Okurlarımdan gelen mektup ve yorumları her zaman büyük bir zevkle okuyorum... Olumlu, olumsuz fark etmez, hepsi benim kadar içten, lafı dolandırmadan dümdüz kendi görüşlerini, düşüncelerini paylaşıyorlar.Yorumlarda bakıyorum bir yorumu 10-15 kişi “çok iyi, normal, kötü” seçeneklerinden değerlendirmiş, bu kadar mı akılcı ve doğru değerlendirme olur, ben de kendi okurumu kutluyorum okurken...Dikkatle izliyorlar, dikkatle haberleri, yazıları okuyorlar ve her şeyi biliyorlar, doğruları en net şekilde ayırabiliyorlar. Ayıramayanları ise kendi yorumlarıyla düzeltiyorlar. Ne yararlı oldu VATAN’ın yorum alması... Hepinize sevgiler benden!Dün gelen en son mektuplardan biri şöyleydi:“Çok değerli Ruhat Mengi ablamıza,Sonsuz sevgi, saygı ve şükranlarımızı sunar, iki kız kardeş olarak ellerinizden öperiz.Bizler her zaman için size ebediyen minnettarız. Bundan bir yıl önce yüzde 69 yürüme engelli olan babamızın durumunu köşenizde yazarak 10 aylık ev kiramızı ödeyemediğimizi, su ve elektrik paralarını ödeyemediğimiz için suyumuzun ve elektriğimizin kesildiğini belirtmiştiniz.Cenabı Allah hayırlarını kabul etsin, VATAN gazetesinin değerli okuyucusu büyüklerimizin yardım ellerini uzatması sayesinde 10 aylık ev kiramız ödendi, su ve elektriğimiz bağlandı. Evimizin badanası yaptırıldı. Babamıza engelli olarak devlet tarafından aylık 254 YTL bağlandı, üç ayda bir toplam 762 YTL bir para almaktadır. Bunun 360 YTL’si üç aylık kiraya, geri kalanı da su ve elektriğe gidince elimizdeki parayı siz hesaplayın.Bugün komşularımızın ve belediye aş evinin verdiği yiyeceklerle karnımızı doyurmaktayız.Ben ve kız kardeşim elektriğimiz kesilince mum ışığında ve komşularımızın verdiği ışıldak ışığından faydalanarak derslerimize çalıştık”... Bir dakika, izninizle ben ağlıyorum... Devam edelim: “Öyle zamanlar oldu ki okula aç gidip geldik. Fakat yılmadık, kendimizi derslerimize verdik ve bu yıl liseyi bitirdik.Öğretmenlerimizin önderliğinde ÖSS’ye girdik, harçlarımızı bile onlar verdiler. İkimiz de başarılı olduk ve üniversiteye girdik.AF DA YOLSUZLUKTUR, HAKSIZ TAYİN DE...Fakat yoksul ve sefalet içinde kıvranan bir ailenin 2 kız çocuğu olarak çaresizlik içindeyiz. Ne bir üniversite talebesi giyim giyeceğimiz var ne de okul harçlarını karşılayacak gücümüz...” Bundan sonra “burs için müracaat ettiklerini, fakat henüz cevabın gelmediğini, ne yapacaklarını şaşırdıklarını” söyleyerek yine VATAN okurlarından fitre ve zekat yardımlarını bu yıl kendilerine vermelerini istiyorlar.Balıkesir’den gelen bu mektup hakkında söz konusu üniversite ile ilgili muhtarlıktan bilgi alıp (bilgilerin doğruluğunu araştırarak), banka numarasını size vereceğim.Öte yanda gençleri üniversite harcını ödeyemeyen, okumak için fitre ve zekat yardımına muhtaç olan bu fakir milletin (Kamu-Sen’e göre açlık sınırı 1012 YTL... 255 YTL ise ölüm sınırı) paraları trilyon, trilyon birilerinin cebine akıyor. Akıtanlar Cumhurbaşkanı ile Başbakan tarafından AFFEDİLİYOR. Sanki adaletten yargı yerine kendilerinin sorumlu olması mümkünmüş gibi... Doğruymuş, bir başka ülkede olabilirmiş gibi.Ve yine öte yanda sorumlu (!) siyasetçiler altın kulplu kapıları olan saray benzeri parti merkezleri yaptırarak lüks araçlar, uçaklar alıp dünyayı bir ucundan öbürüne aile boyu gezip tozarak devletin paralarını har vurup harman savuruyorlar.Bu gereksiz harcamaları, lüks araçları dile getiren, geçmişteki hükümetleri de, AKP hükümetini de eleştiren Sağlık Bakanlığı Başmüfettişi Atılay Ergüven görevinden alınarak Polatlı’ya “sayman” tayin ediliyor. Yani müfettiş görevini yapmayıp susarsa işinde kalabilir. Medya bile aynı durumda. Tüm kurumları susturulmuş demokrasi en iyi demokrasi demek ki... İfade özgürlüğü ise yalnızca iktidara ait bir özgürlük.Ne güzel bir Türkiye tablosu değil mi? Hâlâ din istismarına aldanıp asıl gerçekleri göremeyenleri de kutlamak lazım.Onlara da koca bir aferin...Fitrelerini fakir ve okumak isteyen öğrencilere göndersinler bari!(Not: Mektubu yazan iki kız kardeşin yardım için beni telefonla aramaları gerekiyor.)
