Mersin’deki orman yangınında annesi ve kızını kaybeden, kendisi de ağır yaralanan Fatma Bulut da verdiği yaşam mücadelesini kaybetti. Yaşasaydı her gün ölecekti.17 Ağustos depreminde 6 yaşında iken annesini kaybeden 15 yaşındaki genç depremin yıldönümünde annesinin mezarında uzun süre göz yaşları döktü... Aynı gün devlet “deprem tatbikatı” yaptırarak olası bir deprem sonrasında yapılabilecek yardımı prova etti.Aynı gün bir takım deprem bilimciler, daha önce uluslararası uzmanların yaptığı uyarıların tam aksine “Aslında İstanbul’da 2015’e kadar büyük bir deprem olmayacağını” söylediler.Ondan bir gün önce ise Reşat Nuri Güntekin isimli ilköğretim okulu Valiliğin “depreme dayanıksız” uyarısına rağmen velileri “kayıt yaptırmaya” çağırıyordu.Deprem önlemi yerine sadece deprem tatbikatı yapan ülkenin Milli Eğitim Bakanı ise “Hemen kayıtları durduruyoruz” diyeceğine okul haberini manşet yapan VATAN’ı suçladı. Neymiş efendim hep birlikte tekrarlayalım: “Medyanın görevi felaket tellallığı, korku salmak değil”miş.Elbette Hüseyin Çelik zihniyetindekiler (ve şakşakçıları) için medyanın görevi bu çağdışı olaylara gözlerini kapatmak, sonra çocuklar öldüğünde sorumluların “başsağlığı mesajları” ile “katıldıkları cenaze fotoğrafları”nı vermektir. Onlarda sıkılma, halkta da gerçeği arama ve hakkını talep etme duygusu olmayınca medyanın tarifi buraya varır sonunda.“Üç maymun” medyasına... Görmedim, duymadım, söylemedim diyen üç maymunlara... M. Şefik Ketrez isimli, Antalya’da üst düzey yönetici olan bir okurumuz önce “Türk Hava Yolları’na her yıl yeni uçaklar alınıyor da neden her sene rutin olarak çıkan (veya çıkartılan) orman yangınları için tam donanımlı yangın söndürme uçakları alınmıyor” diye soruyor.Sonra da orman yangınlarının devam ettiği Pazar günü Kemer’e gitmekte olduklarını ve sağlı sollu çam ormanları içinde çok sayıda kişinin mangal yaptığını anlatıyordu.Haklı olarak “Bu nasıl mantıktır” diye soruyor... “Türkiye’de mantık aramayacaksın” sorunsalını unutmuş işte.Ne mantık var, ne önlem, ne ders alma kapasitesi üzerinize afiyet.ÖNLEM YERİNE GEVEZELİKŞimdi gelelim tekrar depreme, yangınlara ve diğer doğal ve doğal olmayan afetlere...Sorduk, yine soruyoruz Hükümet neyle meşgul ki vatandaşların kitlesel ölümlerine neden olan, gelecekte daha büyük felaketler doğuracak konularda önlem yerine laf salatası dinliyoruz?Örneğin Madem ki yangın söndürme uçakları (çok az sayıda, 12 adet) sadece Türk Hava Kurumu’nda var, THK’ya neden bütçe ayrılmıyor veya bu uçakları devlet almıyor?Başbakan’a özel lüks uçak “olmazsa olmaz” da diğer vatandaşların hayatını ve ormanlarımızı kurtaracak uçaklar neden aynı şekilde “olmazsa olmaz” değil?Soruların cevabını bekliyoruz.Bu arada THK “Geçen sene başlattığımız kampanyayı halkımızla, iş adamıyla, basınıyla, sanayicisiyle, esnafıyla, sporcusuyla, kısacası elbirliğiyle destekleseydik, orman yangınlarıyla ilgili haberleri göz yaşlı izlemezdik. Zararın neresinden dönülse kârdır, THK’ya destek olun, ülkemizin geleceğine sahip çıkın” diyor.Ben de kampanyaya katılım için banka hesap numaralarını veriyorum:Ziraat Bankası Heykel Şubesi: 1925Halk Bankası Anıt Şubesi: 16001925İş Bankası Ankara Şubesi: 8001925Vakıfbank: 1925Finansbank Siteler Şubesi: 1925Yapı Kredi Bankası Meşrutiyet Şubesi: 1925Garanti Bankası Ulus Şubesi: 1925Şekerbank Yenişehir Şubesi: 1925Akbank Ankara Şubesi: 1925Bugüne kadarki yangınları halkın kendisi (kendi aldığı uçaklarla) söndürmüş, bekleyelim bakalım Hüseyin Çelik’li devlet ne zaman sorumluluğu üstlenecek?
