ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris’le Haziran’da yaptığımız bir konuşmada onun Wall Street Journal’da yazdıklarına benzer şeyler söylediğini konuşmanın ertesi günü yazmıştım.Türkiye’nin hukukuna, yüksek mahkemelerine AB yöneticileri gibi müdahale ediyor “Türk mahkemeleri halkın iradesine saygı göstermeli, AKP için kapatılma kararı verilirse ABD’de buna karşı çıkanlar olacaktır” diyordu.AKP veya bir başka parti için bırakın kapatma kararı verilmesini, kapatma davası açılmış olması bile üzücüdür, onlardan önce herhalde toplum olarak biz üzülürüz. Bu toplumun çoğunluğunun demokrasi anlayışı Mark Parris’inkinden daha az gelişmiş değildir. (Hatta hukuka saygı açısından bakacak olursanız daha ileridedir.)İşte insanı asıl üzen de bu... Parris, ABD’li dostları, AB’de aynı baskıyı Türkiye’ye yapanlar kendilerini neden her konuda “daha gelişmiş” zannediyorlar ve neden asıl demokrasi başarısını “Müslüman çoğunluklu laik-demokrat bir ülke olmayı 85 yıldır başaran” Türkiye’nin gösterdiğini göremiyorlar, doğrusu bunu onlara tekrar tekrar sormak isterim... Sormamız da gerekir.Mark Parris Washington’da bir toplantıda yine konuşmuş ve aynı sözleri söylemiş.“Kapatma kararı çıkmasının ABD ile ilişkilerin tonunda bir değişiklik (ne demekse) yapacağını ve zaten duraklamış olan AB üyelik sürecini olumsuz etkileyeceğini” tekrarladıktan sonraki üç cümle çok ilgi çekici geldi bana:1- Condoleezza Rice ABD yönetiminin Erdoğan hükümeti ile iyi anlaştığına inanıyor.2- Eğer Başbakan Erdoğan başbakanlık yapamazsa o zaman Türk demokrasisini sorgularız.3- En sonuncusu en önemli olanı: Kapatma ile ilgili karar Ağustos ortası veya 3. haftasında, tahminen bir Cuma günü çıkacak.TÜRKİYE’YE YÖN VERİYORÖncelikle, daha birinci cümle bile diğerlerinin hangi amaçla söylendiğini anlatıyor. Demek ki ABD’nin isteği ve çıkarları doğrultusunda Parris de, Huntington gibi Türkiye’yi parmağıyla “istedikleri yöne doğru” itmekte (ve demek ki Egemen Bağış’ın “delikten aşağı itmeyin” sözü de pek gereksizmiş)...İkinci cümle “AB ve ABD ile ilişkileriniz bozulur” baskısından daha yoğun bir demokrasiyi sorgulama baskısı içeriyor ki bu her şeyden önce Türkiye’nin hukukuna, yargısına saygısızlık olarak alınabilir, davaya müdahale sayılabilir (ki hukuken -daha önce yazmıştım- dış müdahaleler de kapatma nedeni olabiliyor.)Ayrıca kendisine bir kez daha 2004’te bir partiyi kapatan Belçika ile iki partinin kapatma davası süren İspanya’yı hatırlatmak da gerekebilir.En önemli olan ise gerçekten kapatma kararının tarihini neredeyse saatini, dakikasını söyleyecek kadar iyi bilmesi...Daha iki gün önce Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç gazetecilerin “Ne zaman” sorularını:“Kimse bilemez, ben de bilemem. Süre verilemez” sözleriyle cevaplamışken Mark Parris, Haşim Kılıç’tan bile daha iyi nasıl biliyor?Kim ona bu haberleri veriyor?Hukukçular “Bu şartlar altında Ağustos’a yetişmesi imkansız” derken o nasıl bu kadar emin?Acaba Mark Parris’i de sorgulamak mı lazım, çok derin kaynakları var gibi görünüyor da...
