AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat -maalesef yine- önce basına hakareti unutmadı (iktidar geleneği haline getirdiler ya artık) ve “patronaj basın” dedikten sonra “Verdiğimiz belgeleri okumuyorlar, yok sayıyorlar ama Salı günü gözlerine sokacağız” şeklinde bir açıklama yaptı. “Gözlerine sokacağız” benim söylenenlerden özet olarak anladığım şey...Oysa Kılıçdaroğlu ile Meclis’te yaptıkları konuşmadan sonra “söylenenler ve dağıtılan belgeler” basında yer aldı, üzerinde yorumlar, tartışmalar yapıldı. Onun için herhalde yeni belgeler açıklamaktan söz ediyor olmalı...Her neyse bekleyelim bakalım Salı’yı, hatta beklemeyelim, ben Pazar günü televizyonda Kemal Kılıçdaroğlu’na sorayım, bakalım hangi belgeler olduğunu biliyor mu? Dengir Fırat bir de Baykal’a 3 soru sorduğunu ve cevaplarını mutlaka istediğini söylüyor. Şöyle ki: “Servetinin kaynağı olarak iddia edilen avukatlık süreci içinde hangi vergi dairesine kayıtlıydı, ne kadar gelir beyan etti, ne kadar vergi ödedi. Çok basit, ‘herhalde 3-5 yıl’dır, en fazla 5 tane vergi beyannamesi gösterirlerse bu iş biter” diyor. Ve ekliyor:“Bunu ben soruyorum, vatandaşlık hakkımı kullanıyorum.” FIRAT’IN MUHTEŞEM ÇELİŞKİLERİKonuşmanın devamında da “Aydın Doğan’ın kendisine açtığı 1 milyon YTL’lik dava”dan söz ederken“Neden böyle bir dava açılıyor, çünkü medya gücünü silah olarak kullanmak yetmiyor, yargı da tehdit unsuru olarak kullanılıyor. Bununla ‘Ey vatandaş, benle ilgili bir şey yaparsan avukat ordumu üstüne salarım, 1 milyon YTL’lik dava açarım’ demek isteniyor, bu yalnız bana değil, benim dışımdakileri korkutmak için açılan davadır” demiş.Arkadaşlar, çelişkinin hangisinden başlamalı şaşırıyor insan doğrusu kendisi Baykal’a “mal varlığının kaynağı” soruları sorarken “vatandaşlık hakkım” diyor, Kılıçdaroğlu ona belgeli olayları sorunca bu vatandaşlık (üstelik parlamenter) hakkı olmuyor. Yalnızca onu değil, tüm partisini de iftira atmakla suçluyor, hakaretlerin arkası kesilmiyor.Eğer “sormak” vatandaşlık hakkı ise bu her vatandaşa özgü bir haktır, yalnız Dengir Mir Fırat’a değil. (Demokrasinin de mi kimliği değişti yoksa?) O soruyor, Kemal Kılıçdaroğlu da soruyor, üstüne belgeleri de gösteriyor.Sonra... “Hesap sormak benim vatandaşlık hakkım” diyor ama hesabı yargı yoluyla soranların “yargıyı tehdit unsuru olarak kullandığını” ileri sürüyor. Yani, Başbakan “kedi karikatürü çizen karikatüriste dava açabilecek” ama Aydın Doğan hakkını aramak için dava açarsa bu “korkutmak için” olacak. Güldürmeyin Dengir Fırat Bey, üstelik hakimlerin üstünde böyle bir hükümet baskısı varken, hepsinin her adımı Adalet Bakanı tarafından izlenir, müfettişlerle soruşturulurken avukatların lafı mı olur? Kim inanır bu aldatmacaya?Bildiğiniz gibi Baykal’a “Genel Başkanlıktan çekilmesi, CHP’ye daha iyi bir alternatif haline gelme şansı vermesi” için birçok kez yazdım. Ama o başka, son haftalarda Baykal, Kılıçdaroğlu ve genelde CHP’nin “takdir edilecek düzeyde bir muhalefet partisi” görüntüsü taşıması başka (Oyumu MHP’ye vermiştim -ve pişman olmuştum- hatırlatırım.) O başka, Deniz Baykal’ın “temiz, yolsuzlukla bağlantısız siyaset” açısından bugüne kadar gösterdiği performans başka.“Gel televizyonda tartışalım, karşılıklı soruları cevaplayalım” diyor, “Reytingini arttırmam, sana prim vermem, yok milletvekili sayımız farklı” gibi anlamsız cevaplar geliyor Erdoğan ve Fırat’tan. “Haydi kaldıralım ikimizin dokunulmazlıklarını, her şey ortaya çıksın” diyor, Erdoğan’dan cevap çıkmıyor. Neden aynı cesareti gösteremiyorlar merak etmez misiniz? Hele de böyle ciddi bir ekonomik kriz tehlikesi varken.Kısa yoldan bunu yapar ve artık iyice bıktıran karşılıklı polemiklerle siyaseti kilitlemekten bizi kurtarırlar.Bekliyoruz... Başbakan ve partisinin Genel Başkan Yardımcısı da dokunulmazlıkların kalkmasını istesinler!*****Kemal Kılıçdaroğlu Her Açıdan’da Yolsuzlukla mücadele alanındaki performansıyla son haftaların parlayan ismi olan CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu 5 Ekim Pazar günü başlayacak olan “Her Açıdan”ın ilk konuğu olacak.Kılıçdaroğlu, Dengir Mir Mehmet Fırat’la ekranda yaptığı tartışmanın ardından medyayı ve toplumu gösterdiği belgeler, ileri sürdüğü iddialarla günlerce meşgul etti. Onun, yolsuzluk olaylarını bugüne kadar hiçbir siyasetçide görülmemiş bir inatla takibi Türkiye’de belki de ilk defa ciddi bir “Temiz Eller Operasyonu” başlatacak...CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olacağı da söylenen Kemal Kılıçdaroğlu’nun cevaplaması beklenen sorular her geçen gün daha da artıyor.İşte sabırsızlıkla beklediğiniz 5 Ekim’deki sezonun ilk “Her Açıdan”ında aklınızdaki tüm soruları ve daha bilmediğiniz birçok konuyu, Meclis’te Fırat’la tartışmasından sonra ilk kez bir tartışma programına konuk olacak olan Kemal Kılıçdaroğlu’yla MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural ve AKP kurucu üyesi, 21-22. dönem Milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’la birlikte tartışacağız.Bilmem ki “kaçırmayın” dememe gerek var mı?*****Özgür basın nasıl olurmuş!Yaz yaz bitmiyor, AKP Genel Başkan Yardımcısı Fırat “Salı günü belgelerle Kılıçdaroğlu’nun iftiralarını çürüteceğim” dediği konuşmasında “özgür, bağımsız basın”ın önemine de değinmiş.