Efendim haber şöyle İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad Türkiye’yi ziyaret edecekmiş ama eğer resmi ziyaret olursa Anıtkabir’e gitmesi gerekeceğinden buna itiraz etmişler. Ve sonunda Türkiye çare bulmuş (!) bizim Cumhurbaşkanı İstanbul’a gidecek, orada buluşacaklar ve görüşme böylece “çalışma ziyareti” olacakmış.Olmasın, neden oluyor?Bizim değerlerimize, bu ülkenin kurucusuna, önderine saygı göstermeyen, saygısızlığını da açıkça dayatmaktan çekinmeyen biri hiç gelmesin, ya onun memleketinde görüşsünler veya bir başka yerde... Verilecek cevap, yapılması gereken “onurlu duruş” budur.Ama yapılmıyor. Türkiye bu saygısızlığa da boyun eğiyor ve kendi liderliğindeki baskı rejiminin kurallarını “3-5 cm” esnetenlerin (bu etek, kol, saç boyu ya da renkli türban, renkli tesettür kıyafeti olabilir örneğin) coplu polislerle kovalandığı ülkeye benzemeyen komşusuna da zaten kurucusu kadar gıcık olan adam için özel programlar hazırlanıyor, özel yer ve saat bildiriliyor.Sizi bilmem ama ben haberi okur okumaz utanç duydum... Önüne gelene taviz veren, yargısına, hukukuna bile yapılan saygısızlıklara sesini çıkarmayan bir devletin hiç değilse bu kadarına izin vermeyeceğini zannederdim, orada da yanılmışım.Yoksa sade bir vatandaş, bu ülkenin bir yazarı olarak hissettiğim samimi duygulara da ulusalcılık, yok bilmemnecilik diye isim mi takarlar?Valla ne takarlarsa taksınlar hissiyat budur. Aynı duyguyu onurlu her vatandaşın taşıdığına da hiç şüphem yok!(Not: Türkiye’de Atatürk’e bile dil uzatan, ona gösterilen saygıya ‘Kemalizm’ diye ideoloji etiketi yapıştıran veya Denizli Belediye Başkanı Nihat Zeybekçi gibi ‘Cumhuriyete ve Atatürk ilkelerine bağlılık gösterenlerin Hz. Muhammed’le Atatürk’ü ayırt edemediğini iddia edenler’ Ahmedinecad gibilere bu cesareti veriyor. Yalanlarını, öylesine söylenmiş gibi beyinlere kazıyorlar.)*****Kavrulunca anlayacaklar!Antalya’da 4-5 gündür söndürülemeyen yangında 16 milyon ağaç yanmış, binlerce hektar verimli alan yok olmuş. Maddi kayıp ise 1 milyar YTL...Bu ormanların eski haline dönmesi için ise 50 yıl gerekiyormuş.Para bol nasıl olsa (!) onu düşünmek gerekmez, kapı kapı dolaşır buluruz icabında... İktidarların yandaşlarına denizde kum misali yağdırdığı bir ülkede paranın lâfı mı olur?Borçla, harçla, başkasının parasıyla har vurup Harman savurur, keyf eder, geleceğimizi, torunlarımızın hakkını yerken lâfı mı olur?Ama çok hayati bir kayıp daha oluyor bu yangınlarda, hele böyle “bugüne kadar görülmemiş çapta” orman yangınlarında... Tabii yalnız yangınlar da değil, orman arazilerini bin çeşit dalavereyle kesip kırpıp bilinçli olarak katletmelerde de...Ormanın yok olması bölgede su ve yağmuru azaltıyor. Yani zaten küresel ısınma nedeniyle en çok ve en önce zarar görecek, susuzluktan, sıcaktan çölleşecek ve kuruyacak ülkelerin başında gelen Türkiye’deki bu tehlikeyi daha da, daha da hızlandırıyor. Ve işe bakın ki teknoloji hızla en üst düzeye varmışken, yangın söndürmede bile Türkiye aynı hızla geriye gitmekte... Her yeni yaz bir öncekine göre kat kat daha fazla ormanı, seçme ağaçları ve bir o kadar da yaban hayvanı kaybediyoruz. Ve doğanın dengesi altüst oluyor.Örneğin Antalya yangınında 8 helikopter, 7 uçak kullanılmış ve yangın günlerce söndürülememiş... O zaman rüzgârı buhane edeceklerine 16 helikopter, 14 uçak kullanmamalarının sebebi nedir?Herşeye, sultanların sarayı gibi altın tokmaklı, musluklu parti binaları yaptırmaya, resmi konutları trilyonlar harcayarak dekore etmeye, özel uçaklarla dünyayı turlamaya para var da yangın uçağına mı yok?Bu sorumsuzluklarda muhatap kimdir, kim olmalıdır söyler misiniz?Söyleyin de yalnızca bize bozulmasınlar!*****Niye “herkese” görev düşüyormuş?Başka eğlenceye gerek kalmıyor.Konuşulanlara, yazılanlara bakınca insan yeterince gülüp eğlenebiliyor. Siyasetçiler bir yandan, yıllanmış “ağır abi” gazeteciler -bile- öbür yandan “Anayasa Mahkemesi’nden çıkan karardan herkesin, muhalefetin de gereken dersi almasını” söylüyorlar. Veya “Bu durumdan çıkmak için herkese görev düştüğünü”... “Neden herkes ders alacakmış” diye sorsanız cevabı yok. Herkes mi Anayasa’yı ihlâl etti, herkes mi laik rejime aykırı eylemlerin odağı haline geldi?Gerçekten de bıraksınlar bu yanıltmaca ayaklarını da hiç değilse “uygun görülen garabet yaptırım”ın da yardımıyla (10 hakimin “odak” dediği partiye Hazine yardımından söz ediyorum) ülkeyi düzlüğe çıkaracak gelişmelere önayak olsunlar. Sorumlu partinin özeleştiri yapabilmesini sağlasınlar.Yoksa gerçekten güldürüyor yaptıkları, bir kısmı gözü kapalı desteğe devamla, geri kalanı “ U” dönüşleriyle...İnsanda sıkılma olur biraz!
