Toplum hâlâ AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin belgeli, ispatlı büyük “rüşvet ve rant skandalı” nın şokunu yaşarken arkadan iktidar himayesindeki derneklerden biri olan Deniz Feneri’nin akıl almaz boyuttaki “soygun skandalı” ortaya çıktı.Deniz Feneri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği 40 milyon Euro’nun çok üstünde bir bağışı “yoksullara yardım” diye topladıktan sonra bunun büyük bir kısmını da iktidara yakın Kanal 7 televizyonunun Almanya’daki şirketine, derneğin yöneticilerine ya da “yanına yıldız işareti koydukları” pek önemli herhangi kişilere aktarmışlar. Bu derneklerin çoğu kez vatandaşların dinî ve insanî duygularını kullanarak para topladıkları biliniyor. Son soygunlardan anlaşılması (ve öğrenilmesi) gereken önemli bir nokta da “dini, inancı, yoksulu, yardımı, dayanışmayı” dilinden düşürmeyenlere (şehirlerin her köşesine mübarek Razaman’ı bile bu kavramları kullanarak istismardan çekinmeyen belediyeler başta olmak üzere) hemen inanmamak gerektiği...Kendileri servet içinde yüzen kaynağı belirsiz paralarla lüks hayatın tadını çıkaranlar artık din istismarı yanında özellikle Ramazan aylarında hiç sıkılmadan yoksulların duygularını dahi “dayanışma-yardım” görüntüsü altında istismar edebiliyorlar.Deniz Feneri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin kimlerle ve nasıl bir dayanışma (!) içinde olduğu, duygu sömürüsüyle topladığı paralarla ne tür yardımlar (!) yaptığı ortaya çıkıyor. Bu dernek Bakanlar Kurulu kararıyla “kamu yararına çalışan dernekler” arasına alınmış. Ve Bakanlar Kurulu daha sonra derneği “İçişleri Bakanlığı, Valilikler veya Emniyet’ten izin almadan yardım toplayabilecek kuruluşlar” arasına katmış.Demek adamlar halkı kamu yararına soyuyorlar, kızmamak lazım. Zaten Şaban Dişli de kamu yararına (!) TESCO market açsın diye yolsuzluk yapmıştı...Kara mizah bir yana davaya bakan Alman yargıcın bile dayanamayıp muhasebecisine: “Bu parayı cebe indirdin, ya da tatil masraflarını bu parayla karşıladın, yapılanın başka bir anlamı yok” dediği bir kuruluşa bunca kolaylığı sağlayan, özel imkanlar tanıyan Bakanlar Kurulu’nun da böylesine dev çapta bir soyguna katkısının, desteğinin hesabı sorulmamalı mıdır?Kendileriyle bağlantılı dernek, kuruluş her neyse bunlara ayrıcalıklar sağlamaya nakit para yardımı alabilme, hazine arsa ve arazilerini almada kolaylık gibi kıyaklar yapmaya hakları var mı?‘Yeter artık milleti soyup soğana çevirdikleri’ diyeceğim ama millet de artık aklını başına toplasın, her söylenene inanmasın kardeşim, o da yeter! Yarın devam ederiz.
Günaydın” demek lazım Deniz Baykal’a (isteyen “sabah şerifleri hayrolsun” da diyebilir, diyecekler vardır)... CHP Genel Başkanı partisinin işleyişinin hantal olduğunu, değişmesi gerektiğini söylemiş.Yerel seçimlere az bir zaman kala sızlanıyor... Yıllardır halktan kopukluğunu, en müsait ortamlarda bile halka ne sosyal, ne ekonomik umut veremeyişini, partisini keyfine göre bürokratik bir yapılanma içine hapsederek tek sesli hale getirmesini eleştirenlere kulak vereceğine, kızdı, küstü...