Tam bugün için “Fas’ın AKP’si ve ılımlı İslâm”la ilgili bir yazı yazacaktım ki Fas’tan aynı partiyle ilgili yeni bir habere gözüm ilişti.“Bize ne Fas’tan” demeyin, benzerlikler öyle çok ki, neredeyse tıpatıp aynı tartışmaları yaşıyoruz. Aradaki fark bizim AKP’nin iktidarda, onlarınkinin muhalefette oluşu... Fas’ta iktidarda laiklik yanlısı Devlet Partisi bulunuyor, AKP’leri ise yükselişte...Dini siyasette kullanışlarına bakılırsa, dinin inancında insanların “en hassas ve en kolay kullanılabilecek” yönü olduğu düşünülürse onların da yükselişten iktidara geçişleri zor olmayacaktır.Habere göre Fas’ın Aile Bakanı Nouzha Skalli (kadınlara orada da nedense aile bakanlığı uygun görülüyor) turistik bölgelerde ezan sesinin kısılması için bir öneride bulununca bizim AKP’yi örnek alan ve aynı politikaları izleyen Adalet ve Kalkınma Partisi:“Batılılar rahat tatil yapacak diye ezanı yasaklamaya kalkıyorlar. Fas’a laiklik getirmeye çalışıyorlar” diye kıyameti koparmış. Cuma günü okunan hutbelerde imamlar kadın Bakan için ağır sözler kullanıp, bazı gazeteler “Ülkede İslâm’ı yok etmeye çalışıyor” deyince Bakan sözlerini geri almış.TEK MERKEZDEN...Ama bu arada “Yapılan tamamen manipülasyon. Tepkiler tsunami gibiydi. Hedef alınıyorum, çünkü ben bir kadınım” demekten de çekinmemiş.Bizde de camiler birbirine çok yakın olduğu, ezan birinde bitince diğerinde başladığı ve bazı özensiz okuyan müezzinlerin de ezanı bozduğu söylenerek “tek bir merkezden okunması” tartışılıyor.Bizde de bunu “dine karşı tepki”ymiş gibi gösterip siyaseten kullananlar az değil. Oysa sadece namaza çağrı olan ve adeta bir “çalar saat” görevi yapan ezanların (ki çoğumuz güzel okunanını zevkle dinleriz) merkezden ve iyi seçilmiş bir müezzin tarafından okunmasında hiçbir mahzur yoktur. Böylece kötü sesli ve kötü okuyanlar da elenmiş olur, doğalı budur.İSLÂM’I YOK ETMEYE ÇALIŞMAK!!Ama görüldüğü gibi eğer bir siyasi parti dinle ilgili her konudan yararlanmak, insanları dine karşı bir hareket varmış gibi kışkırtmak ve inanç üzerinden taraftar toplamak, kısacası “inanç istismarı” yapmak niyetindeyse “sesin biraz kısılması” önerisini “ezanı kaldırmak ve hatta İslâm’ı yok etmeye çalışmak” olarak (Bakan’ın da deyimiyle) manipüle edebiliyor.Bunu da yeterli bulmuyor, sesin kısılmasını “laiklik getirmeye çalışıyorlar” diye empoze ederek, aslında dini ve inancı ne olursa olsun insanların “din baskısı görmeden” bir arada yaşamasını sağlayan, din devleti baskılarını önleyen bir sistem olan (yani dini koruyucu bir olgu olan) laikliği getirip İslâm’ın karşısına “mücadele edilecek bir güç” olarak koyuyor.Oysa ezan sesinin biraz kısılmasıyla dinin yok olması mümkün mü? Aklı olan buna inanabilir mi?Son yıllarda artık kadınların baskıyla tesettüre girmek zorunda kaldığı, ılımlı İslâm’dan radikale geçiş sürecinde olan (ve ayrıca Fransa’nın katı laikliğine de tepki içinde olan) Fas halkının “ezan sesinin kısılması” önerisiyle bile ayağa kaldırılması kolaydır.Önemli olan bizim 85 yıllık “laik demokrasi” tecrübemizle aynı provokasyonlara Fas benzeri tepkiler vermememiz... Laiklikle dinin “rakip gibi” sunulmasına, “laikler ezan sesinden rahatsız oluyor” kışkırtmalarına, laiklerin dine karşı veya dinsiz olduğu yalanlarına inanmamamız...Bizim AKP’nin de son yıllarda kasıtlı olarak yaratılan bu yanlış anlayışı bizzat kendisinin düzeltmesi... Dinin, inancın “ezan sesinin desibelinden” değil, örneğin “haksız kazanç”tan, “başkasının hakkına el uzatmak”tan zarar göreceğini anlatması...Yapılması gereken budur!