Konya’da kaçak Kur’an kursu olarak kullanılan kız öğrenci yurdundaki patlamada sorumluları suçlayanlara bile kızanlar çıkacaktır biliyorum.Tahmin değil bu, eminim çünkü bugüne kadar dinle bağlantılı birçok olayda örneklerini gördük.Bizler elbette olay depremle de, “sel”le, orman yangınlarıyla da ilgili olsa, kaçak ve çürük yapılarla, hızlı tren faciasında olduğu gibi ihmalle de ilgili olsa yine aynı tepkiyi (ve her hükümet döneminde aynı şekilde) gösterip sorumluların cezalandırılmasını, devletin, hükümetlerin görevini yapmasını istiyoruz. Ama son yıllarda gazetecilerin olayları yorumlaması bile zorlaştı. Konu bir şekilde dinle ilgili olduğu anda diğer konularda eleştiri yapılmıyormuş gibi bu tepkilere bile kulp takılabiliyor.Oysa Türkiye’de trafikten tutun, açık bırakılmış kanalizasyon çukurlarına düşüp ölenlere kadar her tür kayıp bir ihmalin veya gerçeklere duyarsızlığın, uyarılara kulak tıkamanın ürünüdür.Hükümetler asıl ve öncelikli ve de acil sorunları, sorumlulukları bırakarak oy uğruna yarattıkları yapay gündemlerle, karşılıklı atışmalar, polemiklerle ve bunlardan “galip çıkmak üzerine kurdukları siyasetleriyle” ülkeye zaman kaybettirmekten vazgeçmediler, geçmiyorlar.Örneğin “yasa dışı Kur’an kursları açanlara ve buralarda çalışanlara verilen cezayı mümkün olduğunca hafifleten, bir anlamda bu kurslara serbestlik tanıyan, onları neredeyse yasal statüsüne sokan” kanunu o dönemde Cumhurbaşkanı Sezer veto etmiş ama daha sonra yasa Meclis’ten aynen tekrar geçirilerek kabul edilmişti.“DİKKAT EDİN, DİNSİZ DERLER” O günlerde TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı’nın “yasadışı kurslara hoşgörüyle bakılması” na gösterdiği tepkiye Başbakan Tayyip Erdoğan şu cevabı vermişti: “Dikkat edin, böyle konuşursanız size dinsiz derler.” Bu son derece haksız ve “toplumu din üzerinden bölmeye en açık örneklerden biri olan cümle” beni çok etkilediği için hiç unutamadıklarımdandır. Zaten 23.07.2005 tarihinde yazdığım yazıda bu olayı değerlendirmiş, yanlışlığını vurgulamışım.Durum böyle olup da, konuşması, uyarması gerekenler “dinsiz denmesin diye” susunca, “gerçekler, çıkarlar”a yenilince sonuç buralara varabiliyor işte... Acaba bu kayıplar yaşandığında o yanlışların farkına varılabiliyor mu inanın artık bundan da hiç emin değilim.Şimdi “17 öğrenci ile bir öğretmenin öldüğü”, 29 kişinin de yaralandığı (ve Diyanet İşleri’nden izni olmadığı gibi, deprem ve itfaiye raporları da olmayan ama ne hikmetse Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından denetlenmiş) kaçak Kur’an kursundaki patlamada yaralı öğrencileri ziyaret edip fotoğraflar çektiren Nimet Çubukçu’nun “kaçak Kur’an kurslarını cezadan kurtaracak yasa değişikliği önergesinde” imzası var. Diğer gidenlerin ve başsağlığı dileyip üzüntü bildiren “devlet büyükleri” nin de değişiklik Meclis’ten geçerken oyu...Türkiye’de böyle oluyor bu işler, hem felaketlere siz önayak oluyor, hem de sonunda siz üzüntü bildirebiliyor, ziyaretinizin takdirini bekleyebiliyorsunuz. Kimse de çıkıp size “Sorumlusunuz, bunun hesabını verin” diyemiyor... Demiyor... Yolunuza aynen devam ediyorsunuz.Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, milyonlarca öğrencisi olan 7 bin 367 yasal, denetimli Kur’an kursu, 11 bin 682 eğitimcisi varken ve bu kurslar yaz-kış çalışırken, sanki bunlar yokmuş gibi “halkımız dinini öğrensin, kaçak kurslar açılsın” popülizmi yaparak kanun çıkaranlar ve bu yolla cemaatlerin, tarikatların oyunu kazananlar, uyaranları da “size dinsiz derler” diye susturanlar değilse kimdir bu facianın sorumlusu? Her soruya “inandırıcı” bir kıtır bulanlar, buna da cevap bulacaklardır hiç şüphe yok.Gerçekleri göremeyen ve her duyduğuna inanmaya hazır bekleyen “milyonlar” olduktan sonra...
Biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç kapatma davasının sonucunu açıklarken, benim hemen ertesi gün üzerinde durduğum çok önemli bir siyasi mesajı araya sıkıştırdı ve: “Siyasi aktörlere sesleniyorum, parti kapatma kararı vermeyi hiçbir üye istemez, biz uzlaşma içinde parti kapatmayı zorlaştıracak, çağdaş-demokratik ülkelerle beraberlik sağlayacak Anayasa değişikliğinin yapılmasını arzu ediyoruz” dedi.Haşim Kılıç, Mahkeme’nin 11 üyesinden 10’unun verdiği kararla ters düşen bir başkandır (ki bu üyeler arasında daha önce birçok davada kendisiyle aynı görüşte olanlar da var, burada ayrılmışlar).Bu söylediği ise, üyelerin verdikleri kararlara bakılınca gayet açık görünüyor Mahkeme’nin değil, kendisinin kişisel görüşüdür.Ve tabii o “mesajı” verir vermez ertesi gün Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın bile dahil olduğu büyük bir koro “Anayasa değişikliğinin hemen yapılmasından söz etmeye, çoğu hem parti kapatma zorlaştırılsın, hem de laiklik yeniden tanımlansın” şarkısını çığırmaya başladı.Onlara göre “Mahkeme böyle demek istemiş”...Oysa Haşim Kılıç hukukçu filan olmamasına rağmen çağdaş ve demokratik Avrupa ülkelerinin çoğunun hukukunda “parti kapatma veya farklı yaptırımlar uygulama”nın mevcut olduğunu biliyor. 2000’li yıllarda o ülkelerde de “parti kapatma”ların, “seçime katılmaktan men etme”lerin olduğunu biliyor, bilmesi gerekir. Öncelikle bu noktada tepeden bir yanıltmaca var. Sonra... Yine demokratik ülkelerin çoğunda bulunan Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 10’unun “laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğuna” karar verdiği bir parti kapatılmamışsa daha nasıl bir zorlaştırma beklenmektedir?DAHA NASIL ZORLAŞTIRACAKSINIZ?Kapatılsaydı bu söylenebilirdi belki ama bu durumda istenen nedir? Dünya ülkelerine şimdi de “Türkiye’de parti kapatmanın çok kolay olduğunu” empoze etmek mi?Ve duruma bakın ki, beğenilmeyen Anayasa’ya ve Mahkeme’ye bakın ki “Anayasayı ihlal ettiği tescillenmiş bir parti bundan sonra da isterse Anayasayı ve laikliğin tanımını değiştirebilecek!”.. Hem de devletin Hazine’sinden 1/2 oranında para yardımı alarak...Bu aynen, büyük suç işlemiş bir sanığa ağır hapis cezası vermek için “jüride 7 üye yerine 6 üye oy verdi, o zaman serbest bırakalım, üstüne de para yardımı yapalım” demek gibi bir şey... O kadar orantısız bir yaptırım yani ama yine de yeterli bulunmuyor.Laikliği “yeniden ve daha demokratik olarak” tanımlamaya gelince... Eğer Türkiye’deki laiklik tanımı ve ilgili yasalarda hata varsa (ki burada kastedilen öncelikle yine türban konusu, buradan başlayarak dinin siyasallaştırılması, siyasete, devlete taşınmasıdır) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konularda neden hep Anayasa Mahkemesi kararlarını desteklemiştir?Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne 9. Madde neden konmuştur?3 YIL SONRA NE OLUR?Parti kapatmanın daha da zorlaşması partilerden önce şahıslara yaptırım uygulanmasıyla olur.Yoksa, partilere yasal yaptırım tümüyle kaldırılır, Özbudun taslağında olduğu gibi önümüzdeki birkaç yıl içinde AYM üye sayısının çoğunluğunu da iktidarın seçmesi sağlanırsa, kısacası oraya 7-8 tane daha Haşim Kılıç gelirse o zaman güçlü bir iktidarın hatalarını kim ve nasıl demokratik yolla durdurabilir?“Medyanın, YÖK’ün, yargının” sırayla dönüştürüldüğü, sivil toplum kuruluşlarının, iş dünyasının bile susturulduğu bir ülkede asıl düşünülmesi gereken budur. Geri dönüşü imkansız bu adıma yardımcı olacak partilerin de bunun sorumluluğunu paylaşacaklarını bilmeleri gerekiyor.