Ülkede gelir dağılımı adaletsizliği dev bir uçurum halindeyken, milyonlarca insan işsiz ve (“açlık sınırı” da değil) ölüm sınırında yaşarken o yeni projeler, çözüm önerileri ortaya koyamadı.Cumhuriyet’in, laik rejimin korunması yönündeki çabalar doğruydu ama aç, yoksul kitlelere yetmeyeceği ortadaydı.Deniz Baykal bunları göremedi, üslubunu değiştiremedi, milyonlara güven ve ümit veremedi. Hele bir de “espri yapacağım” diye ciddi bir hata yaparak rakiplerinin eline “seçim kozu veren” CHP Genel Sekreteri’ni koruması, onun özür dilemesini bile sağlamaması her şeyin üstüne tuz biber ekti.Baykal yalnız partisine değil, Türkiye’ye zarar verdiğini, toplumun ihtiyacı olan “alternatif”i büyük ölçüde yok ettiğini, CHP’ye “kendisine rağmen” ve kerhen verilen oyları, “alternatif yok” diye sandığa gitmeyen milyonlarca insanı ARTIK (hem de ACİLEN) düşünmek zorundadır.CHP’nin taze kana, yepyeni, dinamik bir genel başkana ve yönetime ihtiyacı var.Bunu böyle bir ortamda ertelemek onu giderek daha da “bağışlanmaz” yapıyor. Sözlerime kızsa da, kızmasa da!*****Şimdi bu milliyetçilik mi oluyor? Ferzan Özpetek başarılı bir Türk yönetmeni... Son olarak Venedik Film Festivali’nde “Mükemmel Bir Gün” filmiyle İtalya adına yarıştı. İtalyan yazar Violetta Bellocchio ise onun için “Özpetek İtalyan bir yönetmendir” dedi. Elbette Ferzan Özpetek, filmleriyle Türkiye adına yarışsın isteriz ama İtalya adına yarışıyor olması da -bir Avrupa takımında oynayan Türk futbolcular nasıl Türklüklerini terk etmiyorlarsa- onu İtalyan yapmaz.Kendisi de Bellocchio’nun sözleri basında yer alır almaz hemen “Kendi adına konuşmuş, bu ülkede seviliyorum ama ben Türk kanı taşıyorum, Türk oğlu Türk’üm” şeklinde bir açıklama yaptı.Şimdi... Uyanık İtalyanların Özpetek’i hemen ayaküstü İtalyan yapıvermeleri tepki gösterilecek bir milliyetçilik değil de onun bu açıklaması milliyetçilik mi acaba?Veya bizim bu açıklamadan memnunluk duymamız milliyetçilik mi? Sevindiğimiz için üzülmemiz mi gerekiyor?Hiiç sanmıyorum. Uluslararası alanda başarılı olan Nuri Bilge Ceylan, Ferzan Özpetek gibi yönetmenlerimizin, sanatçılarımızın “ödüllerini ülkelerine adadıklarını söylemesi” veya “Ben Türk’üm, bununla gurur duyuyorum” demesi, bizim de aynı gururu paylaşmamızı sağlaması dünyanın en doğal ve en güzel davranışıdır.Ödül almak için ülkesini karalayan veya “Ben kendime Türk demiyorum, dünya sanatçısıyım” gibi kompleks kokan cümleler paralayanların yanında da ayakta alkışlanmayı hak ettiklerini gösterir.Ferzan Özpetek’i ayakta alkışlıyor, onunla gurur duyuyorum.*****Bir soygun olayı! Okurumuz Aytürk Bey mektubuna “Sevgili Ruhat Mengi,Yazılarınızı her gün zevkle okuyorum. Ben emekli aylığı ile zorlukla geçinmeye çalışan bir vatandaşım” diye başladıktan sonra önemli bir soru sormuş.“Bugün size milyonlarca insanı ilgilendiren (ama ne yazık ki, her zamanki gibi herkesin aldırmadan seyrettiği) bir soygun olayını anlatacağım. Bu konuya köşenizde yer verip sıkıntımıza tercüman olursanız çok sevinirim.Olay şudur: Bildiğiniz gibi kış geliyor, büyük bir çoğunluğumuz yakacak peşinde koşturup duruyoruz. Ama kömür fiyatları el yakıyor. Fahiş, akıl almaz bir artış var fiyatlarda.Örneğin geçen sene tonunu 300-350 YTL’ye aldığımız ithal kömür, bu yıl 600-650 YTL.Bu nasıl oluyor? Geçen sene bu aylarda dolar 1,30 YTL idi şimdi 1,20 YTL.Dolar indiğine göre kömür fiyatı 2 katına nasıl çıkıyor? Fakir fukara inim inim inlerken dostu olduğunu iddia eden bu hükümet bu konuda bir şey yapmayı düşünüyor mu?” Ben de duyunca şaşırdım, dolar düşerken böyle fahiş bir artış nasıl olabiliyor?Eğer bu kez de mesele “kömür paketi dağıtmaya zemin hazırlamak” değilse ilgililerden cevap bekliyoruz. Lütfen beni akla yakın bir açıklamayla şaşırtsınlar.