En deneyimli, en uzman gazetecilerin bile yapabildiği hatalardan biri bu... Nitekim kısa süre önce Mehmet Yılmaz, Hürriyet’teki köşesinde kapatma davası ile ilgili olarak şu soruya yer vermişti:“Kişisel olarak açıklanması suç olmayan fikirler, bir siyasi parti tarafından açıklanınca neden suç olsun?” Bu sorunun açıklığa kavuşturulması gerekir, çünkü bazen Mehmet Yılmaz’da olduğu gibi iyi niyetle, bazen ise toplumu yasal yaptırımlara karşı kışkırtmak üzere kasten kullanılabiliyor ve gelecekte de benzer durumlarda karşılaşabileceğimize şüphe yok. Yabancı basın, AB ve ABD bile siyasi partilerin Anayasa’ya karşı suç sayılacak söylemlerinde aynı mazereti ileri sürebiliyorlar.Yazının başlığındaki sorunun doğru cevabı: “Siyasi partiler ve üyelerinin ifade özgürlüğü sade vatandaşınkine eşit değildir, birinci grupta olanlarınki sınırlandırılmış bir özgürlüktür” olacak. Anayasa hukukçuları bunu birinin “örgütlü düşünce ve ifade”, diğerinin “örgütsüz düşünce ve ifade” olmasıyla açıklıyorlar: Tek başına olduğunda düşünce özgürlüğü tehlike yaratmaz ama Anayasa’ya aykırı bir düşünceyi bile siyasete taşımak için parti kurarak Meclis’e girmek mümkündür. Hele de iktidar partisi iseniz eylem ve söylemleriniz çok daha fazla önem kazanacaktır.Bu nedenle örgüt, çete suçlarına daha ağır cezalar öngörülmüştür. Özellikle siyasi parti üyelerinin söylemleriyle halkı kışkırtmaları, parti kapatma nedenleri yaratmaları, organize eylemler ve söylemlerle toplumu etkilemeleri daha kolaydır, onun için siyasi partiler de “örgüt” sınıfında sayılırlar. Aynı nedenle kapatma davaları basit bir ceza davası değildir, çünkü partilerin, özellikle iktidarların düşüncelerini “uygulamaya koyma gücü” vardır.REFAH DAVASIHukukçular, örnek olarak Refah Partisi’nin kapatma davasında partinin “Siyasetçilerin bir bölümü bireysel düşünce özgürlüğü kapsamında düşüncelerini açıklamışlardı, parti olunca bu neden suç sayılıyor” itirazını AİHM’nin kabul etmeyişini gösteriyorlar.Laikliğe aykırı sayılacak söylemler sade vatandaş tarafından yapıldığında sorun olmazken bugün de “ulemaya sorsunlar, velev ki siyasi simge, dindar cumhurbaşkanı” gibi sözlerin siyasetçi tarafından söylenmesinin “iddianame”ye girmesinin nedeni de bundan farklı değil.Kısacası siyasetçilerin, siyasi partilerin aklına geleni söyleyiverme (sonra da genellikle geri alma, geri adım atma) özgürlüğü yok... Ama bu halen yapılıyor, bilerek aynı yolda devam ettikten sonra “Ne yaptık ki suçlanıyoruz” demenin hukuk devletinde kabul edilemeyeceğini herkesten önce halkın görmesi, yanıltılmaya izin vermemesi gerekiyor.KONUŞTURULMAYAN MİLLETVEKİLLERİTam da burada AKP yönetiminin koyduğu “konuşmama yasağı” nedeniyle bizlerin sorularına bile cevap vermeyen, televizyon programlarına katılamayan, konuşturulmadığı için partiden istifa eden (veya ayrılmak zorunda bırakılan) AKP milletvekilleri geliyor akla.“Konuşturulmadığı için partiden uzaklaşan”lar CHP’de de az değil. Eğer onların anladığı “ifade özgürlüğü”, “demokrasi” buysa asıl bu yanlış demokrasi anlayışını sorgulamak, bu onur kırıcı duruma son vermek lazım... Asıl önce lider saltanatına son verecek Siyasi Partiler Yasası değişikliğini yapmak lazım.İktidar Partisi, parti kapatmayı imkansız hale getirmeye çalışırken bunu neden hiç duymuyoruz dersiniz?
Başbakan Erdoğan bir araştırmada partisinin oy oranının yüzde 48 civarında olduğunu belirterek: “AK Parti’nin halkımızın gönlündeki yeri güçlenerek devam ediyor. Kararsızlarda ciddi artış var. Muhalefet kan kaybediyor” demiş.Oysa AKP’ye yakınlığıyla bilinen ve AKP’nin anlaşmalı olduğu ANAR ve POLLMARK’la aynı kişiye ait olan “Metropol”ün yaptığı ankette AKP’nin oyu yüzde 48 değil, yüzde 41.9... Yani “oy kaybı” var. Muhalefetin kan kaybettiği doğru ve zaten AKP’nin Mahkeme tarafından “rejim karşıtı eylemlerin odağı” olduğuna oy çokluğuyla karar verilmesine rağmen hâlâ yüzde 42 oy alabilmesini de buna borçlu.Ana Muhalefet’in kan kaybetmesine, geriye kalan oyların bölük pörçük olmasına ve KARARSIZLARA borçlu... Bu kararsızlardan payına düşeni ekleyip AKP’yi yüzde 47’nin üstüne çıkarabilirler, yapılan da budur. Ama acaba her zaman aynı sonucu verir mi? Cuma günü ben de anketi görünce deneyimli bir kamuoyu araştırmaları uzmanlarıyla konuştum. “Kararsızlar”ın oyunun Metropol’ün sonucu olan yüzde 12.5’dan çok daha yüksek, AKP’nin ise daha düşük çıkması gerektiğini söyleyerek şöyle devam etti: “Geçen seçimde AKP’nin yüzde 47 alacağını bilen AG Araştırma Şirketi’nin 4 gün önce açıklanan anketinde AKP: yüzde 33, Kararsızlar: yüzde 29.4 çıktı. Bu sonuç Metropol’ün sonucundan çok farklıdır. Ayrıca kararsızları oran olarak diğer partilere bölüştürmek, sanki kararsız bir kitle yokmuş ve oylarını nereye verecekleri biliniyormuş hesabı