“Tarafsız ve bağımsız basın” önemliymiş.Bu da ancak “basın çalışanının özgürlüğü” ile sağlanabilirmiş, aksi takdirde medya özgürlüğünden söz edilemezmiş.Basın çalışanının özgürlüğü de geleceğini “patron kararı”ndan çıkarmakla, sendikalaşmakla olurmuş.Bunları her patrona değil, “tek bir patron”a duyduğu öfkeyle söylediğini bilmeyen yok, o bir yana en kötü basın “bağımlılığı”nın iktidarın elindeki, onun etkisi altındaki basının bağımlılığı olduğunu hiç duymamış mı acaba? Gazetecilik okullarında herhalde ilk derslerde öğretiliyordur, demokrasiyi anlatan kitaplarda kesinlikle mevcuttur, bir araştırsın.Zira... Söylediği sözleri bir başkası söylese kulağa mantıklı gelir de... Medyanın büyük bir kısmını iktidarın ele geçirdiği, Başbakan’ın damadının ve başka yakınlarının da iktidar gazetelerinde çalıştığı, iktidar partisi yöneticilerinin yalnızca kendi emrinde ve çizgisindeki yazarları “yazar saydığı”, hoşlanmadığı sorular soran, yazılar yazan gazetecilere ağır hakaretler ettiği bir ülkede, o iktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı söyleyince hiç de mantıklı gelmiyor.Hele de o parti kendi içinde “özgür düşüncelerini ifade eden en demokratik, en saygın milletvekillerini bile” sırf bu nedenle partiden ihraç etmiş veya seçimde liste dışı bırakmışsa...Hiç güleceğim yoktu ama çok güldüm, iyi espri yapmış doğrusu Dengir Mir Fırat!
Güzelim Bayram günü, sabahleyin TV programım için fotoğraf çekimleri yapıldı “Her Açıdan”ın jeneriğini de hazırlayan ünlü fotoğraf ustası, magazinci meslektaşım Ünal Atılgan’la birlikte Ortaköy’e indik... Ooh mis gibi, halk sahilde restoranlara, kafelere, banklara yayılmış, kumpircilerin, dürümcülerin başına toplanmış, bir huzur havası ki sormayın gitsin. Sanki her gün, her saat ayrı bir kıyametin koptuğu, koparıldığı Türkiye’de değil de vatandaşlarının rahatını düşünen yönetimlere sahip ülkelerden birindesin.İçim açıldı, ruhum dinlendi, stres attım, sonra gazeteye geldim, haberlere bir göz gezdirdim ve bütün o terapi uçtu gitti.Üç altın bilezik için cinayete yeltenen eltiler mi, evlenmelerine izin vermedi diye sevdiği kızın ağabeyini öldüren ve “kaza” diyen veya öz babasını öldüren caniler mi, Bayramın ilk günkü trafik kazası ölü bilançosu mu her türlü vahşet ve ilkellik mevcut.Bir de üstüne Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in Başbakan’ı taklit ederek “Deniz Feneri’nden bana ne” diye gazeteci azarlamasını ekleyin, hissiyatımı anlarsınız. Eh gazetecinin de sabrının bir sınırı var yani, saygısızlık diz boyunu aştı, boyun hizasına ulaştı, yeter artık.Öyle görünüyor ki şimdi “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” planı yürürlüğe konmuş, soru soran elbirliğiyle sorduğuna pişman ediliyor ama Bakan’ın haklı olduğu bir nokta da yok değil.Diyor ki “Başka bir ülkede, bir dernek yolsuzluk yapmış bana ne ya, bana ne!” Burada haklı adamcağız, ona ne?Deniz Feneri gibi bir derneğin yolsuzluğu bir hükümeti neden ilgilendirsin?Kimse istemez bunu ama AKP hükümetini ilgilendiriyor işte... Üstelik yalnız dernek yolsuzluğu değil, ihale yolsuzlukları, imar planı değiştirerek yapılan yolsuzluklar, hangi taşı kaldırsan altından onlar çıkıyor.AKP geliyor, derneklerle ilgili sözüm ona bir “teşvik yasası” çıkarıyor, yardım yapan derneklere kaynak aktaran firmaların bu kaynağın tamamını vergiden düşmesini sağlıyor. Ve bir bakıyorsunuz iktidara yakın dernekler üç yılda 300 kat büyümüş.Şaban Dişli ile İstanbul Belediyesi’nin TESCO için imar planı değişikliğiyle büyük bir yolsuzluk yaptığı, Dişli’nin rüşvet aldığı ortaya çıkıyor. Şaban Dişli uzun süre savunuluyor, korunuyor.AKP Deniz Feneri’ne (her nedense) TBMM Üstün Hizmet Ödülü veriyor, bakıyorsunuz hemen arkasından Dernek üstün (!) bir hizmet vermiş ve bir ayağı Almanya’da bir ayağı Türkiye’de dünya alemin gördüğü en büyük bağış skandalını yaratmış.DAVA NEDEN AÇILMADI?Sonra bakıyorsunuz Almanya’da yer yerinden oynuyor, suçlular adalete teslim edilip hüküm giyiyor, hepsi suçu kabul ediyor, Alman hakim “Asıl failler Türkiye’de” diyerek isimleri, bağlantıları da açıklıyor ama Türkiye’de tık yok.Dava bir türlü açılamıyor.Davayı açacak olan Ankara Cumhuriyet Başsavcısı, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin tarafından davet edilerek “Deniz Feneri olayına özel ilgi gösterdiği” ona anlatılıyor... Ve yine sessizlik!Demokrat Başbakan çıkıyor Şaban Dişli ve Deniz Feneri skandallarını gündeme taşıyan “AKP medyası dışındaki medya”ya önce şantaj, sonra ona karşı boykot çağrısı yapıyor.Bu davayla ilgili olduğu Alman Yargısı tarafından net şekilde açıklanan isimlerin evi aranmıyor, günlerce aynı kıyafetle ve tıraş bile olamadan perişan vaziyette medya karşısına çıkmıyorlar, istifa etmiyorlar, kasalarına, paralarına hiç dokunulmuyor.BAĞIMSIZ (PÜFFT) YARGI! Neden? Çünkü yargı TARAFSIZZZ!!!Suçu bilinmeyen çok sayıda insan “Ergenekoncusun” iddiası atılarak içerde, bilinenler dışarda...“Bana ne ya” diye gazeteci azarlayan Adalet Bakanı müsteşarı ile birlikte Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başında oturmakta inat ettikçe, Başsavcılar başta olmak üzere hakim ve savcılar hükümet baskısını ensesinde hissettikçe ve Adalet Bakanı’ndan habersiz kılını kıpırdatamadıkça, bağımsız davranmaya kalkan savcıların üstüne hemen Adalet Bakanlığı müfettişleri gönderilip soruşturma açıldıkça ve bazıları ücra köşelere, pasif görevlere sürüldükçe daha ne Şaban Dişli’ler, ne Deniz Fener’leri türer bu ülkede...Mehmet Ali Şahin’in “Bana ne”si de bir Bayram komedisi olarak kalır!