Efendim, Şaban Dişli AKP’nin MYK üyeliğinden ve genel başkan yardımcılığından nihayet istifa etmiş. Bugüne kadar AKP’de önemli yanlışları, ihmalleri ve hatta yolsuzlukları olanlar hep korunmuş, daha da ötesi “zirvelere” taşınmıştı.Bu kez hepsinin üzerine tüy dikeceği, unutturulamayacağı anlaşılmış olmalı ki istifadan kaçamadı Dişli... Ama dişleri ve de “dişledikleri” yerinde duruyor yine de...Partideki görevlerinden istifa etmesine rağmen milletvekilliği duruyor. Bu nedenle “dokunulmazlığı” da durduğu için yargı süreci başlatılamıyor.AKP içinde, Başbakan’ın rızası dışında konuşmaları, yani ifade özgürlüğü haklarını -hem de bir milletvekili olarak- kullanmaları nedeniyle partiden çıkarılan veya çıkmaya zorlanan isimler oldu. Şaban Dişli ise belgeli, ispatlı bir rüşvet olayı dünyaya ilan edilmişken, İngiliz basını bile (TESCO’ya rağmen) bunu “akıl almaz bir siyasi rüşvet skandalı” olarak vermişken Dişli halen AKP milletvekili olarak yerinde duruyor. AKP’den istifası istenmiyor. Dokunulmazlığı ne şekilde olursa olsun kaldırılarak yargıya hesap vermesi sağlanmıyor.Üstüne üstlük bu bey, partiden aldığı cesaretle hâlâ dehşet verici, belgeli bir skandalı “iftira siyaseti, haksız saldırı, yargısız infaz” gibi sözlerle geçiştirmeye çalışabiliyor... Madem ki iftiradır, “yargısız infaz”dır, buyursun şimdi gerçekten “yargılı infaz”a...Lafla kalmasınlar, açsınlar yargının önünü... “Yetim hakkını yedirmeyiz” nutukları atarken içlerinde yetim hakkını löpür löpür götürenlerin hesap vermesini, cezasını çekmesini sağlasınlar.“Kayıp trilyon” diye trilyonları yiyenlere, “yoksula yardım” diye halkın parasını toplayıp zimmete geçirenlere, yalnız bu kuşağa değil, gelecek kuşaklara da ait olan arazileri rüşvet karşılığı peşkeş çekenlere ve çektirenlere arka çıkmasınlar.Şaban Dişli’nin aldığı para nerede? Mal varlığındaki artış nedir? İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde “3 günde 11 trilyonluk rant”lara nasıl göz yumuluyor? Topbaş’ın bu olaylardaki sorumluluğunun hesabı sorulmayacak mı?AKP Şaban Dişli’yi yalnızca MYK ve Genel Başkan Yardımcılığı’ndan istifa ettirerek bu işi bitmiş sayamaz. Belediye uzantısının ve kayıp trilyonların nerelere gittiğinin hesabını da vermek zorundadır.Türkiye için ne acı, ne üzücü bir durum: “Tencere dibin kara, seninki benden kara” siyaseti hiç bitmiyor.Gelen gideni hiç aratmıyor, aynı yolsuzluklar “küstahlık dozu artarak” devam ediyor.Kemal Kılıçdaroğlu, Dişli olayında ülkeye son derece yararlı bir çalışma ortaya koydu. Bununla birlikte, dertlere deva olacak düzgün bir alternatif ortaya çıkmadıkça sorun bitmeyecek gibi görünüyor.*****“Baba beni bırakma”Okullar açıldı, ilköğretim birinci sınıfa başlayan minikler ilk gün anne ve babalarından ayrılmamak için “anne beni bırakma”, “baba beni bırakma” diye gözyaşı döktüler. Onların göz yaşları fazla önemli değil, birkaç güne geçer ama depreme dayanıksız olduğu belirlenen ve güçlendirilmeden açılmasına göz yumulan Reşat Nuri Güntekin İlköğretim Okulu’nda “Baba beni bırakma” diyen çocuklara kulak vermek gerek.Çocuklar doğruyu seslendiriyorlar, babaları onları büyük bir tehlikenin içine bırakmamalı ve Bakanlığa toplu tepki göstermeli.Dünyanın neresinde “Eğitim” den sorumlu Bakan’ın “riskli” bulduğu bir okulun açılmasına “Eğitim”den sorumlu Bakanlık izin verir, tarihte hiç örneği görüldü mü acaba?*****Deniz Feneri’nin iftar yardımıDüşünün, dile kolay Almanya’da insanların dişinden tırnağından, emeğinden, çocuğunun rızkından arttırdığı 41 milyon euroyu “yardım” diye toplayan Deniz Feneri Derneği bunun 20 milyon euroya yakın kısmını hüpletmiş.Kibar söylenişi “amaç dışı kullanım”... Artık hangi amaca hizmet ettiyse, o bilinmiyor. Erbakan ve şürekasının 1 trilyonu “amaç dışı” kullanması gibi... Adına “kayıp” deniyor şimdilerde...Ve bu Dernek Başkanı’nın bile itiraf ettiği yolsuzluğu yapan Deniz Feneri bir de bakıyorsunuz Ramazan’da iftar yardımı için para bağışlayan, erzak dağıtan (ve sanıyorum hepsi iktidar himayesinde, iktidara yakın) dernekler arasında...Hakkında yolsuzluk davası yürüyen ve iddiaları kendisi doğrulayan Dernek sözüm ona yoksul yardımı yapıyor.Bu yardım haram mıdır, helal mi?Engellenmeli midir, engellenmemeli mi?Hem siz düşünün, hem de ilgili savcılıklar düşünsün bence!
