı yok. Aslında istenen oy alındığı takdirde bu oyunların oynanacağını 22 Temmuz seçimleri öncesinde tahmin etmek hiç de zor değildi, gidiş açıkça görülüyordu ama maalesef (Daha önce aynı yollardan geçmiş diğer ülkelerde olduğu gibi) çoğunluk tarafından farkedilemedi.İnsanlar din ile, inanç ile aldatılırsa, bir yandan da demokrasinin etkilenmeyeceğine inandırılırsa aldanan kesimler kalabalık oluyor. Bir yandan kadının devlet alanlarında da türban takması için, sözüm ona ‘türban hakkı’ için çalışanların açıkça erkeğin “çok eşliliğini” savunması, kadınları erkeğin kölesi gibi gösteren uydurma hadislerin Meclis’te dağıtılması, kadın erkek parklarının bile ayrılması, harem selamlık toplantılar, küçücük çocukları tesettüre sokmalar gibi işaretler bile yeterli olmayabiliyor. Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğü kadar insan haklarıyla da hiç çekinmeden ve kolaylıkla oynanabileceği son günlerde yaşanan olaylarla artık en dikkatsiz gözden bile kaçamayacak duruma gelmiştir.Neyle suçlandığını bilmeyen insanlar gözaltına alınarak, AKP’den kısa süre önce ayrılmış eski milletvekilleri bile suçlu ilan edilerek, muhalefet yapan herkese göz dağı verecek şekilde yaratılan korku atmosferi diğer ülkelere ve o ülkelerin basınına gerekli mesajı verdiği gibi, Türkiye’de “bu gidişe dur diyecek” herkesin ve her kurumun bertaraf edileceğini bundan daha açık gösteremezdi.Doğrusu sahnelenen eser son derece detaylı, son derece ustaca planlanmış gibi görünüyor. Elde olan büyük medya kesimi en gözü kara şekilde, yapılan tüm hukuksuzlukları, yanlışları doğruya çevirirken tarafsız, daha doğrusu rejimden yana taraf olan medya kesiminin sindirilmesi için her yol deneniyor.Bunlar tamamlanırken bir röportajında “Sakallı, bıyıklı birini işe almam” diyen ünlü işadamı Rahmi Koç da unutulmuyor ve kendisine karşı olan veya eleştirenleri bile silindir gibi ezmekten çekinmeyen Başbakan ona da sert bir cevap veriyor:Neymiş, bu “ilkel bir anlayış”mış, siyaset karşı düşüncede olanları da korumayı gerektirirmiş.Eh, bunu duyup da “Bakın şu konuşana” demez misiniz?Fişleyen iktidarBırakın Rahmi Koç’un tamamen bir iş disiplininden söz ediyor olmasını ve işverenin elbette kendi işyerlerinde bu tür kuralları uygulama hakkı olmasını (ki Avrupa’da, Amerika’da da resmi ve özel işyerlerinin çok sıkı kuralları vardır ve çalışanlar aynen uymak zorundadır) Meclis’te kadın milletvekillerinin, geçmişte yapılan tüm itirazlara, tekliflere rağmen pantolon veya diz üstü etek giyemediklerini bilmiyor mu?Toplumu “Gölgelerle korkutulmaya çalışılan bir toplum olmaktan kurtardık” diyen, demokrasiden dem vuran Başbakan toplumun en çok şu anda korkmakta olduğunu görmüyor mu?“Emekli bir orgeneralin ofisinden fişleme kayıtları çıktı” diyenler bu iktidar partisinin grup toplantılarında “medyayı (bizden-bizden değil diye) fişledikleri listeler”in elden ele dolaştığını hatırlamıyorlar mı?Şu anda sıra işadamlarının susturulmasına gelmiştir. Kasten olmasa bile “ağızlarından çıkan her cümleye mim koyduklarını” onlara anlatıyorlar.Bütün bu tablonun en büyük sorumlusu emir eri durumuna gelen medya kesimidir. Bir gazeteci “önce insan” da olsa, “önce gazeteci” de olsa onun için en büyük onursuzluk asıl görevini unutarak bir iktidarın hesabına çalışmak, yaptığı hukuksuzluklara bile göz yummaktır.Tarihe böyle geçecekler.(NOT: Söz konusu eleştiriyi, partisinde bıyıksız kimse olmadığı gibi atadığı bürokratlarda bile badem bıyıklıları tercih eden bir partinin genel başkanınının yapmış olması konuyu daha da ilginç hale getiriyor.)