AKP’nin çok sayıda genel başkan yardımcısı var ama nedense tek konuşan Dengir Mir Mehmet Fırat.O hep başrolde, hatta son zamanlarda adeta Başbakan Erdoğan’a “yolsuzluk savunmaları, medyaya boykot çağrıları, öfkeli ve hakaretamiz tutumu” nedeniyle yönelen tepkileri paratoner gibi üstüne çekme görevini üstlenmiş duygusu yaratıyor insanda...Devamlı sivri cümleler kullanarak, dikkat dağıtacak önemli başka gündemler yaratarak, bunu yaparken neredeyse kendini bile feda ederek cansiperane mücadele veriyor Genel Başkan’ı için...O siyasetçi, ben gazeteci olduğumuz için elbette ikimiz de görevimizi yapacağız, yolsuzluklar varsa ben üstüne gideceğim ve gerçeğin ortaya çıkmasını elbette isteyeceğim ama kişisel olarak sempati duyduğum biridir Sayın Fırat...Geçmişte babamla aynı dönemlerde ve aynı partide Adalet Partisi’nde siyaset yapmış olmasının, onu tanımasının, kendisiyle iki kez kamera önünde ve arkasında sohbet etmiş olmamın da rolü var bunda...Bu nedenle “artık sussa onun için daha iyi olur” diyorum. Son olarak “Erdoğan’la Baykal’ın yolsuzluklar konusunda bir televizyon tartışmasında yer almasının mümkün olmadığını” söylemiş, buna neden olarak da “Birinin başbakan, diğerinin 90 milletvekili olan bir partinin genel başkanı olmasını, eşit konum da olmamalarını” göstermiş. Yani “pes” demekten başka bir şey bırakmıyor insana...Hangi demokrat anlayışa (veya hangi demokrasi anlayışına) sığar acaba “Bir başbakan, ana muhalefet partisi lideriyle tartışamaz, çünkü eşit değiller... Çünkü birinin daha az milletvekili var” demek?Bu “çoğulcu” mu yoksa “çoğunlukçu” bir anlayış mıdır? Çoğunlukçu ise demokrasiyle ilgisi olabilir mi, yoksa aynı anlayış “çoğunluk bende istediğimi yaparım” düşüncesini de mi içerir?Siyasetçinin, hele de iktidar partisi “Genel Başkan Yardımcısı”nın ağzından çıkan her cümle, her söz önem taşır.Dengir Mir Mehmet Fırat konuştukça yanlışa sürükleniyor, hiç değilse bir süre susmalı.Başbakan kendi adına konuşabilir herhalde, değil mi? *** Gül o masada olmamalıydı! Yazınca “yazdı” diye kızıyorlar ama hangi iktidar döneminde olsa bunları yazardım, hata üstüne hata yapılıyor.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül New York’ta Türk Kültür Merkezi’ndeki iftar yemeğinde insanlık suçu işlediği, kendi yurttaşlarına soykırım yaptığı, 20 bin kişiyi öldürttüğü için tüm dünyanın tepkisini toplamış olan Zimbabwe’nin diktatör Devlet Başkanı Mugabe ile aynı masaya oturdu. Fatih Çekirge dünkü yazısında “Clinton’ın da Gül’le aynı masada oturmasının planlandığını ancak Mugabe’nin o masada olacağını öğrenince Clintonların bu fotoğrafa girmek istemediğini” anlattı.Ayrıca başta New Jersey Valisi olmak üzere birçok üst düzey ABD yetkilisi de son anda aynı nedenle yemeğe katılmaktan vazgeçmişler.Duruma bakın, Clinton şu anda Başkan değil ama Gül Türkiye Cumhurbaşkanı, Clinton “o fotoğrafta olmamayı” hesaplayabiliyor ama Gül hiç umursamıyor.Oysa kesinlikle önceden düşünmeliydi, düşünemiyorsa Dışişleri bürokratları onu uyarmalıydı. Türkiye’nin itibarı da maalesef son yıllarda her konudaki dikkatsizlik ve özensizlikten nasibini aldı. Eğer Gül bu yanlışı “BM geçici güvenlik konseyi üyeliği” adına yapıyorsa çok yazık. Mugabe denen acımasız diktatörün Afrika ülkelerinde de sevilmeyeceğini bilmesi gerek... Ayrıca sevilse ne olur, böyle birinden gelecek hayır hiç gelmesin daha iyi.İmaj sıfırın altındadır sayın seyirciler! *** Çankaya Belediye Başkanı da soruşturulsun!Türkiye’nin “temiz eller operasyonu” bir türlü başlayamadı ama “Şaban Dişli+Belediye”nin yolsuzluğu ile Deniz Feneri bağış skandalı şükürler olsun ki artık bu operasyonu kaçınılmaz hale getirmiş görünüyor.Daha CHP’li Çankaya Belediye Başkanı’nın “belediye meclis üyelerinin rüşvet almaları” ile ilgili sözleri yayınlanmadan önce birkaç kez ’Fırsat bu fırsat tüm belediye ihaleleri ve başkanların seçildikten sonraki mal varlığı değerleri incelensin’diye yazmıştım.Baykal “Kim yaparsa yapsın yanlışın üzerine giderim. Konuşması incelenip rapor yazılsın” diye talimat vermiş partisine.“AKP’li belediyelerle ilgili yüzlerce ‘belgeli iddia’ var, onlar da aynı hassasiyeti göstersin” diyor...Çok haklı, buradan başlayarak her partiden tüm belediyeler, ihaleler, ihalesiz verilen petrol boru hatları, “Bizim Çalık”a keyfi verilen rafineri işleri araştırılsın.“Temiz Eller”i bu kez kaçırmayalım, bunlar buzdağının sadece görünen kısmı!
