Çarşamba günü Abdurrahman Dilipak’ın yazdığı akıl, mantık almaz, vicdanlara sığmaz yazıyı (bir hukukçu uyarısı üzerine) okur okumaz bu konuya değinmek istedim ama yer nedeniyle mümkün olamadı.Aslında Ali Bulaç’ın “Almanya’daki Deniz Feneri yardım skandalı ve Türkiye bağlantıları” konusunda susmamak gerektiğini, özeleştirinin öneminden söz ederek “kim olursa olsun yanlış yapanın yanında yer almayız demek gerektiğini” yazdığı günlerde Abdurrahman Dilipak’ın da -kenarından köşesinden bile olsa- benzer bir vurgu yapması beni hiç değilse “yolsuzlukta, haksızlıkta, yanlışta” taraf tutmaması açısından ümitlendirmişti.“Allah, kendi adına ve kendi dinini kullanarak ahlaksızca yollara sapanların foyalarını çabuk çıkartır (...) Bizimkiler hakkında olumsuz bir olay önüme gelince ‘böyle bir şey olmaması gerekmez mi’ diye düşünüyorum” diyordu.Ama maalesef fena halde yanıltıcı bir açıklamaymış bu...Dilipak, kendi gazetesinde çalışan Hüseyin Üzmez’in “14 yaşında bir kız çocuğuna, üstelik “yoksul ve annesine para verdiği” bir çocuğa tecavüzü olayında” dini de suçuna alet edip Kur’an’dan, sünnet’ten, Hac’dan söz eden bu tecavüzcüyü savunarak o sözlerinin gerçek düşüncelerini yansıtmadığını anlatmış oldu. Sadece 5 Kasım Çarşamba günü yazdığı “Üzmez bu defa üzdü” başlıklı yazı, çocuk tecavüzü gibi cinayetten sonra en ağır cezayı gerektiren bir vahşet suçuna ve suçlunun serbest kalmasının sağlanmasına karşı çıkanlara bile “okurlarının dinî ve ahlakî duygularını istismar yoluyla” saldırabileceğini gösteriyor.Sanki bu çocuk tecavüzcüsünün serbest kalmasına tepki verenler: Ankara’daki kasklı-motosikletli sapığa, öz çocuklarına tecavüz eden alçak yaratıklara, kendi kızlarını nişanlısıyla odaya kilitleyip tecavüz etmesine neden olan aileye, bugüne kadar “çocuğa, kadına karşı işlenmiş tüm suçlara” karşı çıkmamış ve bir tek buna tepki göstermiş gibi.“80’ine merdiven dayamış bir pedofilin çocuk tecavüzü”, Adli Tıp ve Mahkeme’nin onu kurtarma çabaları, mağdur çocuğa ifade bile değiştirten baskılar ve son günlerde çocuk tecavüzlerinin hızla artması toplumun sabrını taşırdığı, vicdanları kanattığı için bu olayın üzerinde duruldu. Dilipak bunu pekalâ biliyor.HAKARETİN PÜSKÜLLÜSÜHerkes birbirini eleştirebilir, eleştiriyor da ama Vakit gazetesini eleştirdiniz mi arkadan her türlü saldırı, hakaret geliyor. Bunlara susuldukça dayanma sınırını fena halde zorluyorlar.İnsanların bulaşmamak, uğraşmamak için dava açmamasının, tekzip etmemesinin, bunları önleyecek bir basın kuruluşunun olmamasının verdiği özgürlükle onların sınırı yok...