Başbakan Erdoğan “Ben çevrecinin daniskasıyım” dedikten sonra balık çiftliklerinin kaldırılmasından söz eden medyaya çatıyor“Kuruldukları zaman neredeydiniz, neden sesiniz çıkmadı”...Sondan başa doğru gidelim bu kez... Çok üzgünüm ama sormak zorundayım acaba Başbakan “medya” ile “medyum”u karıştırıyor olabilir mi? Zira bu medya dediğiniz şey de olacakları her zaman önceden kestiremez, zararları görülmeye başlayınca uyarır.Diğerlerini bilmem ama kendimin ve Can Ataklı’nın bu konuda 10-15 yıl öncesinden, Sabah’ta çalıştığımız dönemden başlayıp defalarca yazdığımız yazıları elbette hatırlıyorum.Kaç kez yazdık, “Yazıktır bu cennet koylara, yalnız biz değil dünya buraya akın ediyor. Denizi çamura çevirirseniz Bodrum’u ve diğer Ege koylarını yok edersiniz” dedik. Başbakan isterse bu yazıları kolayca bulabilir.Şimdi “Biz kurmadık ki” diyorlar... Siz kurmadınız ama 6 yıldır iktidardasınız, zarar had safhaya çıkmasına rağmen çözüm düşündünüz mü?Torba’da bir haftadır pislikten (kıyıya yakın demirleyip sintine boşaltan tekneler, arıtmasız yapılar, balık çiftlikleri nedeniyle) denize girilemiyormuş. Türkbükü, Güllük aynı durumda. Yazık değil mi? Bize bağışlanmış bir hazine böyle mi mahvedilir?Bodrum’un en güzel koyları, köyleri çirkin, çarpık, özensiz yapılaşmayla (başta Gündoğan, Yalıkavak, Gümüşlük olmak üzere) tüm özelliğini yitiriyor. Sahile Çin Seddi gibi gerilmiş (nasıl, nasıl izin çıkarabiliyorlar belediyelerden anlamak mümkün değil) oteller, Yalıkavak girişinde iki dehşet verici çirkinlikte bina (cinayet gibi), hiçbir estetik kural gözetilmemiş yapılarla Türkiye’nin en müstesna sahil kenti tüketiliyor. İki yıla kalmaz Kuşadası’ndan beter olacak.Bunu durduracak bir bakanlığınız yok mu, olamaz mıydı?Bodrum’da tatil yaparken kendiniz bunları görmediniz mi?Sinop’ta uluslararası çevrecilere, her ülkede yaptıkları, yapabildikleri bir “nükleer santral karşıtı” gösteri için, doğal hayatı koruma kampına katıldıkları için sille tokat girişen emniyet görevlileri bu cesareti nereden aldılar?Çevrecilerin avukatla görüştürülmemesi, susma hakkını kullanmak isteyenlere su ve yemek verilmemesi, “şehri terk edin” denmesi hangi ülkede görülmüştür?Bir de Vali kalkmış “izinli kamp yapanları kovanlara” arka çıkıyor: “İzin önce verilip sonra kaldırılabilir” miş. Hangi nedenle Bay Vali, hangi nedenle kaldırıldı?Bu durumda “Ben de, iktidarım da çevreciyiz” diyen Erdoğan’a “Çevrenizi kollama, kalkındırma, kadrolaşma açısından öyle” tepkisi gösterenlere hiç kimse bir şey diyemez.YAK YAK, OTEL YAP!Bodrum Güvercinlik’teki orman yangınından (2007) sonra simsiyah olmuş alanı gördüğümde “Kim bilir kime verilmek üzere yakıldı” diye düşünmüştüm, yanılmamışım. Bir kısmı (2006’da, yangından bir yıl önce) MNG’ye tahsis edilmiş. Antalya’da yine aynı Holding bir otel yapmış. Otelin arkasındaki bölge tesadüf bu ya bir yıl sonra yanmış ve arkasından yine MNG’ye tahsis edilmiş. Hani yanan ormanlar mutlaka yeniden orman yapılacaktı?Bazıları için kanun, kural yok mu?İşte durum bu olunca “en büyük çevreci” iddiaları da “en büyük palavra” olarak kalakalıyor.Dünyanın en güzel (ama çaresiz) ülkesi ise göz göre göre giderek enkaza dönüşüyor.*****Almayalım “Cumhuriyet kadını” projesini Nedir bu “Cumhuriyet kadınları projesi” anlayamadık. Önce Atatürk’ü Nurseli İdiz’in canlandırdığı fotoğraflarla, haberlerle duyuruldu ki göz renginden başka anımsatacak tek bir benzerlik yok (olması da beklenemez zaten).Eğer bu Atatürk’ün her Cumhuriyet kadınında yaşadığını anlatmak için yapılmışsa hiç de hoş bir fikir değil. Her şeyin yanlış anlaşıldığı böyle bir fitne döneminde mesajların çok daha açık verilmesi lazım.Arkadan bir takım mankenlerin Tansu Çiller’e benzeme yarışı, operasyonları veya çıplak fotoğraflarla haberi yapılan karşılıklı reklam polemikleri geldi. Tansu Çiller’e kim daha çok benzer bilemem ama Çiller’in siyaset sahnesinden silinmesi “Cumhuriyet kadınına yakışmayacak siyaseti” nedeniyle olmuştur.Cumhuriyet kadını her yönüyle dürüst, kendisine bu ülkeyi emanet eden atalarını ve vatandaşlarını düşünerek hareket eder, hatırladığımıza göre o çok yönlü olarak bunu başaramamıştı.Onun için bence kessinler bu projeyi yol yakınken, yapılan hiçbir şey uymuyor... Cumhuriyet kadınları böyle temsil edilemez. Ne onları temsil etmek çıplaklara kalmıştır, ne de Ata’yı oynamak Nurseli İdiz’e...Hiç kırılmasınlar, kusura bakmasınlar, bu imajlar yapışıp kalıyor sonra. Birilerinin tam da beklediği tablo ortaya çıkıyor.Almayalım (!) biz bu projeyi!
