Terim bu parayı almamalı!

19 Ekim 2008

Kaç gündür yazacağım, sıra gelmedi...Milli Takım Teknik Direktörü Fatih Terim’in aylığı 100 bin dolardan 180 bin dolara (250 bin YTL, yılda 3 milyon YTL) çıkarılmış.Eski teknik direktörler ise 45-50 bin dolar arasında aylık alıyorlarmış.Fatih Terim hiç kızmasın ama Federasyon bu teklifi yapınca “Türkiye gibi işçinin memurun karın tokluğuna çalıştığı, yoksul milyonların bir poşet erzağa, bir çeyrek altına oyunu sattığı bir ülkede bu maaş fazla” demesi beklenirdi.“Var mısın, Yok musun” programına Milli Takım’la birlikte katıldığında kazandıkları parayı şehit ailelerine bağışladıklarını hatırlıyorum... Şimdi 13 Ekim tarihli gazetelerde çıkan şu fotoğrafa baksın ve “Erzurum’da yardım dağıtan subayları kapısında görünce ‘askerdeki evladının şehit olduğunu’ sanan” asker annesi Nermin Deniz’in önünde durduğu kırık dökük tek katlı gecekonduyu bir incelesin...“Yavrum şehit mi düştü” diye ağlayan bu yoksul asker annesinin gecekondusunu “milletin cebinden trilyonlarca liralık yolsuzlukları yapanları, fakirlerin, yetimlerin hakkını yiyenleri koruyan, partililerinin, yandaş çocuklarının-damatlarının bir kalem oynatmayla zengin edilmesine göz yuman” iktidar partisi için, belki vicdanları sızlar diye yazacaktım... Ama Futbol Federasyonu’na da gayet iyi uyuyor.Burası Türkiye, dünyanın en zengin “G-8 ülkeleri” değil. Eğer ayda 250 bin YTL maaş verecek paraları varsa “normal sınırın üstünü” biraz yardıma (kim bilir belki Güneydoğulu ailelerin kalkındırılmasına) harcasınlar.Bu haberleri okuyan “bir lokma ekmeğe muhtaç”, çocuklarını “eldeki tek çift ayakkabıyı giydirerek sırayla okula gönderebilen” ailelerin ne hissettiğini düşünsünler.Sorumluluk hissini herkes toptan mı kaybetti bu ülkede yahu? *** Destina’nın düşündürdükleri... Mine Kırıkkanat’ın Sinek Sarayı ve Bir Gün Gece isimli romanlarından sonra yazdığı Destina’yı okuyorum masa başında... Çoğu kez romanları bir kanepede uzanır vaziyette okurum ama bu kez masadayım zira dikkatimi en iyi toplayabildiğim yer masam...Nasıl bir zekâ ve hayal gücüdür Kırıkkanat’taki bilinmez, tarihle bilimkurguyu içiçe kullanarak, kimselerin akıl edemeyeceği bağlantılarla bir “21. yüzyıl Hollywood film senaryosu” yazmış aynı zamanda... Zaten senaryo sıkıntısı çeken Amerikan Sineması’nda isteseler yarın çekimine başlanacak çok ilginç bir senaryo bu (üstelik Türkiye’nin yaşadığı trajediyi de dünyaya açık seçik anlatmış olurlardı.)Kafasına çip yerleştirilmiş zamane kahramanlarından, Roma İmparatoru Konstantin’in reenkarnasyonu olarak anlatılan Kanuni Sultan Süleyman’a kadar en akla gelmeyecek buluşlarla “Türkiye’nin bugünden nerelere gidebileceği ve hatta nasıl yok olabileceği” öyle güzel anlatılmış ki durup dehşetle düşünüyor insan:“Bu gidişle, bu sistemli ilerlemeyle, her alandaki bölünme, parçalanma veya geriye götürme projeleriyle romandaki noktaya gelinmesi acaba imkânsız mı?” Uzun sayılmayacak yıllar içinde, bulunduğumuz kör noktaya nasıl ulaştırıldık “ırk, dil, din ayrımcılığı yapılmayan” bir rejimle, hepsinin yapıldığı günlere nasıl getirildik?Mine Kırıkkanat’ın Destina’sı size çok şey düşündürecek, çok şey hissettirecek.En başta da zamanın ve sorumluluğun önemini!

Devamını Oku

Ahlâksız teklif!