Eski ve yeni Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile İlker Başbuğ’un devir teslim törenindeki konuşmalarını okurken iki noktada ‘ZINK’ diye durakladım.Birincisi Org. İlker Başbuğ’un “endişe” ile ilgili cümlesiydi“Toplumun bir kesimi yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dinî düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte ve gelişmelerden endişe duymaktadır.” Öncelikle Sayın Başbuğ’un yeni görevini kutlarım ve onun döneminde de TSK’nın “en güvenilir kurum” olarak kalmasını dilerim ama yukardaki cümlenin anlatmak istediği durumu yanlış ifade ettiğini düşünüyorum. Ki bu, zaten doğruların bile tepetaklak edilerek yanlış hale getirildiği günlerde son derece önemli bence... Türkiye’de yaşanan şey, doğal bir “yeni kültürel kimlik” aşaması değil... Necmettin Erbakan döneminde bilinçli olarak ve siyasi rant amacıyla başlatılan bir Araplaştırma, Arap örf ve adetlerini Türkiye’de yaygınlaştırma, oy uğruna toplumu din ekseninde bölme sürecidir.Yaşanan, Humeyni’ye, yaptığı devrime, kurduğu dikta tarzı dinî yönetime hayranlık duyanların İran, Suudi Arabistan, Malezya gibi ülkelerdeki yaşam tarzını Türkiye’de görmek isteyenlerin bu isteği sanki Türkiye dini, inancı yeni keşfetmiş, dindarlık yeni bir kavrammış gibi cumhuriyete, laik rejime ve bu rejimin korunması gerektiğine inanan kurum ve kesimlere tepki göstererek, onları “dine, dindarlara karşı” gibi empoze ederek uygulamaya koymasıdır.Yoksa bu ülkede “dini düşünceler”in yeri her zaman ayrıdır, din her zaman önemli ve ağırlıklı olarak yaşamda yerini almıştır. Ama tabii her vatandaşın dinini, inancını (hangi din ve inanç olursa olsun) devletten bağımsız olarak yaşaması, belli bir kitlenin belli bir dini (çoğunluğun dini olsa bile) devlete ve devlet tarafından dayatmasına izin verilmemesidir temel olan... Bunun aksini uygulayan rejimlerde gelinen noktayı sık sık duyuyor, görüyoruz. KAYGILARI TSK GİDEREMEZKısacası, konunun özeti Sayın Başbuğ’un vurguladığı “dinî düşüncelere ağırlık verilmesi” değil. Dinî baskı rejimlerindekine benzer uygulamaların yavaş yavaş, belediyelerden, siyasetçilerden, kadrolaşmalardan, kanun değişikliklerinden başlayarak yaygınlaştırılmasıdır.Yaşar Büyükanıt’ın veda konuşmasında “Her fırsatta TSK’ya ve onun mensuplarına karşı seviyesiz saldırılar yapılmaktadır. Bunlar bizi belki incitebilir ama hiçbir şekilde Türk ulusunun TSK’ya beslediği güveni sarsamaz” girişiyle başladığı cümle ise şöyleydi: “Yarınlarımız için kaygılanmanız da yersizdir. TSK, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olan TC’nin sonsuza kadar teminatı olmaya devam edecektir.” İşte bu da yanlış bir cümle (daha doğrusu 2 cümle)... Türkiye’nin yarınlarının teminatı artık daha büyük ölçüde sivil irade, vatandaşların kararı, gayreti, iradesi olmalıdır. Kaygılanacak bir durum varsa, bırakın kaygılansınlar ve doğru kararı vermelerinin, siyasi yalanlara, propagandalara, din üzerinden yapılan polemiklere inanmak yerine gerçeği görmelerinin gelecekleri açısından ne kadar önemli olduğunu fark etsinler.Asıl teminat budur. 