Ertuğrul Özkök’ün Başbakan Erdoğan’a “Bugün ‘öteki Türkiye’ durumunda bulunan cumhuriyetçi kesimle uzlaşma havası yaratması, iletişim kurması” için yaptığı çağrı yerindeydi.Gerçekten de, her ne kadar seçimi kazandığı için “Herkesin hükümeti olacağız, her kesimi kucaklayacağız” söylemiyle takdir topladıysa da Erdoğan’ın 22 Temmuz’dan sonraki tavrı öncekinden hiç farklı olmadı.Ülkenin laik rejime saygılı olan milyonlarca vatandaşı adeta rakip bir parti muamelesi gördü.“Laik elitler”den başlayıp “seçkinciler”e, “Kemalistler”e varan türlü çeşitli ayırımcılığa uğradılar ve hatta neredeyse, akıl mantık almaz şekilde “ordu ve yargının bile” dahil edildiği bir çeteyle özdeşleştirildiler.Bunun yapıldığını kendi medyamızda gördüğümüz gibi, elbette o yayınlardan etkilenen dış medyada da gördük.Eğer kapatma davasının sonucunda “kapatma kararı” çıksaydı hiç şüphe yok “Darbe ile, çetelerle yapamadıklarını yargı darbesiyle yaptılar” denecek, buna dış siyaset ve medya desteği de eklenecek ve kesinkes Anayasa Mahkemesi ile Ergenekon olayı arasında ilişki kurulacaktı.Şimdi ise yalnızca -sanki AKP gerçekten Mahkeme kararını doğrularcasına laiklik karşıtı imiş ve laiklerle de hasımmış gibi- bir zıtlaşma, kutuplaşma havası sürüyor, inatla sürdürülüyor.DIŞARDA UZLAŞMA, İÇERDE KIYAMET!Devletin tüm önemli kurumlarının kilit mevkileri sistemli bir kadrolaşmayla ele geçiriliyor, gerçekleri anlatanlar baskıyla, tayinle, korkutarak susturuluyor. Toplumun büyük bir kesimindeki güvensizlik duygusu ve gelecek endişesi giderek artıyor.Erdoğan ve Gül bölge politikasında “uzlaştırıcı rol”e soyunurken kendi ülkelerinde uzlaşı havasının tam aksine “fokur fokur kaynayan bir cadı kazanı” tablosu mevcut. Ve bu onları hiç de rahatsız eder gibi görünmüyor.Ertuğrul Özkök’ün önerisi bu bakımdan önemliydi ama benim aklım yazının “Boğaz’da kadeh kaldırma” kısmına takıldı.“İsterse içinde portakal suyu olsun ama bugün ötekileşen kesime kadehini kaldırsın” diyordu Özkök.Son aylarda birçok gazete köşesinde “kadehle, içkiyle, şarap markası bilmekle, eğer kadınlardan söz ediliyorsa ‘dekolte’yle, dansla vs.” ile cumhuriyeti ve laikliği birlikte ananları gördük.Çok daha önceden başlayan “laiklikle dindarlığı rakip gösterme, laiklerin dindar olmayacağı iddiasını empoze etme” çabaları iyice azıtarak laiklik adeta “içki, dekolte, dans” üçlüsü anlamına getirildi.Bu nedenle Erdoğan Boğaz’da portakal suyu içecekse bence kadehe değil, bardağa koyarak içmeli.O semtlerde oturanların veya rejime saygılı insanların hepsi kadeh kaldırmıyor, suyunu, portakal suyunu, kolasını bardakta içiyor.Sanırım Ertuğrul Bey de bu görüşte yeterli bir haklılık bulacaktır.Ayrıca... Zaten yakında iskele restoranda yasak, kule restoranda yasak, “tepe”dekinde, “vadi”dekinde, Boğaz’dakinde yasak diye diye içki içmek isteyenlerin gideceği restoran da bırakmayacaklar.Sonra “satış”, arkadan “alış” yasaklanır, daha demokrat, hatta “en demokrat” yönetim içki meselesini halleder.Bakalım oruç tutmayanların işlem göreceği günlere ne kaldı?Herkes bardak kaldırmaya ve desteklediği kişilerin koyduğu “demokratik yasak”lara uymaya alışsın bir an önce!*****Çok ustasınız Bay Bağış!AKP Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış Şaban Dişli ile ilgili konuşurken yine çok alâkasız bir konuya atlamış.Önce belgeli, ispatlı ve yabancı medyanın bile “siyasi rüşvet skandalı” başlığıyla verdiği Şaban Dişli olayı için: “Son zamanlarda Dişli ile ilgili ithamlar ortaya atıyorlar. Biz bu konuda ancak arkadaşımızı dinledikten sonra karar veririz” demiş ki burada sanki suç değil de iddia varmış gibi yanılttıktan sonra Genel Başkanı ile de ters düşüyor (Erdoğan “Yetim hakkı yiyeni, yolsuzluk yapanı barındırmayız” demişti, bu hesapça Dişli’nin hemen istifasını istemesi gerekir).Arkasından din istismarını yine unutmamış Bağış ve “CHP Genel Sekreteri Önder Sav peygamberimize, dinimize yaptığı hakaretten dolayı özür dilesin” demiş.Dikkat edin Bay Bağış, elmalarla armutlar toplanmaz, hele bir partinin genel başkan yardımcısına bu istismar hiç yakışmaz.Önder Sav Hac’ca gidecek bir arkadaşına aklınca espri yapıyordu, hoş bir espri değildi elbette ama işte bunun hesabı onunla Allah arasındadır.Ama öte yanda Şaban Dişli’nin hesabı bu dünyaya aittir ve 70 milyon kişinin hakkı yenmiştir. Aynen kayıp trilyon (hiç de kayıp değil) davasının suçluları gibi...Onun için bırakın dil oyunları yapmayı da Şaban Dişli’den istifasını isteyin. Bunu da yutturamazsınız... Unutulmaz!