Devamını Oku

Başbakan’ın enteresan konuşmaları

3 Temmuz 2008

Önce “gözaltılar”ı açıklama görevi hukuken kendisine verilmiş gibi veya başsavcılardan, savcılardan, sözcülerden çok bu iş kendisine aitmiş gibi Başbakan açıkladı.Sonra bu açıklamada şöyle dedi:“Tabii bizler de iddianamenin bir an önce hazırlanmasını bekliyoruz”. Bunu uzun süre önce söylemişti, beklendi, beklendi, olmadı...Ama açıklamasının devamında (gözaltılardan söz ediyor): “Herhalde yargının iddianameyi tamamlamasına yönelik bir adımı diye düşünüyorum. Sayın Savcı’nın, 10. Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla atılmış bir adım” demesinin hemen ardından iddianamenin hazır olduğu açıklandı. Demek iddianameler “önce ceza, sonra iddianame” şeklinde ortaya çıkarmış. Kapatma davasında da böyle yapsalar ne yapardı acaba Başbakan? Bu birinci mesele...İkincisi Başbakan Erdoğan nasıl oluyor da bu gözaltıların “iddianamenin tamamlanmasına yönelik bir adım olduğunu” biliyor? Veya iddianamenin tamamlanacağı zamanı bu dakiklikle tahmin edebiliyor?Hani insan birlikte hazırlasa ancak bu kadar zamanlamayı tutturabilir, ben tahmin gücüne hayran oldum.Türkiye’yi yolundan saptıracak; “laik-demokratik-hukuk devleti” kimliğini değiştirtecek her plana, her eyleme aynı derecede karşıyız, olmak zorundayız. Bu nedenle “hukuka uygun” önlemler alınması, soruşturmalar yapılması doğaldır. Ama hukuka uygun olduğu sürece...Yüksek yargının yaptığı denetime yargı darbesi derken, hükümet eliyle bir darbeyi düşündürmeyecek şekilde.Hangi yargı bağımsız?Biliyorsunuz kapatma davasından bu yana (aslında ikisi birbirinin uzantısı olmasına rağmen) yargı tarafsızlığı, yargı bağımsızlığı da devamlı gündemde tutuldu.Önemlidir bu konu,daha önce defalarca yazdım ama tekrar hatırlayalım: Şu anda “yüksek yargı”nın bağımsızlığına güvenilebilir, çünkü üyeleri henüz siyasi güç tarafından (Meclis demeyelim artık) belirlenmemiştir.Oysa HSYK (Hakimler-Savcılar Yüksek Kurulu)nun başında Adalet Bakanı vardır ve başsavcılar doğrudan Adalet Bakanlığı’na bağlıdır (hem idari, hem görev yönünden...)Savcıların da Başsavcı’nın haberi olmadan hiç bir eyleme girişemeyeceği tüm hukukçular tarafından net şekilde bilinirken bu gözaltıları “bir savcının bağımsız kararı” gibi göstermek ne kadar inandırıcı olabilir?Gözaltı kararlarını veren kişi Savcı iken ve mahkemeye “delilleri kararkma, kaçma” gibi ihtimalleri öne sürerek ikna edici delilleri veren de Emniyet’le birlikte kendisi iken bu bağımsızlık iddiası ne kadar inandırıcı olabilir?Özden Örnek neden atlandı? Dün birçok köşede sorulan çok önemli bir soruydu... Madem ki gözaltına alınanların Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen “darbe günlükleri”nde adı varmış, görüşen veya telefonla konuşanlar gözaltına alınıyormuş (ne kolay değil mi, biri isminizi eklese adamı hiç tanımasanız bile gittiniz yani, zaten Örnek’in kendisi de günlükte kendisinin yazmadığı sonradan eklemeler olduğunu söyledi), o zaman Özden Örnek ve onunla görüşen, konuşanların, Ayışığı, Sarıkız’cıların, Şener Eruygur’un gözaltısı, sorgulaması neden o zaman yapılmadı? Yapılsa büyük ihtimalle olay bugüne kadar anlaşılırdı. Konuyla ilgili herşeyi bilen Başbakan herhalde bunu da biliyordur. Merakla bekleyen halka açıklaması gerekmez mi?Dün Cüneyt Ülsever yazmıştı, Emre Aköz “Medya ayağı henüz eksik” diyormuş, bir soru da ona; Madem ki bu kadar emin şekilde biliyor, neden eksikleri söylemiyor acaba?.. Döksün içini rahatlasın. “Cumhuriyet yanlısı, Atatürk’e saygılı herkes darbeci” desin meselâ... Ya da gazetesinin yayımlamaya utandığı gazeteci listesini yazsın.Bazıları “gözü kararınca” her şeyi yapar ama...Bakalım kimi inandırabiliyor!*****Pek özgür bir polisMemlekette terbiyesizlik, küstahlık diz boyunu çoktan aştığı,boğazımıza yaklaştığı için artık yeni örnekleri bize doğal gelir oldu...ATO Başkanı Sinan Aygün’ün, gözaltı sırasında gazetecilerin sorusu üzerine söylediği “Atatürk’ü sevdiğim için göz altına alınıyorum” sözüne bir polis atılarak:“Atatürk’ü sevdiğini söylüyorsun ama kasadan çıkan paraların üstünde Atatürk yok” cevabını vermiş.Önce “Euro’nun üstünde Atatürk’ün resmini bekleyen zeka”nın polis olması, sonra da resmi görev yapan sıradan bir memurun üstüne vazifeymiş gibi böyle bir söz söyleyebilmesi dikkat çekicidir.Bu polisin görevini aşmak ve kötüye kullanmaktan, bir de üstüne ’’hakaret’ten işlem görmesi gerekmiyor mu?Yoksa bazıları konuşmalarından dolayı tutuklanırken (yine çok bağımsız (!) olduğu devamlı tekrarlanan Emniyet’ten) polislere sınırsız özgürlük mü tanındı memlekette?(Not: Polis fazla konuşacağına Sinan Aygün’ün ofisindeki şofbende bulunan silahı kimin koyduğunu ortaya çıkarsın!)