İşte buna dayanamıyorum ben... Hak etmeyen bir sürü isim kolundan, bacağından, poposundan, kıyafetinden, sansasyonundan dolayı sürmanşet haberlerle pohpohlanırken gerçek müzisyenlere, gerçek yeteneklere, müziği notasıyla, şarkı sözüyle, enstrümanıyla veya enstrüman gibi kullanabildiği sesiyle yapanlara haksızlık edilmesine dayanamıyorum.Gazetede Yalın’ın konserinde yalnız kaldığı, “Bodrum Antik Tiyatro’yu dolduramadığı” haberini görünce de aynı duyguyu hissettim, hatta ‘şoka girdim’ desem daha doğru olur. Girdim, çünkü ben de oradaydım. Yalın konserlerini de Kenan Doğulu, Ferhat Göçer ve diğer özel sanatçıların (hepsini yazmıyorum ama iki elin parmaklarını geçmezler) konserleri gibi kaçırmam aslında...Bu kez, kısa süre için geldiğim Bodrum’da önceden verilmiş bir sözüm olduğu için konsere kalamadım ama kızlarımı konsere ben bıraktığım için de Tiyatro’nun halini gördüm.OTURACAK YER YOK!Dışarda araba kuyruğu tek bir boş yer bırakmayacak şekilde neredeyse şehre kadar uzanırken içerde iğne atsanız yere düşmeyecek bir kalabalık vardı. Hani “Ajda’yı 700 kişi izledi” diyorlar ya bu kez içerde en az 1000-1500 kişilik bir kalabalık vardı.Antik tiyatronun sahneye uzak köşeleri her konserde (sahne görünmediği için) boş kalıyor, burada izlediğim diğer konserlerde de aynı durumu kendim gördüm. Diğer yerler tümüyle doluydu. Nazlı, Yasemin ve arkadaşları biletlerini önceden almalarına rağmen oturacakları yeri zor açabildiler. Bu nedenle “şok haber”in nasıl yapıldığını araştırdım. Bir yerel muhabir arkadaşımız her nedense tamamen dolu olmayan köşenin fotoğrafını çekerek haberi böyle yazmayı uygun görmüş.Şimdi, nedenini bilmiyoruz ama bütün yılını konserlerine hazırlanarak, yeni güzel şarkılar yazarak geçiren, kendini müziğe adamış genç sanatçılara yapılan bu tür hataların onları çok üzeceğini, motivasyonlarını kıracağını biliyorum.Kızlarım konserden “Unutulmazdı. Yalın sahneye de çok alışmış artık, müthiş bir performans sergiledi” diye döndüler ve iki gün boyunca sık sık konserden söz ettiler. O kadar ki, her Yalın konserinde yaptıkları gibi “Keşke” şarkısını bana telefonla dinletmeleri yetmedi... Konser bandını buldurdum ve izledim.Tamamiyle haklılardı (zaten ikisi de müzik kurdudur), yüzlerce kişilik hayran korosunun tüm şarkıları (en yeni şarkısını bile) birlikte söylediği nasıl rahat bir iletişim, nasıl evrensel düzeyde bir yetenek ve sahne hakimiyetidir, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. (Hâlâ “Keşke” ile “Zalim” bence 1 numaradalar ama “Kalamadım” da süper olmuş.)Ben Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyanın her köşesinde zevkle izlenebilecek düzeyde müzik yapan bu özel yeteneklerle gurur duyuyorum. Onları ayakta alkışlamak da en büyük zevkim oluyor.Kolay ve çok sayıda yetişmiyorlar, dikkat edelim de üzmeyelim onları... Başarılı isimlerimizi kuyudan aşağı çekmek milli özelliğimiz olmasın! *** Dişli “daha hassas” çalışmalıymış! Haberleri arka arkaya okuyunca veya dinleyince hep “güler misin, ağlar mısın” deme ihtiyacı hissediyorum. Artık okumadan söylemeye başladım onun için, nasılsa birazdan söyleyeceğime eminim...Mesela rüşvet skandalıyla gündeme gelen AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin (yalan söylediği de kanıtlandıktan sonra) “mal varlığının açıklanamayacağı” açıklanıyor. Daha ona ‘Nedenmiş, bu durumda da, mal varlığı açıklanmazsa ne zaman açıklanacak ki’ derken arkadan Başbakan’ın Şaban Dişli’yi “uyardığı” haberi geliyor. Aldığı paraya derhal el konması, partiden ihraç edilmesi, üç günde rüşvet sayesinde 10 milyon dolar haksız rant elde edilen arsa satışının da iptal edilmesi gerekirken rüşvet alan siyasetçi “u-ya-rı-lı-yor.” Bir yanda önemli iş adamları, gazeteciler, kurumlar çoğunun yalan olduğu ortaya çıkan bir iddianameyle hakarete ve iftiraay uğrar, bazıları cezaevine girer çıkar veya orada ölürken diğer yanda belgeli, kanıtlı rüşvete karışan siyasetçi uyarılıyor.Ne demiş Erdoğan uyarırken:“Ticari konularda hassas olun, ilişkilerinize dikkat edin” demiş.Peki Dişli gibi devletin en onurlu görevlerinden birini yaparken rüşvete yeltenenlere bu gibi sözler ne ifade eder?.. Hiiç...Bir dahaki sefere “daha hassas” davranıp 1 milyon dolar yerine en az 2 milyon dolara “iş bağlamaları” gerektiğini düşünürler belki...Hadi gel de deme güler misin, ağlar mısın?