Bakıyorum da hoşlanmadıkları insanların bir özel yaşam defosunu yakalayıp üstüne atlamak için sıraya girenler var.Yaşar Nuri Öztürk’ün yalanladığı bir özel olay peşi bırakılmayarak dallanıp budaklandırılıyor. Aynen daha önce Zekeriya Beyaz’a yapıldığı gibi... Öztürk’le ilgili yazımda söylediğimi tekrarlayayım elbette topluma önderlik edenlerin, aydınların yaşantılarına çok dikkat etmesi, aleyhinde kullanılacak olaylara fırsat vermemesi gerekir. Ama dediğim gibi asıl tartışılması gereken şey işlerine gelmeyen konularda, örneğin 70 milyonun hakkını cebe indirme durumlarında kem küm edenlerin insanların özel yaşamına saldırması, hele hele bunu yaparken kitabını, çalışmalarını, emeğini harcamayı hedeflemesidir.Sanki kendileri ve göklere çıkardıkları kişiler zemzem suyuyla yıkanmış, kusursuz bir özel yaşam sürdürmüş gibi “vurun abalıya” durumu yaratmasıdır.Yaşar Nuri Öztürk bu “özel yaşam saldırısı”na yol açan iddianın gerçekle alakâsı olmadığını söylüyor. Vardır, yoktur bilemeyiz ama kitabıyla birleştirilen saldırı bence olayın kendisinden çok daha çirkin.Önceki gün yine malum bir gazetenin bir köşesinde “Allah ile Aldatmak” kitabı gündeme getiriliyor. Öztürk’ün “kendi halinde dindar kişileri yobaz diye karalamaktan çekinmediği, bu nedenle muhafazakâr çevreler tarafından dışlandığı” yazıldıktan sonra “Onu AK Parti’yi kötülemek isteyenler ekrana taşıdı” deniyordu.Bunların tamamı gerçek dışıdır. Onu dinleyen herkes bilir ki Yaşar Nuri (özel veya siyasi yaşamı ne olursa olsun) Kur’an’ı, dini, inancı son derece doğru, son derece aydınlatıcı şekilde ve mükemmel bir Türkçe’yle anlatır, onun için de muhafazakâr çevreler tarafından değil, olsa olsa “din ile aldatan, din sömürücüsü çevreler” tarafından, planlarını bozduğu için dışlanabilir.KOMEDİ GİBİ“Kendi halinde dindar kişilere yobaz dediği” asla görülmemiştir. O yalnızca gerçek din, Kur’an yerine hurafeleri, çoğu şu anda Diyanet İşleri tarafından ayıklanmakta olan uydurma hadisleri, Arap örf ve adetini siyaset uğruna din diye dayatanlara veya bu hurafelerle yaşayan, köktendinci bir devlet isteyenlere yobaz demiştir.Ki bu kötülüğü kendi milletine yapan, toplumu “o dindar, şu değil” diye bölerek kendi siyasi çıkarı için ülkeyi geri dönüşü zor bir çıkmaza sokanlara yobaz kelimesi hafif bile gelir.Onların “gerçek dindarlık”la filan alakası yoktur, olsaydı her şeyden önce temiz, dürüst siyasete önem verir, yolsuzluk yapmaz, yapanları korumazlardı.“AK Parti’yi kötülemek isteyenlerin ekrana taşıması”na gelince... Yılların başarılı bir ilahiyatçısını, ülkenin en beğenilen din bilimcilerinden birini ekrana çıkarmakla “AK Parti’yi kötülemek isteme”nin ne alakası var diye sorsanız, bunları yazanın cevaplayabileceğini sanmıyorum.Eğer bir insanın siyasi veya özel yaşamı bilim konusundaki gücünü de ortadan kaldırıyorsa Yaşar Nuri’yle birlikte birçok ismi bugün sildiğimiz gibi, tarihten de silmemiz gerekirdi. Bıraksınlar Yaşar Nuri gibi “derya deniz”’ bir din bilimciyi yok etmeye çalışmayı da güldürmesinler insanları Allah aşkına!