Tarafsız, olayları anlamaya çalışan bir vatandaş olup bitene bakınca ne düşünür “Kaç tane tanınmış insanı kaçabilecek bir ağır suçluymuş gibi sabahın köründe kalabalık güvenlik ekipleriyle (bazılarına kelepçe takarak) göz altına aldılar, bazılarını tutukladılar sonra da serbest bıraktılar. Eğer delilleri olan bir suçlama varsa neden bırakıyorlar, yoksa neden bu rezalete yol açıyorlar” demez mi?Der elbette... Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ü de aynen böyle göz altına almış, sonra suçu sabit görülmüş gibi tutuklamış, o arada kasasından çıkan parayı da bir suç aleti veya delili gibi sunmuşlardı. Hatta bir polis kasadan çıkan ‘Euro’lar için “Atatürkçüyüm diyorsun ama paraların üstünde Atatürk resmi yok”, bir yazar “Aslında suç karinesi de var konuştuğu toplantılarda 10. Yıl Marşı çalınıyordu” bile demişti.Sinan Aygün de serbest bırakıldı. Ama tabii insanların mesleğine, onuruna, ismine hiç yoktan verilen zarar önemli değil, önemli olan içte ve dışta “Bakın darbe çalışması yaptılar, darbe başarılamayınca hukuk darbesi yapılıyor” havasını yaymak... Birçok kişi tutuklanıp serbest bırakılsa da hareketin amacına ulaştığını önce Avrupa veya ABD basınından görmek mümkün. Bekleneni yazıyorlar yazmasına da bunların ne hukuk, ne anayasa, ne de laiklik konusunda yeterli bilginin zerresine sahip olmadıklarını yazılanları okudukça görüyorsunuz. Mesela İngiliz gazetesi Financial Times’ın dünkü başyazısı şöyle diyor:“Laikler, AKP’yi iktidardan düşürmek için harcadıkları akıllıca olmayan çabayı gözden geçirmeliler... AKP de türbanı gündeminin bu kadar üst sıralarına almamalıydı. Ancak sonuçta, çağdaş yüzlü İslâmi bir siyaset geliştirdikleri için övgüyü hak ediyorlar (...) Laikler demokrasi İslâmcı hükümetler ürettiğinde bile, bu hükümetler demokratik hakları tehdit etmediği sürece -ki AKP bunu yapmadı- oy verenlerin kararını kabul etmeli.” DERS 1: LAİKLİK NE DEMEK?Öncelikle “İslâmi bir siyaset” veya “İslamcı hükümet” dedikleri anda zaten din ile siyasetin, devlet işlerinin karıştırılmaması temeline oturmuş olan laikliğin ortadan kalkmış olduğunu kendileri açıklamış oluyorlar. “İslâmi” veya “İslâmcı” tanımlarının dindar değil “din devleti, şeriatla yönetim isteyen” anlamına geldiğini bilmediklerini ortaya koyuyorlar. Demokratik devletlerin “demokrasiyi kullanarak sonuçta demokrasinin kendisini ortadan kaldırma ihtimali olan, din devleti dahil her tür baskıcı siyaset yöntemine gidişi durdurmak üzere önlem alacak kurumlara, örneğin yargıya, anayasa mahkemelerine sahip olduğunu ve buna hakkı olduğunu” unutuveriyorlar.“Halk iradesi karar verir” söylemini tekrarlarken halkın iradesiyle gelen yönetimlerin Anayasa’ya sadık kalmak, laik rejime saygılı olmak üzerine yemin ederek parlamentoya girdiklerini, burada hata yapılırsa denetleme mekanizmalarının devreye gireceğini, Türkiye’de meselenin laiklerin engel olması değil, hukukun, demokratik sistemin çalışması olduğunu tamamen göz ardı ediyorlar.Daha ne söylenebilir ki?Belki bir de “İslâmcı hükümetler ülkeleri demokratik hakları tehdit edecek ortama çevirdiklerinde zaten Endonezya, Malezya olunuyor, oradan da geri dönüş çok zor” denebilir.Dün dış haberlerde “60 yaşında bir adamın 10 yaşındaki kız çocukla evlenmesi üzerine Suudi Arabistan’da bile basının ayağa kalkması” olayı da vardı.Hatırlayın, uzak değil geçen kış “yaşlı adamların küçük kızlarla ilişkisi” haberlerini, bunlarla Hz. Peygamber arasında bağlantı kurmaya çalışanları bile gördük biz...Bu yabancı basına “birkaç hukuk ve laiklik uzmanı” mı göndermek lazım acaba?*****Korku tünelinden geçiş!APO’nun şartlarıyla çok yakından ilgilenen, demokratik haklardan, insan haklarından sık sık söz ederek Türkiye’ye her fırsatta uyarı gönderen AB’nin nedense bu konuda bir itirazı duyulmadı ama Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) gazetecilerin kelepçelenmeleri ve kollarına girilerek götürülmelerini şiddetle kınadığını açıkladı.Basına baskı yapılmasını, basın ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılmasını eleştirdi.Gazetecilerin telefonlarının dahi dinlendiğini bilmiyor olmalılar, bırakın basın özgürlüğünü, özel alanda bile özgür değil, her alanda korku salındı Türk gazetecilerine...Yalnız gazeteciler mi? Eskiden duyardınız, iş adamları da ülkedeki siyasi gelişmeler konusunda bireysel açıklamalar yaparlardı zaman zaman, şimdi duyuyor musunuz?Uzun süredir duydunuz mu?TÜSİAD’ın açıklamaları dışında bireysel tek cümle yok, neden acaba?Pek gündeme getirilmeden, sessiz sessiz bir korku tünelinden geçiyor değil miyiz, bu sorunun cevabını düşünmek gerekiyor!