Devamını Oku

‘Dışarı’ya kurnaz bir mesaj!

2 Temmuz 2008

Yabancı basın yine kendi “yabancı” gözüyle abuk sabuk yorumlar yapmaya devam ediyor. Bunlar eskiden olayları daha doğru yorumlarlardı ama son dönemde Türkiye muhabirlerinin “Türkiye’de ablukaya alınması ve adeta gözlerinin iktidar biatçısı gazetecilerin gözleriyle değiştirilmesi” sonucunda olayları böyle görür oldular.Arada kaza olursa doğru gözlem yansıtan bir iki cümle kaçıyor; mesela Guardian’ın başyazısı yine “eski elit, yeni sosyal güç” gibi olup bitenden hiçbirşey anlamadıklarını gösteren tanımlarla bunun bir “sınıf çatışması” olduğunu belirttikten sonra tek bir cümlede doğruyu vurgulamış:“AKP’nin istediği ılımlı bir İslam modelinde uzlaşmak.” Ilımlısı devrim polisleri coplamadan kadınları emirlerle, yasaklarla çarşafa sokmak, din-inanç ayırımcılığını had safhada ama çatışmaya gerek kalmadan yapmak, “kadınlar boşanma istemiyorlarsa kocalarının çok eşliliğine izin versinler”i dayatmak, kadın erkek taşıtlarını ayırmak filan oluyor.Örneğin Malezya bu ılımlı İslâm modelinden şeriata geçti ama daha henüz İran’daki coplama, hapsetme günleri gelmedi. Sadece başı açık kadınlardan para cezası alınıyor ve ihtar ediliyor. Ama tabii biz bu “korkuları” unutmalıyız, “biz farklıyız, bize olmaz vs...” Uykuya devam. Yabancı gazetelerin veya AB’nin hiç de umurunda değil Türkiye’ye ne olacağı... Tam aksine ılımlı İslâm olursa “AB şansınız bitti” der, işi de kolaylaşmış olur.FİLM DEĞİL GERÇEK ABD’ye gelince... Karışmış bir Türkiye ile daha kolay oynayacağı ve ayrıca onu istediği “şiddet yaşayan İslâm ülkelerine örnek” demokrasinin ‘de’sinin de korunduğu bir hale çevirmek işine pek gelir. Onu bekliyor. ABD’nin “adamı” ve planları doğrultusunda kullandığı yazarı; Samuel Huntington meşhur “medeniyetler çatışması” tezini Türkiye’nin “AB’ye üye olarak” bozmasını istemediği için bizzat bana (sorum üzerine): “Siz, kültürünüzün, dininizin benzediği Ortadoğu ülkelerine katılmalısınız. AB için milyonda bir şansınız yok” dememiş miydi? Türkiye’ye rol yapmasınlar, kimse yutmuyor artık, bari açık açık söylesinler. Film çevirmiyoruz, senaryoya gerek yok... Koca ülkenin geleceğiyle oynuyorlar. (Ben Türkiye’nin kesinlikle AB’ye girmesi gerektiğine inanan ve bunun için sonuna kadar çalışacak biriyim, Huntington’a da soruyu bu nedenle sormuştum. Her yazdığınızı “AB karşıtı” diye kullanırlar malumunuz.)