Bayram arifesinde Başbakan’ın “Ramazan Bayramı’nın da adını değiştirdiler” hikayesine dönmek istiyorum.Dönüm noktası olaylardan biri bu çünkü...Yutulmadı!“Şeker Bayramı” veya “Ramazan Bayramı”, her ikisi de yıllardır söyleniyor ve bugüne kadar da siyasi polemik konusu yapılmamış, sanki “Şeker Bayramı” diyenler “Ramazan’ı yeterince idrak etmeyenler”miş gibi toplumu bir kez daha din üzerinden bölmekte kullanılmamıştı.Neyse ki bu konuda gelen mail ve yorumlar bile halkın din istismarı tuzağına artık kolayca düşmediğini gösteriyor. Bu çok sevindirici, çünkü insanların dinî duygularını provoke ederek, ortaya popüler olacak bir veya birkaç cümlecik atarak Başbakan’ın deyişiyle millete “çelik çomak oynatmak” ve onlar oyuna dalmışken ciddi, önemli yanlışları, yolsuzlukları gözden kaçırmak hiç değilse belki bundan sonra eskisi kadar kolay olmayacaktır.Bu çok önemli, çünkü biz din tartışmalarına girip dikkatlerimizi “Ben çok dindarım, sen daha az dindarsın” çekişmesine yoğunlaştırırken birileri öte yanda hakkı olmayan arsaları, fabrikaları, ihalesiz petrol boru hatlarını, rafinerileri ve tabii 7 sülalelerine yetecek trilyonları küfeyle götürüyor.Daha kötüsü, daha ucuzu bulunmayan böyle bir taktikle başarıya ulaşmasının kolay olduğunu, yıllardır bununla puan kazanabildiğini gördüğü içindir ki Tayyip Bey bir türlü bu ucuz istismardan vazgeçmiyor.Türkiye’yi uluslararası bir utanca, ciddi bir imaj deformasyonuna sürükleyen en büyük bağış yolsuzluğunu yapanları bile koruyanlara, kendi ülkesinin medyası için boykot çağrıları yapanlar bile “ne kabadayı ama küfrü bastı mı mangalda kül bırakmıyor” diye sempatik görenlere her şeyi, her zaman yutturabileceğini umuyor.GERÇEK ANLAŞILMALI!Ama görünen o ki halk bu kez çok öfkeli ve hiç de yutmamış. Örneğin Suat Mutlu isimli okurumuz biz VATAN yazarlarının Kılıçdaroğlu ile Fırat arasındaki tartışmada belgeleri ortaya konan Menas şirketiyle ilgili hayali ihracat ve uyuşturucu kaçakçılığı olaylarına yaptığımız yorumları bile fazla yumuşak, fazla toleranslı bulmuş. Diyor ki:“Belki inanmayacaksınız ama... Bizler zamanında aldığımız birkaç yiyeceğin hesapta fazla çıkan 5 kuruşun bakkala iadesini gördük. Götür onu geri ver uyarılarıyla büyüdük. Güzeli ve normali buydu... Güzel ülkemize, insanlarına ne oldu? (...)Siz de umursamaz tavırlar içindesiniz ‘Ben anladım ama boş verin, olur böyle şeyler, biz başka yerlere bakalım’ diyorsunuz. Ne kadar yanlış.” Bu okurumuz ve daha birçoğu tartışmadaki belgelerin araştırılmasını, iddialar doğruysa Dengir Mir Mehmet Fırat’ın gereğini yapmasını istiyorlar. Elçiye zeval olmazmış, ben de bu dileklerini duyuruyorum.Bir başka okurumuz, Muammer Sokollu ise bu bayramın asıl doğru isminin ne olması gerektiğini yazmış:“Şeker pancarının 2 YTL, bayram şekerinin 12 YTL olduğu ülkede Şeker Bayramı elbette olmaz. Ramazan Bayramı demek bile doğru değil, ORUÇ BAYRAMI demek, her gün oruçlu insanımıza daha yakışır!” diyor.Sevgili okurlarım, hepinizin “Şeker” ve “Ramazan” bayramınızı en iyi dileklerimle kutluyorum. *** “Mezar soyguncusu” demek de iftiradır! Yine ondan bahsedeceğiz ama Dengir Mir Mehmet Fırat (isim de çok uzun DMMF olarak kısaltsak diyeceğim, kızacak) basın toplantısının sonunda Abdüllatif Şener için de hem hakaret, hem de muhatabına “müfteri” deme hakkı verecek bir iftira anlamına gelen sözler sarf etmiş.“Bir partiden milletvekilisiniz, o partinin 4,5 yıl Başbakan Yardımcılığı’nı yapmışsınız, hiç çıtınız çıkmamış, parti kapatma süreci içinde mezar soygunculuğuna soyunuyorsunuz.” Fırat, kendisiyle ilgili belgeli suçlamalara bile öfkelenir ve hakaretle cevap verirken, AKP’nin en güçlü zamanında siyaseti bırakıp çekilen Şener’e büyük haksızlık etmiyor mu, ayıp olmuyor mu?Abdüllatif Şener siyasette de, ayrılırken de ve daha sonra da nezaket sınırlarını hiç aşmadan siyaset yaptı. Parti içindeyken de “Galataport”taki muhalefeti, 2005’te gazetelere manşet olan “hizmet sektöründeki yabancılaşmaya, özelleştirmelere dikkati çekerek yaptığı uyarılar, cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmalarındaki uyarıları ve genel tutumuyla hiç de “susan ve katlanan” bir siyasetçi değildi.AKP o zaman istese onu disiplin kuruluna verip kolayca ihraç edebilir, diğer muhalif isimlere yaptıklarını yapabilirdi.Ama yapmadı ve şimdi arkadan “çamur at izi kalsın” politikası izliyor ve elindeki büyük medya kesimiyle de onu yıpratma faaliyetine girişiyor.Oysa