Annemin güzel sözleri vardır, mesela “Terbiyesizden terbiyeni satın al” veya “Çirkefe bulaşma, üstüne sıçrar”der... Çocukken anlamazdım ne demek istediğini ama hayat insana öğretiyor. Terbiyesi olmayanların sınırları ve kendilerine saygıları da olmadığı için başkalarına saygısızlığı, üzerine sıçramayı sonsuza kadar sürdürebilir, hatta bunu meslek haline bile getirebilirler, meğer bunu anlatmaya çalışırmış.Kadın yazar olmak erkek olmaktan çok daha güç Türkiye’de, bunu da öğrendim. Dışardan pek cazip görünebilir ama 20 yıllık emeğinizle, alnınızın teriyle medyanın her alanında başarıya ulaşmışsanız, hele beyninizle olduğu kadar görüntünüzle de “kifayetsiz muhteris”leri, hak etmediği halde kendilerine paye verilmiş birilerini rahatsız ediyorsanız fena ısırırlar.Isırdıkları gibi bir de sizin omzunuza basarak, devamlı üstünüze sıçrayıp polemik yaratmaya çalışarak yazı ile, yetenekle, zekayla yapamadıklarını (yine kifayetsiz muhteris) artist yöntemi mahalle kavgasıyla yapmaya çalışırlar. Bunlara genellikle cevap vermem. Hem istediklerinin böyle bir polemik yaratmak, bu köşelerde isimlerinin geçmesini sağlamak olduğunu bildiğim, hem de bu değerli ve saygın köşede (en sinirlendikleri şey isimlerini kırk kere değiştirseler de ulaşamayacakları saygınlıktır) ancak ona değecek kişilerin adı geçebileceği için vermem. Bu kendime olduğu kadar okuyucuma saygımdandır.Ama okuruma laf eder, ona Türkçe küfürle de yetinmeyerek Almanca küfreder aptal-dumkopf demeye kalkarlarsa işte o zaman dayanamam.Okuyucum (ki benim okurum VATAN okurudur, hakaret aynı zamanda genel anlamda onlara yapılmıştır) zekidir. Zeki olmasa Ruhat Mengi’nin yazılarını takip etmezdi, edemezdi zaten.Ona “ilkokul 5 zekasında okur” diyen zeka ve terbiye özürlünün o bir karış boyunu karışlarım ben, sadece alnını da değil.Terbiye gibi hadsizliğin, çapsızlığın da sınırı olmadığı için “Türkiye’nin en iyi üç kadın yazarı”nı say desen başta gelecek, üstelik bunu yalnız yazılı basında değil, görsel medyada da fazlasıyla kanıtlamış, yıllardır köşeleri tutmuş erkek televizyoncuları geçip gitmiş, bu nedenle sayısız ödüller almış bir isme utanmadan “ittire kaktıra geldiğin yer, kuaför parası için yazarlık” gibi kendine layık, seviyesine uygun laflar da edebiliyor.Sanki çok önemli bir buluşu açıklıyormuş gibi benim botox yaptırdığımı filan aklınca araya sıkıştırıyor ‘botoxla bu kadar güzelleşilebiliyorsa, bu kadar başarılı olunabiliyorsa hadi bakalım doğru botoxa’ demek lazım bu hadsizlere... Hani olağanüstü sanatı, yeteneğiyle parmak ısırttıran Halil Ergün’e de söylemişlerdi: “Ama o botoxlu”...Kardeşim botoxla bu başarı ve yetenek elde edilebiliyorsa ne duruyon, sen de koş!!Kafası kirli, bakışı bulanık olmasın insanın. Bunlar karşısındakinin gözünün içine de bakamaz, kaçırır gözlerini, içten bir dost da olamaz, her an ısırmaya, kötülük yapmaya hazırdır çünkü. Bir başka kadın yazarda da gördük geçmişte, sen iyilik yap o seni ısırsın, işte bu deneyimle sabit bir gerçektir. Var bunlardan birkaç tane...“Nişanyanlandırmak” deyimini “.ok atmak”, “.oklamak” olarak kullanmış ve evet pek de uygun bulmuştum, hâlâ da buluyorum. Eğer aile efradının üzüleceğini düşünen varsa, bugüne kadar kendi yaptığı sınırsız saygısızlıklara üzülen, başkalarının yakınlarını da hatırlamasını öneriyorum. Birdenbire “aile koruyucusu” kesilince yutmazlar.Vatan okurları bu tür saygısızlara cevabı kendisi verecek kadar da zekidir, hiç şüphem yok!(Not: Nişanyan olayı Türkiye’yle, bütün kadınlarla ilgili bir olaydır, birinin özel olayı olarak alınamaz. Ayrıca Nişanyan’ın karısı “Ben dava bitince bu olayı sivil toplum kuruluşlarıyla tekrar gündeme getireceğim” diyorsa hiç alınamaz. “Düdükler, hödükler” muhabbetini de kimse dinlemez.)***** Herkes fişlenmiş... Bak sen! İktidar partisi ne derse veya neden hoşnut olursa onu yazan, kapatma davası açıldığından beri “darbe, Ergenekon, Ayığışı vs”, onlar da olmazsa “yargı darbesi” diye tutturan gazetelerden biri dün:“Merakla beklenen gün geldi, nihayet iddianame bugün saat 11.00’de açıklanıyor” diye manşet attıktan sonra “ADD Kadıköy Şubesi’nde bulunan belgelerde medyanın büyük bölümünün fişlendiğini” büyük bir haber gibi vermişti.Saat 11.00’de açıklanan hiçbir şey yoktu, o kadar ki “olmayan şey” üzerine haber kanallarının konuşmacı toplayarak yaratmaya çalıştığı tartışma ortamı bile komik kaçıyordu.Neyi tartışıyorsunuz?Saat 11.00’de “açıklanmasına kısıtlama getirildiği” açıklanan, bu