Ergenekon, gel dama kon”... Artık ‘Alfabe’ye bu tür tekerlemeler koymanın zamanı geldi bence, Ergenekon’un gerektiği anda kullanılacak bir “siyasi silah” olduğunu görmemek için herhalde kör olmak lazım...Kısa süre önce, kapatma davası açılır açılmaz Ergenekon olayının iktidar medyası tarafından nasıl bir anda patlatıldığını, arkadan AKP iktidarının buna dört elle sarılarak “hangi nedenlerle kapatma davası açıldığının, eylem ve söylemlerin” üstünü örtüverip dikkatleri dağıttığını, gözaltılara o anda hız verilerek gündemin değiştirildiğini bir yazımda hatırlatmıştım. Bunu hatırlatmamın sebebi aynı taktiğin son günlerde tekrarlanıyor olmasıydı...Şaban Dişli olayının arkasından Deniz Feneri skandalının, AKP’yle ilgili diğer yolsuzluk haberlerinin patlak vermesi ve Başbakan’ın “yolsuzlukları gündeme getiren ve gündemde tutan” bağımsız medya kesimine (iktidarla göbek bağı olmayan da diyebilirsiniz) karşı parti ve hükümet boykotu ilan etmesi bırakın genelde toplumu, kendisini yıllardır sıkı şekilde destekleyen çok sayıda köşe yazarını bile isyan ettirdi, biliyorsunuz.Dün Ali Bayramoğlu bile, üstelik Yeni Şafak’ta bile boykotu ve Başbakan’la hükümetin Deniz Feneri yolsuzluğunun üstüne gitmemesini eleştirdi.“Üstüne gitmek” ne kelime, Deniz Feneri’ni korudukları AKP’nin gösterdiği tüm tepkilerden, Cumhurbaşkanı’nın konu kendisine sorulduğunda Alman yargısı tarafından hüküm giymiş sanıklara rağmen “Kimse bir anda suçlu ilan edilemez” veya “Bunlar siyasi konular” demesinden de anlaşıldığı gibi ortadaydı... Ortadadır.Şimdi tabii, işler arap saçına dönünce ve yandaş medya ve yazarlar dahil herkes ayağa kalkınca ortaya yeniden büyük bir haber (!) çıkmalı ki o olaylar unutulsun.Ve, vee önce 4 teğmenle, Nurseli İdiz’le filan başlayıp dikkatleri uyandırarak arkadan yine asıl bomba geldi... “Biz kaç kişiyiz” hareketinin de lideri olan gazeteci Tuncay Özkan, evi polis tarafından didik didik aranırken gözaltına alındı (Ergenekon’la ilgili diyerek sorgulanan herkesin evi aranırken, Alman savcının isimlerini verdiği ve “asıl suçlu bunlar” dediği Deniz Feneri faillerinin evleri neden aranmaz merak etmiyor musunuz?)Komik nedenlerle, ellerinde kanıt olmadığı halde evlerini arayıp gözaltına aldıkları kişilerin bazılarını hemen bırakıyorlar. Türkiye hukuk devleti olmaktan da çıkarılmış hale gelmese buna imkan olabilir mi? Bir AKP milletvekilinin, en büyük yayın grubu patronuna “Bir sabah 6’da sizi evinizden alıp götürebilirler” benzeri sözler sarf etmesinin imkanı olabilir mi? Tabii ki olamaz. Olamayacağı, bütün bu gelişmeler hukuksuzluğun ta kendisi olduğu için artık kafası çalışan, akla mantığa sahip herkes Ergenekon davasının ciddiyetini tümüyle kaybettiğine ve siyaseten kullanılan bir malzeme olduğuna inanmaktadır.FEHMİ KORU YİNE BİLDİNe birilerine “Danıştay suikastını da Ergenekon yaptırdı” dedirtmeleri (her kim yapıyorsa bunu), ne Ergenekon suikast listelerine “her kesimden isimler koymaları”, ne Ergenekon damgasını dinciye de, ulusalcıya da, yalnızca “Atatürk’e, onun kurduğu ve laik rejime saygılı” vatandaşlara da yapıştırmaları kimseyi aldatamıyor, inandıramıyor.Öyle bir hale getirdiler ki işi, Türkiye’de kim bir cinayet işlese “sorumlusu Ergenekon” denecek, var mı böyle hikâye?Özkan’ın tam şu sırada gözaltına alınması, “Deniz Feneri yolsuzluğu ile iktidarın onu savunmaya geçmesi”nin üzerini kapatacak.Bir süre önce TV’de “Seni niye gözaltına almadılar” sorusuna: “Zamanı var, alırlar merak etmeyin. Fehmi Koru’nun her dediği çıktı, Ergenekon’da verdiği isimlerin hepsi tutuklandı, bir tek bende yanıldı” demişti Tuncay Özkan.Nasıl oluyor da (!) bu kadar iyi biliyorsa “iktidara en yakın gazeteci Koru” burada da yanılmamış işte, ancak zamanı gelmiş Özkan’ın bugüne saklamışlar! ***** Aman durun!Sevgİlİ okurlarıma, yardımsever insanlara hemen duyurmam gereken bir haber var. Size yarın etraflıca anlatacağım ama şu anda derhal verdiğim hesap numarasına para yatırmayı durdurun. Olay, Valilik’ten gelen belge dahil tamamen bir sahtekarlık hikâyesi, yapan ise huzurevinde yaşayan bir sabıkalıymış. Yaşadığım şoku tahmin edemezsiniz. Para yatıran yardımsever okurlarımız sakın merak etmesinler, paraları kuruşuna kadar banka tarafından kendilerine ödenecek. Ama şu andan itibaren sakın kimse para yatırmasın!