yapmak son derece yanlıştır. Yüzde 29.4’ün yüzde 25’i tek bir partiye de gidebilir ve bu tüm tabloyu değiştirir. Bu anketler kamuoyunu etkilemek için yapılıyor ve çok da başarılı oluyor. ‘Yüzde 47’i yüz kez tekrarladığınızda kararsızları güçlü olana yönlendirmek oldukça kolaydır ve geçmişte örneği de görülmüştür.” HALK MEMNUN DEĞİLŞimdi, AKP’nin oyu AG’nin sonucu gibi yüzde 33 müdür, yoksa AKP’ye yakın Metropol’ün dediği gibi yüzde 41.9 mudur bilemeyiz. Ama aynı şekilde kararsızların ne yapacağını da Tayyip Bey dahil kimse bilemez.Bilinen bir şey varsa o da Metropol anketinde bile, AKP’ye 41.9’u veren kesim içinde olmak üzere halkın yüzde 73’ü “AKP’nin politikalarından memnun olmadığını” bildiriyor. Aynı halk en güvendiği kurum ve şahıslarda AKP Genel Başkanı’nı “ordu, polis, yargı, Anayasa Mahkemesi”nden sonra alt sıralara koyuyor.Aslında Erdoğan’ın da söylediği gibi kararsızlardaki ciddi artış da gösteriyor ki (o herhalde AG’deki 29.4’ü daha doğru bulmuş) bu sonuçların en somut yorumu, “toplumun çaresizlik, alternatifsizlik içinde bir tercihe zorlanması”dır.Başbakan’ın övüneceği, özellikle “aynı yolda devam” diyebileceği bir durum hiç mevcut değildir. Tam aksine “aynı yolda devam” hatasına düşmesi ve özeleştiri yapmaması bu tabloyu bal gibi değiştirebilir.Tarih “tekerrür de edebilir”. Benden söylemesi... *** İstenen kurum ve kişileri kolayca yıpratan senaryolar! “At izi, it izine karışmış” sözünü tam doğrulayan bir ortama itildi Türkiye... Bundan sonra herhangi bir vukuat durumunda olayın kimin başının altından çıktığını hiçbir babayiğit anlayamaz. İsteyen beğendiği yöntemlerden birini seçerek güzelce manipülasyonunu yapar, suçu da kimi veya hangi kurumu hedeflemişse onun üstüne yıkar.Hatta bu zahmete bile gerek yok, belli medya kuruluşları senaryoyu yazar, anlatır, inandırır.Benim görüşüm budur. Çünkü “işte bu adamın notları, şu kurumun belgeleri” denilen bir takım not ve belgeler, o kişi veya kurumlar tarafından yalanlanıyor ama bu yalanlama gerçeği yansıtıyor mu, yansıtmıyor mu artık o bile anlaşılamıyor. Senaryo aynen devam...Hangi dava yargıda ise, daha yargı gerçekle yalanı, düzmeceyi ortaya çıkarmadan söz konusu bilgi ve belgeler gerçeğin ta kendisiymiş gibi yerli Sherlock Holmes’lar tarafından meydana yayılıveriyor.Dün “Ergenekon belgeleri” olarak verilen belgelerde göze kulağa daha ilk bakışta son derece anlamsız gelen cümlelerden söz etmiştim...Söz konusu belgelerden biri ordunun üst düzey komutanlarının (aralarında Hilmi Özkök, Aytaç Yalman, Özden Örnek gibi isimlerinin bulunduğu) bir toplantıda yaptığı konuşmaları anlatıyor.BUNA KİMSE SUSMAZ!Düşünün şimdi, bunlar yılların generalleri, orgeneralleri, TSK’nın üst düzey askerleri... Ve şöyle konuşmalar geçiyor toplantıda: “Başbakan ile görüşmelerde hakaret etmek lazımdır, YÖK Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Rektörü gibi laik kesimin önde gelenleri ziyaret edilmeli, medya patronları denetim altına alınmalı, basının ‘iyi olanları’ kullanılmalıdır.” Bırakın bu komutanlar toplantısını, üç tane gazeteci veya diyelim ki muhalefet partisi milletvekili konuşurken biri “Başbakan’a hakaret etmek lazımdır” dese diğerleri anında “Bu ne saçma bir söz” diye itiraz eder veya güler. Söylenecek söz müdür, bir komutanın -değil “üst düzey”, en düzeysiz olanı bile- bunu söylemesi mümkün müdür, akıl mantık kabul ediyor mu? Diğer vurguladıklarım da öyle...Sonra, ABD’deki düşünce kuruluşu Hudson Enstitüsü’nün Türkiye uzmanı Zeyno Baran’la ilgili, “Özel Rapor” başlıklı belgedeki cümle var, o da dikkat çekici...Zeyno Baran’ı bugüne kadar genellikle doğru gözlemleri, yorumlarıyla tanıdık. ABD medyasını kıskaca alarak onları da “taraflı basın” haline getirenlerin aksine daha dürüst, Türkiye’nin çıkarları yönünde samimi bir bakış açısı olduğunu düşündük... Gönderdiği raporun “ABD’nin ılımlı İslâm projesinden ve AKP’yi desteklemekten vazgeçirilip, Kemalizme nasıl ikna edileceği sorunu üzerine” hazırlanmış olduğu ifadesi... Daha sonra “Kemalizmin anlatılması ve ılımlı İslâm modelinin taşıdığı riskler konusundaki bilgi paylaşımı ikna edici olabilir” denmesi... Hele de bunun “emekli ve muvazzaf askerlerle yapılmasının” önerilmesi, inandırıcı olmayı bırakın komik geliyor.Onun gibi bir uzmanın sanki bir tarafta “Kemalizm ideolojisi, karşısında siyasi İslâm olduğunu” düşünme yanılgısına düşmesi, durumun bir rejim endişesi ve tehlikesi olduğunu bilmemesi, dikkati sürekli olarak iktidara yakın basının yaptığı gibi “Atatürk’ün kurduğu laik demokrasi yerine Kemalizm ideolojisine bağlaması” olacak şey değil!Bütün bu karmaşa yerine belgelerin gerçekliğini anlama işini yargıya bırakmak neden bu kadar zor, medya yargı yerine mi geçti, ben de bunu anlamakta çok zorlanıyorum işte!