nedenle de hiç açıklanmayan bir iddianameyi...Kendileri suçların, sorgulama nedenlerinin açıklanmadığı bu soruşturmanın tarzını eleştirenleri, kuşku dile getirenleri de ya “demokrasi karşıtı” veya açıkça darbeci yapanlar, hatta Cumhuriyet Mitingleri’ne katılan on binlerce insanı bile Ergenekoncu ilan etmekten çekinmeyenler, bu soruşturmayı AKP’nin davası haline getirenler ümitle beklenen iddianamenin “i”sini bile göremeyince buna ne açıklama bulacaklar, yalnız benim değil toplumun merakıdır herhalde.Gelelim “medyanın büyük bölümünün fişlendiğini” bildiren habere... Medyanın iktidar tarafından fişlendiği listeler AKP grup toplantılarında elden ele gezerken, medyayı fişlememiş kurum kalmamışken bir sivil toplum örgütünün de onu fişlemiş olması haber midir acaba?Ben mesela AKP tarafından da TSK tarafından da “hoşlanmadıkları yazar” listesine alınmış biriyim. Bir de ADD’nin listesinde olsam ne fark eder, olmasam ne fark eder?Bu abukluklarla meşgul olurken hep asıl sorulması gereken soruları kaçırıyor iktidar destekçisi gazeteler şu anda asıl tartışmaları gereken soru “iddianamede Özden Örnek’in meşhur günlüğü neden yok” sorusudur.Durumuna çok üzüldüğünü söyleyen eşi her ne kadar “O, böyle bir günlüğün olmadığını açıkladı” diyorsa da Türkiye aylardır bu günlükle başlatılan bir olayın girdabında çalkalanıyor. İnsanlar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, hastalanıp ölmelerine bile göz yumuluyor.Koca bir toplum üzülüyor.Herkes ağlarken bir kişinin ağlaması önemini yitirir...O zaman önce yine olmayan (olmayanlar az değil) bir “günlük” nasıl olmadı veya nasıl oldu bunun anlaşılması lazım değil midir?Var mıdır, yok mudur, varsa nerededir, yoksa bu yok nasıl var edilmiştir... Derkeen hepimiz tırlatacağız sonunda.Durun bakalım, bekleyelim.
Avrupa Parlamentosu Yeşiller Partisi Milletvekili Cem Özdemir’in Türkiye’nin sorunlarıyla ilgili garip çıkışlarına artık alışmak mı gerekiyor bilmiyorum ama ben her seferinde ‘Ne diyor bu şimdi’ oluyorum doğrusu.Kendisine sorulmuş, o da Ergenekon soruşturmasına destek verdiğini açıklamış. Doğaldır, ortada bir darbe girişimi veya ortam hazırlama çabası olmuşsa bunun ortaya çıkarılmasını herkes ister.Eğer bu kapatma davasını etkileyecek bir fırsat olarak, iktidar partisi ve ona ait medyanın gayretleriyle türetilmiş bir olay değilse (ki bu duyguyu fazlasıyla verdiler) gerekenin yapılması, benzer olayların gelecekte de olmamasının sağlanması zaten şarttır.Ama Cem Özdemir yine orada durmamış, daha iddianamesi beklenmekte olan, ne olup bittiği anlaşılmamış bir sorgulama sürecinde, sanki kendisi (Paşaların düşünceleri dahil) her şeyi biliyormuş gibi:“Bu emekli paşaların çoğunun AB’ye karşı olduklarını biliyoruz. Bu komutanlar şükretsinler ki AB var. Avrupa Birliği sayesinde Türkiye’de idam cezası kaldırıldı. Aksi takdirde bu emekli komutanlar ve diğer isimler şimdi idamla yargılanacaklardı” demiş. ACEMİ ACELECİLİĞİYine durmamış ve adeta kapatma davasının açıldığı günden başlayarak “darbe”yi, “yargı darbesi”ni dillerinden düşürmeyen iktidar gazete ve gazetecilerinin ağzıyla, biraz da acemice aceleci (!) davranarak ve bir adım daha öteye geçerek “Ergenekon-kapatma davası” ilişkisini açıklayıvermiş (oysa daha Türkiye’de bu bağlantıyı kendisi kadar net seslendiren neredeyse yok):“Ergenekon davası ve AK Parti’nin kapatma davasını birlikte göz önüne aldığımızda, Türkiye ya Avrupa düzeyinde çağdaş bir demokrasiyi yaşayacak ya da darbelerin konuşulduğu, halkın bastırıldığı, statükonun hakim olduğu bir sistemi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal’in dediği gibi egemenlik kayıtsız şartsız milletin mi göreceğiz.” DERSİ EKSİK EZBERLEMİŞ!Dersin kendisine yeterli olacağına inandığı kısmını iyi ezberlemiş, darbe iddialarıyla-yargı darbesi ilişkisini kurmuş, bir de Bülent Arınç’ın “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözü duvarda kalmayacak” cümlesini ekleyince görevi tamamlamış.“Darbe girişimi veya isteği olmuş mu ortaya çıksın” tamam, bu demokratik bir istek... Ama demokrasi aynı zamanda Türkiye’nin yüksek yargısına saygısızlığı da içeriyor mu AP üyesi Özdemir’e sormak lazım.Bir de Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa’sında “egemenlik milletindir” sözünün arkasından “millet egemenliği yetkili organlar (yasama, yürütme, yargı) eliyle kullanır” açıklamasının geldiğini hatırlatmak...Cem Özdemir “Yeşiller”i başka bir “yeşil”le karıştırıp iyice yeşilci mi olmuş belli değil.Ama bu “idamla yargılanmak” meselesini 30 bin kişinin ölümünden sorumlu Abdullah Öcalan için de söylemiş miydi, şimdi onu hatırlamaya çalışıyorum. Kendisi hatırlatırsa sevinirim.