18 Ekim 2008

Biz bu filmi görmüştük... Çok değil, birkaç yıl önce iki kanun yapıcı profesör (biri Adalet Bakanlığı Hukuk Müşaviri ve halen ‘hocalık’ yapıyor) “çekilin kızların önünden, tecavüzcüleriyle evlensinler” diyerek tecavüz durumunda suçlu eğer mağdurla evlenmeyi kabul ederse “cezadan kurtulmasını” istemişlerdi.İşi o kadar ileri götürmüşlerdi ki toplu tecavüzlerde, yani benzerini maalesef cinayetten farksız “devletin çocuk yurtlarındaki kimsesiz çocuklara toplu tecavüz” haberleriyle duyduğumuz vahşet olaylarında “suçlulardan biri evlenmeyi kabul ederse hepsi kurtulsun”a varmıştı olay...Çocuk tecavüzlerinde “çocuğun rızası var mı, yok mu o da sorulsun” bile diyorlardı. Dayanamayarak ‘Bunu ancak ruh hastaları söyleyebilir’ diye yazdığım için toplam 150 milyar TL’lik dizi davalar açtılar bana...Ama bu “zeytinyağı gibi üste çıkma” operasyonu ne beni, ne bu davayı gönüllü olarak üstlenen “Türkiye’nin tarihe geçecek cesaret ve kararlılıktaki kadın hukukçularını” ve örgütlerini, ne de destek vermek için her davada Adliye koridorlarını dolduran kadın-erkek yüzlerce sağduyulu vatandaşımızı geriletmeyi başarabildi.Yıllarca o koridorlara taşındık ve işin içinde ‘Adalet Bakanlığı Müşaviri’ ve bir Ordinaryus Prof. olmasına rağmen o davaların büyük çoğunluğu kazanıldı. Sonuçta kanunlara bu çağdışı anlayışı yerleştiremediler. Türk Ceza Kanunu çağdaş bir düzeye zorla da olsa çıkarıldı ve tecavüze uğrayan çocuk ve kadınların hayat boyu kaybolmayacak mağduriyetleri yanında bir de “rızasının sorulması, tecavüzcüyle evlenmesi” gibi insan vicdanına, mantığına sığmayacak, onları bir kez daha mağdur edecek maddelerin TCK’ya girmesi önlendi.PEDOFİLLERİ KURTARMA OPERASYONUŞimdi, bu çağdaş adımı bir yenilgi olarak kabul edenlerin aynı anlayışı yıllar sonra hortlattığını görüyoruz.17 Ekim Cuma günü Milliyet gazetesinde de çıkan haberde: Adalet Bakanlığı’nda yapılan ve Yargıtay hakimlerinin de katıldığı bir toplantıda “Medeni Kanun ve TCK’daki evlenme yaşının 14’e indirilmesi, ‘reşit olmayanla cinsel ilişki’ suçunda şikayet koşulunun 15 yaştan 14’e çekilmesi, tecavüzcünün tecavüz ettiği kişiyle evlenmesi durumunda cezadan kurtulması hükmünün YENİDEN getirilmesi (çağdışına dönmekte, geri adım atmakta çok kararlılar görüyorsunuz)”nin önerildiği bildiriliyordu.Eşin tecavüzünde 7 yıla kadar olan cezanın 1 yıl indirilme önerisini saymıyorum bile...Bu dehşet verici, nereden baksanız ‘ahlâksız teklif’ denecek teklifler yanında onu ‘öncelikli olarak’ sayamıyorum bile, yoksa çok önemli!Yıllar önce de bahane olarak “toplumun gerçeği” demişlerdi, şimdi de aynı bahaneyi öne sürüyorlar.Oysa ne gerçeği, ahlâksızlığın adı ne zamandan beri “gerçek” oldu? Mor Çatı Kadın Sığınağı’nın deneyimli avukatı Canan Arın’ın “Pedofoliye, Türkçe adıyla sübyancılığa ortam yaratma çabası” dediği utanmazlık daha hangi yüzyıla kadar “Türkiye gerçeği” olarak yutturulacak?HAYDİ AB’YE SORUN!Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde “reşit olma yaşı 18”dir, 15 yaşında çocuklara tecavüze veya evlenmeye kalkanlara “AB’ye girmeye talip bir ülke” mazeret mi üretecek yani? Buna mı susulacak?Köylerdeki veya çağın çok gerisinde kalmış aile yapılarındaki bir büyük yanlışa, 80’lik dedelerin (veya erişkin yaştaki erkeklerin o da fark etmez) 15 yaşındaki çaresiz çocuklara saldırmasına arka mı çıkılacak?Bu değişikliğin, 15 yaşında bir kız çocuğa tecavüz ettiği için tutuklanan 80 yaşındaki Hüseyin Üzmez’i kurtarmak için yapılmaya çalışıldığı söyleniyor.Olamaz... Asla izin verilemez, ona da diğer çocuk tecavüzcülerine de kurtarma operasyonu yapılamaz. Türkiye’ye 1500 yıl öncesinin Arap kabileleri usulleri yamanamaz.Dünyayı ayağa kaldırma pahasına buna susulmayacak, şimdiden söyleyeyim. Bakanlığı da, partileri de, Yargıtay’ı da ona göre konuşsun!***** Onu da AHY yapın bari!Türk Hava Yolları uçaklarında bir ara VATAN’ı vermediler, defalarca yazdık, birkaç tane bulundurur oldu THY... Dün Reha Muhtar bu kez Başbakan’ın “Bu gazeteleri almayın” diye (demokratik hiçbir ülkede bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş) kampanya başlattığı “Hürriyet, Milliyet, Vatan, Cumhuriyet, Posta, Radikal” gibi gazetelerin tamamının bulunmadığını yazmıştı.Demek ki Türkiye’nin ulusal havayolları, kamuya ait THY de Başbakan Erdoğan’ın medya ayırımcılığına, anti demokratik kampanyasına katılmış.Elbette THY’nin iktidar gücünden bağımsız ve saygın hizmet kalitesini tekrar kazanmasını, şu andaki ciddi hatasına rağmen yine de gönülden diliyorum. Devlet eliyle yapılan siyasi baskılar “karşı konulamaz güçte” olmalı ki böyle bir ezikliğe, yanlışa izin veriliyor.Ama o güne kadar bari THY’nin adını da İHY (İktidar Hava Yolları), AHY (AKP Hava Yolları) ya da BHY (Başbakan Hava Yolları) olarak değiştirsinler.Daha çok yakışacak!*****Hata...Sevgili okurlarım, dün Her Açıdan’la ilgili açıklama yaptığım yazıda bugünkü programımın konuğu olan Emekli Tümgeneral Osman Özbek’le ilgili “Jandarma Genel Komutanlığı eski Harekat Dairesi Başkanı” tanıtımında ‘Harekat’ olarak yazdığım kelime sanıyorum bir sayfa editörü hatası sonucu ‘Hareket’ olarak değiştirilmiş. Özürlerimle düzeltiyorum.

Devamını Oku

Milletin medyasının “doğru yer”i!