birçok gazete Şener’in muhalif açıklamalarını, o AKP’de iken de haber yapmış, bunlara ait yorumlar yazarların köşelerinde yer almıştı. Kısacası, bir siyasetçiyi yıpratmak bu tür hakaretlerle, iftiralarla böylesine kolay olmamalı.Abdüllatif Şener “mezar soyguncusu” gibi çirkin bir benzetmeyi hiç de hak etmiyor. Tam aksine “gidişi gören, niyeti bilen birinin bu gidişine ve niyete ortak olmaktan zamanında kaçışı“nı anlatıyor bize! *** “Her Açıdan” başlayacak, merak etmeyin! Son günlerde Her Açıdan’ı sabırsızlıkla beklediklerini bildiren çok sayıda mail geliyor okur ve izleyicilerimizden... Benimle bir yerde karşılaştıklarında hemen aynı soruyu soruyorlar, dostlar telefon yağdırıyor“Başlayacak mı? Ne zaman?” Merak etmeyin, başlayacak... Bayram tatilinin (yine bu uzuun bayram tatili, ne çok tatil yapıyor Türkiye, hiçbir ülkede olmadığı kadar çok, farkındayız değil mi) son günü ekrandayız. Özlediğiniz, en samimi ve en gerçekçi tartışmalarda yine birlikte olacağız... Birkaç gün daha sabır... İlginize sonsuz teşekkürler!
AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat son basın toplantısında Kemal Kılıçdaroğlu’nu yanlış belgeler göstermekle, iftira kampanyasıyla suçladı...Ve tabii özellikle son haftalarda maalesef Başbakan’la başlayarak “siyasi gelenek” haline getirilen hakaretleri unutmadı, muhatabı yine sahtekar ve müfteri oldu... Tekrar, tekrar...Fırat gibi deneyimli bir siyasetçiye, üstelik bir “mir”e hiç yakışmıyor, değil mi?Dengir Mir Fırat’ın son açıklamaları Kılıçdaroğlu ile Meclis’te yaptıkları tartışmada karışan kafaları daha da fazla karıştırmaktan başka bir yarar da sağlamadı.Örneğin, bu tartışmayı izleyen hukukçuların çoğu Fırat’ın ortağı olduğu Menas Şirketi’nin hayali ihracat yaptığının yargı kararıyla (2000 yılında İdare Mahkemesi ve Danıştay kararı ile) sabit olduğunu söylüyorlar.Fırat ise “hayali ihracat” konusunu tümüyle reddediyor ve bu Danıştay kararına hiç değinmiyor.Öte yanda TBMM eski Başkanı Bülent Arınç, Meclis Başkanı Toptan ile Fırat’a “Meclis’te çirkin kelimelerle birbirine hücum eden iki siyasetçinin tartışması yer alamaz” diye kızmış.O tartışmada Arınç’ın da çoğu kez kullandığı hakaretler geçmedi bu bir, ikincisi bu tartışma TBMM’de ve ekranda yapılmasa nerede yapılacaktı?Diyelim ki milletvekillerinin geçmişinde siyasi kimlikleriyle bağdaşmayacak olaylar veya “büyük yolsuzluk-iktidar ilişkileri” varsa bunlar nasıl ortaya çıkacak?Gazete manşetlerinde yapılan kavgalar, polemiklerle mi?PARTİ DEVLETİMeclis’te genel görüşme “çoğunluk gerektiği için” açılamıyor, gensoruların çoğu aynı nedenle reddediliyor, soruşturma komisyonu aynı nedenle kurulamıyor, MASAK (Mali Suçları Araştırma Komisyonu) doğrudan Maliye Bakanı’na bağlı ve istenmeyince çalışmıyor, Devlet Denetleme Kurulu Cumhurbaşkanı’na bağlı...Yani lâmı cimi yok, Türkiye açıkça bir parti devleti halinde...Bir de üstüne “dokunulmazlıklar”ı ve yargının Adalet Bakanlığı baskısı altında oluşunu eklerseniz milletvekilleriyle veya iktidar yolsuzluklarıyla ilgili iddiaların sonsuza kadar karşılıklı “şerefsiz, haysiyetsiz, sahtekar, müfteri” çerçevesinde kalacağını ve asla anlaşılamayacağını anlaşmış olursunuz.Tam anlamanız için Deniz Feneri yolsuzluğunun (daha doğrusu “uluslararası bağış skandalı”nın) Türkiye ayağını, asıl failleri soruşturacak, davayı açacak olan (çok enteresandır hâlâ dava açılamadı) Ankara Cumhuriyet Başsavcısı’nın Adalet Bakanı ile yaptığı görüşmeyi hatırlatayım.Türkiye bir hukuk devleti olsaydı, böylesine ciddi bir yolsuzlukla ilgili Cumhuriyet Başsavcısı asla Adalet Bakanı tarafından çağrılarak bilgi istenmezdi. Zira bu, Adalet Bakanı’nın “Ben (veya biz) bu davayla ilgileniyorum, haberiniz olsun” demesinden başka bir şey değildir. Hele de savcıların ve özellikle başsavcıların siyasi iktidara sıkı sıkıya bağlı tutulduğu, HSYK başkanlığını Adalet Bakanı’nın, hakimlerle savcıların teftişini Adalet Bakanlığı müfettişlerinin (yani bağımsız müfettiş değil, bağımlı) yaptığı bir ülkede kesinlikle YARGIYA İKTİDAR BASKISI anlamına gelir.Yine aynı noktaya geliyoruz 1- Dokunulmazlıklar kalkmadıkça2- Yargı bağımsızlığı sağlanmadıkça (HSYK ile müfettişler konusu halledilmedikçe)3- Son yıllarda iyice işi azıtan “Parti devleti” veya “Başbakan devleti” yapılanması ortadan kaldırılmadıkça Türk siyasetinde asla temiz eller operasyonu yapılamaz. Sonsuza kadar “iddialar ve hakaretler”de tıkanır kalırız!Nokta son!