Dün Radikal’de Ergenekon soruşturmasında ortaya çıkan belgelerde “TSK’nın üst düzey komutanlarının konuşmaları” vardı. Tam yanında ise Hasan Celal Güzel’in bir kısmı yine Ergenekon’la ilgili yazısı.İkisini arka arkaya okuyunca “insanların, kurumların Ergenekon’la ne kadar kolay ilişkilendirilebileceğini” düşündüm.Öncelikle “birilerinin kendi doğrularına göre demokrasi dışı yöntemler kullanabileceğine, demokrasi dışı yollara sapabileceğine”, böyle çetelerin, çeteleşmelerin Türkiye’de bugüne kadar da hep olduğuna, bazen devlet tarafından da desteklendiğine inandığımı söyleyeyim. İnanıyorum ama bir hukuk devletinde insanların suçlanabilmesi için çok kesin, kabul edilir kanıtların olması gerektiğine de inanıyorum.AKP’ye yakınlığıyla bilinen Metropol Araştırma Şirketi’nin yaptığı son ankete göre halkın çoğunluğunun da aynı duyguyu paylaştığı görülmüş.Ergenekon’un “darbeci örgüt veya terör örgütü” olduğuna inananların oranı yüksek olmasına rağmen, “Ergenekon iddianamesi sizi tatmin etti mi” sorusuna “Hayır” cevabı verenlerin oranı da çok yüksek: yüzde 58.9...Yani örgütün varlığına ve demokrasiye karşı bir eylem için var olduğuna inanıyorlar ama bu örgüte dahil edilecek -veya edilmeye çalışılan- insanlar hakkında “çok daha kesin kanıtlar”, adil yargılama ve kararlar istiyorlar.Haksız da değiller, daha yargı işi ele almadan, iddianame bile açıklanmadan, tutuklanıp aylarca cezaevinde kalanlar, orada hastalanıp ölenler bile neyle suçlandığını bilmeden maşallah medyanın işgüzarları kendi iddianamelerini yazmış, suçlu listelerini çarşaf çarşaf yayınlamış, buna itiraz edip “kapatma davasında olduğu gibi burada da yargıya saygı” isteyenleri “Ergenekoncu” ilan etmişlerdi.Bu hukuk dışı olduğu kadar insanlık dışı suçlamalar ve Ergenekon davasını AKP’ye açılan kapatma davasıyla ilişkilendirme gayretleri (yine aynı ankette yüzde 45.6 böyle bir bağlantıya inanmadığını söylemiş) toplumda da hak ettiği tepkiyi görüyor tabii...Mesela Hasan Celal Güzel yazısına “Türkiye’de varlıklarını ve etkinliklerini krizlere bağlamış kriz üretim merkezleri var (...) Bu KÜM’lerin bir legal kısmı var başrolde CHP ve türevleri, jakoben zorbalar ve bir kısım medya... KÜM’lerin illegal kısmında ise darbe planları hazırlayan Ergenekon çetesi...” cümleleriyle başlamış.Tek bir paragrafta Ana Muhalefet Partisi’yle birlikte jakoben zorbalar dediği kesim (büyük ihtimal üniversiteler, yargı, sivil toplum kuruluşları başta geliyordur) ile “bir kısım medya”yı Ergenekon çetesiyle benzer (veya aynı) eylemler içinde gösteriyor Hasan Bey.Okur okumaz sormak istiyor insan hangi medya kesimidir bu yoktan kriz üreten veye Ergenekon’la ilişkilendirilebilen?Onlara KÜM derken, onların zamanında yaptığı doğru eleştirilere tek bir kez bile kulak asmayanların Mahkeme kararıyla GÜM diye “rejim karşıtı eylemlerin odağı” olmasına ne diyorsunuz? İnsan sormak istiyor bunları doğrusu...Radikal’de yayımlanan Ergenekon belgelerinin TSK’da bazı komutanların 2003-2004 yıllarında yaptıkları darbe hazırlığıyla ilgili olduğu belirtilmiş. Detaylara, kimin evinden hangi yazılı bilgi, hangi CD çıkmış konusuna girmeye gerek yok çünkü “kanıtların sağlamlığı” bizim değil, yargının işi... Ama bu hepsi üst düzey komutanların (aralarında Hilmi Özkök de var ama adı geçmeyen tek komutan da o) aralarında yaptıkları değerlendirmelerde, okurken birdenbire “Aaa, bu kadarı olmaz” dedirten cümleler değinmeyecek gibi değil.Örneğin “Başbakan ile özel görüşmelerde hakaret etmek lazımdır”... Pes yani, yanına ‘olmaz yahu kim der bunu’ yazmışım okurken.“YÖK Başkanı, İstanbul Üniversitesi Rektörü gibi laik kesimin önde gelenleri ziyaret edilmelidir”... Yanına yine ‘yok artık, tek tek isim bile veriyor ve ordu ziyarete gidiyor’ yazmışım. O anda okur okumaz gelen tepki...“Medya patronları denetim altına alınmalıdır. Basının içinde iyi olanları kullanmamız gerekir.” Ordu şimdi de medya patronlarını ve iyi basını kullanacak. Nasıl olacakmış bu peki?Hani örgüte inanırsın da aradaki bu garabete de inanmazsın. Biraz “aptal işi” görünüyor çünkü... Hele Zeyno Baran konusu tam öyle... Onu da yarın yazarım.
Ertuğrul Özkök’ün Başbakan Tayyip Erdoğan’la yaptığı röportajda enteresan vurgular vardı.Bunlardan biri “Paris’teki toplantıda hiç yadırganmadıklarını, yabancılık çekmediklerini” söyleyerek başlıyor, şöyle devam ediyordu:“Ama ben kendi ülkemde 5,5 yıl boyunca cumhurbaşkanımın misafiri olamadım. Oysa ben onunla ailecek, baş başa oturup yemek yemeği isterdim. Rahat ortamda memleketimizin meselelerini konuşmayı arzu ederdim.” Paris’teki Akdeniz Liderleri Toplantısı’nda eşinin türbanı nedeniyle yadırganmadığını kastediyor. Sözlerinin devamı da yine “türban”la ilgili...Türbanın bundan sonra da hiçbir konuşmada gündemden düşürülmeyeceği, toplumun yine “türban temel alınarak” bölünmeye devam edeceği anlaşılıyor... Bununla birlikte Başbakan Paris’te neden yadırganmayı beklemiş ve yadırganmayınca şaşırmış orası anlaşılmıyor bence...Konu Avrupalıların türban görünce veya Türkiye’yi artık “toptan türbanlı” görünce şaşırmaları değil. Türkiye’nin bu yeni imajına alıştılar artık, türban veya bir başka dinî-siyasi kıyafet de onları kendi laiklik kuralları çerçevesinde, kendi ülkelerinde ilgilendiriyor. Biz Suudi Kralı’nın kıyafetine şaşırıyor muyuz? Kendisini ilgilendirir.Türkiye’de de olay “yadırgamak, yadırgamamak” değil, türban artık en tepeden başlayarak her yerde mevcut.Bu karşılaştırmayı yapan Başbakan da biliyor ki konu “türbanın sırayla üniversite, kamu kuruluşları ve okullar yoluyla kısa sürede tüm topluma dayatılacak hale gelmesi, gelecek olması”dır.Fazla şaşırmaya gerek yok, bunun yaşandığı ülkelere bakmak yeter.Cumhurbaşkanı Sezer’den önceki cumhurbaşkanlarının kaçı başbakanlarla eşli, ailecek yemek yediler, onu da merak ediyor insan... Memleket meselelerinin aile yemeklerinde konuşulup konuşulmadığını da...