18 Ekim 2008

Aldı başını gidiyor bir “doğru yerde dursunlar” paylaması... Medyayı sadece kendisini ve partisini pohpohladıkları zaman medya sayan, eleştiri görevini yapan gazete ve yazarlara tarihte benzeri görülmemiş şekilde savaş açıp biat edenleri pek seven Başbakan Erdoğan (yalnız o değil, Cumhurbaşkanı’ndan yönetim kademesine çoğu aynı anlayışta) Genelkurmay Başkanı’nın “bir gazeteye kızarak” verdiği medya tepkisinden sonra “fırsat bu fırsattır” diyerek aynı tepkiyle atladı:“Herkes doğru yerde dursun, kim medyaya karşıysa ben onun yanındayım.” “Herkes doğru yerde dursun” tepkisi aynı ama söyleme nedenleri farklı tabii... İlker Başbuğ bir gazetenin “henüz bu belgeler var mı, yok mu, yok ise neden ‘belgeleri sızdıran ve kullananlar’ dendi” anlaşılamayan belgeleri ve fotoğrafları yayımladığı için kızdı... Ortada ortak bir “çözüm bekleyen -ve eğer gazetenin hatası varsa ciddi etkilere, sonuçlara neden olacak- terör sorunu” var, bir ölçüde (tepkisi aşırı olsa da) haklı olabilir.Erdoğan’ın medyaya asıl kızmasının nedeni ise “iktidarla ilgili önemli yolsuzlukların” üzerine gitmesi... Terörün artarak devamında “ABD’ye göbekten bağlı bir siyaset” izlemesi...O bu fırsatla medyaya hakaretin dozunu arttırıyor ki halk yine sapla samanı karıştırsın ve medyayı toptan tu kaka ilan etsin, böylece iktidar da yolsuzluk ve yanlış dış politika baskılarından kurtulsun.Bunu yaparken medyanın Aktütün’deki okulun kapalı olduğunu, çocukların eğitim göremediğini gündeme taşımasını da araya sıkıştırıyor ve “Ben böyle medyaya medya demem” tokadını yapıştırıveriyor.Tabii buna karşılık medyanın da “Biz bağımlı dış siyaseti yüzünden ülkenin terörden kurtulamadığı, partisi ve yöneticileriyle ilgili yolsuzlukları koruması, dokunulmazlıkların kalkmasından korkması yüzünden soygunların arkasının kesilmediği (hâlâ yakınlarına ihale açmadan 25 otobüs davet usulüyle kiralanıveriyor) Başbakan’a başbakan demeyiz” cevabını vermesi çok mümkün.HAFIZA YOKLAYALIMKendisi Aktütün’de okulun “terör ihbarı nedeniyle kapatıldığını” TV’lerde söylememiş miydi acaba, bir hatırlasın bakalım... Madem ki ihbar vardı ve Başbakan biliyordu, neden askerlere bildirilmedi ve takviyesiz olarak Bayraktepe’ye gönderildiler?Madem ki ihbar vardı şimdi öğretmenler neden “kurs sebebiyle iki gün yoktuk” açıklaması yapıyorlar? (Ayrıca neden Aktütün İlköğretim Okulu’nda 5 yıl eğitim veriliyor da, 6. sınıf için 5 km ötesi gösterilerek öğrencilerin eğitimi kesiliyor. Devletin, torpilli yandaşlara, akraba, ahbaplara 25 otobüsü ihalesiz hediye edecek gücü var da, Güneydoğu’nun çocuklarına 8 yıl eğitim verecek gücü mü yok? Yoksa “hesap başka” mı?) Yeter artık milleti aptal yerine koydukları kendisi “milletin başbakanıymış, medya kimin medyası imiş.” Hepsini bilemeyiz tabii, çoğu artık kendi medyası, ondan emir almadan yazamazlar ama çok şükür her zaman milletin medyası olan bir kesim hâlen duruyor. Ve onlar konu ne olursa olsun, ucu kime dokunursa dokunsun önemli olayları atlamıyorlar, atlamayacaklar.Unutmuyorlar, unutturmayacaklar.Gerçekleri saklamalarına izin verilmeyecek, olay budur. *** Bu Pazar “çok şey” duyacaksınız!Olayların, tartışmaların iyice kontrolden çıktığı, ülke gündemini yoğun şekilde meşgul eden “terör, yolsuzluklar, medyaya yapılan baskılar” gibi konularda radikal çıkışların yapıldığı günler yaşıyoruz.Doğru ile yanlış bazen istemsiz, bazen kasıtlı olarak öyle karıştırıldı ki yine millet gerçeğin ne olduğunu anlayamaz hale geldi. Yine gerçeği elimizde mumla didik, didik arıyoruz... Ama elbette ne yapılan baskılar, ne üstünü örtme çabaları bu arayışı durdurmayacak.Bu hafta Her Açıdan’daJandarma Genel Komutanlığı Hareket Dairesi Başkanlığı, Ağrı İl Jandarma Komutanlığı gibi görevlerde bulunmuş ve terör konusunda Türkiye’nin tartışmasız en deneyimli isimlerinden biri olan Emekli Tümgeneral Osman Özbek, bugüne kadar hiç duymadığımız “Irak’ın gizlediği önemli bir belge” ile “PKK-Taliban ilişkisini anlatan başka bir belge” açıklayacak olan Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal, Zaman Gazetesi Yazarı Ali Bulaç ve Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi Prof. Nurşen Mazıcı’nın katılacağı tartışmada bilmediğiniz çok şeyi öğreneceksiniz.19 Ekim Pazar günü öğlen saat 12.30’da STAR’daki programı kaçırmayın, tekrarı yok.

Devamını Oku

Yeter, sapla samanı ayırın artık!