(Not: Bir elektronik TSK açıklamasının bile bir genel seçimi nasıl etkileyebileceği, nasıl zararlar vereceği 22 Temmuz öncesinde görüldü. Bırakın darbeyi, ordunun böyle bildirileri yayınlamasına bile toplumca karşı çıkılması gerektiğine inanıyorum. Benim eleştirdiğim konu AKP’ye mağduriyet üretmek isteyenlerin sürekli olarak TSK’yı hedef almaları ve yurt içinde bunun primini topladıkları gibi, yurt dışına da “siyasette askerin baskısının, varlığının sürdüğü” imajını vermeleridir.)*****Yargılama “seçim sandığında” mı yapılır? Bunu beyni yıkanan yabancı siyasetçiden, yabancı basından söyleyenler de oldu şaşırmadım ama İsmet Berkan’ın yazısında okuyunca şaşırdım doğrusu...Berkan Pazar günkü yazısında şöyle diyordu:“Oysa benim bildiğim kanaatlere veya karinelere bağlı bir ‘yargılama’ ancak seçim sandığında seçmenler tarafından yapılabilir. Yani seçmen geçmişte kötülük ettiğine inandığı partiye veya adaya oy vermez, oyunu daha olumlu düşünceler taşıyan parti veya adaydan yana kullanır.” Şaşırtıcı, çünkü her şeyden önce Berkan Anayasa Mahkemelerinin dünyada ortaya çıkma nedenini bilen, bilmesi beklenen bir isimdir. Bu paragrafa göre hukukun, diğer mahkemelerin mevcudiyeti de tartışılabilir.Diyelim ki ortada ciddi bir suç ve suçlu var. Ama onun yakınları, sevenleri “suç işleyebileceğine veya işlediğine” asla inanmıyor. Bu durumda hukuk işlememeli mi?Kaldı ki Türkiye’de seçmen iradesi artık “ödüllerle satın alınır” hale getirildiği için doğal bir tercihten söz etmek bile zorlaşmıştır.Anayasa Mahkemeleri bütün ülkelerde anayasayı ihlal eden, anayasaya karşı suç işleyen “yasama ve yürütme”leri denetlemek üzere ve halkın oyuyla gelen iktidarların ciddi hatalar yapabildiğinin, demokrasileri diktatörlüğe bile çevirebildiğinin görülmesi üzerine kurulmuştur.Aslına bakarsanız tam da bu nedenle “bir askeri darbeyi önleyici en etkin yöntem ve kurum” rolü oynamaktadır. “Darbe istemiyoruz” diyenlerin de yine bu nedenle Anayasa Mahkemesi denetimine, kararlarına saygılı olması, bu mahkemeyi yıpratmaktan kaçınması gerekir.Türkiye’de neden şu anda bunun aksi bir durum mevcuttur, asıl onu tartışmak gerekiyor.
Ben demiştim’ sözü gazetecilikte hoş karşılanmaz, sinir bozucudur çünkü... Oysa hiç kimse “demez”, herkes birbirinin benzeri yorumlar yaparken sen gerçeği söylemişsen ‘ben demiştim’e de katlanması gerekir diğerlerinin...Cuma günkü yazımda eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün “Darbe girişimi oldu da demem, olmadı da demem” şeklindeki konuşması üzerine çarşaf çarşaf köşeler döşeyen ve “kesinlikle şöyle demek istedi” diye yorumlar yapan yani “yoktan var eden” yeteneklerden söz etmiş ve “O aslında hiçbir şey demedi, sadece karışık kafaları daha da karıştırdı” demiştim. Bu şartlar altında Cumhurbaşkanı Gül’le görüşmesinin ekstra soru işaretleri yarattığını, onun ve emekli Oramiral Özden Örnek’in bu kadar ciddi ve direkt kendileriyle ilgili bir konuda nedense hep muğlak ifadeler kullandıklarını, bir türlü “var mı, yok mu”yu anlatamadıklarını ve olayın çözülmesi için önce bu iki ismin ifadelerinin doğru dürüst anlaşılması gerektiğini belirtmiştim.Ergenekon soruşturmasının temelini oluşturduğu ifade edilen “Özden Örnek günlüğü” var mı, yok mu?“Ben yazmadım, bana ait olmayan ifadeler de var” dediğine göre o yazmadıysa kim yazdı?Yazdıysa neden “yazmadım” diyor?Hilmi Özkök, Fatih Çekirge’ye yaptığı son açıklamada bile neden hâlâ “Var da demem, yok da demem” noktasında?2004 yılında Jandarma Genel Komutanı olan Şener Eruygur’u çağırıp “darbe toplantısı görüntülerini” izlettiği yazıldığına ve buna itiraz etmediğine göre 2004’ten bugüne kadar neden sustu? Sustuysa bu da suç değil mi? Susmadıysa kendisi ile Özden Örnek dışında kimlerin bilgisi vardı ve bugüne kadar bu konuda neler yapıldı? Özkök’ün hem “yoktu” anlamında “Darbe girişimi olsaydı askeri savcılar harekete geçerdi” demesi, hem de “Var da demem, yok da demem” sözünü tekrarlayıp durması, bir eski Genelkurmay Başkanı için son derece gayri ciddi bir davranış, kendi kendisiyle çelişkidir.