Yapılan son siyasi kamuoyu araştırmalarından çıkan sonucu “Tayyip Erdoğan’ın yanlış okuduğunu” aramızda tartıştık.Peki acaba Deniz Baykal nasıl okuyor?Veya “Hiç okuyor mu, yoksa umurunda bile değil” mi?Deniz Baykal’ın siyaset deneyimine, dürüst siyaset anlayışına, laik-demokratik rejime olan saygısına söylenecek bir şey yok...Bununla birlikte “ciddi hatalar yapan ve endişeli, işsiz, yoksul büyük kitleler yaratan”, kendi içinden gelen Abdüllatif Şener’in bile dönemindeki yolsuzluklardan şikâyet ettiği bir iktidara karşı alternatif siyaset üretemediği de gün gibi açık.O Cumhuriyet Mitingleri’ne neden olan ortamda bile 22 Temmuz seçimlerinden büyük yenilgiyle çıktı. Kendisi her ne kadar halâ “Biz oyumuzu arttırdık” filan diyorsa da alternatif olamadığı, gerçekleri anlatamadığı, poşetlerle aldatılacak kadar yoksul bir halka bile çözümler, sol politikalar üretemediği, bunun da ötesinde büyük bir kitlenin CHP’ye kerhen, mecburiyetten oy verdiği, bazı CHP seçmeninin ve kararsızların “sırf başında Baykal olduğu için oy vermediği” açıkça ortadaydı ve kendisi de bunun farkındaydı.Dilinden hiç düşürmediği “cumhuriyet”e kendisinin böylece “rakipleri” kadar zarar verdiğini ona son yıllarda sık sık söyledik, uyardık. “İnsanlar şikâyetçi, partilileriniz bile kaçıyor” dedik...Bu durumda Margaret Thatcher’ın yaptığı gibi sorumlu siyasetçi örneği göstermesi “Ben uzun yıllar gereken hizmeti verdim, şimdi partimin ve ülkemin önünü açma zamanı, ayrılıyorum” demesi gerekirdi ama Baykal ne yaptı gitti “Kimse beni istemese de başkasına izin vermem” dedi. Kurultay’da kendini yeniden seçtirdi.Yeni adaylar var!Oylar ne oldu? Yüzde 20’den yüzde 13’lere düştü.Baykal ne zaman bırakır?Barajın altına düşünce!Türkiye’de liderler yenilgiye doymuyor. Ne tür yenilgiye uğrarsa uğrasın inatla yolunda yürüyor. Ta ki yerlerde sürünene, onurunu yitirene kadar.Deniz Baykal merak etmesin, o ayrıldığını açıklar açıklamaz çok iyi, kitlelerin beklediği genel başkan adayları ortaya çıkar.Ama bana öyle geliyor ki anketler CHP’nin oy oranını “yüzde 8” bile gösterse Baykal’ın koltuğundan, lüks makam arabasından, süper genel merkez binasından ayrılmaya hiç niyeti yok!Onun için artık güçlü bir muhalefetin, istenen özelliklere sahip bir liderin önemine inananlara görev düşüyor. Baykal’a istifa etmesini anlatmak için harekete geçsinler. Sonradan ağlamanın yararı yok!*****Devlet neyle meşgul söyler misiniz? Devletin ihmali ve yanlış kararı yüzünden kaçak Kur’an kursunda çocuklar ölüyor. Ortada suçlu yok...İstanbul Valiliği’nin 3 ay önce “Okulunuz çürük, depreme dayanmaz” dediği okul yalnızca boyatılıyor ve velilere “Okul sağlam, çocuklarınızı kaydettirin” deniyor, ortada buna engel olacak Bakanlık yok.Türkiye’nin en güzel ormanlarının binlerce hektarı cayır cayır yanıyor, ortada çözüm üreten merci yok. Bu nasıl devlettir ve nereye saklanmıştır belli değil...Vatandaşlarının can güvenliğini umursamayan, ölümlerini bile ciddiye almayan, ancak yarım asırda yerine konacak milli hazinelerin kaybını öylece seyreden devlete devlet denir mi?Türk Hava Kurumu Genel Başkanlığı’ndan bir mektup gelmiş.“Türkiye’de sadece THK’nın elinde bulunan 12 yangın söndürme uçağının tamamı halkın bağışlarıyla ve THK’nın öz bütçesinden alınmış olup 1985 yılından beri orman yangınlarını söndürme görevinde kullanılmaktadır. Ancak günümüz şartlarında hem performans hem de sayı bakımından bu uçaklar yetersiz kalmaktadır.THK olarak kampanyada topladığımız bağışlarla önümüzdeki 5 yıl içinde 12 adet amfibik yangın söndürme uçağı almayı planlıyoruz. Bu uçakların toplam maliyetinin 100-120 milyon dolar olacağını hesap ediyoruz. Ancak THK devlet bütçesinden hiçbir pay alamayan bir kurum. Bu nedenle kendi imkânlarımızla bu uçakları alabilmemiz mümkün değil.Şu ana kadar halkımızdan gelen bağış miktarı 200 bin YTL civarında. Türkiye’nin önde gelen işadamlarına yaptığımız çağrılar sonuçsuz kalmıştır. Türk Hava Kurumu’na bağış yapan yine halkımız olmuştur. Toplanan bağış ile bir uçağın ancak lâstiğini almak mümkündür” diyor ve kampanyaya yine halktan yardım istiyorlar.Banka hesap numalarını yarın vereceğim ama bu arada DEVLETE sormak isterim:Bu ormanlar THK’ya mı ait ki onlar telâşla halktan yardım istiyorlar?Madem ki sadece THK’nın elindeki uçaklarla o dev yangınlar söndürülüyor (ve sonra “6 uçak kullanıldı, 8 uçak kullanıldı” diye zavallı açıklamalar yapılıyor) o zaman devlet neden THK’ya bütçe vermiyor?Yoksa sebebi rüşvet olayları ve haksız ihalelerle götürülen milyon dolarlar nedeniyle yangın uçağına verecek paranın olmaması mıdır? Millet olarak bu soruların cevabını Başbakan’ın kendisinden istemeye hakkımız var. O göz göre göre yanan ormanlar gelecek kuşaklara da aittir ve hesabı verilmelidir. Bekliyoruz!