Şerefsiz” aşağı, “şerefsiz” yukarı... Başbakan ve arkadaşları önüne gelene şerefsiz diye haykırıyor, CHP Genel Başkanı bu hakaretlere, küfürlere haklı olarak tepki gösterip “Başkalarını şerefsizlikle suçlayanlar aslında ona en çok muhtaç olanlardır. En büyük şerefsizlik yolsuzlukları korumaktır” diyor, hâlâ istifa etmeyen RTÜK Başkanı “İspatlayamayan şerefsizdir, haysiyetsizdir”i tekrarlayıp duruyor.Yine korku tünelindeyiz, hiç çıkamayacak mıyız biz burdan, ne kadermiş yahu!! Ben hayatımda Türkiye’den başka hiçbir ülkenin siyasetçi veya bürokratlarının, hele de başbakanının muhataplarını şerefsizlikle, haysiyetsizlikle suçladığını duymadım, duyan var mı?Düşünün, bir zamanlar dünya gözünde saygın bir yeri olan Türk toplumunun imajı bir yandan “konukseverliği, cesareti” yerine ardı ardına turistlere tecavüz haberleriyle, bir yandan köktendinci terör örgütleriyle ilişki veya PKK terörü haberleriyle, diğer yanda uluslararası yardım dolandırıcılığı skandallarıyla yerle bir ediliyor. Türkiye içinde neler olduğuna bakanlar ise birbirine “şerefsiz, haysiyetsiz” yarışına girmiş, küfür-hakaret gırla giden siyasetçi kavgalarıyla karşılaşıyorlar.Açıkçası ben çok utanıyorum bir vatandaş olarak, aynı duyguyu paylaşan milyonlarca insan olduğundan da şüphe etmiyorum.Ortada Alman Savcı’nın “Almanya’daki en büyük bağış yolsuzluğu” dediği bir uluslararası skandal var... Savcı “Asıl faillerin, soygunun elebaşlarının Türkiye’de olduğunu” açıkça vurguluyor, yolsuzluğun Almanya’daki sanıkları hüküm giyiyor... Böyle bir büyük rezalette iktidarı, muhalefeti bir olup yargıyla el ele, Türkiye’deki suçluların derhal adalete hesap vermesini sağlamalı iken memlekette kıyamet kopuyor.DÜNYA TARİHİNDE İLK KEZÜlkenin bunca sorunu varken ekonomistler “kriz kapıda” diye bağırır, hastanelerde ihmalden bebeklerin 10’u bir günde ölür, ülke soyguncu, tecavüzcü ve katiller cenneti haline dönerken iktidar işi gücü bırakmış yolsuzlukların üstüne giden “AKP medyası dışındaki” medya kesimine, muhalefete, konuşan ve tepki gösteren herkese savaş açıyor.Dünya tarihinde ilk kez bir ülke başbakanı kendi hükümetini, partisini, halkı “medyaya boykot”a çağırarak hem hukuk, hem demokrasi açısından suç işliyor...Dün İzmir’in Aliağa ilçesinde AKP’li Belediye Başkanı Tansu Kaya ile AKP’li Belediye Meclisi üyesi Şafi Teymur’un birbirlerine “şantajcı”, “hırsız” hakaretlerinde bulunduğu kavganın haberi vardı gazetede.AKP’li Meclis üyesi, AKP’li Başkan’ı (ihale yolsuzlukları, yine toplanan paraların ve 40 hizmet takip fişinin kaybedilmesi gibi) ciddi yolsuzluk iddialarıyla suçluyordu.İktidar ve Başbakan kendi gazeteleri dışındaki, bu haberleri verebilecek gazeteleri okumazsa AKP’yle ilgili diğer yolsuzlukları, kendi içinde “şerefsiz” kavgası yapanları nasıl duyacak?*****Ziraat Bankası engellemesin!Üniversiteli iki kız kardeşe yardım için Balıkesir Ziraat Bankası’nda verdiğim hesap numarasına para yatırmak isteyen hayırsever vatandaşlar bankada bin türlü zorlukla karşılaştıklarını bildiriyorlar.Vali Yardımcısı Mustafa Erdoğan’dan açıklama geldi, ben de buna güvenerek hesap numarasını yazdım, daha ne istiyorlar anlamıyorum.Hesap öğrencilerin kendi adına değil babaları Mehmet Bey adına açılmış, yardım yapacak olanların isimde şaşırmamalarını, Ziraat Bankası’ndan da zorluk çıkarmamalarını rica ediyorum.Bu öğrencilerin acelesi var, harç yatıracak, kitap alacaklar, lütfen!