Âdet böyle midir acaba?Sezer mesafeli bir cumhurbaşkanıydı, siyasetçilerle de, medyayla da konuları daha resmî çerçevede görüyordu, ilişkilerini de ilk günden böyle düzenledi.Mesela biz Bayan Sezer’in bir yabancı devlet başkanı eşinin beline sarıldığını, kol kola girdiğini de görmedik. Onlar her şeyi protokol dahilinde yaptılar (Ahmedinecad’a İstanbul’da özel program da hazırlanamazdı şüphesiz...)Şimdi “siz bize çaya gelin, biz size kahveye” tarzı oluyor diye ilişkiler, onlara kızamayız. İşi yine getirip türbana da bağlayamayız.Ama Başbakan’ın bu sözleri bana “Acaba neden kendi medyaları ve gazetecilerinden başka hiçbir gazeteci memleket meselelerini konuşmak üzere onlar tarafından asla davet edilmiyor, isteyenler yok mudur Başbakan gibi” sorusunu hatırlattı.Örneğin bugüne kadar görülmemiş şekilde bazıları Köşk’te sık sık ailecek yemek yiyorlar... Demek ki bu konu “tercih meselesi” imiş. Kapatalım, sızlanır görünmeyelim o zaman!*****Suudi’den daha Suudi’yiz vesselam! Eski Meclis Başkanı “çağdaş ve laik kadın” deyişiyle genelde türban takmayan kadınları konkenci yapsa da (önemlidir bu, küçümsemiyorum), iktidar yağcısı akademisyen ve yazar kadınlar (özellikle) sıkılmadan başı açık olmakla veya laiklikle “dekolte”yi bağlamaya çalışsa da insanların ne giyip ne taktığı Türkiye’de saygılı, akıllı vatandaşları hiç ilgilendirmez.Yalnızca gerçek bir demokrasinin de özü olan laiklik gereği devlete ait alanlar dışında... Onun da büyük ölçüde “hizmet veren”lerle sınırlanması tamamlanmış durumda zaten...Okullar ve üniversiteler dışında... (Görüldüğü gibi Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, resmî temsil görevleri türbanlı eşlere tümüyle serbest, sorun yok.)Bununla birlikte insanın gözü Suudi’lere, Suriyelilere takılıyor ister istemez, bir karşılaştırma yapılıyor.Beşar Esad’ın eşinin Bodrum sıcağına da, kendi konumuna da aykırı olmayan yazlık elbisesiyle, Emine Hanım’ın 45 derece sıcakta bir tek eldiveni eksik bayıltacak tesettür kıyafeti karşılaştırılıyor mesela... Hz. Peygamber’in soyundan gelen Ürdün Kralı’nın eşinin kıyafetlerinde olduğu gibi... Diğer Arap ülkelerinin lider eşleriyle olduğu gibi... Onlar Müslümanlığı bizim kadar bilmiyorlar mı acaba, yoksa bizim İran usulünü mü izlememiz gerekiyor diye düşünüyor insan...Ama sonuçta kime ne, herkes devlet alanları dışında istediği gibi giyinir...Şimdi Nazlı Ilıcak Ege sahillerini içkiyle, dansla eşleştirir ve “AKP’li zevatın ilgi alanı değil, çünkü onlar umumi yerde denize girmiyor, içki içmiyor, dans etmiyor” derken (Erbakan yıllardır Altınoluk’ta dans edip içki mi içiyor), Suudi Prensi Al Saud tatilini geçirmek için kızları ve eşiyle Bodrum’a gelmiş.Müslümanlığın doğduğu ülkenin Prensi’nin yanındaki kadınlar şortlu, mini etekli, başı açık şekilde teknede görülüyorlar. Etrafta çok sayıda erkek var.Prens’in eşinin jet ski üzerindeki fotoğrafları ise açıkçası “sade seksi”yi de geçmiş, vahşi bir seksapel sergiliyor (her başı açık kadının harcı değildir bu kadarı... Çoğu kendi halinde, köşesinde denize girer.)Hem de çevre gazetecilerle doluyken eğlendikleri için fotoğrafları Çarşamba gününden beri internette yer almakta...Bırakın “şimdi bunlara dinsiz mi demeli” veya “dinsiz mi diyecekler” sorusunu ben Bülent Arınç’ı merak ediyorum.Prensin karşısına da geçip “Sizin çağdaş eşiniz kumarbaz ve içkici mi” diye sorar mı acaba?Onlar bizimkilerin “deniz ortasında bile bir tek eldiveni ve kar şapkası eksik tesettür mayolarına” bir şey demediğine göre sormaması lazım.Suudi’ler hiç değilse Türkiye’de özgürlüğü tadıyorlar. Bizde ise 20 erkeğin bulunduğu kuaförden girerken türbanını çıkarıp, giderken takanlar var. Kulaktan duyma değil, kaç kez gözlerimle gördüm.*****4 eşe doğru doludizgin... Tekbir Giyim’in sahibi “3 karımla çok mutluyuz, kime ne” demiş ve hakkında dava açılmıştı biliyorsunuz.Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı “Resmî nikah olmadan dinî nikahın yasaklandığını ama çok eşli yaşamayı kısıtlayan yasal bir hükmün bulunmadığını” bildirmiş ve bu nedenle kovuşturmaya gerek görülmediğine karar vermiş.Demek ki Mustafa Karaduman “imam nikahlı eşi olmadığını” söyledi, aksi takdirde cezalandırılması gerekecekti. Aslına bakarsanız milletvekilleri arasında bile imam nikahlı eşleri olduğunu çekinmeden söyleyenler varken artık bu konunun sonu gelmez.Yakında erkeklerin “4 karı almaya hakkı olduğunun” açık açık yazılıp çizildiğini de duyabiliriz. Yine ‘Başbakan’ diyeceğim ama elimde değil hatırlıyorum Erdoğan Avrupa’da kendisine konuyu soran gazetecilere “Bazı özel durumlarda, örneğin eşi hastaysa erkek yeniden evlenebilir” demişti.Belki Karaduman’ın da eşi -veya eşleri- hastadır kim bilir?Hukukçular “dinî nikahın da resmî nikah gibi belgeyle, kayda geçilerek kıyılmasının çözüm olabileceğini” söylüyorlar.Ben ise Başbakan’ın o sözünü geri almasının, din gerekçe gösterilerek çok eşliliğin savunulamayacağını topluma anlatmasının çözüm olabileceğini düşünüyorum. Ama belki de çözüm isteyen bile yoktur artık, belki kadınlar 1400 yıl geriye giderek din adına bunu da kabullenmişlerdir, ne dersiniz?Haydi hayırlı olsun!