Örneğin dün Ahmet Hakan’a “Bize hakaret etti” diye tekzip göndermişler, sabredip okudum, tekzip değil reklâm yazısı adeta... Dörtte üçü reklâm, dörtte birinde yazdıkları ve “hakaret olduğunu” iddia ettikleri sözler ise kendilerinin “Ana Muhalefet Partisi’ne, siyasetçi ve gazetecilere, gazete sahiplerine” kısacası kime sinirleniyorlarsa ona yaptıkları hakaretlerin yanında devede kulak bile sayılmaz (Dilipak’ın yazısının hemen bitişiğinde de CHP’lilere cellat deniyor). Mahkemeler bu durumu bilmiyor mu ki tekzip istediklerinde “Siz önce kendi gazetenizdeki sınırsız hakaretlere, saldırılara son verin” diyemiyor anlaşılır gibi değil.GRUP SEKS BİLE VARAbdurrahman Dilipak meselâ yaşlı tecavüzcüye gösterilen tepkinin bir “medya linçi” olduğunu iddia ederken (bir de halka sorsunlar, köşe yazılarının altındaki yorumları okusunlar. Gelen tepkiler okunamayacak kadar fazla) aklını kaçırmış gibi TV’de program yapan sanatçılara ve tepki gösteren herkese “pornocu, grup seks yapıp ensest ilişkiye giren, homoluğu, lezbiyenliği meşrulaştırmaya çalışan, Uzakdoğu’ya çocuk seksi için giden... Matild hanım yaşasa ve İffetli Hanımlar Derneği kursa ancak bu kadar şaşırırdı, bunlar mı bize ahlak dersi verecek” gibi en ağır hakaretleri aynı yazıda sıralıyor.Arkadan da “Üzmez’e haksızlık yapıldığını” iddia ediyor.Basın özgürlüğünü böyle anlayan bir basın kesimi ancak Türkiye’de bulunur.Yargının bağımsız (!) ama yalnızca Adalet Bakanı’na yani iktidara bağımlı olması, mahkemelerin son günlerde verdiği garip kararlar, Adalet Bakanı’nın anlamsız açıklamaları, araştırmadan kolayca yazılan tekzipler mi bunlara cesaret veriyor acaba? (Not: “Üzmez madem ki suçlu neden dışarda” sorusunu soranlar var. Beraat etmedi, sadece “hukukçuların da büyük hayretle karşıladığı tutuksuz yargılanma kararı” çıktı.)
İhtiyar çocuk tecavüzcüsünü serbest bıraktıklarında yaratık “Hac’da gibi olmaktan,‘takdiri ilahi’den” bahsettiğinde yazmıştım.Daha sonra “Kur’an’dan, ‘sünnet’ten başka bir şey tanımadığını” söylediğinde de... Ona arka çıkmaya çalışan kafası örümcekli bazı arkadaşlarının dini, inancı çocuk tecavüzüne bile alet etmesinde de...Ve tabii sonunda dün Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in “Sanığın uluorta konuşarak mütedeyyin insanları rahatsız etmesi, bu davanın kamuoyu vicdanında açtığı yaradan daha önemli” anlamına gelen açıklamasında da yazdım...Adalet Bakanı susmuş susmuş sonunda “Hiç konuşmasa daha iyiydi” denecek berbat bir açıklama(!) yapmıştı.Bakan yalnız da değil aklı başında, doğruyla yanlışı kusursuz ayırdedebilen gazeteciler arasında bile benzer bir hatayı “doğru” gibi sunanlar var.Meselâ Ahmet Hakan Pazar günkü yazısında önce “sanki kimin ne kadar dindar olduğunu, kaç kez namaz kıldığını” bilmek mümkünmüş gibi veya laik ya da katı laik olmak yani devlet ile din işlerinin karıştırılmamasını sağlayan rejime taraf olmak dindarlıkla karşıt bir durum yaratırmış gibi bir takım karşılaştırmalarla başlamıştı yazısına. Sonra da yine “Beş vaktine beş vakit katmasıyla maruf Hacı Mehmet Amca ile türbanlı gördüğünde öcü görmüş gibi olan Türkan Teyze” karşılaştırmasını yaparak hepsinin bir noktada “Hüseyin Üzmez’in utanmaz ve arlanmaz bir adam olduğu”nda birleştiklerini yazmıştı.Bugün dini siyasallaştırmakla başlayıp rejim değiştiren ve laiklikten şeriata geçen Malezya (ve aynı yoldaki Endonezya)’dan sonra şeriatla yönetilmeyen tek İslam çoğunluklu ülke olarak kalan ve bunu da