Aslında sayıları o kadar çok ki... Üniversite kazanıp da harç yatıracak, okumasına yetecek parası olmayan... Veya üniversite mezunu olduğu halde işsiz gezen bunalımda gençlerin...Perşembe günü gazetede seyyar satıcı babasının “Maddi imkanımız yetersiz, seni artık okutamayacağız” dediği 15 yaşındaki “okumayı çok isteyen” genç kızın intihar haberini okuyunca inanın bana önce hırsımdan ağladım... Sonra üzüntüden kahroldum.Bu ülkede böyle çaresiz aileler, ümitsiz gençler (binlerce, milyonlarcası) yaşarken o insanların hakkına tecavüz edenleri (Şaban Dişli’sinden, Deniz Feneri’ne, yolsuzluk yapan belediyelerine, ihale yolsuzluklarına kadar) koruyanlar, Abdüllatif Şener’in de söz ettiği “bir günde, bir imzada yandaş zengin yaratanlar” yedikleri kul hakkının hesabını er geç vereceklerdir.Kur’an’da bütün günahların değil ancak bir kısım günahların affedileceği, “kul hakkı”nda ise hak sahibi razı olmadıkça affedilmeyeceği bildirilmiştir. Türkiye’de yapılan her siyasi yolsuzluk “vatandaşların hakkını yemek”ten başka bir şey değildir. Bugün din, inanç istismarıyla, “dindar dayanışması” aldatmacasıyla masum insanlardan topladıkları paraları hortumlayanlar günahların en büyüğünü işlemişlerdir.Umarız hepsi cezalarını önce bu dünyada adalete hesap vererek çekerler.YARDIM BEKLEYEN ÖĞRENCİLERŞimdi gelelim uzun süredir sormakta olduğunuz, üniversite sınavlarında başarılı olup da maddi sıkıntı nedeniyle okuyamayan, babaları geçirdiği trafik kazası sonunda felç olan iki kız kardeşe...Aranızda parasal imkanı kadar “altın gibi kalbi” de olan öyle çok insan var ki... Ben ‘önce araştırıp sonra size hesap numarası bildireceğim’ dedim ama onlar haftalardır sorup duruyorlar. Hepsine iki kız kardeş adına ve kendi adıma sonsuz teşekkürler.Balıkesir Valiliği’nden, Vali Yardımcısı Mustafa Erdoğan açıklamayı gönderdi: 4 kişilik aile devletin bağladığı 254 YTL ile geçiniyor, aylık olarak 120 YTL ev kirası, elektrik, su parası ödüyor (bir dakika, izninizle yine ağlıyorum)...Hesap numarası: Balıkesir Ziraat Bankası 0045-07230523-5004Valilik, bir aylık süre içinde yardımların tamamlanması gerektiğini bildiriyor.İki sevgili öğrencinin başarılarını kutluyor, devamını diliyorum. İnşallah morallerini hiç bozmadan mesleklerini ele alıp, zor günlerini unutur, ailelerini de kendileriyle birlikte mutlu ederler.(Not: Babanın ve öğrencilerin adını, üzülmelerine fırsat vermemek için gizli tutuyorum.) *****Cumhurbaşkanı Alman yargısını neden “yok” sayıyor? Gazetecilerin kendisine Deniz Feneri ile Başbakan’ın medya boykutu hakkında sorduğu sorulara Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “Bu siyasi konulara benim Cumhurbaşkanı olarak girmem doğru olmaz” dedikten sonra “kimsenin birdenbire suçlu ilan edilemeyeceğini” söylemiş.Deniz Feneri olayının “halkın yardımlaşma duygusuna zarar vermemesini istediğini” de sözlerine eklemiş. Başbakan’ın, hiçbir mantığın kabul etmeyeceği “AKP medyası dışındaki medyayı boykot” çağrısı “siyasi bir skandaldır” tamam ama demek ki uluslararası Deniz Feneri yolsuzluğu da Cumhurbaşkanı’na göre “siyasi konu” imiş. Hangi bakımdan siyasi acaba siyaseten Alman yargısına yapılan baskı açısından mı?Öte yanda Alman mahkemelerinde sonuçlanan bir dava, hüküm giyen suçlular olmasına rağmen “kimsenin birdenbire suçlu ilan edilemeyeceğini” söylemesi -onun da suçlulara ve bu büyük dolandırıcılığa arka çıkıyor anlamı taşıyabilmesi açısından da- çok ilginç. Ayrıca, demek Türkiye Cumhurbaşkanı Alman yargısını ve onun kararlarını yok sayıyor. Sadece savcı ve hakimleri (yüksek yargı dışında) göbeğinden tümüyle Adalet Bakanı’na bağlı hale getirilen, hata yaptığı anda pasifize edilen veya “sürülen” sistemiyle Türk yargısına mı güveniyor acaba? “Halkın yardımlaşma duygusuna zarar gelmesin” temennisi için ise maalesef ‘geçmiş olsun’ diyeceğim. Bundan sonra ne duygu sömürülerine, ne de Deniz Feneri gibi devlet ödülleri verilen derneklere bile kolay kolay güvenemezler artık... Türk toplumuna, özellikle muhtaç ve eğitimsiz insanlara en büyük kötülük yapıldı! ***** Oh, ne alâ memleket! Almanya’daki Deniz Feneri davasında, toplanan bağış paralarının bir kısmının aktarıldığı belirlenen Kanal 7’de garip (ama hakikaten çok garip) bir sermaye küçültme operasyonu yapılmış.Alman savcının “olayın gerçek sorumluları” olarak gösterdiği isimlerin ortak olduğu şirketin sermayesi 14.6 milyon YTL’den, 403 bin YTL’ye indirilmiş ve 14.2 milyon YTL’lik (trilyonlardan söz ediyoruz) indirimin de ortaklara dağıtılmasına karar verilmiş. Her ne kadar kendileri “ortaklara dağıtılmadığını” söylüyorlarsa da paralar belki de başka isimle kurulacak bir şirkete kolayca aktarılabilecek. Ohh, ne alââ... Lokum gibi demez misiniz? Oturduğun yerde, tek operasyonla, birkaç belge düzenleyerek “din, iman, yardımlaşma” diye binlerce insandan toplanan parayı yok et (!)..Bu operasyon açıkça “hileli sermaye indirimi”dir ve “hileli iflas”tan da hiçbir farkı yoktur.Erbakan’ın kayıp trilyon davasında parti kapatılıp paralar nasıl buharlaştırıldıysa burada da aynı yöntem kullanılmaktadır. Normal bir hukuk devletinde yöneticileri böylesi bir yolsuzluğa bulaşmış bir kanalın hileli sermaye indirimine yargı derhal el koyar, oysa burada indirim bir de üstelik hakim kararıyla yapılıyor. Ne alâ memleket, ne alâ...