ATO Başkanı Sinan Aygün’ün evinde arama yapılıyor, kasasından çıkan paraya “Ergenekon’la ilgili olabilir iddiasıyla” el konuyor. Diğer tarafta işin içinde İngiliz Tesco firması olmasına rağmen İngiliz Financial Times’ın “siyasi rüşvet skandalı” başlığıyla verdiği ve “çok tuhaf” bularak detaylarıyla anlattığı, AKP Genel Başkan Yrd. Şaban Dişli’nin karıştığı büyük rüşvet olayı “Komisyonda soruşturacağız” diye zamana yayılıyor.Hem de Dişli’nin açıklamalarının yalan olduğu resmen ortaya çıkarılmasına rağmen.Bir tarafta “Ergenekon iddianamesi” diye -tesadüfe bakın- çoğu “iktidarın hoşlanmadığı” ne kadar isim ve kurum varsa hepsini ya “Ergenekoncu” yap veya “Ergenekon’un suikast listelerine” diz... Bir şekilde sindirmeye çalış, sustur.“Rahmi Koç görüşmek istemiş” diye onu al, Doğan Grubu’na yalan senaryolar, isimler düzerek kara çal, Ege ordusunu “kiliseleri izlemiş” diye rahip katilleriyle özdeşleştir, “emekli askerler Ergenekonla bağlantılı iddiası var” diye tüm orduyu neredeyse çeteci yap, medyadan hoşlanmadığın isimlere de “yakarım ha” diye işaret çak ama olayın üzerinden başlatıldığı “Özden Örnek’in anıları”nı iddianameye alma.Neredeyse yazanları bile güldürecek bir iddianameyle insanları yıllarca hapiste çürüt ama öte yanda belgeli, ispatlı, 10 milyon dolarlık yolsuzluk yapanlara, rüşvet alan, yalan söyleyen siyasetçiye dokunma. Dokunama...Bu nasıl bir “adalet”tir, benzeri dünyanın neresinde görülmüştür, bilen varsa lütfen çıkıp anlatsın!*****Acı var mı, acı? Var! Yeryüzündeki “çağdaş demokrasiye sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke”nin kurucusu, kendi baskıcı molla rejimlerinin “istemediği örnek” olan ve vatandaşlarının hiç değilse tatillerinde rahat nefes almak için kaçtığı ülkenin mimarı onu rahatsız ediyordu doğal olarak... Onun için “Anıtkabir’e gitmeyeceğim” buyurdu... Onurlu, kurucusuna saygılı bir toplumun onurlu yönetimi “O zaman gelmeyin, biz gelelim çünkü bu durum milletimizi haklı olarak rahatsız eder, Türkiye’ye saygısızlık olarak algılanır” cevabını verirdi... Ama hayır, buyruk yerine getirildi, görüşmenin şekli emre uygun olarak değiştirildi ve molla rejiminin diktatörden farksız cumhurbaşkanı İstanbul’da ağırlandı.Tabii ki geçeceği bütün yollara, kalacağı otele inadına Atatürk posterleri asarak, yol kenarlarında bekleyenler ellerine Atatürk fotoğrafları alarak filan değil. Bugüne kadar en önemli konuk devlet başkanları için yapılmamış şekilde tüm Avrupa yakasının trafiği geçişe kapatılıp yaşam felç edilerek, yabancı gazetelerin bile “Türkiye, kurucusuna yapılan saygısızlığı hafife aldı” dediği hakaret hiç yapılmamış gibi ağızlar kulaklarda adamı nasıl onore edeceklerini şaşırarak.O kurtarıcının, kurucunun sayesinde bugün refah içinde ve özgürce yaşayanlar yapılan saygısızlığı böylece paylaşmış oldular.Öte yanda İran Cumhurbaşkanı’na gösterilen ilgi, caminin imamını bile “Allah da bu durumdan razı değildir, yapmayın, camide bu olmaz, kendinize gelin” uyarıları yapmak zorunda bırakan aşırılıklar, “Mücahit Ahmedinecad” tezahüratları sadece “İran rejimi heveslilerinin” işi midir bilmiyoruz. Ama ortaya “gösterilen ilgiye Ahmedinecad’ın kendisi bile şaşırdı” gibi bir tablo çıkmışsa, kendi halkının bile “illallah” dediği, din-ahlak polisleri tarafından “renkli kıyafet giydin, saçın uzun vs.” diye coplarla kovalandığı bir rejimin başındaki lider böyle bir tezahüratla karşılanmışsa, toplumun bir kesimi bile olsa “kurucusuna büyük saygısızlık eden adamı” baş tacı etmişse, sanki dokununca hacı olacakmış gibi dokunma yarışına girmişse gerçekten bu ülke için acı bir durum söz konusudur.Sizi bilmem ama benim gözlerimi yaşartan bir acı bu... Demek ki bizim için hiçbir değer, en önemlileri bile bir anlam ifade etmiyor. Toplum olarak asla ortak değerleri paylaşamayacak, ilkelerimiz olamayacak, molla rejimlerini saygıyla selamlayacağız. Halkını din baskısı içinde kıvrandıran, elini kolunu kesen, recmeden rejim liderlerinin, krallarının dizinin dibine oturacağız.Neymiş efendim “Ahmedinecad Anıtkabir’e giderse onlar da bizimkilerin Humeyni’nin mezarına gitmesini isterler”miş.Türkiye’nin kurucusu ile molla devriminin başı aynı terazide tartılabilirmiş gibi bunu söyleyenler bile var. Neymiş efendim ama doğalgaz anlaşmasını yapmamışız... Onu da yapsaydık da eksik kalmasaydı “yalakalık” faslı... Söylenecek hiçbir şey yok bence ‘Helal olsun, meğer ne karakterli bir milletmişiz’ demekten başka!