İngiliz The Guardian gazetesi “Türkiye, Ahmedinecad’ın devletin kurucusunu hiçe saymasını önemsiz gösteriyor” sözleriyle haber yapmış.Yazının devamında ise “İran cumhurbaşkanının ‘laiklik ile özdeşleşen’ Mustafa Kemal Atatürk’e saygı sunması konusunda her zaman bir probleminin olacağı, Atatürk’ün ‘dindar’ İranlı Cumhurbaşkanı’nın temsil ettiği her şeyin antitezi olduğu, Türk yetkililerin de ‘olağanüstü düzenleme’yi perdelemek için ziyareti ‘çalışma ziyareti’ haline dönüştürdüğü” anlatılmış. Ali Babacan’ın bu konuyu ‘detaylarla uğraşmayın’ sözleriyle geçiştirmesi de “Türkiye’nin Ahmedinecad’ın Atatürk’ü hiçe saymasını hafife alması” olarak değerlendirilmiş.Guardian’ın haberinde birkaç hata var, önce onu düzeltelim. Birincisi Mustafa Kemal yalnızca “laiklikle” değil laikliğin eksik olduğu ve insanların dinî baskılara, din ayrımcılığına uğradığı bir demokrasi, demokrasi olamayacağı için demokrasiyle, demokratik rejimle özdeşleşmiştir. Bağımsızlıkla, ulusal onurla özdeşleşmiştir.“Dindar” bir cumhurbaşkanının temsil ettiği her şeyin antitezi olduğu söylenemez. Ahmedinecad’ın tarifi nasıl ki “dindar cumhurbaşkanı” değil, “baskıcı bir din devletinin başkanı” ise Atatürk’ün tarifi de “dindar bir liderin antitezi” değildir. Kimseninkini bilemeyeceğimiz gibi Atatürk’ün de dindarlığının ölçüsünü bilemeyiz. O kişisel bir konudur. Bildiğimiz konuşmalarında bir toplum için dinin önemini sık sık vurguladığı, toplumun ibadet özgürlüğüne önem verdiğidir.“TÜRKİYE” HAFİFE ALMIYORUzun lafın kısası Ahmedinecad’ın “bir antitez, bir karşıtlık olarak bile” O’nunla karşılaştırılması mümkün değildir.Şeriat kurallarıyla yönetilen, köktendinci ülkelerle O’nun kurduğu rejimi özgürlük açısından, demokrasi açısından karşılaştırabilirler tabii, o başka... Karşılaştırınca da farkı ortaya çıkar zaten. Birde... Guardian “Türkiye bu konuyu hafife alıyor” demiş. O da yanlış, “Türk Hükümeti, Dışişleri Bakanı hafife alıyor.” Çünkü medya olayı yeterince eleştirdi. Şimdi artık Ahmet Hakan’ın “Türkiye’yi ziyaret edecek olan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad Anıtkabir’e çıkmalıdır diye tutturanlar saçmalıyor” demesine gelebiliriz.Aynen böyle “çıkmalıdır” diyenler var mıydı bilmiyorum ama benim haberin hemen arkasından yazdığım yazılardan sonra birçok köşede üzerinde durulan noktalar “Resmi ziyaretin bu saygısızlık nedeniyle İstanbul’a alınarak şeklinin değiştirilmesi” ve Ali Babacan’ın yapılanı “ufak tefek detay” olarak adlandırmasıydı. Onun için ortada bir saçmalık filan yok.The Guardian’ın da vurguladığı gibi “devletin kurucusunun hiçe sayılması önemsiz gösterilemez.” Düşüncesi buysa Türkiye’ye gelmesi şart değil, bizi yönetenlerin Ortadoğu’daki planları açısından onun her dediğini kabul etmesi de şart değil. Böyle birinin Anıtkabir’e gitmesi ise hiç mi hiç şart değil.Ama Abdullah Gül Filistin’e gittiğinde Yaser Arafat’ın, Mısır’da Enver Sedat’ın, Azerbaycan’da Aliyev’in, Tayyip Erdoğan Bosna’da İzzet Begoviç’in vb. mezarlarını ziyaret ettiklerine, Türkiye’ye gelen devlet başkanları Anıtkabir’e gittiğine göre bu diplomatik kurala, o topluma gösterilen nezakete de “ufak tefek detay” denemez.Denemeyeceğini İngiliz gazetesi gayet iyi anlatmış zaten (hiç değilse bu konuda gerçeği görebilmişler...)Ahmedinecad Bey’e İran’da görüşme teklif edilse bu saygısızlığa izin vermemiş olacaklardı. Çok mu zor acaba?*****Ne destan böyle, bravo size! Antalya tarihinin en büyük yangını ancak 6. gününde söndürülebiliyor. Binlerce hektar değerli ağaç, binlerce yaban hayvanı kaybediliyor. Yanarak hayatını kaybeden vatandaşlarımız var.Zarar milyar dolarlarla ölçülüyor ve o ormanların ancak 50 yıl sonra eski haline dönebileceği bildiriliyor. Orman Genel Md. Yardımcısı “yangının bölgeye atom bombası gibi zarar verdiğini”, doğanın dengesini bozduğunu vurguluyor.Orman Genel Müdürü Osman Kahveci ise “Orman teşkilatının bu yangında destan yazdığını” söylüyor.Böyle bir kabus ve kayıptan sonra “destan”dan söz edebiliyorlarsa aferin onlara doğrusu. Orman memurlarının canlarını tehlikeye atarak ellerinden geleni yaptıklarına hiç şüphe yok. Ama yine de Orman Müdürünün veya bir başkasının bu sözü söylemeye de hakkı yok.“Var” derseniz, demek ki bu ormanlar milyar dolarlarla ve 50 yıl sonra yerine konduğunda yine yakılsa ve söndürülemese, yine aynı kayıp olsa o zaman da destandan söz eden birileri çıkabilir derim ben de.Teknolojinin artık her şeye çözüm bulduğu bir devirde “9 helikopter, 2 uçak kullanıldı, rüzgar da vardı” açıklaması komiktir. 49 helikopter, 20 uçak kullanabilir, rüzgarı da mazeret göstermez, yangını 6 gün yerine 1 günde söndürürsünüz.Yapamıyorsanız da susarsınız. Susmayı bilen yok mu bu ülkede?