Önce şunu açıklığa kavuşturmalıyız Tayyip Erdoğan’ı “AKP Genel Başkanı” olarak mı kabul edelim, yoksa o “Türkiye’nin Başbakanı” mıdır?Her ne kadar kendisi sık sık “koca bir Başbakan” olduğunu hatırlatıyorsa da iktidarla bağlantılı yolsuzluklar konusundaki tutumu da, gerçekleri halka duyurma görevini yerine getiren medya kesimine yaptığı saldırılar da Başbakan değil, adeta “rakip partiye savaş açmış ve kontrolünü de kaybetmiş bir parti başkanı” havasını yansıtıyor.Şaban Dişli’ye dokunulamadı, Deniz Feneri gibi “Almanya’daki en büyük yardım yolsuzluğu” denen dev bir yolsuzluğa önce kendisi karşı çıkmalıyken bu olayın açıklanmasına, Alman Savcı’nın “siyasi ve İslâmi boyutu var” demesine, Alman yargısının açıklamalarını veren gazetelere işi gücü bırakıp tepki cevapları yetiştirdi. Ve bu büyük suçun faillerinden olan Zahid Akman hâlâ yerinde oturuyor, çoğunluğu AKP’lilerde olan RTÜK “istifasına gerek olmadığına” karar vermiş. Gerek olması için ne tür bir suç bekliyorlar acaba?AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 22 Temmuz seçimlerinden sonra “herkesin başbakanı” olacağını, “her kesimi kucaklayacaklarını” söylemişti. Seçimden sadece bir yıl sonra bırakın kucaklamayı, büyük kesimlerle birlikte ülkenin medyasını elinden gelse bir karış suda boğacak.Deniz Feneri sizin mi?Her gün ama her gün ekranlarda olup biteni, “olup biten” yanında olmayanları, dedikoduları, iftiraları da öfke saçarak konuşup duran Tayyip Erdoğan, sanki saklı gizli şeyler varmış gibi “Benim ülkemin insanları birçok gerçeği bilmiyor” dedikten sonra (onları da anlatsa ya, ne duruyor) artık siyasi baskı sınırlarını tümden aşarak Hitler’i hatırlatmış dinleyenlere...“Yazılı görsel medya ne yazarsa yazsın, yeter ki teşkilatımız çalışsın, bizi kimse tutamaz. Yüzde 47-50’nin üstüne rahat çıkarız” dedikten sonra “Partimin mensupları, kampanya yapın, bu gazeteleri evinize sokmayın” diyerek Deniz Feneri ve Şaban Dişli olaylarını açıklayan medyaya karşı “AKP kampanyası” başlatmış.Gerçekten de bugüne kadar her şeyin yazılıp çizildiği hiçbir iktidar döneminde ne iktidar, ne muhalefet böyle bir skandala imza atmamıştı.Ülkenin Başbakan’ı, ülkenin medyasına karşı kampanya başlatıyor. Sanki Deniz Feneri şahsi malıymış da onun davası kendisini sıkıyormuş gibi, yolsuzluklara karşı çıkıp medyayı destekleyeceğine yolsuzlukların ortaya çıkarılmasına sinirleniyor, köpürüyor.Görülmemiş şey doğrusu... Bir daha görülemez de...Demokrasi, buraya kadar!Şimdi tabii ona “en demokrat başbakan”, AKP’ye “en demokrat parti” etiketi yapıştıran AB’nin ve ABD’nin medyalarından, siyasetçilerinden, 22 Temmuz’da “Demokrasi kazandı” diye ekranda göbek atan liberal yazarlardan yorum bekliyoruz.İşte size demokrasi!..Gerçek aslında “görünenden farklıysa” ve üstü Erbakan’ın dediği gibi “çikolata kağıdıyla” kaplanmışsa o kağıt biraz sıyrılınca altından ortaya çıkıverir.Erdoğan’ın demokrasisi de buraya kadar. Eleştiri yapan gazetecilerin köşesini o gün elinden alan, attırabileceği ortam varsa işten attıran, medyayı tehditle iftirayla susturamıyorsa boykot ilan eden siyasetçi, akıllı seçmeni bir daha inandıramaz.Demokrasiye, özgür medyanın özgür bir ülke için önemine inanan ve korunmasına önem veren her vatandaş, bu boykottan sonra inadına Tayyip Bey’in savaş açtığı gazeteleri almalıdır.Bütün bu olanlardan sonra hâlâ “yüzde 50 oy alırım” diyebilen bir başbakan her şeyden önce vatandaşlarının adalet duygusuna ve sağduyusuna hakaret etmektedir.*****Nazlı Hanım’ın düzenlemeden haberi yok!Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Babahan’ın “Biz yazarımızın yazılarına ne müdahale ettik, ne de son verdik, sayfa düzenlemesi yaptık Sevgili Ahmet” şeklinde bir cevap yazması Ahmet Hakan’ı memnun etmiş.Olaya “Ne şahane malzeme” diye bakmadığını söylüyor. Elbette “medya özgürlüğüne iktidar baskısı” açısından bakmıştır, ona şüphe yok.Ama... Ben köşesi başka bir meslektaşımıza Haşmet Babaoğlu’na verildikten birkaç gün sonra Nazlı Hanım’la bir TV programında beraberdim ve ona neler olup bittiğini sordum. O da “Haberinin olmadığını, kendisine bildirilmediğini, açıklama beklediğini” kameranın önünde de söyledi.