AKP için kapatılmama kararı çıkmasına çok kişi memnun oldu, karar açıklandıktan sonra AKP milletvekillerinin düğün bayram yaptıklarını da gördük, duyduk.Tabii ben de, akıllı değerlendirmeler yapan herkes de bu memnuniyeti “AKP’nin bundan sonra daha dikkatli, rejime, yasalara saygılı bir siyaset izleyeceği, yaşadığımız sıkıntılı günlere son vereceği” ümidine bağlıyoruz öncelikle. Yani Mahkeme Başkanı’nın da vurguladığı gibi “ihtarı doğru anlayacağına, ders çıkaracağına”...Çünkü her ne kadar iktidar medyası aksini iddia etse de, “Laikçi kesim 6’ya 5 oranından hareketle iddialarını sürdürecek” gibi yanlış ve yanıltıcı yorumlara şimdiden başlamış olsa da bu konu “laikçi kesim”, “6’ya 5 oranı” filan değildir.Anayasa Mahkemesi, içerden ve dışardan aylardır sürdürülen tehditlere, şantajlara rağmen (her ne kadar sonuç “çelişkileri açısından” tartışmaya açıksa da) cesur ve tarafsız şekilde karar vermiştir ve aylardır yargıya, hukuka saygısızlık yapan gazetecileri ve siyasetçileri de utandırmıştır.Ayrıca Independent utanmazlığının belirttiği gibi Ergenekon’la kapatma davası arasında bir pazarlık olması da söz konusu bile değildir. Başta yüksek yargı olmak üzere hiç şüphesiz Türkiye’de her kesim kesin kanıtlarıyla ortaya konduğu takdirde tüm çetelerin, hukuk ve demokrasi dışına çıkmayı düşünenlerin cezalandırılmasını ama bu süreçte de kapatma davasında söylendiği gibi yargıya, hukuka saygı gösterilmesini istiyor. Yani Independent’la tıpatıp aynı ağzı kullanan ve “AKP kapatılmadı iyi oldu, böylece Ergenekon’un ardındaki siyasi irade sürecek” diyenlerin yalan söylediği kesindir. Yargıdaki bir olayda “siyasi irade” ne demek (acaba hakimlerin Adalet Bakanlığı’yla olan bağımlılıklarından mı söz ediyorlar? Eğer öyleyse önce HSYK kanununun değişmesi için çaba harcasınlar.)AKP’nin karardan sonra düğün bayram yapma konusu ve Başbakan Erdoğan’ın yaptığı konuşma çok önemlidir.Erdoğan “Doğru olan neyse onu yapmaya devam edeceğiz. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da memleketin iyiliği için çalışacağız” benzeri sözler söyledi.ÖZELEŞTİRİ ÇOK MU ZOR!Bunları dinlerken ve gösterilen aşırı sevince bakarken insan “Acaba Anayasa Mahkemesi’nin verdiği mesajı anlamadılar mı? 11 üyeden 10’unun partinin laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğuna karar verdiğini fark etmediler mi” diye düşünüyor. “Laikliğe aykırı eylemlerin odağı” ne demektir din siyasete karıştırılmış, rejime zarar verecek eylemler yapılmış demektir.Üzerine yemin ettikleri Anayasa’ya uyulmamış demektir, bu sevinecek veya “Aynı yolda yürümeye devam edeceğiz” diyecek bir sonuç mu?Aynı yolda yürüdükleri takdirde (eğer o zamana kadar yüksek yargı ve hukuk da halledilmezse) bütün ülkenin ve kendilerinin aynı olayları tekrar yaşayacağı gün gibi ortada değil mi?AKP iyi bir özeleştiri yapmak, hatalarını görmek ve tekrarlamamak, dava sürecinde yargıya da ciddi bir saygısızlıkta bulunduklarını (daha ilk gün “yargı darbesi” demişlerdi) kabul etmek, bundan sonra yasalara, rejime, topluma karşı daha dikkatli olacaklarını anlatmak zorundadır.HAYDİ PEHLİVAN!Dün rastladığım Milliyet Gazetesi Yazarı Güngör Uras bugünkü yazısının konusundan söz etti. Uras “Artık AKP’nin şikayet edeceği veya mazeret olarak öne süreceği tüm sorunlar halledildi. Demokrasinin, hukukun varlığına da inandınız. Şimdi pehlivanın mindere çıkma zamanı. Bakalım esas sorunlar nasıl çözülecek” diyor.Çok haklı kapatma olayı bitti, “Ergenekon çetesi” içerde, darbe marbe yok, medya “tamam”, sivil toplum kuruluşları, iş dünyası “tamam”, dış destek sınırsız, para pul desen denizde kum misali...Odak olmalarına rağmen Hazine yardımı bile var.Bundan iyisi can sağlığı... Bakalım terörden ekonomiye, işsizlikten yolsuzluğa tüm sorunlar çözülecek, sıkıntılar bitecek mi? Umuyoruz!*****Mark Parris, basın ve borsa kehaneti!Her şey iyi, güzel, hoş da ben hâlâ ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris’in Anayasa Mahkemesi’nden kararın “Ağustos bitmeden” çıkacağını ve bunun “kapatma olmayacağını” haftalar öncesinden nasıl bildiğine takmış vaziyetteyim.N-a-s-ı-l b-i-l-d-i-i?AYM Başkanı bile “Ben dahil kimse bilemez” dediğine, kapatma davaları Türkiye’de ve her ülkede çok daha uzun sürdüğüne göre hem zamanı, hem de sonucu kahin gibi nasıl söyleyebildi?Karar gününden önce hakimlerin 6’ya 5 oranında kapatma isteyeceğini bizde bazı gazeteler nasıl yazabildi?Borsa karar günü nasıl yükselebildi?Bunları çok merak ediyorum, keşke Parris ve diğerleri anlatsa da öğrensek.*****Hakimlerin ismi şart mı?Demokrasilerde her şey açık olmalı, şeffaflık olmalı vs, vs. ama bizde nedense asıl açık ve şeffaf olması gereken konular son derece gizli kapaklı, olmaması gerekenler ise tabak gibi açık vaziyette.Anayasa Mahkemesi Başkanı karar açıklandıktan sonra hemen kapatma isteyen, yardımın kesilmesini isteyen hakimlerin isimleriyle şemayı çiziverdi.Dün karşılaştığım vatandaşların çoğu kararın doğru çıktığında hemfikirdi ama hakimlerin isimlerinin “güvenlikleri ve mesleki gelecekleri açısından” gizli tutulması konusuna da değinmeyen yoktu.Hatta şöyle de demek mümkün açıklanmasına sinirlenen çoktu.Düz mantık onlara hak vermeyi gerektirmiyor mu sizce de? Şart mıdır yani bu işgüzarlık?