“Ergenekon davası” dedikleri olay (!!) çerçevesinde yapılan son gözaltıların ise tamamen önce “kapatma davasına nispet”, sonra “muhaliflere, eleştirenlere gözdağı vererek korkutup sindirme” olduğu açıkça ortadadır.Başbakan Erdoğan’ın kısa süre önce Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’la görüşme yapması, arkadan emekli orgenerallerin göz altına alınması doğal olarak “başka kuşkular” da yaratmıştır (ne kadar yalanlanırsa yalanlansın...)Bu kuşkular olmasa bir diğer niyetin “ya darbe veya kapatma kararı alınması” yönünde tahrik olabileceği de düşünülebilirdi.Zira bu ikisinden herhangi biri AKP’nin gelecek seçimde yine mağdur rolü oynayabilmesi ve daha da büyük bir kesimi buna inandırdıktan sonra “önünde kalan son engelleri” bertaraf etmesine yeterlidir.Aslına bakarsanız bu son gözaltıların bir noktada yararlı olabileceğini düşünüyorum.Demokratlık maskesi kullanılarak totaliter uygulamalara ne kadar kolay geçilebileceğini “saf”lara göstermiş oldular.Tabii dışarıya da “Bakın bize karşı darbe girişimi var, bu yargı darbesi (!) de onun uzantısı” mesajını vererek... Bir taşla kaç kuş, pes vallahı! Hesaba çalışan “think thank” kuruluşları ve “özel yemek”ler iyi iş çıkarıyor!*****Başkomutan ne diyor?Dün gelen okuyucu yorumları arasında “Bunun kapatma davasından ne farkı var, ona neden itiraz etmediniz” diye soranlar vardı.Önemli farkı “iddianame”dir. Biri tamamen hukuk sınırları içinde, suçlamaların madde madde yazıldığı bir iddianame ile, diğeri bir seneden uzun süredir “yazılamayan bir iddianameye rağmen” yapılmıştır. Birincide önce “parti kapatma-siyaset yasağı” değil, önce iddianame gelmiştir.Başbakan “gizli ajandaları olanlar ortaya çıkarılıyor” dedi, iyi de hukukta önce ajandayı göstermek yok mudur? Sinirlendiğiniz kişileri delilsiz tutuklamaya, evini aramaya, özel eşyalarına el koymaya kalkarsanız bunun sonu gelir mi? Bir de “Başkomutan durumundaki Cumhurbaşkanı, ordusunun emekli orgenerallerinin gözaltına alınmasına ne diyor, sesini hiç duymuyoruz” diyen okurlar var. Gerçekten de bu durum hem ‘Komutan’lara, hem de Başkomutan’a hakaret gibi gelmiyor mu acaba? Bir gazetede veya bir başka işyerinde bile darbe yaparak yönetim değiştirmek imkansızken orduda nasıl bu kadar kolay olabiliyor ve üstelik emekli generallerin darbe ihtimali konuşuluyor, “kozmik” ve komik belgelerden filan söz ediliyor. Komutanların otoritesi yok mudur, Başkomutan ne yapar Tanrı aşkına?