16 Ekim 2008

Bir vatandaşla konuşuyorum “kömür almaya gittiğini, ucuz fiyatla ve öncelikli olarak alabilmesi için kendisine ‘kartın var mı’ diye sorulduğunu” anlatıyor.“Ne kartı” demiş “AK Parti kartı” cevabını almış. Şimdi, olayları derinlemesine düşünmeyenler bunun anlamını bilemezler. Bu “yoksulluğu ve çaresizliği” siyasi güçle sömürmek demektir.Gücü eline geçiren partinin vatandaşları bölmesinin, kendisinden olana her konuda ayrıcalık tanımasının, kendinden olmayanı “olmak zorunda” bırakmasının en açık örneğidir.Kömürde, elektrikte, belediyelerde veya örneğin İSKİ gibi bağlı her kuruluşta, öğrencilere bağlanan burslarda, memur tayinlerinde, kısacası akla gelen her konuda “kendinden olana” tanınan ayrıcalıkla vatandaş üzerinde faşizan bir baskı kurmaktır.Bu arada sırası gelmişken söyleyeyim “Google”da benimle ilgili olarak, ismimin altına Zaman, Vakit gibi gazetelerden alıntı yapılarak (hangi işgüzarların yaptığı kolayca tahmin edilebilir) türbana, başörtüsüne karşı olduğum yazılmış. Tamamen yalan haberdir. Ben kimsenin ne giydiği, ne taktığı ile ilgili değilim, hiçbir zaman da olmadım, aksine bunu her zaman vurgulamışımdır. İnsanlar kendi yaşam alanlarında zaten istedikleri şekilde dolaşıyorlar, New York Times bunu daha yeni haber yaptı. Savunduğum görüş laikliğin gereği olarak “Sadece devlet alanları ve eğitim alanlarında dini simgelerin kullanılmaması” dır ki türbanın siyasi kullanımının yukarda saydığım “iktidar eliyle tanınan ayrıcalık ve ayrıştırma” konusunda da önemli bir faktör olduğu artık bilinen bir gerçek...Örneğin İSKİ’ye gidenler çalışan kadınların tamamının türbanlı olduğunu söylüyorlar.“Kömür” olayından başlayarak her konuda iktidar eliyle yaratılan bölünme (Cumhurbaşkanı Gül’e ABD’de yabancı gazeteciler bu bölünmeyi sordular tabii, oradan da görülüyor çünkü ama Gül “olmadığını” iddia etti) biraz daha ileri safhada tamamen inanç üzerinden bölünmeye geçiyor ve devlet tarafından belli bir din, inanç ve hatta mezhebe ayrıcalık tanınıyor.Şu anda mesela, kısa süre öncesine kadar “din ayırımı yapılmayan”, laik olan Malezya’daki durum aynen budur.Bu nedenle iktidar partisinin özel kartlar dağıtarak, ayrıcalıklar tanıyarak toplumu bölmesi, iktidarla ilgili yolsuzluklar, özellikle de din istismarıyla yapılan ve iktidar tarafından korunan yolsuzluklar, bununla ilgili olarak dokunulmazlıklar mutlaka tartışılması, unutturulmasına asla izin verilmemesi gereken konulardır... Damardan...Eğer siz yolsuzlukların zamana yayılarak unutturulmasına, birkaç kabadayı sözle üstünün örtülmesine izin verir, hele de “Her iktidarda yolsuzluk oluyor” benzeri aciz görüşlere prim verirseniz işte size “Biz farklıyız, yolsuzluklara damardan gireceğiz” diyenler damardan inanç sömürüsüyle, belediyelerde yapılan sahtekârlıklarla cebinizden trilyonları hiç düşünmeden böylece götürürler. Onlar için önemli olan kasalarına aktarılacak ‘servet’tir, ‘güç’tür.Bu ülkede insanlar dinini, inancını yeni öğrenmedi, birilerinin bunları sahiplenmesine de gerek yok, herkes dinine kendi sahip çıkabilir. Artık siyasetçilerin dini, inancı kullanarak ciddi yanlışların üstünü örtmesine izin vermemek, sapla samanı ayırmak ve “Bugüne kadar yolsuzluklar sürdü, bundan sonra yaptırmayacağız” demek, diyebilmek gerekiyor.Gerçekleri ortaya koyan medyaya saldırmalarının, sanki medya onlara karşı kampanya yapıyormuş havasını vermeye çalışmalarının sebebi budur. Bu aldatmacaya inandığınızda yaptıkları yanlışları görmüyor, yalnızca söyledikleri parlak, süslü cümlelere aldanıyorsunuz.İşte istedikleri de tam bu!Artık olayları doğru okumak zorundasınız!*****Akıl tutulması varsa... Avrupa’da yaşayan, çalışan binlerce Türk vatandaşının 41 milyon Euro’sunu din, inanç sömürüsüyle toplayıp Almanya’nın en büyük bağış skandalına imza atan Deniz Feneri Derneği’nden farksız nedenlerle hüküm giyen YİMPAŞ’ın Yönetim Kurulu Başkanı da cezaevinden çıkarken konvoylarla karşılanmış.Herhalde “En büyük sensin başka büyük yok” diyerek aracını havaya kaldırmaya da kalkmış olmalılar ki Dursun Uyar uçmuş ve önce yöneticilerinin suçunu kabul ederek Almanya’da tutuklandığı Deniz Feneri’ni savunmuş (“kraldan çok kralcı” yani), sonra Kombassan ve YİMPAŞ’ı... “Bundan sonra da YİMPAŞ’a milyonlarca insan ortak olacak” demiş. Türkiye şartlarında gayet haklı aslında, “doğru yol”dan yürüyor. Hafızalar öyle “sorumsuzca ve utanılacak boyutta” zayıf ki bu nedenle hükümet de bütün yolsuzluk olaylarını dirseğiyle itiyor, önemsemez görünüyor. İnanç sömürüsüyle para toplayıp yok eden dernekleri Almanya’da yaşatmayacaklarını ama Türkiye’de hiçbir mahzuru olmadığını, dava açmaya bile gerek görmediklerini, bu nedenle Adalet Bakanlığı’nın dava dosyasını haftalardır hâlâ getirtmediğini, Alman yargısının “asıl failler” dediği kişilerin sorgulanmasını bile sağlamadıklarını ama zaten her şeyi unutturup yine oylarını eksiksiz alacaklarını biliyor. Dursun Uyar da bunu aynen biliyor. Eh, bunca olay açığa çıktıktan sonra hâlâ para vermeye hevesli insanlar çıkabiliyorsa, o ne yapsın? Anlatacak hikâyesini, inandıracak insanları suçunu kabul ederek hüküm giymiş olanların bile suçsuzluğuna, toplayacak paraları...Burası Türkiye “olmaz, olmaz” demeyin, akıl tutulması varsa her şey olabilir.