22 Temmuz öncesi yapılan tek bir yazılı açıklamanın “muhtıra” gibi alındığını ve seçim sonuçlarını etkilediğini kendileri de gördüler.Umarız İlker Başbuğ gereksiz konuşma ve açıklamalarla TSK’nın tartışılır hale getirilmeyeceği bir dönemin Genelkurmay Başkanı olur, bunu bekliyoruz.*****30 Ağustos törenine neden katılmadımGenelkurmay’ın 30 Ağustos davetine katılması için davetiye alan meslektaşlarımızdan “akredite oldum” diye sevinerek törene katılanlar olmuş.Ben de davetiye aldım, çok teşekkürler ama gitmemeyi tercih ettim. Canları istediğinde beni “ordu karşıtı yazarlar” listesine alan ve akreditasyon listesinden çıkaran, istediği zaman da bunun aksini yapan Genelkurmay’ı benim de kendi listemden çıkarmam doğaldır diye düşünüyorum.Bundan sonra böyle listeler hazırlamazlarsa belki zaman içinde ben de TSK’yı yeniden akredite edebilirim.Bu arada TSK’nın “en güvenilir kurum” olmasından mutluluk duyduğumu ve yıpratılmasına her zaman karşı çıkacağımı bir kez daha tekrarlamış olayım.*****“Çok çocuk” böyle doyar!Ne AKP’lisi, ne CHP’lisi, ne DTP’lisi... Hiçbir belediyenin “en yoksul aileler” dışındakilere Ramazan’da erzak dağıtma, lüks iftar çadırları kurma hakkı yok.Neymiş efendim “yerel seçimlere hazırlanan belediyeler kesenin ağzını açmış”... Hangi kese bu benim, senin, onun, emeğiyle çalışan, kazanan insanların paralarından oluşan kese... Ama belediyeler sanki babalarından miras kalmış gibi, partilerinin parasıymış gibi keseyi “bol keseden” dağıtıyorlar.Bu lüks çadırlarda hiç de yoksul olmayanların da ailece iftar açtığı, evlerindeki masrafı kısmak için çadıra koştuğu defalarca yazıldı. 3 büyük kentte 6 milyon 204 bin kişinin bir ay doyurulmasının, yüzbinlerce erzak paketi dağıtılmasının faturası sadece İstanbul için 4 milyon 205 bin YTL imiş.Bir ayda yiyecek olarak dağıttıkları trilyonları iş sahası yaratmak için yatırım olarak kullansalar, yandaşlara peşkeş çekmeden dürüstçe “halka dönmesini” sağlasalar, ülkeyi kalkındırsalar milletin iftar paketine, çadırına ihtiyacı kalmazdı.Ama işte milyonlarca işsizi, yoksulu olan ülkede çözüm yaratacağınıza hâlâ “çok çocuk doğurun” deyip durursanız sonunda o “çok çocuklara” iftarlık dağıtarak göz boyama, oy kazanma fırsatı ortaya çıkıyor.Biz de milletçe buna aldanıyoruz. Biz aldandıkça onlar “işi büyütüyorlar”.Gerçekleri görelim artık... Hepinize hayırlı bir Ramazan diliyorum.