Devamını Oku

Bir hukuk skandalı

1 Temmuz 2008

Özellikle AKP’ye “kapatma davası” açıldıktan sonra birkaç gazete ile belirli bir yazar kadrosu, ordunun sesi soluğu çıkmadığı halde devamlı “darbe ve ordu” üzerine yazmaktan, yüksek yargıyı da bunlarla özdeşleştirmekten tek bir gün vazgeçmediler.Darbenin “d”si bile söz konusu değilken Türkiye’de bağımsız denebilecek tek yargı kesimi olarak da yüksek mahkemeler kalmışken bir de “Darbeye dur de” mitingi patlattılar.Ve tesadüfe bakın ki (yol böylece açıldıktan hemen sonra) dünkü “gözaltı olayları” geldi... Adeta “siz açın, biz geçelim” durumu söz konusu gibi...Orgenerallerden gazetecilere, stratejistten, sanayi odası başkanına kadar 20’den fazla isim gözaltına alındı. Eğer bu isimlerin bir darbe hazırladığı iddiası (elbette somut verilere dayanarak) varsa ortada eyvallah, hepimiz “bravo, iyi oldu” deyip alkışlayalım ama bu yok... 13 aydır devam eden bir soruşturma (ki kaç hukukçuyla görüştüm hepsi “bugüne kadar böyle uzun bir soruşturma hatırlamadıklarını” söylüyorlar), birçok gözaltı yapılmış, bir çok kişi aylardır tutuklu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın “15 gün içinde dava sonuçlanacak” demesinin üzerinden aylar geçmiş ve halâ iddianame ortada değil. Ama insanlar hapiste... Kamuya malolmuş, tanınan, bilinen insanlar toplu şekilde tutuklanıyor, bazıları 2 gün sonra bırakılıyor... Nedenini de bilmiyor.Adil yargılanma hakkıDün sabah CHP’nin hukukçu milletvekili Atilla Kart televizyonda “Bu konuda verdikleri soru önergesinin 25 gündür Meclis Başkanlığı tarafından bekletildiğini, işleme konmadığını” söylüyordu. Neden acaba? Daha sonra Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk çok ilgi çekici bir açıklama yaptı ve:“İddianamenin gecikmesinin elbette bir nedeni vardır, hemen suçlamak doğru değil. Herkes iddianameyi sabırla beklemeli” dedi. Demek ki bu soruşturma 2 yıl daha sürse, o insanlar 2 yıl daha tutuklu kalabilir ve bu da doğal görülmeli. Sonunda suçsuz olduğu anlaşılırsa nasıl tazmin edilecek bu zarar? Ayrıca... Acaba aynı şey kapatma davası için yapılsa, önce parti kapatılsa ve “iddianame için bekleyin” dense Sayın Selçuk bu konuda da aynı şeyi söyler, “çok doğal” karşılanmasını bildirir miydi? Hiç sanmıyorum.Önce neyle suçladığınızı açıkça, somut delillerle anlatmak zorundasınız. Suçunu söylemeden insanları gözaltına alamaz, aylarca tutuklayamaz, “ne yapalım soruşturuyoruz işte” diyemezsiniz. Bunu yaptığınızda sonunda bıraksanız da, beraat de etse kimliğine, kişiliğine, psikolojisine zarar veriyorsunuz (Van 100 Yıl Üniversitesi Genel Sekreteri aynı nedenle cezaevinde intihar etmişti.) Bizim hukukumuzda da, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de “Adil yargılanma hakkı, soruşturmanın makul sürede bitirilmesi, gözaltı için makul şüpheler olması” yer alıyor. Savcılar bunu bilmez mi?Savcılar bağımsız mı?Eski AKP Milletvekili Turhan Çömez’i de arıyorlarmış. Bir GARİP tesadüf de bu, aranan veya gözaltına alınanların hepsi iktidarı sinirlendiren, muhalefet yapan kişiler... Demek muhalif seslerin hepsi birleşip darbe hazırlamaktaydılar.Ne kolaymış darbe yapmak! 20-30 muhalif bir araya gel, çete kur, konuş, yap darbeni gitsin.Tekrar hukukçulara dönecek olursak hepsi “Başsavcıların doğrudan Adalet Bakanlığı’na bağlı olduğunu (Adalet Bakanı Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun da Başkanı) ve savcıların da Başsavcı’nın izni, emri, imzası olmadan dava bile açamadıklarını” söylüyorlar.İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ise “Benim kararımla gözaltına alınmadılar, her savcının kendi yetki alanı içindeki gözaltılardır” diyor. Bu nasıl bir çelişkidir söyler misiniz?Veya “herkesi darbecilikle suçlayan o gazeteci arkadaşlar” söyleyebilir mi?İktidara muhalif olanların gözaltına alndığı bu soruşturma “muhalif olan diğerlerinin de üstünde baskı kurmak için” pek akıllıca bir tezgah gibi görünüyor.