Sabah gazetesi de artık hükümetin “rüşvet, yolsuzluk” ve hâlâ “laikliğin dibini delmekle uğraşma” gibi eleştirilmesi gereken yönlerine bile yıkama yağlama yapan, basının aslî görevini hiçe sayarak gözü kapalı iktidarı destekleyen gazeteler arasında...Örneğin İngiliz Financial Times, Tesco firmasıyla ilgili “AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’ye ait rüşvet olayı”nı siyasi rüşvet skandalı başlığıyla veriyor. Ekonomi kanalı Bloomberg haberi aynı şekilde yayınlıyor, Sabah’ta ise bakıyorsunuz köşe yazılarında okuyucuyu olayın “üç günde 10 milyon dolar kâr getiren” bir yolsuzluk olayı olmadığına ikna edecek açıklamalar yapılıyor.Oysa bunun ve benzeri yolsuzlukların, yasa tanımazlıkların açıklaması, “parti içinde araştırıyoruz”, “disiplin kuruluna verdik” mazereti, lami cimi filan yoktur. Yapanın derhal partiden ihraç edilmesi ve ayrıca yargıda hesap vermesi sağlanmalıdır.Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerini “laiklik karşıtı odak sayılma” pahasına değiştirmeye kalkan bir partinin -eğer samimi şekilde temiz, dürüst, yasalara saygılı bir parti olma iddiasındaysa- gereken her şeyi yapıp Şaban Dişli ve ekibini yargıya teslim etmesi beklenir. Ona oy veren kendi seçmeni de oyunun takipçisi olmak, herkesten önce sesini yükselterek bunu talep etmek zorundadır.Sadece “türban” konusunda hatırladıkları demokrasi ve insan hakları halkın hakkını yiyerek, abidik gubidik numaralarıyla yoktan elde edilen trilyonların üstüne oturmanın hesabını da sormaktır. Hesabını verebilecek dürüstlüğün de gösterilmesidir.“İNSAN HAKKI” PEŞİNDEAKP, görüşlerini açıkladığı için milletvekillerini disiplin cezasıyla partiden ihraç edebiliyor da Şaban Dişli’yi anında neden etmiyor, bu sorulmayacak mı?Ayrıca Şaban Dişli ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yapılan “küçük bir değişiklikle ticari alana çevirme” yolsuzluğu tek örnek de değildir. Araştırsınlar da görelim Türkiye’nin kaç ilinde belediye başkanları ve yakınları imar izni olmayan arazileri alıp hemen imar izni çıkararak veya buradaki gibi “ticari alan”a çevirerek trilyonlar kazanmışlar?Millet tırnaklarıyla kazıyarak geçimini sağlamaya çalışırken ne 10 milyon dolarlar kimlerin cebine havadan girivermiş.İşte böyle... Durum buyken Sabah’ta bazı köşe yazarları “aslında buna yolsuzluk denemeyeceğini, ortada rüşvet olmadığını, bir ortaklığın söz konusu olduğunu”da yazdılar.BARLAS’A BİRKAÇ SORUBaşyazar Mehmet Barlas ise dün Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Gül’ün durmadan diğer ülkelere seyahat etmelerini överken “artı puan” olarak da “din ve cumhuriyet” üzerinden ayırımcılık yapıyor, onların “şarap markalarını bilmediklerini, cumhuriyet balolarında eşleriyle dans etmediklerini” söylüyor, arkasından da Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın aynı iş adamına ait lüks tekne ve otelde tatil yapmalarını eleştiren gazetelerin seçkinlerin gazeteleri olduğunu iddia ediyordu.Mehmet Barlas bunları yazdığına göre şu soruları da cevaplamalı- Acaba örneğin Korutürk’e mi, Özal’a, Ecevit’e, Demirel’e mi şarapçı diyor? Sorunun cevabı “Hayır” ise şarap markalarını ezbere bilenler kimdir?- Hangi cumhurbaşkanları ve başbakanlar Cumhuriyet Baloları’nda eşleriyle dans gösterisi yaptılar?Dans etmemek veya bilmemek artık “Barlas’ın daha çok takdir ettiği” bir özellik midir?- Bu “seçkinlerin gazeteleri” hangileridir, eleştiren yazarların kendisinden farklı hangi özellikleri vardır? Çalıştığı gazete neden seçkin sınıfında değildir?- En lüks tatil yörelerinde, en lüks tekne ve otellerde, uçaklarda, dünyanın dört köşesinde gezenleri seçkin yapmayan özellik nedir?Son olarak da şu soru:- Acaba bu “tekne ve otel” tatili bir Avrupa ülkesinde olsa basının tepkisi ne olurdu?İnanın çok merak ediyorum, yazarak cevaplamazsa onu bulup mutlaka soracağım.