ÖNCE ONLAR KONUŞMALI!Aslına bakarsanız herkesten önce onların konuşması gerekirdi ki önce “olayın temeli ne üzerine oturtuluyor” o anlaşılsın.Bir türlü ortaya çıkarılamayan iddianame çıkarsa ikisinin de adı bol bol geçecek ama ne dedikleri anlaşılmayacak.Darbe girişimi var mıydı, yok muydu?Günlük var mı, yok mu? Belli değil...Haydi, onlara da sorulsun da öğrenelim. Sabırsızlıkla bekliyoruz.Bu olayların ve daha sonrakilerin araştırılıp soruşturulmasına -eğer önce iddianame açıklanıp herkes neyle suçlandığını bilseydi, bazı tutuklular haklı nedenle mi bir yıldır içerde tutuluyor anlaşılsaydı- kimsenin itirazı olamazdı.Ama Başbakan’ın “Biz bu işi biliyorduk” demesi, “İşe önce Emniyet’le başladık, sonra savcılığa verdik” demesi, gözaltına alınan ve hemen bırakılan isimlere sorulan anlamsız sorular bu soruşturmayı yeterince “iktidar yönetiminde” haline getirmiştir.Yanı, yönü bilindik (!) bazı gazetelerin pür telaş “Ergenekon’u göremeyenler içindedir” çabasına rağmen elbette olaylardaki soru işaretleri konuşulacak, tartışılacak, cevabı aranacaktır.Pek demokratik olduklarını iddia edenler, sorulması son derece doğal olan soruları neden anti demokratik yöntemlerle önlemeye çalışıyorlar, hatta bu uğurda çılgınca bir uğraş veriyorlar anlamak mümkün değil.Anayasa Mahkemesi AKP’ye kapatma davasını kabul ettiği günden beri “darbe”yi dillerinden düşürmeyenlerin neredeyse yüksek mahkemeyi bile darbeci ilan etmelerinin bu sorularda büyük rolü vardır.O bile darbeciyse, kimse darbeci olmayabilir de yani!
Aslına bakarsanız maalesef yine Türkiye’nin altı üstüne geldiği, üzücü ve karmakarışık olaylar birbirini izlediği, bu arada gerçekten akıl almaz ilişkiler veya konuşmalar gündemi meşgul ettiği için kimsenin doğru dürüst bir şey anlamasına imkan yok.Ancak dikkatle gözlem yapmak ve “Acaba öyle mi, acaba şöyle mi” diye soruyla fikir yürütmek mümkün. Yani bulmaca çözüyoruz sürekli... Bununla birlikte bakıyorum da iktidar gazeteleri “leb” demeden “leblebi”yi bile anlıyor değiller, “Çorum” dese biri “leblebi” diye atılıveriyorlar, öylesine bir zeka, bir “varolmayanı anlama” yeteneği geldi bu arkadaşlara üzerinize afiyet.Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök örneğin “ne vardır derim, ne de yoktur derim” şeklinde muhteşem (!) bir söz mü söylüyor, arkasından bir koca yazı döktürüp neler de neler demek istediğini uzuun uzadıya anlatıyorlar.Oysa Hilmi Özkök hiçbir şey dememiş, söyledikleri karışık kafaları biraz daha karıştırmaktan başka hiçbir işe de yaramamıştır. Lafı döndürüp dolaştırmaya hiç gerek yok, kim ne derse desin bu tür konuşmalar ve tutarsız davranışlar, söyleyen, yapan kişilere olduğu kadar mensup oldukları kurumlara da (emekli olsalar da) saygı konusunda soru işaretleri yaratıyor, bu nedenle de bence sorumsuzluk kelimesi böyle durumlara gayet güzel uyuyor (Bkz. Osman Paksüt’le ilgili son yazım...) CUMHURBAŞKANI’YLA KONUŞMAK NİYE? Hilmi Özkök eğer konuşacaksa konuşur, konuşmayacaksa çocuk oyunu gibi “var da demem, yok da demem” türü bir söz kendisine hiç yakışmaz. Ayrıca “bilgisine gerek duyulduğu takdirde mahkemeye konuşacağını” söylediğine göre hakimle yapması gereken konuşmayı neden Cumhurbaşkanı Gül’le yapma gereği duyduğunu sormaya da bu milletin hakkı vardır.Tam bu pek anlamlı (!) açıklamayı yaptıktan sonra Cumhurbaşkanı ile hava durumunu konuşmayacaklarına göre neden buluşuyorlar?Buluştuklarına göre burada telkinlerin söz konusu olmayacağına (her ne açıklama yapılırsa yapılsın) nasıl inanılabilir?Her durumda “makul ve inandırıcı tonlamalarla yapılan” bir takım açıklamalar geliyor da bu kadar alâkasız buluşmanın, konuşmanın hep de şu günlere tesadüf etmesinin normal olduğunu kim söyleyebilir?Hilmi Özkök’ün bundan sonra yapacağı açıklamalar kendisi sayesinde şimdiden inandırıcılığını büyük ölçüde yitirmiştir.Söylenecek tek şey budur!(Not: “Ergenekon soruşturması onun Nokta dergisinde yayınlanan günlüklerindeki iddialar temel alınarak başladı” denilen emekli Oramiral Özden Örnek’in iktidarla ailevi ilişkileri de benzer bir kafa karışıklığı yaratıyor.Ayrıca konuştuğum askerler “askerlerin, hele de Oramiral düzeyinde bir askerin gizli konuları günlük şeklinde yazmayacağını” söylüyorlar. Bu günlük kime aittir, neden hâlâ net olarak anlaşılamadı?)*****Anlaşılamamış...Birkaç gün önce yazdığım “Cumhuriyeti neden Nişanyan’landırıyorsunuz” başlıklı yazımda “Nişanyanlandırma” deyimimi bazı okurlarımız anlayamamışlar. “Nişanlandırma” olarak anlayanlar da var. Açıklayayım; “bir kavanoz dışkı” olayından etkilenerek Cumhuriyete neden “.ok atıyorsunuz” anlamında kullanmıştım. Daha nazik olsun, anlarsınız dedim ama söylettiniz bana sonunda!