Tayyip Erdoğan’ın son olarak bir kitap fuarında Milliyet ve Hürriyet muhabirlerine “Terbiyesizlik, edepsizlik etme, çekil kenara” şeklindeki hakaretini duyunca ailesini düşündüm...Bu hakaretin nedeni muhabirlerin “kendisini Deniz Feneri standıyla aynı karede görüntülemek istemeleri” imiş... Bırakın AKP Hükümeti döneminde Deniz Feneri Derneği’ne “TBMM Üstün Hizmet Ödülü” verilmiş olmasını, bir kitap standıyla aynı karede görünmenin bunun ve bugüne kadar ki “himaye faaliyetlerinin” yanında pek de önemsiz kalacağını ve bu nedenle öfkenin anlamsızlığını... Diyelim ki Tayyip Bey çok çok sinirlendi, Başbakan mevkiine yükselmiş biri çok sinirlenince bir gazeteciye, bir vatandaşa böyle tepki verir mi?Aile içinde eşi, çocukları veya bir yakını onu çok sinirlendirecek bir hata yapsa tepkisi yine bu mudur acaba?Başbakan’ın vatandaşlara, siyasetçilere, gazetecilere yaptığı hakaretlerden bir kitap yapmak mümkün artık. Dünya siyaset tarihine “halkına en çok hakaret eden başbakan” olarak geçerken bir gün bir kitap fuarında bu hakaretlerden oluşmuş kitabı da imzalar belki! *** Pamuk neden konuşmaz? Gazeteciler Orhan Pamuk’a “Erdoğan’ın medya boykotu”nu sormuşlar New York’ta, o ise “Bu konuda konuşmak istemediğini” söylemiş.Çok şaşırtıcı doğrusu, Nobel Ödülü’nü almadan önce, tarihi gerçeklerle alakası olmayan sözleri nedeniyle eleştirildiğinde “ifade özgürlüğünün önemini” dilinden aylarca hiç düşürmedi. Şimdi konu üstelik koskoca bir medya kesiminin ifade özgürlüğü, demokrasinin temel şartı olan “halkın haber alma özgürlüğü”...Ayrıca ortada yalan yok, gerçekler boykot ediliyor.Orhan Pamuk’un bu durumda söyleyecek tek söz bulamaması garip değil mi? *** Ramazan mı, Şeker mi? Bunun da bir gün polemik konusu yapılmasını AKP tarafından “Ramazan Bayramı” diyenlerle, “Şeker Bayramı” diyenlerin karşı karşıya getirilmesini bekliyordum doğrusu, yanılmamışım. Tabii toplum önceden “dindarlar/dindar olmayanlar” şeklinde iktidar söylemleriyle bölünmüş olduğu, bu bölünmenin her zaman işe yaradığı, laik ve cumhuriyetçi vatandaşların da dindar olmayanlar sınıfına sokularak “din ile laiklik” sanki iki karşıt kutupmuş gibi halka yutturulduğu biliniyor, tekrar tekrar anlatmaya gerek yok.Şimdi Başbakan, sanki bu ülkede her zaman, Ramazan’ın sonunda, bol bol tatlı, şeker yenerek kutlandığı için bu bayrama bazen Şeker Bayramı bazen Ramazan Bayramı denmemiş, ilk kez duyuluyormuş gibi bir de dinî bayram üzerinden düşmanlık yaratmaya veya bu istismarla son haftalarda yaptığı ciddi hataları unutturarak taraftar toplamaya çalışıyor.Aslında ben, dediğim gibi bunu da yapacaklarını bekliyordum ama artık çaresizliğin “bayram istismarı”na gelmiş olması yine de çok acı...SOKAKLAR BOMBOŞBaşbakan Erdoğan bunu yaparak hiç değilse inandırabileceğini umduğu seçmenine “Bakın laikler, elitler, sizin gibi dindar olmayanlar bayramın adını değiştirdiler” demeye getirerek Allah katında da suç işliyor. İnsanlara, onların dindarlığı hakkında hiçbir bilgisi olmadan, keyfince din, inanç sınıflaması yapıyor. Oysa... Geçenlerde Levent, Etiler, Bebek, Yeniköy, Nişantaşı, Kadıköy gibi “elit” dedikleri semtleri iftar vaktinde özellikle tek tek dolaştım. Bütün caddeler ve sokaklar bomboş, lokantalar dolu ve açık pencerelerden iftar masası başındaki aileler görülebiliyordu.Günah değil mi peki bu yaptıkları?Kendileri de Ankara’yı bir dolaşsalar görecekler ama utanacaklarından yine de şüpheliyim.“Şeker Bayramı” denmesi “kültürel erozyon”muş, pöh! Siz kültürü filan bırakın da “ahlak”tan haber verin şimdi. Son zamanlarda fazlasıyla önceliği var!