Dün Anayasa Mahkemesi’nden çıkan “üniversitede türbanla ilgili karar”ın Anayasa’ya, demokrasiye, cumhuriyete aykırı olduğu iddialarına karşı Anayasa Hukukçusu Ekrem Ali Akartürk’ün açıklamasını vermeye başlamıştım, devam ediyorum.Akartürk “Bu kararın gerekçesi ‘yapılan değişikliğin belirli bir dinsel inanca yönelik pratiğin önünü açmak için yapıldığı’ idi” diye başladı ve şunları söyledi:“Buradaki hassas nokta şudur, Anayasa’nın ilk 4 maddesi değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. AYM ‘siz bu değişikliği yapmakla 2. maddede yer alan laik devlet ilkesinin içini boşaltıyorsunuz, bu yapıldığında Anayasa’nın çekirdeği değiştirilmiş olur. İlk 3 maddeyi uygulanmaz hale getirecek değişiklik teklif edilemez maddeler yasağına girer. Yapılacak değişiklik bu maddelere zarar vermemelidir’ demiş oldu. Bu tür bir değişikliğin ‘teklif ve oylaması’ ile ilgili denetim ise biçim denetimidir, içerik denetimi değil.”‘Türban kararının demokrasiye aykırı’ olduğu iddiasının da siyasi olarak tekrarlandığını ama hukuken tamamen yanlış olduğunu söyleyen Ekrem Ali Akartürk “Eğer bunu söyleyenler haklı olsaydı bugüne kadar türbanla ilgili AİHM kararları farklı yönde olurdu. Türkiye’de bir hata yapılıyorsa buna uluslararası mahkemede karşı çıkılırdı. Oysa hem birçok kararda bunun aksi görülmüştür, hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ‘laiklik ile dinî simge ve kıyafetler bağlantısı’ açıkça ortaya konmuştur, bununla ilgili gayet açık, net maddeler vardır.AYM’nin türban kararıyla ‘yasama’ya, yani Meclis’in yaptığı değişikliğe müdahale ettiğini söyleyenlerin ise bilmesi gerekiyor ki Anayasa Mahkemesi’nin varlık nedeni yasama organına Anayasa çerçevesinde müdahale etmek ve Anayasa’yı yorumlamaktır. Ona verilmiş olan Anayasal görevi budur zaten. Yasama da, yürütme de, yargı da Anayasa’ya uygun hareket etmek zorundadır. Aksi takdirde cumhuriyetin niteliklerini koruyamazsınız.” YALANLAR NASIL ÖNLENİR?Ekrem Ali Akartürk’ün açıklamaları konuyu “yanılgıya fırsat vermeyecek kadar güzel” anlatıyor. Buna rağmen hâlâ aynı iddiaları üç günde bir yazıp duranlar olacaktır. Bence hem yazanların artık yalan yanlış yorumlara son vererek asgari sorumluluğu göstermesi, hem de okuyucunun gerçekleri öğrenerek doğru ile yanlışı ayırması lazım.“Biz ne yapabiliriz” diye soranlara demokrasiyi, laikliği, cumhuriyeti anlatan kitapları ve Akartürk’ün “Türk Hukukunda Siyasal Parti Yasakları” isimli kitabını okumalarını öneriyorum.Gerçeği öğrenmeleri ve kolayca aldatılmayacak şekilde bilgilenmeleri kendilerine ve ülkeye en büyük iyilik olacaktır.(Not: Ekrem Ali Akartürk’ün kitabı iktidar milletvekillerine de çok yararlı olacaktır şüphesiz!)