İngiliz “The Independent” gazetesi Türkiye’den söz ederken “2004 yılından sonra reformların durma noktasına geldiğini, reformcu tavrın yerini Türkiye’de iktidar sarhoşu sağ partilere özgü ‘halkın iradesi’ söylemine bıraktığını” yazdı. Bu ‘halkın iradesi’ söyleminin Endonezya örneğindeki durumuna da bakmak gerekiyor. Birkaç gün önce verilen “ÇOK ÖNEMLİ” ve üzerine basarak vurgulanacak bir haberdi.200 milyon Müslüman’ın yaşadığı Endonezya’da 8 bin kişiyle yapılan anketin sonucuna göre;- Halkın yüzde 45’i kadınların çarşaf giymesi gerektiğini düşünüyor.- Yüzde 52’si şeriat rejimini savunuyor.- Yüzde 40’ı hırsızlık yapanın elinin kesilmesi gerektiğini düşünüyormuş.Bize çok uzak bir ülkedeki bu durum bizim için neden önemli acaba? Çünkü kısa süre öncesine kadar “200 milyonluk laik Endonezya mahalle mahalle dönüşüyor. Şeriat isteyenlerin sayısı giderek arttığı gibi kadınlar zorla çarşafa sokuluyor, Taliban’ınkine benzer bir baskı ortaya çıkıyor” haberlerini görmekteydik. O arada Anayasasında laik yazan Malezya şeriata geçti ve şimdi de Türkiye dışındaki son laik ve Müslüman çoğunluklu ülke bölge bölge hızla şeriata dönüşüyor.“Hukuk devleti” olmanın, Anayasa’ya (onunla birlikte “Anayasa’nın koruyucusu olan Anayasa Mahkemeleri”ne) ve modern ceza hukukuna saygının önemi burada ortaya çıkıyor.Eğer son zamanlarda sık sık tekrarlanan “milli irade ne isterse o olur” sözü doğru olsa, seçmenin çoğunun oyunu alan partinin veya toplumun istekleri; hukuk kuralları ile, Anayasa’yla sınırlı olmasa o zaman bu dönüşüm hiç de zor değildir.Yani “yüzde 52 şeriat istiyorsa” şeriat gelecek demektir. Endonezya kendini nasıl koruyacak, bunu başarabilecek mi yoksa o da Malezya gibi dönüşecek mi bilemeyiz ama artık kesin olarak “dünyanın laik-demokratik rejime sahip tek Müslüman çoğunluklu ülkesi” olarak kalan Türkiye’nin çok dikkat etmesi gerektiğini bilmek zorundayız.Acaba bu örneklerin hızla artması bize hâlâ bir şey anlatmıyor mu, yoksa diğerleri gibi Endonezya örneğini de mi yok farzetmeliyiz?Ama pardon... Biz herkesten farklıydık değil mi?***** Kuddusi Okkır ya suçsuzsa? Son yıllarda bir değil birkaç tanıdığımın, arkadaşımın ani üzüntüyle, stresle kansere yakalandığına tanık oldum.Artık bu bilimsel olarak da ispatlandı biliyorsunuz; yoğun stres kanser oluşumu ihtimallerini kat kat arttırıyor. Hastalık başlamışsa süreci hızlandırıyor.Kuddusi Okkır cezaevinde kansere yakalandı ve hayatını kaybetti.Eşi Sabriye Okkır onun gözaltına alındığında sapasağlam olduğunu, tahliye edildiğinde ise komada olduğunu söylüyor.“Terörü finanse ettiği” iddia edilen merhum Okkır’ın hastane masraflarını ödeyecek kadar bile parası çıkışmamış.Öte yanda birileri Anayasa Mahkemesi’ndeki davaya nispet yapar gibi “Ama efendim hani hukuk karşısında herkes eşitti, elbette herkes gözaltına alınabilir” yaygarasındalar.İyi ama efendim orada iddianame ortadaydı, “herkes” neyle suçlandığını ilk günden biliyordu, burada 1 yıldır tutuklu olanlar hâlâ bilmiyor.Ölen kişi de, ailesi de bilmiyor.Ya sonunda Kuddusi Okkır’ın suçsuz olduğu, Ergenekon’la filan bir ilgisinin olmadığı anlaşılırsa? Onu kim geri getirecek, bu hatayı kim telafi edebilecek? Benzer bir durumda tüm medeni ülkelerde ailenin açacağı birkaç milyon dolarlık tazminat davası (yine de ölümü karşılaması mümkün değil) kazanılabilirdi. Tabii o medeni ülkelerde böyle bir saçmalık da asla olamazdı ama...Bizde hastane masrafları bile ödenmiyor, buna insan hakları faciası demeyip de neye diyeceksiniz?