Anayasa Mahkemesi AKP için kapatma kararı vermedi. Buna karşılık 6 üye kapatılması, 4 üye Hazine yardımından yoksun bırakılması ve 1 üye de red yönünde oy kullandı.Biz de rahatladık, böylece iktidara yakın medya ile dış basının el ele vererek dava sürecinde yaptıkları baskı biteceği gibi, yine onların tekrarlayıp durduğu “kapatılmazsa demokrasi kazanacak” vurgusu gerçekleşmiş oldu.Artık “demokrasi”yiz çok şükür!!Ve en önemlisi Anayasa Mahkemesi’nin darbeci olmadığı, ordunun uzantısı veya Ergenekonla işbirliği olmadığı anlaşılmış oldu. Tabii ki bu arkadaşların uzun süredir oynadıkları oyun komedinin alâsıdır, eğer kapatma kararı çıksaydı Mahkeme “darbeci”, karar “yargı darbesi” olacaktı ama şimdi kurtuldu.Acaba bu suçlamaları aylardır yapanlar şimdi çıkıp UTANDIKLARINI itiraf edecekler mi?.. Hiç sanmıyorum.MAHKEME’NİN “ODAK” KARARIBence, sonuçtaki “önemli çelişki”ye karşın Türkiye’nin yüksek yargısı dava sürecinde içerden ve dışardan akıl almaz bir baskı kuşatmasına alınmış olmasına rağmen bağımsız karar vermeyi başarmıştır. AYM Başkanı Haşim Kılıç: “Hazine yardımından yoksun bırakılmasını isteyen 4 üye de ‘AKP’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğuna’ karar vermiş ancak bu odaklaşmanın çok ağır olmaması nedeniyle kapatma yerine maddi yardımdan yoksun bırakmayı tercih etmiştir” dedi. Yani 11 üyeden 10’u partinin odak olduğu konusunda hemfikir. Haşim Kılıç kararı açıkladıktan sonra da cezanın “Hazine yardımından 1/2 oranında yoksun bırakma” olduğunu, ilgili siyasi parti için bunun ciddi bir ihtar kararı anlamına geldiğini ve gereken mesajı alacaklarının umulduğunu söyledi.Konuşmasında, basında yalnızca benim birkaç yazımda değindiğim ‘Raportörün raporu daha önce hiç görülmemiş bir hızla hazırlaması’ ve ‘AKP ile ilgili tüm davalarda hep aynı raportörün Osman Can’ın tercih edilmesi’ konularını da kendince cevapladı ama bu iki noktadaki soru işaretleri giderilmemiştir.Önce şunu söylemek istiyorum benim rahatlamamın yüksek yargı kararlarını demokrasi ile ilişkilendirme saçmalığıyla alakası yok. Belki bu ciddi ihtarın etkisiyle rejimle uğraşmaktan, toplumu acımasızca bölmekten vazgeçeceklerini umuyor, aynı zamanda bu nedenle “mağdur” rolü oynama fırsatı elde edilmediği için de memnunluk duyuyorum.Ortada bir düşmanlık filan yok elbette, Mahkeme tarafından da tescillenmiş ama taraflı medyanın sürekli yalanladığı bir “laik rejimin dönüştürülmesi” endişesi var.Şimdi gelelim dava ile ilgili diğer soru işaretlerine...PİYASALAR SONUCU NASIL BİLDİ?Kararın açıklanacağı gün borsa herkesi şaşırtacak şekilde yükselişe geçti. Piyasaların sonucu önceden bilmesi nasıl mümkün oldu acaba?Bu sorunun cevabını tahmin etmekle birlikte emin olmak için, sık sık yaptığım gibi yine deneyimli bir Anayasa hukukçusuyla da konuştum. “Sonucu ancak AYM toplantılarında bulunan ve Mahkeme’nin nabzını çok iyi tutan kişilerin bileceğini, bunun da ancak Raportör Can veya Mahkeme üyeleri olabileceğini” söyledikten sonra “aynı zamanda bir gün önce bazı gazetelerin ‘6 ya karşı 5 ile kapatma kararı verilmeyeceğini’ yazdıklarına” dikkati çekti.Ve şöyle devam etti: “Kapatma davalarında bu sürate gerçekten şaşırmak mümkündür. Hiçbir davada 12 saatlik aralarla toplantı yapıldığını ve böylesine çabuk karar alındığını hatırlamıyoruz. Bu süratte Raportörün ve Mahkeme Başkanı’nın özel çabası olduğu inkar edilemez.” “ODAK” AMA DESTEKLENSİNMahkeme üzerinde oluşturulan baskıların bağışlanamayacağını söyleyen (buna Haşim Kılıç da konuşmasında değindi) hukukçu, çıkan karar için ise: “Hem Anayasa’ya, laikliğe aykırı eylemlerin odağısın deniyor, hem de odak olduğuna karar verilen partiye ‘çok ileri gitmediği için’ Hazine yardımının yarısı veriliyor. Yani bir yanda odak gösterilerek, diğer yanda maddi desteğe devam ediliyor. Bu hiçbir ülke hukukuna göre anlaşılır bir durum sayılamaz.” Başkan Haşim Kılıç’ın siyasetçilere “Anayasa’da değişiklik yapmak üzere uzlaşın” mesajı verdiğini de hatırlatarak, bir Mahkeme Başkanı’nın “Bu kararı da arzu etmezdik ama maalesef yapılması gereken değişiklikler yapılamadı” tarzında net bir siyasi mesaj vermesinin, raporun hazırlanma ve davanın sonuçlanma süresinin, sonucun önceden piyasalara bildirilmesinin, (karardan bağımsız olarak) bu dava üzerinde bir gölge olduğunu da belirtti. Bunlar dikkate alınması gereken önemli noktalar.Önemli son bir nokta daha var:Bu davadan sonra hiç kimse “yargıdaki bir dava hakkında konuşulamaz, mahkemeler etki altında bırakılamaz” filan diyemez artık. Bu süreçte (ve Ergenekon davasında da) isteyen herkes yargıç, herkes hakim olmuş, en yüksek dozda baskı uygulamış ve hatta açıkça karar bildirmiş ama hiçbir yaptırım uygulanmamıştır.“Demokrasimiz” kutlu olsun!