AKP’ye yakın araştırma kuruluşlarının yaptığı anketlerde bile halk Anayasa Mahkemesi’ni en güvenilen kurumlar arasında sayıyor. Aylardır yapılan ve çoğu kez hakarete varan yayınlardan sonra hâlâ bu sonucun çıkması toplumun dikkatini, -her şeye rağmen- doğru değerlendirme yaptığını gösteriyor.Bu nedenle, aynı anketlerde kendi seçmeninin bile “AKP’nin politikalarını değiştirmesi gerektiğini belirtmesi” küçümsenmeyecek bir uyarıdır. Ortaya kararsızları, rejim için endişe duyanları, geçmişte diğer iktidarları olduğu gibi bu iktidarı da “yanlış yolda” bulanları toplayacak güçlü bir alternatif çıktığı anda bugünkü gibi “halk bizi her şeyimizle seviyor, aynı yolda yürüyeceğiz” rahatlığında olamayacaklar çünkü...Ve o alternatif de her an çıkabilir.***AKP medyası denilen medya kesiminde hukuk açısından o kadar yanlış değerlendirmeler yapanlar var ki bunu anlamak için hukukçu olmaya bile gerek yok. Ama ben konuları size tüm detaylarıyla anlatmak, böyle yanılgıları önlemek için TV programlarımda ve yazılarımda sık sık konusunda en iyi uzman olan Anayasa hukukçularının görüşünü alıyorum. Bu hukukçulardan biri (artık iyi tanıyorsunuz) Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Anayasa Hukuku öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ekrem Ali Akartürk’tür.DEMOKRASİDE PARTİ KAPATILIR MI?Özellikle “parti yasaklamaları” konusunda Avrupa ülkeleri hukukunu da çok iyi bilen, Türkiye ile diğer ülke hukuklarını ve bu yasaklamaları karşılaştırmalı olarak önce 2002’de “doktora tezi” olarak veren Ekrem Ali Akartürk şimdi bu önemli araştırma ve bilgileri güncelleyerek “Türk Hukukunda Siyasal Parti Yasakları, İki Ucu Keskin Bıçak: Demokrasilerde Partiler Kapatılabilir mi” isimli bir kitapta topladı.Hukuk bilmeden ve kimseye danışmadan yanlış ve taraflı bilgileri halka doğruymuş gibi bilgiç edalarla anlatanların en azından mesleki sorumluluk açısından mutlaka okumaları gereken bir kitap.Okudukları zaman jüristokrasi, Kopenhag, Venedik Kriterleri diye ahkâm kesmeden, AYM’ye bile akıl vermeye kalkmadan önce neleri bilmeleri gerektiğini görecekler.UYDUR, UYDUR İPE DİZ!Mesela iktidara yakın bir isme ait gazetenin, her zaman bu tür yazılar bulunan bir “köşe”sinde Anayasa Mahkemesi’nin “türban kararının iptalinin Anayasa’ya, demokrasiye, cumhuriyete aykırı olduğu” yazılmıştı.Anayasa’ya aykırı olmasının nedeni AYM’nin sadece biçim denetimi yapabileceği, içeriğe bakamayacağı, bu nedenle suç işlediği, demokrasiye aykırı olma nedeni demokrasinin bir hak ve özgürlükler rejimi olduğu, oysa AYM’nin üniversiteyi kazanan türbanlı kızların eğitim ve dilediğince yaşama hakkını elinden aldığı, cumhuriyete aykırı olma nedeni ise yasama-yürütme-yargının Kuvvetler Ayrılığı ilkesi yani AYM’nin yasamanın yetki alanına müdahalesi olarak gösteriliyordu.Akartürk sorumu duyunca “Her şeye aykırı ama demek ki bir tek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı bulmamış. Türban kararı yeterince net anlaşılamadı, AYM ‘9’a 2 ile’ yani net çoğunlukla bu kararı verdi” diyerek başladı.Devamını yarın anlatacağım.*****Vicdansızların cezası nedir? Bu iki dehşet verici haberi gazeteden kesip almışım, günlerdir gözümün önünde duruyorlar. Yazmazsam kendi vicdanımın da beni rahatsız etmesinden kurtulamayacağım.Birincisi durup dururken, “sokakta kendi kendine söylenen” 22 yaşındaki aslan gibi bir genci Cem İnci’yi öldüren polis memurunun haberi... Sebepsiz yere genci silahıyla ağır yaraladıktan sonra Cem İnci yerde can çekişirken annesini ve arkadaşlarını yanına yaklaştırmayan, ambulansı arayacağına arkadaşlarını arayarak kalabalık bir polis ekibini olay yerine toplayan ve yaraladığı gencin hastaneye götürülmesini de başında silahla bekleyerek önleyen, böylece ölümüne neden olan bir polis bu...Ölen gencin annesi ve babası kanlı gözyaşları döküyor, yaşadıkları olayın etkisinden kendilerini kurtaramıyorlar.Baba Zihni İnci -polisle ilgili olaylarda sık sık görüldüğü gibi- gerçeğin gizlendiğini, kendilerine polisin tek el ateş ettiği şeklinde bilgi verildiğini, oysa oğlunun karnında 3 kurşun yarası olduğunu söylemiş.Şimdi vatandaş olarak, her şeyden önce insan olarak bu katile ve katil olduğunu bilerek ona yardım eden arkadaşlarına ne ceza verileceğini merak etmez misiniz?Yoksa yine “Bana hakaret etti” diyecek ve bu da hafifletici neden mi sayılacak?Gencecik insanların, ailelerin hayatını söndüren cinayetlerde “hafifletici neden” mi olur?Bu ve benzeri “polisle ilgili ciddi suçlar”, hele burada olduğu gibi kalabalık polis gruplarının koruması da görülüyorsa, toplumun polise olan güvenini sarsmıyor, yok ediyor!Biz polisimize de güvenemeyeceksek, onun KİM söz konusu OLURSA OLSUN “suçlunun değil, mağdurun yanında olacağından” şüphe duyacaksak kime güvenebiliriz ki?Kime güveneceğiz soruyorum, İçişleri Bakanı ve Emniyet Müdürü çıkıp söylesinler, kime?***Bir de Samsun’da 3 aylık, 1,5 yaşında ve 2,5 yaşındaki 3 bebeği iç çamaşırlarıyla sokağa atan anne ve baba... “İşsiz oldukları için bakamadıklarını” söylemiş vicdansız ikili... İşsizken çocuk yapmayı beceriyor ama doyurmayı beceremiyorlar. Yalan... İnsan dilenir yine de çocuğunu sokağa atmaz. 3 aylık bebeği anne sütüyle de mi doyuramadılar?Canavardan farksız insanlar bunlar... O üç bebek tamamen şans eseri kurtulmuşlar, başlarına her şey gelebilirdi.Şimdi sıkı durun 3 çocuk yeniden bu sorumsuz anne babaya teslim edilmiş ve onlar da tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış.Buna adalet mi diyeceğiz şimdi? Bu ülkede adaletin olduğuna inanarak huzur mu duyacağız? Gitsinler de Avrupa ülkelerine bir baksınlar, böyle durumlarda ne yapılıyor, acaba o anne baba bir daha çocukları görebiliyor mu?İşte bu yüzden biz aynı dehşet haberlerini her gün görüyoruz.