Devamını Oku

Perdeyi duymuştuk da, lolipop?

30 Haziran 2008

Geçenlerde bir okurum Türkiye’de pek tanınmış bir hoca efendinin türbanlı ve türbansız olanları “perdeli ve perdesiz ev”e benzettiğini yazmıştı. Perdeli olanın gizliliği var, “özeli”ni koruyor, diğeri ise açıkta (sözüm ona), isteyen bakabilir, hakkıdır. Bu çirkin mesajları alan sapıklar, caniler tabii bu mesajları da alınca yalnız bakmakla kalmıyor, saldırma hakkının da olduğunu sanıyor.Mısır’da ise “türban lolipop gibidir, kağıdı açarsan sinekler üşüşür” benzetmeli bir türban kampanyası yapılmış. Bizde de dev sokak panolarıyla “giyinmek güzeldir” temalı bir türban reklamı yapılmıştı, onu hatırladım.İşte hep vurguladığımız, önce “isteyen taksın, devlette de okulda da taksın”la başlayan hareket sonra aile ve çevreyle de sınırlı kalmıyor, devlette de, her alanda da bu baskılara dönüşüyor. Türbansızsan çıplaksın veya “sinekler üşüşür” ...İki koca yalan... Türban takmadığı halde ölçülü giyime dikkat eden, aklı başında hiçbir kadın çıplak değildir, bu bir... Sadece saçı kapatmak kadını daha korumalı yapmaz (artık saç dışında tesettür çok değişti, giyimler hemen hemen aynı... Ama hele bir gelişme sağlansın ona da izin kalmaz merak etmeyin.)Sineklere gelince... Artık bu medeni dünyada onlara Sheltox, Detan kullanmak, haddini bilmeyen sineği (sıradan sinekten farklı olarak kullanabileceği bir beyin olduğuna göre) ağır şekilde cezalandırmak, onlara “kendi sineğine bakmayı, başka sineklere saygılı olmayı, her yere konamayacağını” öğretmek dururken neden konacağı yerleri terbiye etmeye çalışıyorlar ki?“Erkekleri durduramazsınız”mış, hem de öyle bir durdurursunuz ki... Yeter artık kadınları aptal yerine koyup aldattıkları! *** STATTA düğün... Kim ödüyor? Çanakkale’nin Kepez Beldesi Belediye Başkanı (AKP) İsmail Yaşar Oğuz 7 yaşındaki oğluna stadyumda, 4 bin 500 davetlinin katıldığı bir sünnet düğünü yapmış.Çocuğa takı takmak isteyenlerin uzun kuyruklar oluşturduğu düğünde 1000 altın takılmış.Haber ve fotoğraf, düğünün kendisi gibi pek görkemli ama elin ağzı torba değil ki büzesiniz; ya bu ülkede bilinenin dışında çok trilyoner var, ya da devlet belediye başkanlarına da özel kalem müdürlüklerine olduğu gibi çok bonkör davranıyor.Bu 4-5 bin kişilik ve kilolarla, sandıklarla altının mevki-makamdan yararlanılarak toplandığı düğünler Türkiye’de daha önce görülmezdi. Son yıllarda, her ne kadar gösteriş aşırılık, israf dinen de haram ise de, bununla ilgili kesin emir var ise de, başkalarının sahip olamayacağı şeyleri göstererek üzme yasaklanmazsa da (örneğin; bırak düğünle toplamayı aile içinde bile bir tören yapılarak hediye verilemeyen yoksul çocuklar) özellikle fakir fukarası bu kadar çok bir ülkede yapılanın yanlışlığı su götürmez ise de bu gösteriş adeti giderek yayılır oldu.Dinden de bahsetmemin nedeni “dini en iyi biz biliriz, en dindar biziz” diyenlerin döneminde bunun yapılmasıdır, yoksa her bilinçli insan düz mantıkla da gösterişin bu boyutunun yanlış olduğunu bilir.