Doğu ve Güneydoğu’da genç kızların, kadınların namus, töre denerek sinemaya, çarşıya gitmesinin bile ölüm nedeni yapıldığını biliyorsunuz.Canlı canlı üzerinden traktör geçirilerek öldürülen, azgın nehirlere atılan, kurbanlık koyun gibi kesilen kızların hikâyelerini de çok duydunuz. Hatta evlenip çocuk sahibi olan kadınları aileleri ile birlikte “töre” diye yok ettiler.Çoğunu 18 yaş altı kardeşlere, akrabalara öldürterek hak ettikleri cezayı almamalarını sağladılar. Ve zaten bugüne kadar kadınlara karşı işlenmiş suçların hiçbiri, töre cinayetleri dahil adaleti sağlayacak şekilde cezalandırılmadı.Şimdi de Yargıtay töre cinayetlerinde aile meclisi kararı alınmış olmasını, bunun da kesin ve inandırıcı kanıtı olmasını şart koşmuş. Bu durumda ceza daha da hafifleyeceği gibi, azmettirenler de kurtulacaklar.Nasıl olurmuş kesin kanıt onu da açıklamaları lazım aile meclisi karar verirken videoya mı çekecekler? Yoksa kararla ilgili imzalı belge mi bekliyorlar?Hayret doğrusu!.. Daha önce başka kararlarda da yazmıştım, Yargıtay’ın kadınlara bir husumeti mi var acaba?Yoksa eğer, bu nasıl karardır?**** Herkes aklını mı kaçırdı?Aradan birkaç gün geçti ama bu da atlanacak bir haber değil... İzmir’de Bornova Belediyesi’nin bir açılış töreninde CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen’le törenin sunucusu Erhan Öner arasında -sebepsiz- bir tartışma çıkmış.Sonuçta, hiçbir suçu olmadığı halde -olsa da yapılan mazur görülemez- sunucu Erhan Öner Sevigen’in yanındaki bir takım saygısızlar tarafından tartaklanmış. Resmen ellerine, kollarına vurmuşlar.Mehmet Sevigen ise noktayı koymuş, çenesini eliyle iterek “Çekil şurdan be” demiş. Bunlar üzerine Öner’in tansiyonu çıkmış, hastanelik olmuş.Kim olursa olsun, yapılan şey psikolojik ve fiziksel şiddet uygulamaktır, suçtur ve normal şartlarda Sevigen bunun hesabını vermek zorundadır.Erhan Öner “yasal yola başvuracağını” söylüyor, kesin vurmalıdır.Herkes bu ülkede başkalarına saygılı olmayı öğrensin çalan da, şiddet uygulayan da, halkı yalanlarla uyutanlar da cezasını çeksin.Yeter artık yahu, toptan aklını mı kaçırdı bunlar?
Bizden daha demokrat olduğunu iddia etmekle birlikte “demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü” gibi kavramları yalnız işine geldiği konularda hatırlayanlara zaman zaman sorular yöneltirim biliyorsunuz.Cevap hiç gelmez ama sorarım yine de... Sormak bile rahatlatıyor.Örneğin “Anayasa değişsin deyip duruyorsunuz ama ‘hükümetin ve cumhurbaşkanının af yetkisi’ yargı bağımsızlığına, adalete aykırı bir yetkidir, bunun durdurulmasına neden hiç değinmiyorsunuz” sorusu cevaplanması gereken bir sorudur.Yazdıklarını hiç gördünüz mü?Özellikle iktidar medyasında bu konulara ve son yolsuzluklara karşı çıkıldığını hiç gördünüz, duydunuz mu?Onlar ezberlerini hiç bozmadan ve artık ortadan kalkmış olan “medyanın asli görevi”ni hiç hatırlamadan, gözleri kapalı destek verir ve eleştirenlere saldırırlar, olan budur.Yargı, ordu, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, medya bol bol nasibini alıyor bu saldırılardan... Yıpratılmadık kurum kalmadı üzerinize afiyet.Çok önemli konulardan biri hakimlerin yalnızca iktidar tarafından seçilmesi için Hakimler ve Savcılar Kanunu’nda yapılan değişiklik... Her ne kadar “demokratlar”dan hiçbir itiraz gelmediyse de bu üzerinde ciddiyetle durulması, eleştirilip sorulması gereken bir konu. Geçtiğimiz yıl iktidar “hakim adaylarını tek başına kendisinin belirlemesi” için kanunu değiştirerek hakim adaylarının tespitini mülâkata bağladı. Yazılı sınavdan sonra yapılan sözlü sınavı “Adalet Bakanlığı’nın 5 bürokratı” yapıyor ve adayları onlar seçiyorlar. ŞIPIN İŞİ KANUNKanun bir gecede çıktı hatırlayacaksınız, Cumhurbaşkanı Gül de gece yarısı alel acele onayladı... Kendisine “Nasıl bu kadar çabuk inceleyip karar verdiği” sorulunca da “Daha önceden okuduğunu” söyledi.Hiç alışılmış bir durum değildi bu.Gelen eleştirilere “Mülâkat eskiden de vardı” cevabını verdilerse de yine yanlış bilgiydi. Danıştay bunu iptal etmiş, iptal üzerine 2007’de ısrarla yasaya kendileri koymuştu.“Biz hakimleri saptamıyoruz ki, aday saptıyoruz” açıklaması ise “hakimler doğal olarak saptanan adaylar arasından seçildiği için” gerçekten tümüyle uzaktı.Şimdi tekrar bu konuya dönmek gerekiyor, çünkü yakında “Özbudun’un hazırladığı anayasa taslağında geçen Anayasa Mahkemesi üyeleri 17’ye çıkacak, 9’unu parlamento çoğunluğu seçecek” konusu da yeniden gündeme gelebilir.Bu durumda hakimleri, yüksek mahkeme üyelerini de rektörler gibi iktidar seçerse, medyanın çoğunluğu da iktidarın olursa ne tür bir “demokrasi” ortaya çıkar, demokrat arkadaşlara sormak isterdim.