Kafamız tam kapatma ve Ergenekon davalarıyla meşgulken, memleketin içinden çıkılamaz hale gelmesine üzülürken, 18 vatandaşımızı kaybettiğimiz Güngören katliamı ile sarsıldık.Masum sivillere acımasız bir tuzak kurarak patlatılan bombanın geçen yıl İzmir’de ve Diyarbakır’da patlayanlarla, ayrıca Ankara’da Anafartalar Çarşısı’nda kullanılanla aynı tip patlayıcı olması şüpheleri PKK’nın üzerinde yoğunlaştırdı.İnternette PKK’ya yakın Kürt sitelerinde bir süredir PKK için yapılan eylem çağrılarının patlamadan sonra kesilmiş olması da bu şüpheleri büyük ölçüde doğruluyor.Bunun dışında Türk ordusunun 2 gün önce Kuzey Irak’ı bombalamış olması da PKK’nın buna karşılık olarak böyle acımasız, tuzaklı bir saldırıyı yapma ihtimalini güçlendiriyor.Burada insanı asıl şok eden durum, Türkiye’nin siyasi bir partisi olan, Meclis’inde yer alan DTP’nin, yeniden seçilen Genel Başkanı Ahmet Türk’ün “İstedikleri kabul edilsin, PKK silahı bir anda bırakır” demesi...Terör örgütünün başına yine “Sayın Öcalan” diye hitap ettikten sonra son derece kesin ve emin konuşuyor: “Silahı bırakır”...O bunu söylerken Türk askeri PKK kurşunlarıyla, mayınlarıyla can vermeye devam ediyor, ordu elbette saldırıları durdurabilmek için hava harekatı yapmak zorunda kalıyor. Bu kez de “Sayın Öcalan”ın katillerinin cevap olarak masum insanları hedef aldığı olay ortaya çıkıyor.Kesin kanıt görmeden yine de tam bir suçlama yapılamaz ama şu anda tüm işaretler eylemin PKK terör örgütü tarafından yapıldığı yönünde...Ve sonra bakıyorsunuz Mavi Çarşı katliamının bombacılarından olan Azime Işık’ın kız kardeşi Çimen Işık’ın (kendisi de aynı dönemde canlı bomba olduğu gerekçesiyle DGM’ye sevk edilmiş) DTP Parti Meclisi’ne seçilmesi gibi, katliamcıların yakınları veya kendileri rahatça partiye girivermiş, siyaset yapıyorlar.Artık gerçekten akıl almaz olaylar görmekte, yaşamakta Türkiye... Normal olarak bu ülkenin bir siyasi partisinin, terörün devlete karşı baskı aracı olarak kullanılmasına, masum insanların ölümüyle siyasi çözüm aranmasına karşı çıkması, ne olursa olsun istediği çözümü demokratik yöntemlerle araması, vahşeti kınaması gerekir (çoktan gerekirdi) ama tablo öyle değil maalesef.Öte yanda bugüne kadar işlenmiş tüm faili meçhul cinayetler artık kolayca, şu anda “telefon davası” haline getirilmiş bulunan, suçlamaların yapılması için gerekli “kesin delil”leri henüz kimsenin görmediği ama isteyenin “beraat etseler bile benim gözümde teröristler” dediği (hangisi terörist, hangisi değil hakimlerin bile henüz bilmediği) Ergenekoncuların üzerine kaldığına göre bir anda Güngören olayıyla yine Ergenekon’un ilişkilendirilebileceğini unutmamak lazım.Bu durumda örneğin olayı PKK (veya bir başka terör örgütü) yapmış olsa bile “Ergenekon” her olaya yapıştırıldığı için gerçeğin ne olduğunu, kimin yaptığını anlamak son derece zor olacak, Türkiye giderek daha da beter bir korku tüneline sokulacaktır.Artık ortam öyle müsait ki, her şey beklenebilir.*****Kitabın adı yeter Dün YÖK’le ilgili yazımın devamını vermek zorunda olduğum için bugüne kaldı. Sevan Nişanyan ve eşi aynı gün (Pazar) iki ayrı gazetede yaptıkları röportajlarda “kavanoz” olayını detaylarıyla anlatmışlar. Anneyle baba üstüne üstüne gittiklerine göre 13 yaşındaki çocukları durumdan hiç etkilenmiyor olmalı, bu da konuyu yorumlayan yazarlara veya Sevan Nişanyan’la aynı gazetede çalışmak istemeyerek istifa eden kadın gazetecilere Nişanyan’ın akrabası tarafından yapılan saldırıların, büyük saygısızlıkların (bu kelimeler de hafif kalıyor ya) ne kadar saçma olduğunu bir kez daha gösteriyor. O boyutta bir saygısızlığa susmamak “POLEMİK” değildir, TV programlarını dolaşarak bunu reklam için “polemik gibi” algılatmaya çalışanlar yine yalan söylüyor.Polemik bile düzeyli insanlarla yapılır.Sevan Nişanyan kendisiyle yapılan röportajda kitabı Yanlış Cumhuriyet’le (ki yine reklam olacak bu şimdi) ilgili bir soruya soruda genel durumdan söz edilmesine rağmen lafı bana getirerek “Ruhat Mengi bir kitap için kötü diyorsa o kitap mutlaka okunmalı” cevabını vermişti. Oysa ben -demek çok mümkün olmakla beraber- kitap için “kötü” değil: “Karısının kafasından pislik kavanozu döken birinin yazdığı kitaptan hayır bekleyin” demiştim. Bu cümle “o kitap” için değil, yazacağı “her kitap” için geçerlidir. Bununla birlikte kitabın sadece adı bile onun yalnızca kimler için “iyi” olabileceğini zaten anlatıyor, komediye gerek yok.Zaten bana duydukları öfkenin de “kavanoz” konusundan ziyade bu konularla bağlantılı olduğunun farkındayım.