Şimdi tabii sormak isterim (ve toplum adına cevabını beklerim); Stadyum Belediye Başkanı’na sünnet düğünü için nasıl açıldı, bir kira ödendi mi?4500 kişinin yeme içme, eğlence paraları kimden çıktı; milletten mi, Başkan’dan mı?Başkan’dan ise kendisinin mal varlığı, zenginliği nereden gelmektedir?Tabii trilyoner olabilir de, Belediye Başkanı olunca kaynağını anlatmak zorundalar şüphesiz! *** Bilinçli izleyici... Geçen Pazar Her Açıdan’ın sezon finalini yaparak yaz sonuna kadar programa ara verdik. Pazar akşamı katıldığım (ve 200’ün üstünde konuk olduğunu tahmin ettiğim) kalabalık toplantıda bu son programımızla ve genelde hepsiyle ilgili duyduğum takdir ifadeleri, ertesi gün okur ve izleyicilerimden gelen teşekkür ve kutlama mesajları ne kadar doğru bir program seçimi yaptığımı bana bir kez daha gösterdi.Her Açıdan, özellikle sezonun son aylarında günün en çok izlenen ilk 100 programında (tüm kanallar ve saatler dahil) ilk 20’nin altına hiç düşmedi. Son haftalarda yeri 10, 11, 14 arasında değişti ve nihayet final programında kendi rekorunu kırarak (ve bazı bölümlerde “29 share”e yükselerek) AB izleyici grubunda 9. oldu.Bu program aynı zamanda Türkiye’de bilinçli, gerçekleri öğrenmek isteyen ve kaliteli program ayırımını yapan büyük bir TV izleyici kitlesi olduğunu da gösterdi... Bugüne kadar “kendisine verileni tartışmasız kabul eden, yıllar boyu buna alıştırıldığı için daha çok magazin, yarışma programı ve dizileri tercih eden” bir izleyici çoğunluğu olduğuna, tartışma programlarının ise (bazı istisnai durumlar hariç) genelde belli bir izlenirlik seviyesinde, (ortalama en çok 40-50 gibi) kaldığına inanılıyordu.Öyle olmadığı ve ayrıca Türk izleyicisinin ülke sorunlarıyla çok yakından ilgilendiği de görüldü. Yıl boyu aralıksız ve çok ağır, aynı zamanda çok titiz bir çalışma temposuyla bu “özel ve özgün” programı hazırladık. Din konularının da en iyi din bilimciler, uzmanlar tarafından en doğru ve net şekilde anlatılmasına, anlaşılmasına çalıştık. Sizler de bunu takdir ettiğinizi gösterdiniz.Gelecek sezon aynı gayretimiz, birlikteliğimiz inşallah devam edecek. Hepinize bir kez daha sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Devamını Oku

“Sembolik jest”miş!!