Bugünlerde olayların artık Ergenekon’dan veya “kapatma davası”ndan çıktığını, sorunun “cumhuriyet ve laik rejim” haline getirildiğini görüyoruz ve ben de “liberalim, demokratım” diyenlerin rejimle sorununu anlayamıyorum ya...Aynı sorunu çağrıştıran yazılar daha da dikkatimi çeker oldu.Haydi İslâmcı kökenden gelenlerin cumhuriyetten rahatsızlık duymalarını, “laik-demokratik” rejim, laik Anayasa olmasa istedikleri düzeni daha rahat getirebilecek olmalarını anlayabiliriz ama nasıl oldu da “liberalim” diyenler de cumhuriyetle sorunlu hale geldi?İşte burada hemen “iktidar gazeteleri” ile “iktidar gazetecileri” gündeme geliyor. Dün Ulusal Kanal’dan aradılar “medyanın bugünkü durumu” ile ilgili bir program dizisi hazırlıyorlarmış, beni de davet ettiler, katılamıyorum ama böyle bir programın yapılmasının gerekli olduğunu da düşünüyorum. Hiçbir dönemde görülmemiş bir medya tablosuyla karşı karşıyayız. Hiçbir dönemde iktidar elinde “güçlü, büyük bir medya kesimi” tutmaya (geri kalanını da susturmaya) bu kadar önem vermemişti.Her neyse ben bugün Nazlı Ilıcak’ın 10. Yıl Marşı’yla ilgili bir yazısından söz etmek istiyorum... Artık 10. Yıl Marşı’nı söylemeye, çalmaya bile korkar hale gelebiliriz, bu başlangıçlar ciddi noktalara varıyor, onun için önemli bence...“Ergenekon kapsamında gözaltına alınan bazı isimlerin hayret uyandırdığını” söyledikten sonra şöyle devam ediyordu Ilıcak:“Mesela Sinan Aygün’ün ne ilgisi olabilir? Bir irtibat var, ya da yok ama bazı karineler mevcut.10. Yıl Marşı eşliğinde gerçekleştirilen eylemlerin demokrasilerde garipsendiğini (Türkiye’den başka hangi demokrasilerde bu marş var ki? R.M.) hatırlatmalıyız.” Daha sonra aynı yazıda “10. Yıl Marşı’nın 28 Şubat’ın sembolü haline geldiğini, bunun tesadüf olmadığını” yazmış.“Kanla irfanla kurduğumuz cumhuriyet tehlikede” mesajı veriliyormuş kitlelere. Öyle cümleler ki tutar tarafı yok, kusura bakmasın Nazlı Hanım... Başta “Ne ilgisi olabilir” diye sorup “ama bazı işaretler var” dedikten sonra “işaret” değil, “kesin delil” havasında, o kadar kararlı yazıyor.“Tesadüf değil”miş.“Cumhuriyet tehlikede mesajı veriyor”muş. Ne veriyor bu mesajı? 10. Yıl Marşı.Neden? Çünkü o 28 Şubat’ın sembolü...Yok canım... Neredeyse cumhuriyetin sembolü diyeceğimiz, 75 yıllık marşımız nereden 28 Şubat’ın sembolü oluyormuş, kim karar vermiş buna ?Ayrıca darbelerin en korkuncu 27 Mayıs darbesinin gerçekten sembolü olan Harbokulu Marşı’nın “kanla, irfanla” dizeleri nasıl olmuş da 10. Yıl Marşı’na karışmış?Bundan sonra 10. Yıl Marşı’nı da her söylediğimizde tehlike mi hissedeceğiz yani?Yoksa sahnede sık sık bu marşı söylemiş olan sanatçılar, örneğin Kenan Doğulu da mı Ergenekoncu?Atatürk konserleri yapan Erol Evgin de mi?İnanamıyorum yahu bu olup bitenlere...Haydi hep beraber şimdi:Çıktık açık alınlaaa ...10 yılda her savaştaan...*****Şener’i atacaklarmış! AKP’nin MYK toplantısında Abdüllatif Şener tartışılmış, partiden ihraç edilmesi istenmiş.Hatırladığımıza göre ve hatta Independent gazetesinin yazdığına göre (“Erdoğan, kariyeri 1997’de biten İslâmcı bir politikacının varisiydi” diyor) AKP’nin kuruluşu da, kurucuların daha Erbakan’la beraberken yaptıkları planlar ve çalışmalarla olmuştu. E bu tepkiye ne gerek var o zaman?Tarih tekerrür ediyor ama oluşturanların hafızası biraz zayıf galiba!***** Düzeltme Birkaç kez benzer hatalar oldu, telefonla son dakika düzeltmesi yaptığımda yanlış kelimelerin değiştirilmesinin üzüntüsünü yaşadım ama hâlâ uslanmadım.Dünkü yazımda bir parantez ilavesini telefonla yapınca sorumlu arkadaşımız aynı kelimenin yukardaki “dekoltemanyak” yerine de yazılmasına karar vermiş (!) ve onu “çarşafmanyak”la değiştirmiş.Oysa söz konusu yazıda İzmirli kadınlar “tüm laik kadınlar”ı temsilen “dekoltemanyak” yapılmış ve laik rejim konusundaki endişeler tamamen bir saptırma, yanıltma, hakaret şeklinde “dekolteme karışacaklar korkusu” olarak yansıtılmıştı.Bilgim dışında yazımda yapılan hatadan dolayı özür diliyorum.