Devamını Oku

Kuralsız değil, “korkusuz” demokrasi!

15 Ekim 2008

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ Aktütün’le ilgili yayınlara ve sorulara karşı sert bir açıklama yaptı.Ordunun “çekirge gibi dağlara yayılan terör örgütüyle” zor bir mücadele içinde olduğunu biliyoruz. Yapılan eleştiriler ve sorular belki TSK için gerçekten bir ölçüde yıpratıcıdır, bu yıpranmayı 4 gözle bekleyenler olduğu da biliniyor.Türk toplumu bunları ayırabilir ve ordusuna sahip çıkar, onun yıpranmasına göz yummaz ama... Ama Dağlıca saldırısı ve orada verdiğimiz şehitlerden sonra, Irak’ın Kuzey’ine yapılan operasyondan sonra bir yanda hükümetin ABD’ye tümüyle bağlı dış politikası, bu nedenle Talabani ve Barzani’nin neredeyse Türkiye’yle alay eder gibi ikili oyunları, arkasından Aktütün saldırısı milletin sabrını taşırdı artık... Ordunun da bunu görmesi gerekiyor.Başbuğ’un dediği gibi “Terör örgütünün saldırısı intihar eyleminden farksız” olabilir. Böyle olsa bile halk ve medya kendi topraklarımızda birliklerimizin -hele de bir gün önceden teröristlerin izlendiği Genelkurmay 2. Başkanı Iğsız tarafından açıklandığına göre- duruma hakim olmasını ve 17 şehit verilmesinin önlenmesini beklemekte tamamen haksız mıdır?Bayraktepe’de şehit düşen askerlerimizin kahramanlığından kimsenin şüphesi yok, olamaz da ama gazetelerde kare kare verilen fotoğraflar, Genelkurmay’ın, Jandarma Komutanlığı’nın “baskın hakkında çok önceden bilgiye sahip olduğu” iddiaları, öfkelenmek ve “bu bilgileri sızdıranlar, kullananlar hakkında adli işlem başlatıldı” demek yerine sükunetle iddiaları cevaplamak daha doğru değil miydi?Aynı olay İngiltere’de, Fransa’da, ABD’de olsa medya bunları tartışmayacak mıydı?Evet şimdi gözler iktidarla ilgili dünyada benzeri görülmemiş yolsuzluklardan ve hükümetten beklenen cevaplardan teröre, orduya yöneltilmiştir doğru. Ama hiç değilse ordu, iktidardan farklı akılcı, net ve toplumu rahatlatan bir tutum içinde olamaz mıydı?Onların medyaya uyguladığı düşmanca baskı yetmiyormuş gibi bir de TSK’nın sert ve tavizsiz karşı tavır alması gerekli mi?Demokrasilerde hoşa gitmeyen yayınlar da olabilir, farklı hesaplar içinde yayınlar da... Bu durumlarda bile kurumların toplumsal barış havasını, sükuneti elden bırakmamaları gerekir.TSK soru işaretlerini muhtıra verir gibi değil, bu hava içinde cevaplamaya dikkat etmelidir.*****“İşkence için özür”e sevinelim mi?Katillerin, adi hırsızından din ticareti ile soyanına kadar soyguncuların, tecavüzcülerin kol gezdiği, en ağır suçluların en hafif cezalarla kurtarılıp insanların adalete inancının sıfırlandığı ülkede dergi dağıtan bir genç tutuklanıyor.Sonra dergi dağıtan sapasağlam genç cezaevinde işkence sonucu öldürülüyor. Onu bin türlü zorlukla yetiştiren ailesi kan ağlarken Adalet Bakanı ortaya çıkıyor... Çıkıyor ve işkenceyi kabul ederek:“Devleti ve hükümeti adına” özür diliyor.Aman bir alkış, bir kutlama, neymiş “İlk kez böyle bir özür ve kabullenme” görülüyormuş. Aynen Almanya’da Deniz Feneri suçlularının hemen olayı kabullenip özür dilemeleri ve soruşturmanın daha öteye gitmesini önlemeleri gibi, bu alkış tufanında olay unutulacak.Durup dururken tutuklanıp öldürülen Engin Ceber’in babası “Ben özür filan kabul etmiyorum” demiş haklı olarak... O devlet yalnız Adalet Bakanı’nın “devleti” değil, asıl sade vatandaşın devleti... Onun can ve mal güvenliğini korumakla görevli olan devlet...İşe bakın ki parti kapatma davasında bile gizlilik kararı alınmaz, her detay medyada tartışılırken “bazı” davalarda olduğu gibi bunda da gizlilik kararı alınmış.Neden acaba?Yoksa bu da özürden sonra zamana yayılacak ve unutturulacak, ölen öldüğüyle mi kalacak?Adalet Bakanı Şahin, bir Batı ülkesinde olsa ilgili bakanın derhal istifasını gerektirecek böyle bir olayın kendi Bakanlığı sırasında nasıl olabildiğini, kendi sorumluluğunu ve gizlilik kararını da özrüyle birlikte topluma açıklamak zorundadır.21. yüzyılda cezaevlerinde işkenceden, baskıdan, ihmalden ölen insanların haberlerini duymak kabul edilecek şey değildir!Giden genci geri getirmez ama acaba Engin Ceber için nasıl bir tazminat ödemeyi düşünüyorlar?

Devamını Oku

Şehitler üzerinden siyaset böyle olur!