28 Haziran 2008

Demokratlık sadece iktidarı poh pohlamak veya her fırsatta devlete suç bulmak, tepki göstermekle olmuyor tabii... Ortada akıl almaz bir insanlık suçu varsa bu suçu kınamak, onunla ilgili olarak gerekeni yapmak da gerekiyor.Bir yöneticinin “Ortada insanlıkla ilgili bir durum (yani insanlık suçu, R.M.) var” açıklamasından sonra “bu yazar yazılarına devam edecek” demesiyle bir hakimin “ortada şahsa ve insanlığa karşı ciddi bir suç var ama yine de suçlu serbesttir” demesi arasında fark yoktur.Bundan sonra karşılaşacağı herkesin kendisini “bir kavanoz dışkı”yla özdeşleştirmesi bir “canlı” için yeterli cezadır aslında ama duyguları olan bir canlıdan söz ediyoruz tabii...Sevan Nişanyan olayı “feminizmle ilgili bir konu” gibi gösterilerek adeta hafifletilmeye çalışılıyor. Bu bir “kadın” sorunu değil, gerçekten bir “insanlık” sorunudur oysa... Bir insana uygulanan bu boyutta psikolojik şiddetin, toplum içinde bu çapta aşağılayıcı bir olayın, kol bacak kırmaktan, hastanelik etmekten hiç farkı yoktur.Nişanyan yaptığı şiddeti “sembolik jest” olarak adlandırıyormuş. Pek güzel, pek münasip doğrusu!!Bazı batı ülkelerinde trafik suçu işleyenlerin boynuna suçu anlatan bir tabela asıp toplum içinde sokaklarda dolaştırıyorlar. Tabelayı görenlerin yüz ifadesi, hakaretleri, görünmeyen tükrükleri iyi bir ceza oluyor.Keşke bizde de Nişanyan’a (ve onun gibilere) böyle bir ceza verilse.Ya da, daha iyisi “sembolik jest”e aynı jestle karşılık veren, kafasından aşağı “bir dışkı kavanozunu boca eden” bir sembolik (!) ceza... Bu da TV’lerde gösterilse...Öyle görünüyor ki ancak o zaman Nişanyan yaptığının ne olduğunu anlayabilir... Yine de tam emin olmayalım...Fiziksel gücünden yararlanarak kadınlara şiddet uygulayan erkekler aslında ne zavallı göründüklerini bir bilseler!*****Demokratları duyalım lütfen!Dikkat edelim; Karabük’teki konferansın konusu “sanat ve edebiyat” değil, önce “Kentleşme, Sanayi” sonra “Edebiyat”...Konuşan bir yazar ve konuşması içinde “iktidarın enerji politikasına” değiniyor, eleştiriyor. AKP’li Belediye Başkanı Hüseyin Erer ise hemen yerinden kalkıyor, yazar Latife Tekin’in önüne geliyor ve “Benim paramla böyle konuşamazsınız, siyaset yapamazsınız” diyerek Tekin’i susturuyor, o da “özgürce konuşamayacaksam giderim, eleştiriye açık olun” diyerek konferansı terk ediyor.Kendisiyle ilgili konularda “milletin dediği olur” teranesini dilinden düşürmeyen, devamlı “daha çok demokrasi” isteyen bir partinin belediye başkanı “o milletin parası”na “benim param” diyor. “Milletin sesi” bir yazarın eleştirisine katlanamayarak onu susturuyor.Yani demokrasi buraya kadar... İktidar ne kadarına izin verirse herkese o kadar demokrasi demek ki...Ben merakla bekliyorum bakalım “daha çok demokrasi, daha çok özgürlük”ten söz etmeden tek bir gün geçirmeyenlerden kaçı Latife Tekin’in susturulması olayını yorumlayacaklar.Turnusol kağıdı gibi durumlardır bunlar, anında renginizi belli eder!

Devamını Oku