Ahmedinecad’ın “Anıtkabir’i ziyaret etmemesi için değiştirilen program”ın üzerinde durduk, durulmayacak gibi değildi çünkü... Ama görülüyor ki “diplomasi”yi en iyi bilmesi gereken ve aslında böyle bir yanlışı önlemek de kendisine düşen Dışişleri Bakanı Ali Babacan devlet başkanlarının Anıtkabir’i ziyaret etmesini “ufak tefek bir detay” buluyor, bunu söylemekten de çekinmiyor.Yine yanıltmacalar yerine gerçeğe bakacak olursanız, hangi cumhurbaşkanı veya dışişleri bakanı döneminde olursa olsun bu olay bir ülke sorunudur. Hem de ciddi bir sorun...Bunun sorun olduğunu söylemenin de bir “izm”le filan uzaktan yakından ilgisi yoktur. Atatürk bu özgür ve demokratik ülkenin kurucusu, bu ülkeyi yoktan var eden, kuşatılmış, yanmış, yıkılmış, işgal edilmiş bir imparatorluk enkazından bir mucize çıkaran kahramanıdır. Göremeyenlerin ancak “kör” veya “nan-kör” olduğunu düşünebiliriz. Ve şimdi bir cumhurbaşkanı Türkiye’nin kurucusunu ziyaret etmeyi kabul etmeyen Ahmedinecad için program değiştiriyor, bir dışişleri bakanı ise “mecbur kaldık” demeye bile gerek duymadan bu durumu “ufak tefek detay” diye geçiştirmeye kalkıyor.KİM YUTAR BUNU?Babacan’a sormak gerekir: “Bir ‘devlet nişanı’nın bile nasıl takılacağı önemli olan diplomaside bu ufak detaysa büyük detay ne olabilir mesela?” Diplomasi kurallarının bir “detaylar demeti”, devletin ise yarısı şekil şartına dayalı bir yapı olduğunu bilmiyor mu?Bilmiyorsa, bakanlığı diplomat dolu, sorup öğrenmelidir. Çünkü bu “ufak tefek detay” masalını, her ülkeyi ziyaret eden devlet veya hükümet başkanlarının protokol gereği ziyaret etmek zorunda olduğu “eski kurucu liderlere ait anıtlar, anıt mezarlar” bulunduğunu bilen, hatta bu ziyaret fotoğraflarını da sık sık gören hiçbir vatandaşa yutturamazlar.Bugüne kadar Türkiye’ye gelen kralların, kraliçelerin saygı duruşunda bulunduğu, anı defterine saygı ifadeleri yazdığı koca Atatürk’e bugüne kadar kendi vatandaşlarından bile söylenmeyen kalmadı.Büyük önderimizin kabrini ziyaret etmeyi kabul etmeyen bir “saygısız yabancı”ya (yalnız O’na değil, Türkiye’ye saygısız) isteğine göre “ziyareti es geçen” özel programla da yetinmeyip, konuyu “ufak tefek detay” diye seslendirenlere seyirci kalamayız. Biz millet olarak O’na en büyük saygı ve sevgiyi duyuyor, bu ülkeyi yönetenlerin de hiç değilse saygısızlık etmemelerini, hele de etmeye kalkan yabancılara gerekeni yapmalarını istiyoruz.Ali Babacan tarihe ve topluma ciddi bir özür borçludur! *** Arınç’ın konkencileri!Türbanlı kadınları “dindarlık”la, başı açık kadınları ise çıplaklık, içki, kumar ve daha canları ne isterse, ne ile kötüleyebilir, düşmanlık yaratabilirlerse onunla özdeşleştirenleri son yıllarda çok gördük.Başın açıksa “laik”sin, laiksen zaten ya dinsizsin, ya içkici ya dekolte... Bunları TV’lerde söyleyen ve beyinlere kazıyarak aldatmak isteyen kadın akademisyenler (Bkz. kendini Ali Mc Graw’a benzeten başı açık hanım), “dekolte” olmayı özellikle İzmir’li kadınlarla özdeşleştiren kadın köşe yazarları bile oldu.Okuyanların, dinleyenlerin bir kısmı “başı açık olmakla dindarlığın veya içkinin, çıplaklığın ne alâkası var, Halife’nin kızlarının bile başı açıktı. İran’da, Suudi Arabistan’da nasıl içki tüketildiğini bilmiyor muyuz” diye düşünmeden inanırlar bilirim. Onun için bu konuya tekrar döneceğim ilerde... Şimdi eski Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın aynı “özdeşleştirme gayreti”ni CHP Milletvekili Canan Arıtman’la ilgili olarak gösterdiğini duyuyoruz. “Anayasa Mahkemesi’ne güvenim kalmadı” diyen Arıtman için Manisa’da “Bir İzmir Milletvekili, çağdaş, laik bayan böyle konuşmuş, AKP kapatılsa Karşıyaka’da daha rahat konken oynayacak” sözlerini sarfetmiş. Yayınlanmasına rağmen de yalanlamadı.Bu sözle anlatılan aynen bir AKP’li belediye başkanının “CHP’liler Atatürk’le Hz. Muhammed’i karıştırıyorlar” demesi kadar büyük bir ayıp ve yalandır. “Çağdaş ve laik bayanlar konken oynar, kumarcıdır” demek istiyor ve bunu yine özellikle İzmir’le özdeşleştiriyor. Peki kendi partisindeki kadın milletvekilleri “çağdaş” değil mi, “hepsi laikliğe karşı” mı? Önce bunu cevaplasın. Sonra da çağdaş ve laiklerse hepsi kumarbaz mı?.. Yeter artık bu milleti böldükleri, hiç değilse şimdi kessinler yahu!