laik rejimin halâ korunuyor olmasına borçlu Türkiye’de siyasi İslâm’ın simgesi haline getirilen türbandan ürkmekle beş vakit namaz kılmak birbirinin karşıtı değildir.Türbanın bin türlü yöntemle yaygınlaştırılması, diğer ülkelerde de aynı yöntemlerin kullanılarak şeriata giden yolun açıldığını bilen birçok kişiyi endişelendirebilir ama bu aynı kişilerin çoğunun Hacı Mehmet Amca kadar dindar olmasını engellemez.Ve sonra asıl önemli konu bir tecavüzcüye, çocuk tecavüzcüsüne, bu iğrenç olaya tepki göstermenin türbanla, namazla, dindar olmak ya da olmamakla hiçbir ilgisi olamaz.Bardakoğlu’nu dinleyin bari!Salı günü gazetelerde “16 yaşındaki kızları evlenmekten vazgeçince anne, baba ve halasının kızı 32 yaşındaki damatla aynı odaya kilitleyip tecavüz ettirdikleri” haberi vardı.Anne, hala, nişanlı kız ve nişandaki tüm kadınlar fotoğraflarda türbanlı... Peki şimdi bu çirkin, çağdışı olayla onların dindarlıkları (tabii eğer türbanı dindarlık işareti sayıyorsanız) arasında nasıl bir ilgi kurmalıyız?Ya da kurmalı mıyız? Kurabilir miyiz, mümkün müdür?“Din, inanç, Allah korkusu ‘takva’ ile kalbin temizliği, dürüstlüğü ile ilgilidir” diye boşuna söylenmemiş. Kul hakkının en büyüğüne sebep olanların Allah korkusuna kim inanır?Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Van’daki il müftüleri toplantısında“Kız çocuklarının cinsel taciz ve istismara (ki olaylar açıkça tecavüzdür, taciz değil. R.M) maruz bırakılması hiçbir zaman kabul edilemez. Böyle çirkin ve utanç verici bir davranışın, dini referansla ve ondan argümanlar üreterek savunulmaya kalkışılması ise daha vahim bir durumdur. Küçük çocuklara cinsel tacizi topyekun kınamalıyız” demiş. İşte gerçek bir Diyanet İşleri Başkanı böyle konuşur.Aslında bir adalet bakanı da böyle konuşmalıdır ama olamadı işte!Olamayınca, Adli Tıp veya Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararları da doğru olamıyor.Adli Tıp “Öz babasının tecavüzüne uğrayan 12 yaşındaki kız çocuğunun ruh sağlığının bozulmadığı yönünde” de rapor vermiş.Buna da dinsel bir açıklama bulabilen var mı?Yüzsüzlükte dibe vurma ne zaman olur?*****Kılavuz Erdoğan olunca! Başbakan Erdoğan, eşi Emine Hanım’la katıldığı Aile Şurası’nda yine “her aileye üç çocuk” istemiş. Dünyanın en zengin 8 ülkesinden biri olan Almanya’da “nüfusun çok yaşlandığını” Schroder’in ağzından söyleyerek...Dünkü haber:“Adana’da yeni açılacak bir fabrikanın iş ilanına bir haftada başvuran 1000 kişi arasında çok sayıda üniversite mezunu olduğunu gören fabrika sahibi şaşırmış. Çünkü bu üniversite mezunları paspasçı olmaya bile razıymışlar.” Fabrika sahibi şaşırmasın, hemen Tayyip Bey’i arasın bence... Gırtlağına kadar borca batmış, işsizliği, yoksulluğu tavan yapmış ülkede “üç çocuk” diye dolanan Başbakan şüphesiz ona da kılavuzluk yapacaktır.