14 Ekim 2008

Bir yandan “Kimse şehitler üzerinden siyaset yapmaya kalkmasın” diye ortalığı inletirken bir yandan şehit bebeklerini “eşiyle dönüşümlü olarak” kucağına alıp gazetecilere poz vermek nasıl bir çelişkidir acaba?Görüyoruz ki Aktütün’de şehit düşen Uzman Çavuş Bahattin Erturhan’ın kızı Sılanur kucaktan kucağa dolaşmış... Fotoğraflar gazetelerde, haberlerde boy boy yer aldı.Medya, Aktütün (ve daha önce Dağlıca) terör saldırılarıyla ilgili haklı soruları sorduğu zaman sinirleniyorlar... Nasıl oluyor da yüzlerce terörist, ağır silah (roketatarlar, füzeler) yüklü 25 katırla sınırdan geçip karakollara kadar -gece ve güpegündüz- görülmeden ve durdurulmadan ilerleyebiliyor? Saldırıya uğrayan birliklere takviye güç neden çok sayıda şehit vermeden ulaştırılamıyor?Genelkurmay’ın “Biz onları Irak’ın Kuzey’indeyken gördük, izledik” demesine rağmen bu kayıplar neden veriliyor?Van Asayiş Kolordu Komutanlığı’nın raporu Genelkurmay’ın verdiği bilgilerle nerede çelişiyor?Aktütün baskını bir gün önceden biliniyor muydu, Jandarma Asayiş Komutanlığı’nın “saldırıdan bir gün önce sınırda katırların beklediğini, terör örgütünün saldırı hazırlığında olduğunu” yazan raporu yalan haber midir, yoksa ciddiye mi alınmadı mı?Genelkurmay’ın bütün bu bilgilere sahip olduğu iddiaları da mı yalandır, eğer sahip ise bu büyük ihmal kime aittir?Bırakın ABD’ye karşı ezik siyasetimizi, hükümetin onların haberi olmadan veya onlar kabul etmeden adım atamayışını, sınır ötesi operasyonun hiçbir şey halledilmeden bir haftada bitirilmesini, bu nedenle Dağlıca baskınından beter bir olay daha yaşanmasını, Aktütün’le ilgili yukardaki sorular bile hükümetin millete açıklama yapmasını ve tüm detaylarıyla olayı aydınlatmasını gerektirir.Başbakan ve hükümeti bunu yapmak zorundadır.Oysa onlar ne yapıyorlar? Şehit yavrularını kucaklarına alıp “ne kadar sevgi ve ilgi dolu oldukları” mesajını vermeye çalışıyorlar.Ama durumun yenir yutulur hali yok artık, başta çocuğu askerde olanlar ve yakında gidecekler olmak üzere millet açıklama bekliyor.Kaçamaksız, kıvırtmadan, dosdoğru açıklama!****** Hamdolsun iyiyiz ama konuşmayız!Olanları halka yansıtan, dev yolsuzluklardan terör konusundaki ihmallere, dış siyasetteki ciddi yanlışlara kadar önemli ülke sorunlarını takip eden, açıklayan, çözüm arayan “medya kesimi” Başbakan’ın bir numaralı düşmanı!Evet kelimeyi doğru gördünüz, bu sıradan bir kızgınlık filan değil. Türkiye tarihinde ilk kez bir başbakan ve hükümeti iktidarın eline geçmemiş ve artık azınlık halinde kalan özgür medyaya düşmanlık duyuyorlar.“Terör” yazıyorsunuz Başbakan konuşmasında “Terör üzerinden hükümete vurmak insafsızlıktır” diyor ve hatta yazanları “PKK yandaşı” olmakla, “provoke etmekle” suçluyor. Gizlenemeyecek boyuttaki “yolsuzlukları” yazıyor, konuşuyorsunuz “Medya yanlış aktarıyor, belgeleri gizliyor, iftira kampanyası yapıyor” diye halka sızlanıyor.Ve hatta Ilısu Barajı, Hasankeyf konusunda bile “tarihi şehir kalıntıları”nın sular altında kalacağı gerçeğini “biz tarihi eserleri taşıyoruz” diyerek gizliyor.***Milletin trilyonlarını din, inanç istismarıyla ele geçirip üstüne yatanlar Almanya’da takip edildi, yakalandı, Alman hükümetine partiler tarafından soru önergeleri verildi ama “Asıl faillerin Türkiye’de olduğu” bildirilmesine, isimleri verilmesine rağmen Alman yargısından soruşturma ve karar dosyaları hâlâ, haftalar sonra ve Adalet Bakanı’nın “istediklerini” söylemesinden sonra bir türlü Türkiye’ye ulaşamadı.Ülkeyi yöneten iktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı’yla ilgili ciddi belgeler, Danıştay kararları tarihleriyle açıklandı ama Başbakan’ın sesi çıkmadı...Millet ekonomik sıkıntıdan kıvranırken Başbakan bir yandan hükümeti krize karşı uyaran iş dünyasını “ülkemde yangına körük tutanlar var” diye suçluyor, bir yandan da inatla tekrarlıyor: “Hamdolsun iyiyiz!”Hamdolsun birileri gerçekten çok iyi memlekette ama kırık dökük gecekondularda yaşayan şehit analarından başlayarak çoğunluk aynı şeyi söyleyecek durumda değil... Bir poşet erzağa muhtaç haldeler!Başbakan “Yerel seçimlere kadar CHP’nin iddialarına, sorularına cevap vermeyeceğini” söyledi... CHP’ye vermiyorsa medyanın sorularına cevap versin yolsuzluk, dokunulmazlık, terör konularını açıklığa kavuştursun.Mahalle sohbeti değil bu, en ciddi ülke meseleleri...Başbakan olarak cevaplamak onun tercihine bağlı değildir, zorunludur!