Türkiye’de sadece “üniversitede türban yasağı” nedeniyle “din ve vicdan özgürlüğü”nün olmadığını iddia edenlere, bu iddiayla toplumu yine “yalnızca türban”ı kullanarak din ekseninde bölenlere doğru yolu öğrenci Hatice Koç gösteriyor.ÖSS’de Türkiye 9’uncusu olarak Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazanan Hatice Koç günlük hayatında türban takmasına rağmen üniversitede hakkını kaybetmemek için en akıllıca kararı vermiş ve türbanı siyaseten kullananlara da alet olmamış.Hatice Koç “4 yıldır üniversiteyi kazanmak için emek veriyorum. Şu anda üniversiteye başı kapalı olarak girmek mümkün değil. Eğer türbanda ısrar edersem bunca yıldır verdiğim emeklerin hiçbir anlamı kalmayacak. Peruk takmayı da düşünmüyorum” diyor.Bir kere “imam hatip” okulları dışındaki okullarda zaten dinî kıyafete izin verilmediği için, imam hatipli değilse bugüne kadar başı açık okula gitmiş olmalı (imam hatiplerde ayrıcalık nasıl yapılıyor o da ayrı bir konu.) Birkaç yıl daha aynı şekilde okuyup sonra istediği gibi giyinmesi mümkün.Eski ve yeni Diyanet İşleri Başkanları’nın kızları da aynı şekilde üniversite okudular. Bu Diyanet Başkanları başörtüsünün dinin ön şartı olmadığını, yani başını örtme ya da örtmemenin kadına dinen bir üstünlük sağlamadığını da açıkladılar.Bununla birlikte örtünmek isteyenler okul, üniversite ve devlet daireleri dışında istedikleri gibi giyiniyorlar, buna kimse karışmıyor, karışamaz. Burada önemli olan ve SİYASİ RANT UĞRUNA kullanılan nokta yukarda saydığım alanlardaki “her tür dinî kıyafete getirilen kısıtlama”dır ki, kullanılmaya izin vermemek için bunun nedenini iyi anlamak gerekir.Anlatmaya çalıştığımızda bize “türbana neden karşısınız” diyenler çıkıyor çünkü son yıllarda halka oy hatırına empoze edilen düşmanca kutuplaştırmada gerçeklerin anlaşılması da hep bu şekilde önlendi.TAKVA VE ERDOĞAN’IN KONUŞMASIOysa burada konu, (başörtüsü olmaktan da çıkarılıp “siyasi İslâm”ın simgesi haline getirilen) türbana karşı olmak değildir. Üniversitede her tür dinî kıyafete izin verilmemesinin nedeni bu taleplerin kıyafetle sınırlı kalmayıp harem selamlığa, kız öğrencilere ayrı sınıf ve kadın öğretim üyesi istemeye, başı açık öğrencilere “din ve ahlak üzerinden” türban baskılarına, öte yanda bu yıl AKP’li siyasetçilerin ağzından dinlediğimiz gibi hemen “okul ve devlet dairelerine” gelmesi ve sonra da devlet baskısına dönüşmesidir. Bugün tüm önemli devlet kurumlarında yapılan değişikliklerle gördüğümüz gibi dini kullanarak elde edilen kolay siyasi kazancın devleti tümüyle ele geçirinceye kadar peşinin bırakılmamasıdır.Diğer ülkelerde ve Türkiye’de laiklik uygulaması bu nedenle önemlidir. Laiklik ortadan kalktığında din ve vicdan özgürlüğü ve her tür özgürlük de onunla birlikte (yanı başımızdaki kökten dinci ülkelerde görüldüğü gibi) ortadan kalkar, rejimin dönüşümü de önlenemez.Ayrıca Kur’an’da “devletin kurallarına uyma, bir çelişki ortaya çıkarsa bunun kararını Allah’a bırakma” da vardır. Kur’an’ın özünün “takva” olduğu, şekilden çok kalbinizdeki duyguların, dürüstlüğün, ahlâkın önemli olduğu da vardır.Hiç şüphe yok ki Hatice Koç bunların bilincinde olarak karar vermiştir.Başbakan Erdoğan son konuşmasında yine sözü türban üzerinden dine getirmeyi ihmal etmemiş ve “Milletin değerlerine saygılı olmayana millet oy vermez” demiş. Sonra da “tüyü bitmemiş yetim hakkı”ndan söz etmiş.Bu yine daha öncekilere benzer siyasi bir hile... Ortada “milletin değerlerine saygılı olmayan” yok ama yetim hakkı yiyenler çok...Başbakan “değer”den söz ederken önce “takva”yı, dürüstlüğü düşünmek, haksız kazanç olarak trilyonları cebe indirenleri korumamak zorundadır.Başta Şaban Dişli, Necmettin Erbakan ve hatta Cumhurbaşkanı Gül gibi isimler olmak üzere!
Haberi dün VATAN’ın manşetinde okudunuz İranlı kadın sanatçı Farahani, hem de Leonardo di Caprio, Russell Crowe gibi dünya sinemasının ünlü iki aktörüyle bir filmde oynama şansını yakalamışken bir sahnede “başı açık göründü” diye yurt dışına çıkış yasağı konmuş.Filmin çekim aşamasında “senaryonun Farahani’ye göre düzenlendiği ve genç oyuncunun tüm sahnelerde çarşaf giyeceği” söylenmesine rağmen filmin fragmanında çarşafsız görünmesi İran’da deprem etkisi yaratmış. İran basını tepki göstermiş, Kültür ve İslâmi Yaşam Tarzını Koruma Bakanlığı da yasağı koymuş ve uygulamış. Farahani’nin saçları görünür görünmez “İslâmi yaşam tarzını koruyamadığına” karar vermişler. Bu hesapça diğer ülkelere tatile giderken daha uçakta çarşafını çıkarıp şık kıyafetlere bürünen veya plajlarda bikinileri giyip denize giren binlerce İranlı kadının da cezalandırılması gerekiyor.