Şimdi, başka hiçbir yazarla ilgili bir “düzenleme” yapılmazken, tam da Ilıcak’ın samimi ve basın özgürlüğüne saygılı olan her gazetecinin yapması gereken “Şaban Dişli, Zahid Akman ve Deniz Feneri” ile ilgili eleştirilerinin hemen ardından “tek düzenleme” Nazlı Ilıcak’ın köşesinin, sayfasının elinden alınması şeklinde yapılırsa bunun da doğal bir düzenleme olduğuna (‘saflar inanır’ diyeceğim ama Ahmet Hakan bozulur, çünkü hiç de saf değildir kendisi -tam aksine fazla uyanık-) kimsecikler inanmaz.Nazlı Ilıcak bundan sonra Sabah’ın başka bir sayfasında yazmayı sürdürebilir ama genelde AKP’nin, özelde Başbakan’ın, kendilerini yıllarca kayıtsız şartsız desteklemiş yazarlara, hele de Ilıcak gibi deneyimli ve medyanın önemli ismi bir yazara bile, en ufak eleştiride tolerans göstermeyeceği, kendi medyasında yazanları yine kendi buluşu olan “silahşörleri, paralı askerleri” gibi gördüğü açıkça ortaya çıkmıştır.Ergun Babahan’ın bu masalları çocuklara anlatması gerekmektedir.
AKP’ye kapatma davası açılmasının hemen ardından önce iktidar medyası yoğun olarak “derin devlet, Ergenekon” içerikli yazılara başlamış, manşetler atılmış ve kısa süre sonra hükümet aynen gazete köşelerinde yazılanları dile getirerek “Ucu kime varırsa varsın, sonuna kadar gitmek üzere” Ergenekon’a sarılmıştı.Elbette gizli örgütlerin, darbe hazırlığı yapanlar varsa onların ortaya çıkarılması ve yargılanması demokrasiye inanan herkesin onaylayacağı gelişmelerdir. Ama henüz ortada bir iddianame bile yoktu, çoğu kamuya malolmuş isimler gazetecisinden sanayi odası başkanına, emekli orgenerallere kadar çok sayıda insan ne ile suçlandıklarını bile bilmeden gece yarıları evlerinden alındılar, sorgulandılar.Toplumun aşırı tepkisi sonunda bazıları hemen serbest bırakıldı ama büyük bir kısmı tutuklanarak -yine suçunu bilmeden- cezaevinde aylarca bekletildi, hâlâ bekletiliyor.Bu arada ağır şekilde hastalandığı ve tedavisine fırsat verilmediği için Kuddusi Okkır gibi yaşamını kaybedenler, emekli Orgeneral Şener Eruygur gibi beyin kanaması geçirip düşerek boynunu kıranlar oldu.Kapatma davası AKP’nin kapatılmasıyla sonuçlanmayınca Ergenekon olayı birdenbire gündemden düşüverdi. Her nedense artık ne “liberalliği ‘iktidara körü körüne hizmet’le karıştıran” gazete ve yazarların, ne de iktidarın kendisinin eskisi kadar ilgisini çekmiyordu. Tutuklamalar, gözaltına alıp sorgulamalar da durmuştu.“SİYASİ VE İSLÂMİ BOYUT”Nasıl olduysa tam da dün, Alman hakim tarafından “Almanya’daki en büyük bağış skandalı” olarak adlandırılan Deniz Feneri dolandırıcılığı davası sonuçlanıp, oradaki suçlular hüküm giydikten ve “olayın asıl faillerinin Türkiye’de olduğu, toplanan paraların Kanal 7 ve Türkiye’deki bazı şirketlere akıtıldığı” açıklandıktan, bunun basit bir dolandırıcılık eylemi olmadığı, ortada “siyasi ve İslâmi bir ideoloji” bulunduğu bildirildikten sonra (“İslâmi” kelimesi dini veya dindarlığı değil, İran özentisi bir din devletini vurgular) birdenbire “Nurseli İdiz’in Ergenekon kapsamında gözaltına alındığı” haberi geldi.“Ne alâka Nurseli İdiz” demeyin, İdiz Cumhuriyet Kadınları isimli bir projede Atatürk’ü canlandırıyordu. Bu projeyi beğenmediğimi, manken polemikleriyle “Cumhuriyet’in veya kadınlarının” yan yana getirilmemesi gerektiğini ben daha önce yazmıştım. Ama sonuçta Ergenekon’la bağlantıya bakar mısınız?Haydi bırakalım Türk vatandaşlarının ağzına Atatürk’ü, Cumhuriyeti almaktan korkar hale getirilmesini, alanın “Ergenekon” diye gözaltına çekilmesini, Mehmet Barlas’ın bile “Bu Ergenekon işi komediye dönüşüyor, inandırıcılığını yitirdi” demesini, ne ilginç bir zamanlama, dikkatleri başka yöne toplama taktiğidir bu?TÜRKİYE’NİN UTANCIKapatma davası sırasında Ergenekon tutuklamalarının zırvalığı nedeniyle davaya sebep olan olaylar, eylemler, söylemlerin tartışılması unutturulmuştu, şimdi sıra Deniz Feneri’nde mi?Şaban Dişli ve Deniz Feneri skandalları yalnız AKP iktidarının değil, koskoca Türkiye’nin uluslararası boyutta utancıdır. Deniz Feneri’nin Türkiye sorumluları derhal tutuklanmalı, Alman hakimin neden “siyasi ve İslâmi boyutu var” dediği ortaya çıkarılmalı, Şaban Dişli skandalı da savsatılmadan dokunulmazlığı kaldırılarak yargıya teslim edilmelidir.Ergenekon davasının yakın takipçisi olup büyük yolsuzluk suçlularını koruyan bir iktidarın ve Başbakan’ın adil olduğuna kimseyi inandıramazlar artık.“Aklı olan” kimseyi tabii!İşte AKP’ye fırsat, adalet kendilerini bekliyor!