Alman Frankfurter Rundschau gazetesi AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen’in hazırladığı ve sonra geri çektiği tasarının “Utandırıcı bir hata” olduğunu yazmış.Anayasa Mahkemesi’nin kararı açıklarken “ciddi bir uyarı” olduğunu söylemesine rağmen bunun göz ardı edildiğini vurgulayan yorumda “Kemalist muhalefetin, AKP’nin gizli gündemi” suçlamalarının bu öneriden sonra şaşırtıcı olmadığı da belirtilmiş.Biz yazınca bozuluyorlar ama bir Alman gazetesinin bile dikkatini çeken tablo var ortada... Gnl. Bşk. Yardımcısı olan Sözen’in “Genel Başkan’dan habersiz” böyle bir çıkış yapamayacağı muhakkak, zira ondan habersiz hiçbir şey yapamıyorlar, konuşamıyorlar, bu utandırıcı duruma neden olan “Siyasi Partiler Kanunu”nu değiştirmeyi teklif dahi edemiyorlar.O zaman, yabancı bir gazetenin bile tepkisine neden olan bu çıkışın sebebi neydi? Yine aynı gazetenin dediği gibi “AKP yeni olanakları mı test ediyor?” Bir ileri bir geri, istediği uygulamalara toplumu alıştırmış mı oluyor?Sözen “Her okula bir ibadethane” diyor, Alman gazetesi ise “yüzde 99’dan fazlası Müslüman olan Türkiye için bu her okula bir cami anlamına gelir” diyor. Bunlara Türk basınından değinenler ve soranlar olursa da, konu “din, ibadet” olduğu için tam onların istediği, beklediği tepki ortaya çıkıyor:“Ne olur ki, siz ibadete karşı mısınız?” Hayır, burada konu “ibadete karşı olmak, olmamak” değildir, laik kurumlar arasında olan okullarda ibadetin “öğrencinin de, öğretmenin de inancını ortaya koyacağı” için “din üzerinden bir ayrımcılığa” neden olması veya zaman içinde öğrencilerin “alacağı notları bile etkileyebilecek” bir baskıya dönüşebilmesidir.Laik demokratik rejim gereği okullarda ibadete ve dinî kıyafetlere kısıtlama getirilmesinin nedeni budur. Cevaben “Ama Avrupa’da bazı okullarda ibadethane var” deniyor, bu da bazı ülkelerde coğrafi konumları, gelenekleri, kuralları nedeniyle din baskısının söz konusu olmaması, bu konuların yüzyıllar içinde çözülmüş olmasından dolayıdır.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ve AİHM kararlarında “laiklik uygulamasının ülkeden ülkeye değişebileceği”nin söylenmesi de yine aynı nedenledir.“KOMÜNİST” GİBİ BİR ŞEY!Ben ise asıl şu “Kemalist muhalefet” tanımına takmış vaziyetteyim. Bir zamanlar solculara “komünistler” denmesi gibi belli bazı gazeteciler ve gazeteler ısrarla bunu bir ideoloji haline getirdiler, hatta adeta bir tehlike unsuru veya bir aşağılama şeklinde kullanıp durdular ve nihayet yabancı basının da beynine kazıdılar.Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete, laik-demokratik çağdaş rejime (hani şimdi de “muasır medeniyetler seviyesine çıkacağız” diyorlar ya, o), Anayasa’ya, yargıya (yani hukuk devletine) saygılıysanız, etiketiniz hazır: Kemalist!Demek ki bunu da tekrar tekrar anlatmak gerekiyor, aksi takdirde yakında her cumhuriyete bağlı vatandaşa ideolojik bir etiket yapıştıracak, Atatürk sevgisini, saygısını bile rahat bırakmayacaklar!*****Ahmedinecad’a iki gazete gidiyormuş! İran’ın Türkiye’ye saygısızlık eden Cumhurbaşkanı’nın Türkiye gezisinden önce iki TV kanalı ile iki gazete İran’a çağrılmış.Gazeteler AKP’ye çok yakın olan Sabah ile Yeni Şafak’mış. Acaba Ahmedinecad da AKP’nin yakın olduğu gazetelere daha bir yakın mı hissediyor kendini bilinmez.Belki “Atatürk’e ve önderi, kurucusu olduğu ülkeye saygısızlık yaptım, bari iktidara yapmayayım” diye düşünüyordur.Biliyor musunuz, bence onun bu davranışına karşı davet edilen kanal ve gazeteler de (AKP’ye yakın olanları hiç etkilemez ama) gezi öncesi yapılan davete olumlu cevap vermeyebilirdi.O Türkiye’ye gelecek ama Anıtkabir’e gitmeyi kabul etmeyecek, bizimkiler ise koşa koşa onunla görüşmeye İran’a kadar gidecekler.İstanbul’da basın toplantısı yapmasına ne engel varmış ki?