Dün TBMM’de CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu ile AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın katıldığı ve Uğur Dündar’ın yönettiği tartışmayı milletçe izledik, dikkatle dinledik.Birçok kişi “düello denemez” düşüncesinde ama bence sözlü düellonun daha alâsı olmazdı, ağır ifadeler kullanılmadığı doğrudur ve takdire şayandır, bununla birlikte her iki tarafın sinir katsayısının tavan yaptığı, akıllarından da “gazete sayfalarına yansıyan hakaretler”in arka arkaya geçtiği neredeyse elle tutulacak şekilde ortadaydı. “Bu düellonun galibi kim” sorusuna yazıyı yazdığım dakikalara kadar kimse net bir cevap vermedi ama iktidar medyasının yazarları bile Dengir Mir Mehmet Fırat’la ilgili birkaç sorunun mutlaka cevaplanması gerektiğini, sunulan belgelerin önemli olduğunu vurguladılar.Öncelikle şunu söyleyeyim, son günlerde giderek iyice Erdoğan’a benzeyen, fazlasıyla agresiv ve hakaret içeren konuşma tarzına rağmen ben de Dengir Mir Mehmet Fırat’ın bir yolsuzluk olayına adının karışmamış olduğuna inanmak isterim. Hayali ihracat veya uyuşturucu ticareti ile ilişkilendirilmemesini umarım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun belgelerini açıkladığı iddiaların tamamen anlaşılır ve kabul edilir şekilde Fırat tarafından cevaplanmamış olmasının ise benim veya diğer gazetecilerin duyguları, dilekleriyle bir ilgisi yoktur.Dengir Mir Mehmet Fırat tartışmadan çıktıktan sonra “İkna olmadım, Kılıçdaroğlu ‘müfteriyim’ demeli” şeklinde konuşmuş.Şurası muhakkak ki buna karşılık Kemal Kılıçdaroğlu çok daha emin şekilde “Bu karşılaşmanın sonucu Fırat’ın istifası olmalıydı” diyebilir.Her ne kadar Fırat sık sık “Sahte belge göstermeyin, yalan beyanda bulunmayın” sözlerini tekrarladıysa da Kılıçdaroğlu’nun gerek hayali ihracat iddiasında söz ettiği “24 Ekim 2000” tarihli rapor ve onun istifası öncesinde yapılan hayali ihracatlar (ayrıca bu raporları düzenleyen müfettişlerin Fırat’ın iddiasının aksine siyasetle ilgili olmaması), gerekse ortağı olduğu Menas firmasının TIR’ında yapılan uyuşturucu kaçakçılığı (Şubat 2008)ile ilgili belgeler yeterince gerçekti.“Balta sapı”ndan farklıÖzellikle Menas için Gümrükler Genel Müdürlüğü’ne, altında Dengir Mir Mehmet Fırat’ın adıyla gönderilen “Menas’ı kırmızı hat’tan çıkarın” belgesi (kırmızı hat, gümrükte incelenecek ürünleri gösteriyor) son derece önemli ve mutlaka açıklanması gerekir.Fırat tartışmada buna değinmedi ve akıllarda soru işaretleri kaldı. Acaba iktidar partisi Genel Başkan Yardımcısı’nın adı, kendi izni ve haberi olmadan böyle bir ayrıcalık belgesinde kullanılabilir mi?Bir şirkete ait eroin kaçakçılığı olayı “Ama o şoför zaten şüpheliymiş, Menas’tan kimse sorgulanmadı” diyerek geçiştirilebilir mi?Bu anlayışa göre evinde uyuşturucu ve bomba bulunan birinin bunlarla ilgisiz olduğu mu düşünülmelidir?Durum şu ki söz konusu olaylar Sayın Fırat’ın tartışmanın sonunda anlattığı “Balta sapını kim kırdı” fıkrasıyla kıyaslanamayacak kadar ciddidir. Sonuç olarak... Bence asıl konu Deniz Feneri ile Şaban Dişli skandallarıdır ve araya başka iddiaların girmesiyle dikkatler dağılabilir. Bununla birlikte Kılıçdaroğlu-Fırat tartışması bize siyasetçilerin ticari işlerle ilgilerinin olmaması, devletten ayrıcalık isteyen kişi ve firmalara asla aracılık etmemeleri, isimlerinin temiz kalması konusuna çok özen göstermeleri gerektiğini gösterdi.Bir de olayların 10-15 yıl sonra bile ortaya çıkarılabileceğini...Böyle bir tartışma tekrarlansa gerçek daha fazla anlaşılabilir mi?Belki ama dokunulmazlıklar kaldırılıp, iddiaları yargının araştırması sağlanmadan ne işe yarar ki?Gerçeklerin anlaşılması konusunda samimi olduğunu söyleyenlerin önce “dokunulmazlığımı kaldırın” demekten çekinmemeleri gerekiyor. Bunu yapamadıkları sürece söylediklerine inandırmaları çok ama çok zor olacak!(Not: Hazır Deniz Feneri ve Şaban Dişli’yle başlamışken keşke belediyelerdeki binlerce ihale ve imar yolsuzluğunu da ortaya çıkarsalar, kim bilir neler duyarız!)