Ben döndüm arkadaşlar (tatilden tabii, başka bir “dönüş” asla olmaz) vatana millete hayırlı, uğurlu olsun...Farkındasınız değil mi, bu memlekette gazeteciye ve genelde “sorumlu, ülke olaylarına duyarlı” her vatandaşa tatil matil haramdır...Tam tatil planlarsınız -ki ben yaz başında çıkmayı planlayıp ancak sonunda gerçekleştirebildim- ertesi gün kıyamet kopar, bin pişman olursunuz bıraktığınıza, bırakacağınıza... Yazmaya 10 günlük bir ara verirken son olarak “Artık Avrupa adaletine muhtacız” başlığıyla Deniz Feneri olayını yazarak bırakmıştım, Adalet Bakanı Şahin’in suçluları koruduğunu yazmıştım ama o arada bırakın Bakan’ı Başbakan’ın kendisi sanki “masum vatandaşları dolandırdığı ve siyasi bağlantıları olduğu Alman mahkemesince kanıtlanmış, Almanya’daki en büyük yardım yolsuzluğu olarak adlandırılan bir suça imza atmış” derneğin eşbaşkanıymış, Türk gazeteleri de yalan haber yazıyorlarmış gibi savunmaya geçti. Savunmayı bırakın, hele de İngiltere gibi adaletin “Kraliçeleri için bile sekmeyeceği, herkese yasaların eşit ve doğru şekilde uygulandığı, hükümetlerin ise basın özgürlüğüne milim müdahale edemeyeceği” bir ülkeden bakıyorsanız (tatilde birkaç gün oradaydım) dehşetengiz görünen bir saldırıya geçti.Bir yandan AB’ye “Madem işi yavaşlatacaktınız kapıyı baştan niye açtınız” diye sitem ediyor ama bırakın daha önceki Anayasa, rejim, yemin tanımadan yapılan hukuksuzlukları, son bir hafta içinde yaptığı konuşmalarda bile hiçbir AB ülkesinde hiçbir başbakanın yapamayacağı, anında demokrasiye inanan tüm vatandaşların ve elbette medyanın toplu olarak ayağa kalkmasına ve istifaya çağırmasına yetecek malzeme var.Düşünün bakın, kendi ülkesinin üniversitesinden yargısına, medyasına kadar tüm sivil, demokratik kurum ve kuruluşlarını sistemli şekilde göbeğinden iktidara bağlı hale getiren, iş dünyasından sivil toplum örgütlerine kadar herkesi maddi-manevi baskıyla ve her yöntemle susturup sindiren bir hükümetin başı elde kalan “susmayacak, biat etmeyecek medya kesimine ve bu medyanın patronuna” savaş açıyor.DEVLET ARTIK BAŞBAKANSanki aynı gazeteciler ve gazeteler bundan önceki hükümetler döneminde Özal’a, Demirel’e, Çiller’e, Yılmaz’a, Erbakan’a karşı görevlerini yapmamışlar, yolsuzlukları yazmamışlar ve yalnızca AKP iktidarının yolsuzluklarını gündeme getirmişler gibi en büyük medya grubunun tüm yazarlarını “patronun silahşörü, paralı askeri” yapıyor.Dokunulmazlığı olmasa veya bir AB ülkesinde olsa o yazarlardan birinin açacağı hakaret davasında böyle bir başbakan kesin olarak kaybetmeye ve cezasını çekmeye mahkumdu. Ama burası Türkiye, vatandaşlarına da, medyaya da küfretseler bile, yolsuzlukları belgeli ispatlı ortada olsa bile o zırh nedeniyle hukuk işlemiyor...Başbakan kendi medyasına hakaretle, iftira ile yetinmedi... En doğal olayları, devlete iletilmiş talepleri (ki asıl sorun Başbakan’ın her tür yetkiyi eline alarak devlet haline getirilmiş olmasıdır) çarpıtarak attığı iftiralardaki gerçekler tek tek ortaya çıkarılmasına ve “açıklayacağım” dediği hiçbir suçlamayı tutturamamasına rağmen tutumunu değiştirmediği gibi Türk basınına yaptığı baskıdan vazgeçmesini isteyen, dünyanın en etkili basın kuruluşu “Uluslararası Basın Enstitüsü”ne (IPI) de “Sen kimsin” diye kafa tutuyor.“Hiçbir evrensel kurala uymayan, AİHM ve IPI dahil herkese hakaret yağdıran sen kimsin” demezler mi ona?Siyasi çıkarlarına uyduğu için kendisini “kapatma davası”nda korumalarına güvenmesin, onlardan uzak olduğu sürece susar veya korurlar da sıra başlarına böyle bir dert almaya gelince, alırlar mı?YA NAZLI ILICAK?Oradan oraya sıçrayan ve hiçbir sıçradığı yerde dikiş tutturamayan Suna Vidinli isimli muhteris hanımın son numarası jurnalcilik aslında Başbakan’a da, ona gözü kapalı biat eden ve bunu liberallik sananlara da ders niteliğinde...O “patronun silahşörü” dediği yazarlar bir restoranda patron hakkında özgürce konuşmuşlar.Ve hepsi köşelerinde yazmaya devam ediyorlar.Ama ya Şaban Dişli, Zahid Akman ve Deniz Feneri konularında mümkün olduğunca nazik bir dille ve ilk kez AKP’ye karşı kısa eleştiriler yapan Nazlı Ilıcak? O aynı durumda değil, köşesi derhal elinden alındı. Bu durumda kim gerçek silahşör, patronun paralı askeri oluyor?Bugüne kadar ülkenin gidişi konusunda yapılan uyarıları dinlemeyenlere acaba iktidarın faşizme kayan baskısının, medya patronu olmasının, özgür medyanın yok edilmesinin sonucunu göstermeye hâlâ yetmiyor mu bu olaylar?Yetmiyorsa daha fazla ne bekliyorlar?