Öyle ya, parklarda kadınları “çarşafın kolu 3 santim kısa, türbanın renkli” diye, erkekleri “blucin giydin, saçın jöleli” diye karakola davet edenlerin buna da el atması lazım. Uçaklara coplu din ve ahlak polisi koymayı ne zaman düşünecekler bakalım. Tabii şimdi “Bize ne, orası İran” diyebilirsiniz. Ama eğer diyorsanız size ahlak polisleri tarafından kovalanmadıkları, din inanç özgürlüklerini ellerinde tuttukları bir ülke bırakan büyük öndere öfke duyarken Ahmedinecad’ın fotoğrafını çekmek, ona dokunmak için yarışanların, Humeyni’nin diktatörlük rejimine özlem duyanların “burada” da çok arttığını hatırlatmak isterim.Aslına bakarsanız bunu yapanların, Ahmedinecad’ı ve Humeyni’yi takdir ederek, yolunu şaşırarak gelinecek noktanın İslâmi Yaşam Tarzını Koruma Bakanlığı ve ahlak polisleri olduğunu unutmaması gerekiyor.Herkes kendi İslâmi yaşam tarzına sahip çıkabilir, bunun için bakanlığa ve polise gerek yoktur. Kur’an’da bile “dinde zorlama olmayacağı” söylenmiştir. Ama işte din yoluyla devlet ele geçirildi mi, din “özünü” de, insan “özgürlüğünü” de, vatandaş “kendi iradesini” de böyle kaybediyor. Kimse bu gidişi durduramıyor.Sonra olay türbanda da kalmıyor, yine Kur’an’da olmadığı halde, hadislere bakarak kadının rolünün “anne ve eş”le sınırlandırılması, mümkün olduğunca çalıştırılmaması ve erkeğe bağımlı kalması, dört eş hakkı, namaz, oruç, içki içmeme, satmama, almama baskıları ve diğerleri arkadan geliyor. Aklınızı başınıza toplayın, din yoluyla ve gerçekmiş gibi ustaca atılan siyasi yalanlara inanmayın. Türkiye’yi aynı sondan koruyan tek şey laik-demokratik rejimidir. Yalanları yutmamak için önce “laikliğin ne olduğunu” okumak, öğrenmek ve doğru anlamak zorundasınız. *** Ya eşin “örtünmeye zorladığı” bilinmiyorsa? Yargıtay, kocanın eşini örtünmeye zorlamanın “sosyal şiddet” olduğuna ve bu durumda koca aleyhine açılan boşanma davasının kabulüne karar vermiş. Daha önce yerel mahkeme tarafından reddedilen davada hüküm böylece değişmiş oldu... Kadınların büyük bir kısmının baba, ağabey, eş gibi aile bireyleri tarafından türban takmaya (veya çarşaf giymeye) zorlandığı açıkça bilinen bir gerçektir. Yalnız Türkiye’de değil, “siyasi” İslâm’ın yükselişe geçtiği, devletin din kurallarına göre yönetilmek istendiği tüm ülkelerde bu misyonun uygulanması hep aynı yöntemle, kadınlar üzerinden yapılmıştır.Bizde bunun en iyi örnekleri ağabeyi tarafından zorla türban taktırılan (ve bunu kendisi anlatan) Emine Erdoğan ile eşiyle evlenir evlenmez tesettüre giren Hayrünnisa Gül’dür.Tabii kız kardeşini, eşini tesettüre zorlayanların kız çocuklarını da bu zorlama dışında tutmayacağı malumdur ki artık bırakın 13-14 yaşı, kız çocuklar itiraz, tepki yaşanmaması için 6-7 yaşında aileleri tarafından Arap usulü giyime alıştırılmaktadır.Yargıtay bu nedenle mahkeme kararını bozarak doğru ve gerekli bir iş yapmış. Ama düşünelim bakalım kaç kadın bu cesareti gösterebilir? Kaçının “boşanma sonrası ortada kalmaktan” veya “dul kadın” olmanın zorluklarına göğüs germekten korkusu yoktur?Diyanet İşleri Başkanları’nın ve en iyi din bilimcilerin “İslâm’ın şartı değil, emir değil, Müslümanlık geldiğinde Arabistan’da başörtüsü zaten vardı” demesine rağmen zorla türbanı “kadının dindarlık ölçüsü” haline getirenler ve erkeklere kadın üzerinde böyle bir baskı hakkı yaratanlar, başta onların liberal (!) destekçileri olmak üzere cevaplasınlar bu soruları. İlgisiz konularda Demokrasi, demokrasi diye çırpındıklarına göre hangi demokratik ülkede kadınlar için böyle bir baskı mevcuttur, bunun cevabını da vermeleri gerek! *** Laikliğe yeni tarif AKP’yi ne kapatma davası ne de ülkenin aylarca çalkalanıp durması “laikliğin dibini oyma” çabalarından vazgeçirebiliyor.Uzun süredir devam eden laikliğin tanımını değiştirme istekleri ve çabaları bu kez de AB Ulusal Program Taslağı’nda ortaya çıkmış... “Vicdan özgürlüğüne dayalı laiklik” ifadesi kullanıldıktan sonra yine AB desteğini arkalarına almak için bir de “reform” kılıfı uydurulmuş.Laikliğin tanımında zaten din ve vicdan özgürlüğünü sağlamak vardır, amacı budur. Ama her vatandaşın tek tek aynı özgürlüğe sahip olması için devlet ve din işlerinin de karıştırılmaması gerekir. Yine Avrupa ve İnsan Hakları Sözleşmesi’ni hatırlatalım, bu nedenle Sözleşme’de laiklik açık seçik anlatılmış ve “her ülkenin kendi şartlarına göre farklar olabileceği” vurgulanmıştır. Bu yeni ifadeyi “reform” diye yutturma fikrini kimler verdi bilmiyoruz ama AB yutsa bile AİHM yutmayacaktır, onu biliyoruz.