Olayların tam Ramazan’ın başlamasından birkaç gün önceye denk gelmesi çok garip bir tesadüf...Belediye zabıtaları Ankara ve İstanbul’da bugüne kadar görülmemiş şekilde çivili sopalarla, demir çubuklarla, kayalarla, bıçaklarla satıcılara saldırıyor ve onları hastanelik ediyorlar.Hatta bu arada İstanbul’daki olayda zabıtayı uyaran Su Ürünleri Kooperatif Başkanı’na da saldırılmış. Onun dövüldüğünü, kan revan içinde kaldığını görünce araya girmek isteyen besteci-söz yazarı Muzaffer Uludağ’ın kafasında ise odun kırmışlar.Ankara Keçiören’de içki satan büfeciye yapılanlar görüntülerle sabit iki zabıta memurunun çivili sopayla attığı dayaktan büfecinin sağ kurtulmuş olması bile büyük şans.ODTÜ’yü yıkmaktan başka bir şey düşünmeyen Melih Gökçek’in sesi çıkmıyor, Kadir Topbaş ise ABD’nin, Büyükelçisi’ni olayı soruşturmakla görevlendirecek kadar ciddiye aldığı olayı çook çok hafif geçiştiriyor:“Kesinlikle fiziki eylem söz konusu olmamalı, şayet olmuşsa gerekeni yaparız.” “Şayet olmuşsa” ne demek, günlerdir kamera görüntüleri gazetelerde ekranlarda...“Fiziki eylem”, “gerekeni yapmak” ne demek? Zabıtanın görevi adı üstünde zabıt tutmak, denetlemektir, yasalara aykırı bir durum varsa o zaman belediye gerekeni yapar (gerçi artık belediyeler yasalara aykırı işleri kendileri yapıyorlar ama)... Burada ise adamlar fiziki eylemde tavan yapmış, büfeciye çivili sopayla saldırmışlar.Önce derhal belediyeden ihraç edilmeleri, sonra da yargıya sevk edilmeleri gerekir. Ama Kadir Topbaş’ın sözleri, belgeli, ispatlı Şaban Dişli skandalında Başbakan’ın “Yetim hakkı yiyeni aramızda barındırmayız” derken bir yandan da “Parti içinde arkadaşlarımız olayı araştırıyor” demesine benziyor.Yani nedense herkeslerin gördüğü, apaşikâr olayları onlar bir türlü göremiyor, emin olamıyorlar. Bir olsalar adalet yerini bulacak (!) ama...AHLAK POLİSLERİ Mİ GELDİ?İran’da İslâmi baskı rejimi altında vatandaşların “saçın, pantolonun, renkli türbanın, eteğinin, kolunun boyu” diye din ve ahlak polisleri tarafından sürekli taciz edildiklerini biliyoruz. Benzer uygulamaların “Türkiye’ye çok uzak” olduğunu düşünenler YANILMAMAK İÇİN bu zabıta terörü gibi olayları dikkatle izlemeliler.Konu yalnızca içki değildir, aynen olayı gündeme getirmenin “içki savunması” olmadığı gibi... Konu laik ve demokratik bir rejimde insanların din ve inançlarının kararını, ölçüsünü sevabıyla-günahıyla kendilerinin vermesi, kendilerinin belirlemesidir. Sevap işleme özgürlüğü olduğu gibi günah özgürlüğünün de (başkasına zararı dokunmadığı sürece) olmasıdır.İçki içecek-içmeyecek, oruç tutacak-tutmayacak, namaz kılacak-kılmayacak, türban takacak-takmayacak (kamusal alanlar dışında ki o da siyasi İslâm’ın hakim olduğu ülkelerde görülmüş baskıları önlemek üzere konmuş bir sınırlama) bunların kararı vatandaşın özgür iradesine kalmıştır.Burada ise Ramazan öncesi “fiziki güç kullanarak korku salma, korku terörü yaratma” durumu açıkça görülüyor. Bir başka büfe sahibi de bunu açıkça belirtmiş.Şimdi “Ramazan’da restoranlar açık tutulmayacak” dediklerinde buna karşı çıkmak (hayati tehlikeyi düşünmemek) esaslı cesaret istemez mi sizce?Veya örneğin oruç tutmadığını etrafa belli etmek veya bir restorana girip yemek istemek?Bunlar daha başlangıç... Cumhurbaşkanı Gül “içinin çok rahat olduğunu” söylüyor ama acaba milletin içi ne kadar rahat, onu hiç araştırıyor mu?Nasılsa yetkiler padişah yetkisi, keşke padişahlar gibi tebdil-i kıyafet halkın arasına inip bir dinleyiverseler!
Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek uzun süredir kesin kararlı Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin bir kısmını ya yıkacak, ya yıkacak!Yıkamazsa içinden yol geçirerek düzenini bozacak, huzuru kaçıracak...Diyor ki:“ODTÜ istese de istemese de biz bu yolu açacağız... Çalışmalarla birlikte vatandaş ODTÜ’den girecek ve Konya yolunda Çırağan Lokantası’ndan çıkacak. Büyük rahatlama olacak.” “Büyük bir rahatlama” olacağı kesin de bu, sonuçta vatandaşa yarım saatlik bir fark yaratacak yol değişikliğinden, Çırağan Lokantası’na çabuk çıkmaktan değil, başka yönlerden olacak herhalde (hep laf oyunu, hep tribünlere oynamak başka bir şey değil)...Örneğin, bir kısmı (Akdeniz Üniversitesi gibi) rektörleri değiştirilip kendi görüşlerine getirilen “laik rejime Atatürk ilke ve devrimlerine saygılı, din istismarına izin vermeyen” üniversitelerde artık rahatlamaları gibi...Rektörü “henüz” değişmeyen aynı çizgideki diğer üniversiteleri, özellikle ODTÜ gibi önemli, büyük, etkili üniversiteleri ise başka metotlarla rahatlatacaklar.Bu aynen görevini yaparak gerçekleri dile getiren “lüks araçlar arttı, eksilmedi, israf eskisinden farksız devam ediyor” diyen Bakanlık Başmüfettişini Polatlı’ya sürmek, rejimin altının oyulmasına karşı çıkan rektörleri görevden almak, en çok oyu alan ve fakat yine rejimi korumaya kararlı rektör adaylarını atamayarak “olacakları diğer adaylara göstermek ve ders vermek” gibi bir şey...ODTÜ’yü yıkmaya veya içinden otoyol geçirerek kontrolsüz bir kargaşa ortamına sürüklemeye çalışarak da aynı çizgideki diğer üniversitelere mesaj veriliyor:“Konuşmayın yıkarım. Yıkamazsam bozarım.” Melih Gökçek ODTÜ’yü hayatında hiç gördü mü ondan da şüphe ediyorum. Çünkü bırakın dev binaların, anfitiyatroların yer aldığı bu muhteşem kampüsü, hiçbir üniversite veya okul kampüsünün içinden anayol geçirilmesi düşünülemez.Gökçek üniversite yıkmayı Türkbükü’ndeki iskeleleri yıkmaya benzetiyor galiba ama komik olmasın alakâsı yok. Bugüne kadar toplumun yüzbinlerce gencinin en üst düzeyde yüksek eğitimini sağlayan ve gelecekte de milyonlarınkini sağlayacak olan, büyük emekler ve büyük paralar karşılığında kurulmuş, uluslararası nitelikte başarılı bir üniversiteye bu yapılamaz.Söyleyince kızıyorlar ama işte AKP iktidarının en büyük yanlışlarından biri bu gücü eline geçirince kendilerini padişah yetkileriyle donatılmış sanmaları...Melih Bey madem ki “YIKMAYA” bu kadar meraklı, hemen siyasete girip İmar İskan Bakanı olsun. Türkiye’de, özellikle Bodrum, Kuşadası, Antalya gibi sahil kentlerinde yıkılacak öyle çok yapı var ki... En turistik, en güzel koylara kale gibi dikilmiş saçma sapan oteller, nasıl izin verildiği anlaşılmayan çarpık çurpuk binalar, yanan ormanların yerine yenisi dikileceğine holdinglere otel için tahsis edilmesi gibi konular onu bekliyor...Adını tarihe “görüşünü beğenmediği üniversiteyi yıkan (veya içinden yol geçiren) belediye başkanı” olarak yazdırmaya kararlıysa bilemeyiz tabii!Ankara Belediye Başkanı’nın bu “düşmanca kutuplaşmayı körükleme” hevesinden yol yakınken vazgeçmesi gerekiyor.