Dün size daha öncede söz ettiğim “Çılgın Günler Türkiye” kitabının ya zarı Kemal Kara’nın yazısını yayınlayacağımı belirtmiştim. İşte o yazı...“Hani politikacılarımız vaatlerde bulunurlar ya, “Türkiye’de işsiz vatandaş kalmayacak”, “Türkiye’de sigortasız vatandaş kalmayacak”, “Türkiye’de evsiz vatandaş kalmayacak. “Memleketimizin hırsızları da sanki yemin etmişler” Türkiye’de soyulmamış vatandaş kalmayacak” diye. Yemin etmiş olmalılar ki beni de soydular. Çünkü ben muhteremlerin soyması gereken en son vatandaştım.Hep, “Beni soymazlar. Neyimi alacaklar ki benim” diyordum. Varımı yoğumu aldılar. Ben gerçi hırsızları takdir ediyorum. Ne diyor Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “İşini iyi yapacaksın. İşinin hakkını vereceksin.” Hırsızlar bunu yapıyorlar. Kimse kusura bakmasın. İyi çalışıyorlar.Benim soyulmam tecavüz gibi bir olay. Yalnız bu benim tecavüze uğramam şeklinde değil tecavüzün bana uğraması şeklinde bir tecavüz. Çünkü olay yeri benim evim. Bu arada tecavüzü de mecaz anlamında kullanıyorum yanlış anlaşılmasın. Tecavüzcüler biliyorsunuz erkekleri pek tercih etmezler. Ayrıca burada hırsızlardan söz ediyoruz. Uzmanlık alanları da farklı.Efendim olaya gelelim. Ben nasıl soyuldum?Öncelikle şunu belirteyim ki benim evin normal hali zaten soyulmuş gibi. Buna rağmen soydular beni. Ben zaten bu yüzden takdir ediyorum adamları. Ayrım yapmıyorlar. Tuttuklarını soyuyorlar. Ayrım yok. Biliyorsunuz bu memleketin başına ne geldiyse iltimastan geldi.Efendim bendeniz genelde salonda yatarım. Ayıptır söylemesi evim de zaten salondan ibarettir. Daire sahibi iki kardeş mahkemelik olunca evi ikiye bölmüşler. Bir önceki ev sahibimle mahkemelik olduğum sırada mahkemede tanımıştım bu ev sahibimi. Dört katlı bir apartmanın dördüncü katında oturmaktayım. Dolayısıyla, “Yaa adamlar dördüncü kata da çıkamazlar ya” diye düşünüp hırsızlara da pek aldırış etmemekteydim.Gelelim mal varlığıma.Bir eski televizyonum, icat eden Amerikalının bile hatırlamayacağı eskilikte bir bilgisayarım ve de bir çekyatım var. Bir de hani şu kapıya gelen üç kağıtçı pazarlamacıların uykusuz olduğum bir sabah bana fahiş fiyatla sattıkları bir mutfak robotum var. Robot parçalar halinde kolide duruyor. Bir gün mutfağım olursa robotu salacam mutfağa ne hali varsa görsün.Neyse efendim hırsız kardeşlerimiz gece eve girmişler. Sabaha karşı. Evde ne var ne yok götürmüşler. Bir tek benim üzerinde yattığım çekyata dokunmamışlar. Ona da not iliştirmişler, “Abi yanlış anlama sen üstünde yatıyorsun diye çalamayacağımızdan değil, şu sıra çekyat gitmiyor piyasada o yüzden almıyoruz. Hem taşıması da zor. Ben sabah bir uyandım ki ev bomboş. Zaten boş olan ev bomboş. Hayret ettim. “Ulan” dedim. “Acaba bu robot. Bu manyak robot gece kendi kendini monte etti de o mu soydu evi?” Burası Türkiye insanın aklına her halt geliyor. Neyse ki hırsızlar telefonla arayınca gerçeği anladım.“Abi” dedi hırsız. “Senin bu robotu monte ettik. Yalnız ufak bir parçası kalmış sende. Unutmuşuz. Çalışmıyor. Adres verelim gönder bize be abi ödemeli gönder biz buradan öderiz. Şimdi parça için tekrar girmeyelim evine. Hem o bölgeyi de bitirdik.” Koliye koyup gönderdim parçayı. Çekyatıma kuruldum. Derin bir nefes aldım. “Oh be” dedim.Türkiye ne kadar gelişti. İnternetten alışveriş yapıyorsun. Meyve sebzen evine geliyor. 112 Acil’i arıyorsun ambulans ayağına geliyor. Tüpçüyü arıyorsun tüpün evinde. Sucuyu arıyorsun suyun evinde. Hırsızı aramıyorsun bile. O da geliyor evine yapıyor soygununu gidiyor. Sevgili okurlarım biliyorsunuz yarından itibaren tatildeyim. Tekrar buluşuncaya kadar hepinize iyi günler diliyorum.