Epeyce bir süredir, özellikle “Allah ile Aldatmak” isimli kitabı piyasaya çıkıp da din üzerinden yapılan siyasi istismarlar, toplumun aldatılarak birbirine düşürülmesi sırasında söylenen yalanlar usta ve bilgisine değer verilen bir ilahiyatçı tarafından tek tek açıklandığından beri gözüm yollardaydı.Ne zaman sıra ona gelecek ve din ticareti yaparak oynanan oyunların önünde engel olarak görülen, halkı aydınlatan bu isim de bir şekilde yıpratılacak diye bekliyordum.Öyle ya, orduyu, yargıyı, yanlışlara susup yaltaklanmak yerine eleştiri görevini yapan medya kesimini toptan Ergenekon davasıyla ilişkilendirmekten çekinmeyenler diğer önemli isimleri, hele de “din ile laikliğin rakip olmadığını, tam aksine laikliğin dinin, inancın güvencesi olduğunu” millete anlatan birini unutamazlardı.Ve nihayet beklenen gün geldi, Yaşar Nuri Öztürk’ün başında da kabak patlatıldı.Aslında kabak yine “belden aşağı” patlatılmıştı, Zekeriya Beyaz’da olduğu gibi... Ona “otelde porno film izledi” iddiasıyla kavanoz(!) atmışlardı, Öztürk’e “eşini danışmanıyla aldattı” iddiasıyla attılar. İddianın ne ölçüde gerçek payı taşıdığını bilemeyiz ama her ne kadar toplumda ön plana çıkan, topluma malolmuş kişilerin özel yaşamlarına daha da çok dikkat etmesi gerekirse de adı üstünde “özel yaşam” kişilerin kendi tasarrufunda olan kararları, olayları içerir. Ve ‘gizlilik hakkı’ herkes için aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alır.Bu da sonuçta üç yetişkin insanı ilgilendiren bir olaydır ki gerçek olması durumunda bile Tekbir Giyim’in sahibinin davasında görüldüğü gibi yasal bir yaptırımı da yoktur. Elbette evli kişilerin sadakata, verdiği söze önem vermesi öncelikli tercihtir ama Başbakan’ının yurt dışında bile “Özel durumlarda, örneğin eşi hastaysa Müslümanlık ikinci eşe izin verir” benzeri açıklamalarda bulunduğu, birden fazla eşi olan milletvekillerinin bunu gizleme gereği bile duymadığı ülkede böyle bir ilişki iddiasının neresi sürmanşetlik olaydır, o da tartışılır.SABAH’ın haberi Sabah gazetesinin iddiayı veriş tarzı bile onun ve türevi, yönü belli gazetelerin bu belden aşağı vurmaları başka amaçlarla yaptıklarını gösteriyor.Yaşar Nuri Öztürk yılların ilahiyatçısı bir profesör... Çok sayıda kitabı var, sadece bir kitapla tanınmış filân değil. Ama gelin görün ki en çok “Allah ile Aldatmak” rahatsız etmiş olmalı ki haberde devamlı olarak son kitabının adı vurgulanıyor (haklılar, onlar için bu kitap çok rahatsız edici, çok aydınlatıcı) ve başlık da “Şahane ile aldatmak” şeklinde atılıyor.Umarız ve dileriz ki Yaşar Nuri Hoca eşini üzecek bir hata yapmamıştır ama her halükarda “tek kişinin üzüntüsü” ile ilgili bir olayı manşet üstü haber yapanların, dün VATAN’ın manşetindeki gibi gözleri yuvalarından fırlatacak “imar değişimi vurgunları” haberi yapamaması... İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi üyesi Hüseyin Sağ’ın da dürüstlükle (ve herşeyi göze alarak) açıkladığı milyarlarca dolarlık haksız kazançlardan, Temmuz’da 230 dosyanın bir Cuma günü (Hüseyin Sağ o güne “kanlı Cuma” adını takmış) eller inmeden geçirilmesinden, Şaban Dişli’nin derhal istifa etmesi ve yargılanması gerekirken olayın üstünün örtülüvermesinden söz edememesi, hatta yok gibi davranması ilgi çekicidir.Çünkü yolsuzluklarda 70 milyon kişinin hakkı yenmekte, yangın uçağı bile alamayan(!) devletin trilyonları tek bir imza olayıyla birilerinin cebine inmektedir.Haydi bakalım Sabah ve türevleri eğer ahlakla o kadar ilgililerse Yaşar Nuri Öztürk’ün özel yaşamını bırakıp Şaban Dişli ve diğerlerinin genel yaşamına baksınlar. Vurgunlar ahlaksızlık boyutunu da geçti, yeni tanım arıyoruz. Bu yanıltmacaları da kimse yemiyor artık! ***** Pislikte amansız yarış!İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi Üyesi Hüseyin Sağ’ın “4 yıl içinde en az 4 bin imar tadilatı yapıldı. Kemal Kılıçdaroğlu sadece birini açıkladı, bence bu başarısızlıktır. Bütün dosyalarda rant var ama sadece Silivri’yi açıklayabildik” sözleri dehşet verici bir gerçeği anlatıyor.“Normal vatandaşa 3 kat için izin çıkarken, bir başkasının 10 katlı residence teklifi kabul ediliyor, ortaya çıkan rant milyar dolarları bulmuştur” diyor Hüseyin Sağ.Vallahi ben artık bu devirde böylesi bir babayiğitin çıkabileceğine ihtimal vermiyordum, helâl olsun ona. Demek halâ “insanlık adına” ümit var (dikkat buyurun “vatandaşlık adına” diyemiyorum.)Olimpiyat oyunlarında altın madalya kazanan genç sporcular ülkeleri adına böyle onurlu bir görevi başardıkları için gözleri doluyor marşları çalarken... Biz ise köklerine ihanetten, devleti soymaya kadar her tür pislikte amansız bir yarışa girenleri izlemeye mahkum edildik.İyi bir muhalefet böyle durumlar için gereklidir en çok... CHP, Hüseyin Sağ’ın açıklamalarının takipçisi olmalı, Şaban Dişli olayından ve İstanbul Belediyesi’nden başlayarak tüm belediyelerde (önce başkanlar) son yıllarda yapılan yolsuzluklar tek tek ortaya çıkarılmalıdır.Hatta bundan önceki üç başkan dönemleri ve mal varlıklarındaki artış incelenerek yapılırsa daha doğru bir çalışma olur.CHP “yolsuzluk” konusunda da farkını ortaya koyamazsa işimiz duaya (veya bedduaya) kaldı demektir.