Anayasa Mahkemesi’nden AKP ile ilgili nasıl bir karar çıkacağını ve ne zaman çıkacağını biz Türk toplumu olarak bilmiyoruz. Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç da “Bunu ben bile bilemem” dedi. Ama ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris çok kesin bir şekilde, ihtimalden bile söz etmeden “Ağustos’un 2. veya 3. haftasında bir Cuma günü” çıkacağını söylediği gibi kapatma kararı verilmeyeceğine neredeyse kesin gözüyle bakıldığını da sözlerine ekledi.Onun konuşmasından 2 gün sonra raportör Osman Can hukukçuların hayretle karşıladıkları ve “Bu kadar önemli ve büyük bir dosya, ya iyi incelenmedi veya hiç yapılmaması gereken şekilde ‘savunmadan önce’ Osman Can’a verildi” dedikleri bir sürede (2 hafta) rapor Anayasa Mahkemesi’ne sunuldu.Burada, AYM’de 20 civarında raportör varken AKP ile ilgili tüm dosyaların (367, cumhurbaşkanlığı seçimi, türban, kapatma davası) yine hukukçuların deyimiyle “yazdığı makalelerde taraf olmuş, hatta ideolojisini belirtmiş” olan aynı raportöre verilmesinin de tepki çektiğini vurgulamak gerekiyor.Başa dönecek olursak, sonucu hiçbirimiz bilmiyoruz, bu yargıya ait bir olaydır ama Mark Parris’in bilmesi ve açıklamalarının zamanlaması son derece ilgi çekici. ABD bu gizli konuları Türk hukukçularından, hatta Mahkeme Başkanı’ndan daha iyi nasıl biliyor? Ona kim bilgi veriyor, bilgi veren kişi “tek bir hakimin kararının uzamasıyla bile değişebilecek” tarihten nasıl bu kadar emin olabiliyor? O arada “Normal olarak Ekim-Kasım’dan önce bitmez” denen davanın Ağustos’ta biteceği nasıl açıklanıyor?Son olarak bu hafta Newsweek dergisi bugüne kadar AB ve ABD basını tarafından Türk yüksek mahkemesine yapılan görülmemiş baskıyı utanmazlık boyutuna getirmiş, Anayasa Mahkemesi’ni “ideolojik taraf” yapmış, sonra Mahkeme’nin bir siyasi mücadeleye girmemek için “uzlaşma”ya gideceğini bilmiş (!) ve uzlaşma senaryolarını -dahi- yazmış.Ortam müsaitse yaparlarBu arada, daha önce AKP’li Kınıklıoğlu’nun “Bu değişimin üç kaybedeni var hakimler, askerler, rektörler” sözünün benzerine, yine bir AKP’li milletvekilinin ağzından “yeniden seçilip iktidara gelince gücü yargı, bürokrasi ve askerin elinden alıp seçilmiş hükümete verecek yeni bir anayasa yapılacağı” şeklinde yer vermeyi de unutmamış.Zaten önümüzdeki üç yıl içinde iktidarın, süresi biten Anayasa Mahkemesi hakimlerini de değiştireceği, böylece önünde kalan demokratik tek denetim mekanizmasını ortadan kaldıracağı söyleniyor. Demek ki üç yıl da beklemek niyetinde değiller.Yargısının, medyasının, sivil toplum kuruluşlarının, iş dünyasının, üniversitesinin çeşitli yöntemlerle susturulduğu Türkiye muhakkak ki aydınlarının artık onaylayacağı kadar demokrat bir ülke olacaktır.Şu anda da büyük ölçüde öyle zaten. Eh böyle ülkeye yapılan terbiyesizliklere, küstahlıklara kızmaya da hakkımız yok değil mi? *** Gül bu haksızlığı kabullenmemeli!Dün üniversitelerin YÖK’e gönderdiği rektör adayları arasında 1. sırada bulunan iki kadın adaya sorulan “Siz rektör eşi değil misiniz” sorusunu ve sonuçta bu iki profesörün Cumhurbaşkanı’na adı sunulan adaylar arasına alınmamasını anlatmıştım.Tabii bunun kadar çağdışı bir duruma az rastlandığını da... Demek ki bu anlayışa göre eşleriyle aynı meslekte olan kadınlar ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar “eş durumu”ndan elenebilecek ve buna da susup kabullenmek zorunda bırakılacaklar.Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci bu konuda “kadın örgütlerinin sessiz kaldığı” iddiasının yanlış olduğunu, kadın sivil toplum kuruluşlarının büyük tepki içinde bulunduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor:“YÖK eğer üniversitelerin kararını, seçimini yok sayacaksa bu seçimleri kaldırsın, anlamı yok. Kadının birey olarak değerlendirilmesi için koskoca Türk Ceza Kanunu sistemi değiştirildi ama aynı anlayış burada karşımıza çıkıyor. Kadın erkek eşitliğini tümüyle yok eden bu anlayış uluslararası sözleşmelere de insan haklarına da aykırıdır. Buna susmayacağız. Bu haksızlığın Cumhurbaşkanı Gül’den dönmesini bekliyoruz.” Acaba, bir bakanın “Hükümet’in sözünden isterse çıksın” dediği YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’dan bu konuda bir açıklama bekleyebilir miyiz?İki kadın aday hangi nedenlerle yetersiz görüldüler bunu bilmek onların da bizim de hakkımızdır.