Devamını Oku

Terörist yerine “savaşçı”

12 Ekim 2008

Bugün sizinle bana gelen bir mektubu paylaşacağım. Yazılarımda ve TV programımda sık sık değindiğim ama nedense “Dışişleri’nin bu konuda hâlâ özel bir gayreti olup olmadığını” bilmediğim, Türkiye için çok önemli bir noktayı anlatıyor.Kendilerine karşı bir eylem olduğunda yapanlara anında “terörist” diyen ABD ve AB medyasında PKK’dan sürekli olarak “savaşçı” veya “gerilla” diye söz edilmesi Türkiye tarafından (aynen Ermeni iddiasında uzun süre sessiz kalınması ve bu nedenle artık dünyaya anlatmakta çekilen zorluk gibi) hâlâ önemsenmiyor.Oysa Serhat Yarangümelioğlu durumun ciddiyetini gayet güzel anlatmış, birlikte okuyalım... “İyi günler Sayın Mengi ,Ben Hacettepe Üniversitesi’nden geçen sene mezun olmuş ve tecil hakkı devam etmekte olduğu halde, Dağlıca baskınından itibaren artarak devam eden teröre karşı bireysel bir çaba gösterebilmek için erken askerlik kararı aldırmış bir T.C vatandaşıyım. Bir asker çocuğu olmanın da verdiği bilinç nedeniyle, örneğini en son geçtiğimiz cumartesi günü gördüğümüz haberler beni çoğu insandan daha çok etkiliyor. Kendimden yaşça küçük olan ve sırf imkansızlıktan ve yeterli eğitimi alamadıkları için doğuya er olarak sevk edilen gençlerin şehit haberlerini gördükçe, bugüne kadar bana sunulan imkanları içime sindiremedim ve vatani görevime bir an önce başlamak istedim. Eminim dışarıda benim gibi düşünen ve bu yönde adımlar atan daha pek çokları vardır ancak aşağıdaki linkte görebileceğiniz türde haberler çıktıkça sıradan bir vatandaş olarak hepten çaresiz bir durumda olduğumu hissediyorum.Askerlerimiz zor koşullarda mücadele verirken, bu mücadelede bize en çok destek olan kuşkusuz müttefiğimiz Amerika’dır (!). Ve bu sadık müttefiğimizin uluslararası basında önemli bir yer teşkil eden yayın kuruluşu CNN International’ın internet sayfasında çıkan bir haber, neden kendimi çaresiz hissettiğimi açıklayacaktır. PKK’nın ” Kürdistan Worker’s Party “ adıyla sanki bir halk kurtuluş örgütüymüş gibi gösterilmesini, bu terör örgütü içerisinde yer alan bölücülerin ” Terrorists “ yerine ” Fighters “ adı altında sanki özgürlük savaşçılarıymış gibi görülmesini ve dağdaki hayatlarının sempati ile anlatılmasını sindiremedim.Yazı, örgüt üyesi bir kadının sözleriyle başlıyor, ” Erkek egemenliğinde dönmeyen, toplumun kadınlarının baskı altında tutulmadığı ve herkesin koşulsuz eşitliğe sahip olduğu bir ülke istiyorum “ diyor. Babasını öldüren Türk ordusundan intikam alıp Kürt ve kadın hakları adına savaşmaya karar vermiş.Keşke CNN’in yazısı bu çizgide son bulsa ancak devamında örgüt bambaşka bir görüntüyle anlatılıyor.Yazının ortalarında örgütün, erkek egemen dünyaya karşı ideolojik bir savaş verdiği ve kadınların burada kendilerini ortaya koyabildikleri belirtiliyor. (CNN muhabiri kaçakçılık geliriyle beslenen liderlerin yönettiği ve toprak kapma çabasındaki bu örgütün, tüm bu amaçlardan daha üstün ve daha yüksek bir göreve hizmet ettiğini söylüyor. Eşitlik ve özgürlük için mücadele veren komünist bir yapılanma. Meğerse amaçları bölücülük değilmiş, biz 30 yıldır yanlış anlamışız.)İlerleyen satırlarda PKK liderlerinden birine (sanki meşru taraflardan biriymiş gibi) ait ” politik bir çözüme hazırız “ sözlerine yer verilmiş. Devamında şöyle diyor ” Uzun vadede bir çözüm olacaktır ama bunun için önce Türkiye’nin hapisteki liderimizi serbest bırakması, bize karşı operasyonları durdurması ve bize yaptığı zulümden vazgeçmesi gerek. “ (Sanırım Usame’yi , Muktada El Sadr’ı ve Talibanı terörist olarak görmekle hata ediyoruz... Amerikan basını ve halkının PKK’yı özgürlük savaşçısı olarak görmesi endişe verici. Çünkü bu satırlar, ileride dış politikada bir hamle yapmazsak nelerle karşılaşacağımızı net bir şekilde gözler önüne seriyor. Ve bugüne kadar son 6 yıldır yapılan hamlelerin de pek iç açıcı olduğunu söyleyemeyeceğim.)CNN’in bu haberi yenilir yutulur bir haber midir? Yoksa ben mi fazla hassas düşünüyor ve buradaki niyeti kötüye yoruyorum bilmiyorum.Saygılarımla,Serhat Yarangümelioğlu” Dışişleri Bakanlığı’nın ilgili birimleri (yoksa oluşturulmalı) yabancı basını dikkatle izleyerek gereken uyarıları zamanında yapmak zorundadır. Yoksa yine geç kalınacak!(Not: Yazıdaki parantezler bana değil, mektubu yazan okuyucuya aittir. R.M... Haberde söz edilen link: http://www.cnn.com/2008/WORLDmeast/10/06/iraq.pkk/index.html)*****‘Yargının işi’ymiş!Çalışma Bakanı Faruk Çelik “Deniz Feneri konusunda suçluları aramak ana muhalefet partisinin işi değildir, yargının işidir” demiş.Bu sözlere Fatih Terim’in en favori lafıyla cevap vereceğim: Yanlış...Ana muhalefet partilerinin neyi takip edeceğine karar vermek çalışma bakanlarının işi değildir ama “ana” olsun olmasın muhalefet partileri iktidarların ilgisi belirlenmiş yolsuzlukları sorgulama, izleme hakkına elbette, her demokratik ülkede sahiptir.Bırakın Türkiye’yi, Deniz Feneri ile Türk hükümeti ilişkisi Almanya’da Sol Parti’den biri Türk, ikisi Alman milletvekilleri (aynı zamanda Meclis Grup Başkanları) tarafından Federal Meclis’e önerge olarak sunuldu. Aynı zamanda Alman hükümetinin bu davaya neden sessiz kaldığı soruldu.Bu da yetmedi, Almanya tarihinin en büyük bağış skandalı olarak kabul edilen Deniz Feneri davasıyla ilgili bir önergede Almanya’nın Aşağı Saksonya Eyalet Meclisi’ne verildi...Demek ki neymiş, siyasi partiler hükümete (bağlantısı olmasa dahi) o ülkedeki yolsuzluklarla ilgili soru yöneltebilirmiş.Hele de o ülkede açılması gereken yolsuzluk davalarının başlaması, “yargının işini” yapması hükümet tarafından engelleniyor, geciktiriliyorsa...Biz de bir soru soralım bu ülkede bakanlar en basit siyasi kuralları bile bilmeden mi bakanlık yapıyorlar?