Bayılıyorum Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın ikide bir “sabırsızlıkla yeni Anayasa beklediğini” söylemesine... En çok hangi maddelerin değişmesini istiyor (veya istiyorlar) mesela, keşke onu da söylese...Zira asıl değişmesi gerekenlerin başında cumhurbaşkanı ve hükümetlerin “yasamanın da, yargının da iradesini bertaraf eden” maddeler geliyor. Ama nedense ben bunun onların aklında olduğunu hiç sanmıyorum. Varsa yoksa hâlâ laiklikle ve laik kurumlarla bağlantılı maddeler söz konusu gibi geliyor.Cumhurbaşkanı Gül, Anayasa’nın kendisine tanıdığı yetkiyi kullanarak “hasta ve yaşlı” olması nedeniyle, Necmettin Erbakan’ı affetti.Tabii ki böyle bir hakkı şu anda mevcut Anayasa’ya göre var ve ayrıca 1982 Anayasası “Cumhurbaşkanı’nın aldığı kararlarda yargıya başvurulamayacağını” da söylüyor.Aslında aynı Anayasa’nın 125. maddesi “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine yargı yolu açıktır” diyor ama buna Cumhurbaşkanı, Yüksek Askeri Şura (YAŞ), Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) kararları gibi istisnalar da getiriyor.“3 İSİM”DE ISRAR!Oysa bu hukuk devletine, yargı bağımsızlığına aykırı bir durum. Bütün kararların yargı süzgecinden geçiyor olması gerekir ki bu nedenle bazıları zaten uzun süredir tartışma konusu.Öte yanda hakimlerden, rektörlere, TÜBİTAK’a kadar tüm kilit meslek ve kurumları mutlak denetimi altına almak isteyen bir hükümetle (haydi parti gözetmeden bağımsız bakın olaya) ortak çalışan bir cumhurbaşkanının birlikte daha nelere istedikleri şekli verebileceklerini düşünün.Cumhurbaşkanlığı seçimi bu nedenle ciddi tartışmalara, milyonlarca vatandaşı sokağa döken ciddi tepkilere neden olmuş, yine bu nedenle AKP “sadece 3 isim”de inat etmişti... Çünkü cumhurbaşkanının sistem açısından son derece kritik bir önemi var. İsterse orduya da, yargıya da, üniversitelere ve başka kurumlara da görüldüğü gibi müdahale yetkisi bulunuyor. Üniversitelere, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’na, orduya olduğu gibi Anayasa Mahkemesi’ne de istediği yönü atadığı kişilerle verebiliyor.Yani cumhurbaşkanı “rejime sadık ve bu yönde karar veriyorsa şanslısınız, değilse üç yıla kalmaz yandınız” durumu mevcut. Nitekim Cumhurbaşkanı Gül’ün seçimine kadar “hükümet iktidarı” söz konusu iken şu anda artık AKP’nin elinde bulundurduğu güç ve uygulamalarla tablo “devlet iktidarı”na dönüşmüştür.Bu durumda örneğin cumhurbaşkanı ve hükümetlerin hukuk devletine aykırı af yetkisi, diğer konularda demokrasi, hukuk diye tutturan, “yasamaya müdahale edildi” diye yeri göğü inleten liberal meslektaşların neden hiç dikkatini çekmemekte çok merak ediyorum.SARAY DÜĞÜNÜ VE 17 MİLYON DOLARLIK YALINecmettin Erbakan’ın “yaşlı ve hasta” halinde ceza çekmesini kimse istemez ama... Ama her şeyden önce “aynı davanın bir sanığının diğer sanığı affetmesi” olan bu karar kesinlikle etik değildir ve haklı olarak tartışılır. (Hele “Laikliğe karşı odak olma”nın gerekçesinde Gül’ün adı da çıkarsa tüm atama ve kararları, imzaları tartışılır.)İkincisi Erbakan zaten aynı mazeretle Altınoluk’ta deniz kenarındaki villasında yaşayarak, hasta ise lüks içinde dinlenerek sözüm ona ceza uygulanmaktadır ki cennetten bir köşe olan Altınoluk’u görenler bu ceza(!)ya gülerler.Eğer o “yaş” nedeniyle tamamen affediliyorsa cumhurbaşkanının aynı yaştaki tüm mahkumları affetmesi, eski liderine ayırım yapmaması gerekir. Aynı nedenle müebbet hapis cezasının kaldırılması da gerekir. Aynı nedenle ciddi suçlar planlayanlar işin başına “bir yaşlıyı” oturtabilir ve eylemi böyle gerçekleştirebilirler.Bir de tabii Erbakan’ın bir kızına Çırağan Sarayı’nda, diğerine Sheraton Otel’de yaptığı kral düğünleri ile Çubuklu’da oturduğu 17 milyon dolarlık yalısı vardır.Hani “kayıp trilyonu harcadık” demişlerdi ya, hâlâ “nerelere harcadıkları” bilinmiyor.Açlık sınırında yaşayan milyonlarca vatandaşı, işsiz ve yoksulu olan, geriye kalanların ise kuruş kuruş emeğinin karşılığını yediği bir ülkede trilyonluk bir yolsuzluğun sanıklarının birbirini affetmesi (veya cumhurbaşkanı olması) kabul edilebilir diyorlarsa gerçekten de bunun hesabını Allah’a verecekler demektir!