Biz Malezya, İran, Endonezya örneklerini verdikçe “Ama Türkiye’nin geleneği, tarihi farklı, bizi nasıl bu ülkelerle karşılaştırabiliyorsunuz” diyen, ‘Türkiye’de karaçarşaf da giderek yaygınlaştı, konu sadece türbanlı öğrencilerin de üniversiteye gitmesi değil, bunun arkası kesilmez, Arap ülkelerine döneriz’ dedikçe “haydi oradan ne alakası var” diyen liberal dostlarımız acaba bu anket için ne düşünecekler? Bakalım hâlâ laikliğin paçavraya çevrilmesine, Anayasa’nın, rejimin zedelenmesini önleyecek maddelerine el uzatılmasına bilgiç yazılarıyla arka çıkacak ve Anayasa Mahkemesi’ni “darbe uzantısı” gösterme çabalarını sürdürecekler mi?Haber şöyle Dünyanın en prestijli araştırma kuruluşu Gallup’tan şok edici şeriat araştırması! Gallup’un 2007 yılında yaptığı son araştırmada Mısırlıların yüzde 91’i, İranlıların yüzde 90’ı, Türklerin ise yüzde 74’ü şeriata olumlu bakıyor. Şeriatın hukukun içinde yer almasını isteyenlerin yüzde 69’u ise (burada daha da dikkat) şeriatı kadınlar için iyi bir adalet sistemi olarak görüyor.Bu arada anket yapılan Türklerin yüzde 7’sinin tam şeriat istediği, yüzde 26’sının ise bazı şeriat hükümlerinin hukuka bir şekilde entegre edilmesini desteklediği görülmüş.Aynı gün gelen bir başka haberde Amerikalı Müslümanların da Obama’dan şeriat kuralları talebinde bulunduğu bildiriliyor. Onlar kamuda türban yasağının kalkması, cuma günleri izin, hükümet binaları, havaalanları ve üniversitelerde mescit gibi isteklerde bulunuyorlar.Bizde şeriat isteyenler de tabii önce okul, üniversite ve kamuda türbana izinden başlayıp sonra da “kadınlar için iyi bir adalet sistemi” olarak kadını birey olmaktan çıkarıp emirlerle, baskılarla kuklaya çevirecek düzene varacaklar.Bu kadar kesin ve net, çünkü ılımlı İslâmla (veya ılımlı şeriat) başlayarak bu noktaya varmayan başka Müslüman ülke veya topluluk da dünyada yok artık... Zate n neden şeriata sıcak baktıkları sorulduğunda bizimkiler bunu açıkça belirtmişler de- Kadınlar için adalet sağlar (%69)- Adil bir hukuk sistemi oluşturur (%63)- Zalimce cezalar getirir (%33)- Kişisel hakları kısıtlar (%32)- Kadınlar için baskı olur (%22)- Hükümete sonsuz güç verir (%21)Beyler, hanımlar, bu anketin Türkiye’deki sonuçları Malezya veya Endonezya’da yapılan anket sonuçlarından hiç farklı değildir. Haydi hayırlı olsun! Bozdurup bozdurup harcayın veya tepe tepe kullanın laik rejiminizi...Yapılan uyarıları, bunun global bir İslâmcılık hareketi olduğunu anlatanlara da gülüp geçin... Kadınlar türban hakları için mitingler yapıp karaçarşaflı kadınlara, tesettürlü çocuklara pankartlar taşıtsınlar.Demokrasi kahramanı liberaller bu gidişi destekleme, yüksek mahkemeleri darbeyle özdeşleştirme, meslektaşlarını bile darbeci ilan etme çabalarına sakın ara vermesinler.Asla benzemeyeceğimiz (!) Malezya’da buluşuruz yakında!*****Kadınlar rektör olamaz! Gallup’un “şeriat anketi” ışığında, YÖK’te olup bitenlere bir göz atalım şimdi...Üniversiteler rektör adaylarını belirliyor, YÖK’e gönderiyor. YÖK de gönderilen 6 aday isminden 3’ünü eliyor ve 3 adayı Cumhurbaşkanı’na sunuyor.YÖK bu elemeyi bir mülakatla yapıyor. Gönderilen adaylar arasında 1. sırada iki kadın varProf. Dr. Merih Yurtkuran ve Prof. Dr. Naime Can Oruç... Bu mülakat sırasında kendilerine alaycı bir ifadeyle ne soruluyor dersiniz?“Siz rektör eşi değil misiniz?” Bundan daha saçma, daha abuk, daha çağdışı bir durum duydunuz mu şimdiye kadar?Bir kadını başarılı değilse değerlendirmeye almayabilirsiniz ama en başarılı bulunanlar arasında 1. sırada yer alıyorlarsa onları eşleri daha önce rektörlük yaptığı için eleyemez, böyle bir soruyu sorma hakkına da asla sahip olamazsınız.Yarın devam edeceğiz...