Kafamız tam kapatma ve Ergenekon davalarıyla meşgulken, memleketin içinden çıkılamaz hale gelmesine üzülürken, 18 vatandaşımızı kaybettiğimiz Güngören katliamı ile sarsıldık.
Masum sivillere acımasız bir tuzak kurarak patlatılan bombanın geçen yıl İzmir’de ve Diyarbakır’da patlayanlarla, ayrıca Ankara’da Anafartalar Çarşısı’nda kullanılanla aynı tip patlayıcı olması şüpheleri PKK’nın üzerinde yoğunlaştırdı.
İnternette PKK’ya yakın Kürt sitelerinde bir süredir PKK için yapılan eylem çağrılarının patlamadan sonra kesilmiş olması da bu şüpheleri büyük ölçüde doğruluyor.
Bunun dışında Türk ordusunun 2 gün önce Kuzey Irak’ı bombalamış olması da PKK’nın buna karşılık olarak böyle acımasız, tuzaklı bir saldırıyı yapma ihtimalini güçlendiriyor.
Burada insanı asıl şok eden durum, Türkiye’nin siyasi bir partisi olan, Meclis’inde yer alan DTP’nin, yeniden seçilen Genel Başkanı Ahmet Türk’ün “İstedikleri kabul edilsin, PKK silahı bir anda bırakır” demesi...
Terör örgütünün başına yine “Sayın Öcalan” diye hitap ettikten sonra son derece kesin ve emin konuşuyor: “Silahı bırakır”...
O bunu söylerken Türk askeri PKK kurşunlarıyla, mayınlarıyla can vermeye devam ediyor, ordu elbette saldırıları durdurabilmek için hava harekatı yapmak zorunda kalıyor. Bu kez de “Sayın Öcalan”ın katillerinin cevap olarak masum insanları hedef aldığı olay ortaya çıkıyor.
Kesin kanıt görmeden yine de tam bir suçlama yapılamaz ama şu anda tüm işaretler eylemin PKK terör örgütü tarafından yapıldığı yönünde...
Ve sonra bakıyorsunuz Mavi Çarşı katliamının bombacılarından olan Azime Işık’ın kız kardeşi Çimen Işık’ın (kendisi de aynı dönemde canlı bomba olduğu gerekçesiyle DGM’ye sevk edilmiş) DTP Parti Meclisi’ne seçilmesi gibi, katliamcıların yakınları veya kendileri rahatça partiye girivermiş, siyaset yapıyorlar.
Artık gerçekten akıl almaz olaylar görmekte, yaşamakta Türkiye... Normal olarak bu ülkenin bir siyasi partisinin, terörün devlete karşı baskı aracı olarak kullanılmasına, masum insanların ölümüyle siyasi çözüm aranmasına karşı çıkması, ne olursa olsun istediği çözümü demokratik yöntemlerle araması, vahşeti kınaması gerekir (çoktan gerekirdi) ama tablo öyle değil maalesef.
Öte yanda bugüne kadar işlenmiş tüm faili meçhul cinayetler artık kolayca, şu anda “telefon davası” haline getirilmiş bulunan, suçlamaların yapılması için gerekli “kesin delil”leri henüz kimsenin görmediği ama isteyenin “beraat etseler bile benim gözümde teröristler” dediği (hangisi terörist, hangisi değil hakimlerin bile henüz bilmediği) Ergenekoncuların üzerine kaldığına göre bir anda Güngören olayıyla yine Ergenekon’un ilişkilendirilebileceğini unutmamak lazım.
Bu durumda örneğin olayı PKK (veya bir başka terör örgütü) yapmış olsa bile “Ergenekon” her olaya yapıştırıldığı için gerçeğin ne olduğunu, kimin yaptığını anlamak son derece zor olacak, Türkiye giderek daha da beter bir korku tüneline sokulacaktır.
Artık ortam öyle müsait ki, her şey beklenebilir.
Kitabın adı yeter
Dün YÖK’le ilgili yazımın devamını vermek zorunda olduğum için bugüne kaldı.
Sevan Nişanyan ve eşi aynı gün (Pazar) iki ayrı gazetede yaptıkları röportajlarda “kavanoz” olayını detaylarıyla anlatmışlar. Anneyle baba üstüne üstüne gittiklerine göre 13 yaşındaki çocukları durumdan hiç etkilenmiyor olmalı, bu da konuyu yorumlayan yazarlara veya Sevan Nişanyan’la aynı gazetede çalışmak istemeyerek istifa eden kadın gazetecilere Nişanyan’ın akrabası tarafından yapılan saldırıların, büyük saygısızlıkların (bu kelimeler de hafif kalıyor ya) ne kadar saçma olduğunu bir kez daha gösteriyor. O boyutta bir saygısızlığa susmamak “POLEMİK” değildir, TV programlarını dolaşarak bunu reklam için “polemik gibi” algılatmaya çalışanlar yine yalan söylüyor.
Polemik bile düzeyli insanlarla yapılır.
Sevan Nişanyan kendisiyle yapılan röportajda kitabı Yanlış Cumhuriyet’le (ki yine reklam olacak bu şimdi) ilgili bir soruya soruda genel durumdan söz edilmesine rağmen lafı bana getirerek “Ruhat Mengi bir kitap için kötü diyorsa o kitap mutlaka okunmalı” cevabını vermişti. Oysa ben -demek çok mümkün olmakla beraber- kitap için “kötü” değil: “Karısının kafasından pislik kavanozu döken birinin yazdığı kitaptan hayır bekleyin” demiştim. Bu cümle “o kitap” için değil, yazacağı “her kitap” için geçerlidir. Bununla birlikte kitabın sadece adı bile onun yalnızca kimler için “iyi” olabileceğini zaten anlatıyor, komediye gerek yok.
Zaten bana duydukları öfkenin de “kavanoz” konusundan ziyade bu konularla bağlantılı olduğunun farkındayım.