Sonunda Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin de çıkıp resmen “soygun yapmış bir kuruluşu” korudu... Şahin, Bakanlar Kurulu kararıyla “kamu yararına çalışan kuruluş” haline getirilen ve özel haklarla donatılan Deniz Feneri Derneği’nin denetlendiğini, alınan yardımların, banka hesaplarının incelendiğini açıklarken hükümetle ilişkisi nedeniyle kendilerini de çok zor duruma düşüren bu büyük yolsuzluğun ve diğerlerinin utanç verici olduğuna, bundan sonra ayrıcalık tanırken daha iyi inceleyeceklerini ve soygunculara arka çıkmayacaklarına hiç değinmedi.Diğer tarafta ise Frankfurt’taki savcılığın mahkemeye sunduğu iddianamede “bazı sanık ve tanıkların Deniz Feneri Derneği yöneticileriyle AKP’nin yakınlığı konusunda verdikleri bilgiler” yer alıyor, şirket sahiplerinin Türkiye’deki iktidarla iç içe olduğu, milli görüş ve AKP siyasetine sıkı sıkıya bağlı olduğu bildiriliyor.Buna ilaveten “Türk hükümeti tarafından Almanya’daki soruşturmalara siyasi etki yapılmaya çalışıldığı” da anlatılıyor. Deniz Feneri ve benzeri bazı kuruluşlara özel haklar tanındığı, din ve duygu sömürüsüyle ve iktidarın himayesinde son yıllarda aşırı zenginleştikleri hep söyleniyordu ama gelin görün ki ortaya çıkması için Almanya mahkemelerinin el atması ve elbette korkusuzca gerçekleri yüzlerine vurması gerekiyormuş. KİME İNANSIN BU MİLLET?AKP’nin iktidar olma nedeni “insanların dinî duygularından siyasi olarak yararlanması” dışında halkın daha önceki iktidarların hatalarından bıkmış olması ve yeni bir ümit ışığı araması idi. Belki artık yolsuzluklar bitecek, işsizlik, yoksulluk azalacak, bu iktidar yalnızca ülkenin, toplumun çıkarlarını gözetecekti. Oysa AKP iktidarının her söylemi ve her icraatı Türkiye’yi kendi istediği yönde “dönüştürmeye” yönelik olduğu gibi hiçbir olumsuzlukta eksilme olmadı, tam aksine ülke eskisinden beter hale geldi. Son yıllarda “kadrolaşma ve yargı dahil tüm kurumları ele geçirme çılgınlığı” öyle boyutlarda ve öyle fütursuzca yürütülüyor ki artık Türkiye’de yasa dışı, ahlak dışı bir şey olup olmadığını anlamak imkansız... Anlaşılsa bile (kanunda yaptıkları değişiklikle) Adalet Bakanlığı tarafından seçilen, iktidar baskısı altında rehin durumundaki hakim ve savcılarla suçluların cezalandırılması çok zor.Denetlemelerin ve haklarındaki tüm kararların da aynı Bakanlığa ait olması yargının elini iyice bağlıyor. Nitekim Almanya’daki soruşturmaya bile hükümet tarafından yapılmak istenen siyasi baskının Türkiye içinde nasıl olacağı ortadadır.Bu nedenle, halkın kanını emen benzer yolsuzlukların, suçların ortaya çıkarılması, Türk toplumunu dinle, Allah’la aldatan “şirket” maskeli çetelerin yakalanması, KOMBASSAN, YİMPAŞ, Deniz Feneri olaylarında görüldüğü gibi Avrupa yargısına, adaletine kalmıştır. Bundan daha acı bir durum olabilir mi?Türkiye’nin Adalet Bakanı’nın “denetlendi” dediği şirketin “denetlenmediğini ve o süre içinde soygun yaptığını” Almanya Mahkemesi’nin ortaya çıkarmasından daha acı ve onur kırıcı bir durum olabilir mi?Artık Türkiye’de iktidarı, gücü ele geçirenlerin belediyesinden siyasetçisine, bu gücü yalnızca kendi ceplerini doldurmak, mantar gibi “yandaş zengin” türetmek için kullandıklarını düşünüyoruz.Acaba AKP’nin oyları hâlâ artıyor mu anketlerde?Ne demişler “Her millet hak ettiği gibi yönetilir”...Sen hakkını aramaz, hesabını sormaz, 1 torba bulgura, 1 çuval kömüre fit olursan bundan fazlasını da bekleyemezsin işte! **** Bana müsaade!Sevgili okurlarım, benim de dinlenme zamanım geldi artık. 1 haftadan uzun sürecek bir tatile çıkıyorum. Ekim başında yeniden gazete ve televizyonla çok yoğun bir çalışma ortamına gireceğim için ondan önce kendime ve aileme gereken zamanı ayırmam lazım.Yarın köşemde “Çılgın Günler Türkiye” kitabının başarılı mizah yazarı Kemal Kara’nın “Benim hırsızım işini bilir” başlıklı ve gündeme çok uygun bir yazısı yer alacak. Beğeneceğinizi umuyorum. Tekrar buluşuncaya kadar kendinize iyi bakın. Kalın sağlıcakla!