Rezaletlerin, skandalların ve paralel olarak skandallar konusundaki skandal açıklamaların ardı arkası kesilmiyor.Kesilmez de... Neden? Çünkü, son yıllarda kaç bakanın derhal istifa etmesini gerektiren, medeni, hukuka, “kurallara saygılı” bir Batı ülkesinde asla bulunduğu koltukta kalamayacakları ne durumlar ortaya çıkmasına rağmen hiçbiri istifa etmediler.Tam aksine, her türlü yalan, dolan, istismarla bir de baskın çıktılar. Bu durumda artık Türkiye’de olayların düzelmesi ümidinin iyice azaldığına inanıyorum, istifa mekanizması işlemedikçe, büyük hata yapan ve vatandaşları ve hatta tüm toplumu mağdur edenler aynı görevde kaldıkça bu pislikler sürer gider.Şu “Sarah Ferguson’un SHÇEK yuvalarında yaptığı çekim”in sonuçlarına bakın... Kadın, kızını bile ortaya sürüp duygusal sahneler yaratarak Türkiye’yi dünya aleme rezil ediyor.Bizim Çubukçu Bakan ise yüzde yüz hatasını (hem de nasıl çok yönlü bir ‘hatalar zinciri’dir) kabul edip:“Evet, ben ve başında bulunduğum Bakanlık görevini yapmadı. Biz kurumlarımızdaki bunca tecavüz ve şiddet olayından, haberinden sonra bile denetimi sağlayamadık, devlete emanet edilen çocuklara iyi bakamadık, onları koruyamadık. Bütün bunların üstüne kurumlarımızı Yolgeçen Hanı olmaktan bile kurtaramadık. Elin yabancı TV ekiplerinin, her ne kadar bizim istediğimiz kıyafetlere (!) bürünüp Afganlı gibi gelseler de kameralarıyla doluşup pislik, bakımsızlık ve şiddet uygulanan kimsesiz çocuk merkezlerimizi çekebilmeleri Bakanlığımızın sorumluluğundadır. Bu skandal bizim görevimizi yapmadığımızı bir kez daha ortaya çıkarmakla kalmadı, Türkiye’nin imajını (bütün o kadın ve çocuk tecavüzlerinin, cinayetlerinin üstüne) yerle bir etti.Özür dileyerek istifa ediyorum diyeceğine “Türkiye’nin AB üyeliğini engellemek istiyorlar” kurnazlığını yapınca maalesef karşı taraftan cevabını da aldı.Ha, Türkiye bunu yutar mı, bence bugüne kadar olanları ve unutulanları, sonra aynen tekrarlananları düşünürsek yutar, yuttururlar. Yine rezil olduğumuzla kalır, bakanların giyimiyle, çantasıyla, bıyığıyla uğraşır otururuz.NE DİNİ, İNANCI, AYIPTIR YAHU!AYM’nin “Türban kararı”ndan sonra anında konuşup yüksek mahkemeyi eleştiren Adalet Bakanı Şahin ise, çocuk tecavüzcüsü ihtiyarın Adli Tıp + Bursa Ağır Ceza Mahkemesi + İnegöl Devlet Hastanesi işbirliğiyle serbest bırakılması konusunda günler sonra ancak konuşabildi.Ve işe bakın ki “kendisi ve müsteşarı Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başında oturdukları için bağımsızlığı söz konusu olmayan ve bu nedenle sürekli eleştirilen” yargıya soru soramayacağını söyledi. Biz saflar (!) da inandık, akıl bir tek kendilerinde var malûm, böyle sanıyorlar.“Herkesi uyutabiliriz”... Olmuyor beyim, herkes uyumaz.Gün gelir o hakimlere de, size de sorulur hesabı. BAKAN HİÇ YAPAMAZBütün bu rezaletlerin yanında bir de tutup: “Kamuoyunun gündeminde bu kadar yer almasını anlayışla (ne anlayışı ne?) karşılıyorum. Zannediyorum (ne zannetmesi, olay günlerdir, haftalardır ortada, kıyamet kopuyor) bir kız çocuğumuza cinsel istismarda bulunulması (cinsel istismar değil, defalarca tecavüz, bir de değil mağdur kız bile ‘Onun tecavüzüne uğrayan başka bir kız da var’ dedi, bunlar bildiklerimiz) bu davanın kamuoyu vicdanında açtığı yaradan ziyade, sanığın uluorta konuşarak mütedeyyin insanlar rahatsız edici açıklamaları....” demesi bardağı tam taşırır yani...Bırakın Bakanı, sokaktaki adam bile böyle bir konuşma yapmaz, utanır. Bakan ise YAPAMAZ... Çocuk tecavüzü mütedeyyin insanları rahatsız etmiş. Böyle bir vahşet insan olan, vicdanı olan herkesi rahatsız eder, mütedeyyinlikle ne ilgisi var?