Kaçak Kur’an kursunun, kaçak binasında ölen öğrencilerin yoksul ailelerin çocukları olduğunu, ailelerin kursa ikna edilmesinde “bedava yemek ve yatacak yer” bulmuş olmalarının, çocukların Kur’an öğrenmesi kadar önemli rol oynadığını bilmeyenler bile günlerdir yapılan yayınlardan öğrendiler.Ben konuyla ilgili yazımda “Hiç değilse bu felaketler, acaba zamanında yapılan uyarılara kulak tıkayanlara gerçeği anlatıyor mu, bundan bile emin değilim artık” demiştim. Dün gazetede ölen çocukların ailelerinin konuyu yazan, ihmalleri ve “kanunda yapılan kaçak Kur’an kursu değişikliği”ni eleştiren, sorumluları suçlayan gazetecilere: “Bizim çocuklarımız şehit. Dansta, balede ölmediler ya, size ne oluyor” sözleriyle kızdıklarını, kızacak hedefi şaşırdıklarının da farkında bile olmadıklarını görünce öyle düşünmekle yanılmadığımı anladım.Dinci (yani köktendinciliği, İran, Suudi Arabistan benzeri bir din devletini isteyen) gazetelerin yazdıkları, kaçak kursları korumak için yasa çıkaranların konuşmaları beyinlerine öyle işlemiş ki gerçeği görmeleri, yalanlardan kurtulmaları çok zor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ülke çapında denetimli, düzgün 7300’den fazla Kur’an kursu varken kaçak kurslara destek verenlerin bu olaydaki büyük sorumluluğunu, hatta suçunu anlamaları çok zor...Dün Hürriyet’te eski Diyanet İşleri Başkanı ve eski AKP milletvekili Tayyar Altıkulaç’ın konuşması vardı. Doğal olarak dinin ve dini öğrenmenin önemini en iyi bilenlerden biri olması yadsınamayacak (Başbakan’ın “ulema” dediği kişilerden biri olan) Altıkulaç: “Kaçak Kur’an kursları açanlara verilecek cezayı hafifleten TCK değişikliğinin yapılmaması için çok ısrarcı oldum, ancak arkadaşlara dinletemedim. Bu vesileyle izinsiz Kur’an kursları, pansiyonlar ülke gündemine getirilmeli, elinizi vicdanınıza koyarak gereken yapılmalıdır” demiş.Konunun dinden çok “siyasi çıkarla ilgili bir dayatma” olduğunu yeterince anlatıyor değil mi?DANSLA KUR’AN’IN NE İLGİSİ VAR?Ölen öğrencilerin şehit olup olmadığını Allah’tan başka kimse bilemez, günahsız küçük çocuklar olduklarına göre zaten herhalde yerleri cennet olacaktır. Ama acaba her ibadet yapanın ibadet esnasında (veya yolunda) ölmesinin şehitlik sayılacağını söylemek mümkün mü, öyle olsa bile bu “ölümlerin nedenini sorgulamamayı” veya “dansta, balede ölmediler” demeyi gerektirir mi bunlar anlaşılması gereken konulardır.Dans ve bale öğrencileri kaçak bir binada ölselerdi “Kur’an okumak yerine dans ediyorlar, iyi oldu” mu diyeceklerdi? “Kur’an okuyanlara dans yasaktır veya dans ediyorsan ibadet yapamazsın” diye bir din kuralı mı var? Kim yanıltıyor insanları, kimin işine yarıyor bu provokasyonlar? Bunların hepsi dini siyasete alet ederek toplumu bölen, oy uğruna acımasızca vatandaşların kafasına yanlış mesajlar yerleştirenlerin sorumluluğudur.DİN İLE ALDATMAK!Ulemanın, yani din bilginlerinin görüşlerine başvurulmasını türban nedeniyle söylemişti Tayyip Erdoğan, onun laik bir rejimde “siyasi kararlara dini, din adamlarını referans gösterme” hakkı yoktur ama biz gazeteci olarak din bilimcilerin görüşlerini alabiliriz. Ben Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ile başka bilim adamlarının da görüşünü aldım.Hepsi aynı konularda birleşiyorlar. Bu olaylara çok üzüldüğünü, Türkiye’de gelinen noktanın çok acı olduğunu söyleyen Yaşar Nuri Öztürk olayı şöyle yorumladı:“Ailelerin acılarına iştirak ediyor, ‘şehitlik’ten söz etmelerini anlıyorum. Allah herkese istediğini verir ama şehitliğin yeri ve kıstasları vardır. İhmalle olmuş büyük bir acıyı dinin kavramlarına sığınarak kapatmak insaf, vicdan işidir. Din birilerinin kanun dışı olayları, ihmalleri mazur göstereceği bir oyuncak değildir, kim buna karar verebilir, Allah’a mı sordular? Kur’an dediğinizde bütün yanlışlar, kötülükler meşruluk mu kazanıyor? Bize düşen işimizi doğru yapmaktır. Diyanet İşleri ‘Bizde kaydı yok, kaçaktır’ derken, ülkenin Başbakanı ‘Ne demek kaçak, Kur’an’ın kaçağı mı olur’ diyor... Buna arka çıkmak adeta teşvik anlamına gelir.”Üzgün bir sesle bunları anlatan Öztürk “Bakın, yazık oluyor bu güzel dine ve ülkemize... Türkiye düşmanları bile bu noktadan, din üzerinden kolayca zarar verebileceklerini anladılar, Türkiye’yle oynuyorlar. Aklı egemen kılmak isteyen, tarihteki en güzel din olan dinimizle aklı yerlerde süründürerek tarihin en büyük günahını işliyorlar” diyerek bitirdi konuşmasını...Tarihin en büyük günahı!! Bu sözü çok iyi düşünmesi gerekenler var.