CHP Basın Sözcüsü ve Genel Saymanı Mustafa Özyürek, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın “Deniz Baykal’ın ve eşinin mal varlığı ile ilgili” iddialarına sert çıkmış.Maliye Bakanlığı ve Vergi Daireleri dahil tüm devletin AKP’nin elinde olduğunu ve eğer en küçük bir usulsüzlük, eksiklik varsa bunu kolayca ortaya çıkarabileceklerini söyleyen Özyürek son derece net ve dürüst bir çağrıda bulunmuş.“Hemen onun dokunulmazlığını da, AKP Genel Başkanı’nın dokunulmazlığını da kaldırıp mahkemeye hesap vermelerini sağlamazsanız namertsiniz.” Daha önce Deniz Baykal’ın Erdoğan’a yaptığı “Sadece ikimizin dokunulmazlığını kaldıralım, yargı karşısına çıkalım” teklifini tekrarlıyor Özyürek ve “Meclis’in açıldığı ilk gün bunun yapılmasını” isteyerek “Yargı varken kimse kendini devlet yerine koyamaz, bu haddini bilmemektir. Önce haddini bil” diyor Dengir Mir Mehmet Fırat’a...Görüldüğü gibi artık en sakin, en dikkatli konuşan muhalefet milletvekillerinin üslubu da Başbakan Erdoğan’ın hakaretamiz ifadelerine benzedi.Ortalık “Namert, şerefsiz, haddini bil, sen kimsin, haysiyetsiz”den geçilmiyor.Türklere dünya gözünde “muhtaçlara yardımı bile dolandırabilen insanlar” imajını layık gören, en büyük yolsuzlukların soruşturulmasının bile önünü tıkayan bir iktidar bu topluma bir büyük kötülüğü de böyle yaptı.Zaten TV dizilerinde, filmlerinde gün ve gece boyu kavga, küfür, dalavere, cinayet, soygun izleyerek karakter değiştirmiş bulunan Türk insanı artık devletin zirvesinde “küfür yağmuru” izliyor.RTÜK BAŞKANI YALAN SÖYLER Mİ?Aslına bakarsanız mesele basit kim şerefli, kim şerefsiz ve haysiyetsiz, bunu anlamanın en kolay yolu yargıya, hukuka fırsat vermektir.Bakın AKP’nin cansiperane koruduğu, AKP’li üyelerin istifasına gerek görmediği, “Hiçbir ilgim yok” dediği halde adı Deniz Feneri iddianamesinde 37 kez yer alan, Almanya’da bir kooperatif dolandırıcılığında da aksini söylediği halde “yönetim kurulu üyesi” çıkan RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın “Armada hisselerini 41 bin YTL’ye aldık” sözünün de yalan olduğu bizzat Armada Genel Müdürü tarafından açıklandı. Rakam: 905 bin YTL...Yalancı bir Radyo Televizyon Üst Kurulu Başkanı’na razı mısınız? Korunmasına, yargıdan kaçırılmasına göz yumar mısınız? Sayısız büyük yalanı kanıtlanan birinin diğer sözlerine inanır mısınız? Şerefli ve şerefsiz ancak yargı önünde kesinlikle ortaya çıkar... Balık da baştan kokar.Onun için haydi, öncelikle Başbakan’ın kendi seçmenine iş düşüyor madem ki bu kadar dürüsttür ve hiçbir yolsuzluğa karışmamıştır, kabul etsin Baykal’ın teklifini, kalksın dokunulmazlıkları... Seçmeni istesin bunu. Sonra da açsınlar önünü Deniz Feneri davasının... Şaban Dişli olayının...Çıksın ortaya AK’lar, KARA’lar! +++++ AKP’den neden “bir Kılıçdaroğlu” çıkmıyor? CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu AKP’yle ilgili yolsuzluk olaylarında “adaletin keskin kılıcı” gibi ortaya çıktı ve neredeyse tek başına yürüttüğü “şeffaf, net, halk adına sorgulayan” müthiş muhalefetle bir anda gönülleri fethetti.Böyle oldu çünkü bu halk alakasız polemikler, laf ebelikleri, din üzerinden aldatmacalar yerine olay takip eden, belgelerle konuşan dürüst, anlaşılır siyasetçiye hasret de ondan... “En iyi, en dürüst, en halkçı, en demokrat biziz” diye ortaya çıkan ve yönetime talip olanların da öyle olmadığını gördü de ondan...Lâfla, milleti dindarlık yarışına sokarak peynir gemisi yürümüyor.Kemal Kılıçdaroğlu ispatlayamayacağı şeyleri söylemediği, kimseye iftira, çamur atmadığı, yalnızca gerçeklerden söz ettiği için konuşmaları büyük bir ilgiyle dinleniyor, dinleyen de inanıyor...Şimdi izleyenlerin, dinleyenlerin en sık sorduğu soru şu: “Neden AKP’den bir Kılıçdaroğlu çıkmıyor?” Bu soruyu Deniz Feneri suçlularını, Şaban Dişli’leri koruyan, ihale açmadan en büyük yatırımları yandaş kuruluşlara hediye eden AKP sormalı kendine... Neden onlardan bir Kılıçdaroğlu çıkmıyor? +++++ Merhamet soygunculuğu! Yıllardır bu köşede kaç kez muhtaç insanlar için kampanya açtım, hiç böyle bir sahtekârlıkla karşılaşmadım.Ben o iki kızkardeşten gelen mektupları üzüntüden kahrolarak okumuş, size de aynen anlatmıştım. Gerçek olmayabileceği hiç aklıma gelmedi, çünkü üniversiteler yoksulluktan harç yatıramayan öğrencilerle dolu. Ama bu “Mehmet Kaya Ergör” isimli, sabıkalı ve huzurevinde kalan bir dolandırıcının işiymiş ve size banka numarasını vermeden önce birkaç hafta beklediğim olayda kesin bir belge olduğunu düşündüğüm “Balıkesir Vali Yardımcısı Mustafa Erdoğan” adıyla, imzasıyla gelen ve Valiliğin antetli kağıdına yazılmış izin dahil tüm bilgiler sahteymiş.Allah’tan hesaba hemen para akmaya başlayınca Ziraat Bankası yetkililerinin dikkatini çekmiş ve hesabı bloke etmişler. Bir de onlara ‘zorluk çıkarmayın’ diye haksızlık ettim.Bankadan da, hesap numarasını bana sık sık soran, verir vermez para yatıran iyi kalpli, hayırsever okurlarımdan da özür diliyorum. Balıkesir Savcılığı’nın izniyle Ziraat Bankası’nın paraları iade edeceğini Banka müdürü Oğuzhan Tosunoğlu bana bildirdi, merak etmesinler... Demek ki Valilik’ten, İl Dernekler Müdürlüğü’nden telefonla sormam gerekiyormuş. Deniz Feneri olayından sonra hiçbir şey beni şaşırtmıyor ama görüyoruz ki insanların “merhamet duygularını soymak” gibi en aşağılık bir suça yeltenenler Türkiye’de her an çıkabiliyor artık.Bundan sonra köşemde hiçbir kampanya yer almayacak. Ben de vazgeçiyorum!