Devamını Oku

Olaylar nasıl açığa çıkarılacak?

11 Ekim 2008

Medyanın da işi zor, hangi partiyle veya kurumla ilgili sorunları yazsanız o parti veya kurumun tepkisiyle karşılaşıyor, kara listelerine giriyorsunuz.Eski iktidarlar döneminde de vardı benzer tepkiler, medyayı “düşman ilan etme”ler ama son yıllardaki durum onlarla da kıyas kabul etmez hale geldi.İktidarı elbette eleştireceğiz, yolsuzluk kime aitse ona sorular yöneltecek ve hesap vermesini bekleyeceğiz ama öyle görünüyor ki hesap vermek artık hikâye haline geldi. Olayların üstü örtülüyor, halı altına süpürülüyor...Yolsuzluklar, hukuk, kural tanımazlıklar had safhada.Bugün muhtemelen Her Açıdan’da da aynı konu konuşulacaktır.En ciddi yolsuzluklar, Türkiye’nin imajını da yerle bir eden uluslararası bağış skandalları bile hükümet tarafından korunuyor.Örneğin Adalet Bakanı’nın “Bize ne yav” dediği Deniz Feneri Derneği’ne hükümet tarafından diğer derneklere tanınmayan “derneğe kaynak sağlayanların bu kaynağın yüzde 100’ünü vergiden düşmesi” gibi ayrıcalıklar sağlanmışken, siyasi olan ve olmayan bağlantıları Alman yargısı tarafından açıklanmış “asıl failler” gösterilmişken Türkiye’de açılacak dava haftalardır Adalet Bakanlığı tarafından sebepsiz şekilde geciktiriliyor. Sorup cevabını alamıyorsunuz.Davada Türk hükümetiyle ilgili sorular Almanya’daki siyasi partiler tarafından Alman Federal Meclisi’ne önerge olarak sunuluyor, onların hükümetine soruluyor ama her nedense TBMM’de tartışılmıyor.AKP Genel Başkan Yardımcısı ve bazı milletvekilleri hakkında çok ciddi, belgeli iddialar varken bunların açıklaması yargıya yapılamıyor, çünkü dokunulmazlık meselesi var.Meclis’te soruşturma komisyonu kurulamıyor, önergeler tartışılamıyor, MASAK çalıştırılamıyor, çünkü karar verecek güç “iktidar”, onların istemediği hiçbir şeyin yapılması mümkün değil.Yani “balık baştan kokar” sözü tam da bu durum için söylenmiş, baştan kokuyor ama kokunun üzerine sprey sıkılıyor.Hal böyleyken Türkiye, siyasetini nasıl temizleyebilir ve temiz tutabilir bunu halka açıklasınlar...Hükümet bunu kesinlikle açıklamak zorundadır, aksi takdirde gündem sürekli kilitlenecek, gerçekler “yaldızlı lafların, polemiklerin, karşılıklı suçlamaların, yersiz özürlerin arkasına saklanacak” ve öte yanda halkı bir çuval erzakla aldatma politikası devam edecektir.Durdurulması için sivil iradenin tepkisini “o parti, bu parti demeden sistemi düzeltmek üzere” ortaya koyması gerekiyor.Hem de artık acilen!*****Polise “bir artı”, bir “koca eksi”! İstanbul Şişli’de bir kadın terörist 9 kiloya yakın “tahrip gücü yüksek” patlayıcıyla polis tarafından yakalandı.Vali Muammer Güler’in , yanında İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’la birlikte olay hakkında bilgi vermesini izlerken belki on defa ‘Bravo, demek İstanbul polisi iyi çalışıyor’ dedim. En hayati noktalardan biri (dün Okmeydanı’ndaki olaylar da açıkça gösteriyor) polisin büyük şehirlerde terör önlemlerini en sıkı şekilde alması çünkü...Sonra diğer haberlere bakarken Diyarbakır’daki terör saldırısında “araçtaki hamile polis eşini kurtardıktan sonra şehit olan” polisin ağabeyiyle ilgili haberi gördüm.Şehit kardeşinin mezarında fenalaşan Sami Tavşancı hastaneye götürülürken trafikte polislerle tartışma çıkıyor.Bir araçtan inen 15’e yakın sivil ve resmi polis kendilerine durumun açıklaması yapıldığı halde araçtakilere küfür ediyor, şehit polisin diğer ağabeyinin iki gözünü morartıyor, yakınlarını yaralıyorlar.Bırakın o psikolojideki şehit ailesine saldırmayı polisin vatandaşa bu şekilde şiddet uyguladığı dünyanın neresinde görülmüştür, hiç duydunuz mu?Polisine güvenemeyen, onun şiddetinden korkan vatandaş kime güvenebilir, kimden yardım isteyebilir?Türkiye’de her olayda, hatta cinayet suçlusu olsa bile polis korunuyor... Suç işleyenler cesareti buradan alıyorlar. (“Kötü polis”ten söz ediyorum...)İçişleri Bakanı her konuda tümden sessiz ama yeter artık, konuşup hiç değilse “polis şiddeti utancına” son vermesini bekliyoruz.

Devamını Oku