‘Hiç değilse böyle bir sapıklığı dine, dindarlığa bağlamayın, ayıptır artık’ diyeceğim ama onları hiçbir şey din istismarından vazgeçirmez, biliyorum.Bu konuya devam edeceğim.
Bildiğiniz gibi İngiltere’nin kocasını aldatan, ayak parmaklarını bir başka erkeğe öptürdüğü (yalattığı mı desek) çıplak fotoğrafları gazetelerde yer alan şişko York Düşesi pek insaflı bir kocaya düştüğü için halâ “düşes” ünvanıyla etrafta dolanarak iş yapıyor.Bu kez gazeteciliğe, biraz da “hep kıskandığı yardımsever Prenses Diana” rolüne merak sarmış “düşeş abla” ve Türkiye’ye gelerek SHÇEK’e bağlı çocuk merkezlerinde “gizli gizli” çekim yapmış. Tebdil-i kıyafet de üzerinize afiyet... “Siyah peruk üstü, Afganistan modeli baş bağlama”... Eh, ne yapsın Türkiye’nin imajı Afganistan’a benzetildi ya, öyle gitmek gerekir diye düşünmüş. Ha Türkiye, ha Afganistan, ha İran... Öyle görüyorlar artık!Çekimi yapınca da tabii, Türkiye’de sık sık çocuk işkenceleri, tecavüzleriyle gündeme gelen ve Türk medyasında tartışılan bu “bakımsız ve şiddet uygulamalı” kurumları dünyanın gözleri önüne sererek herşeyi “AB’ye girmek isteyen Türkiye’ye gittik. Gördüklerimiz çok ürkütücüydü” vurgusuyla çekimlerle, fotoğraflarla anlatmış.Ne çocukların el ve ayaklarından karyolalara bağlı olduğu kalmış bilinmedik, ne yerlerde yatırılanlar, ne altı değiştirilmeyip pislik içinde yaşatılanlar... Yalan değil bunlar, gerçeği anlatıyor aslında... Kadın Bakanı Nimet Çubukçu ise bu duruma pek sinirlenmiş... SHÇEK yuvasında “çocukların bakıcılardan ağır şekilde dayak yediği” ortaya çıktığında ve medya günlerce çalkalandığında hatırladığımıza göre İngiltere’de gezideydi ve gezisini hemen kesip dönmeye bile gerek görmemişti. Aynen bu ve benzeri birçok Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu yuvasında, merkezinde (ki hepsi Bakanlığa bağlıdır, onların sorumluluğundadır) arka arkaya çıkan skandal olaylardan sonra bu kurumu çok sıkı bir denetime almaya, Ferguson yerine kendisi kıyafet değiştirerek ani baskınlar yapmaya gerek görmediği gibi...AKP iktidarının her konuda ve hatta belgeli yolsuzluklarda bile “yalanlama” ile paçayı kurtarmasına alışıldı nasılsa, yine yardıma yetişir... Çağırırsın yandaş gazetecileri, attırısın bir basın açıklaması olur biter... Bir dahaki skandal habere kadar Allah kerim, bir çare bulunur ona da... Millet çantada keklik, inanmaya hazır bekliyor!!!Ama el oğlu (veya kızı) dinlemiyor tabii “sen kendi milletine yuttur, ben yutmam” diyor.Şimdi “düşeş Ferguson” kendi medyasına “Bu ülke AB’ye giremez, İstanbul’a turist olarak bile gitmeyelim” açıklamaları yaparken, Çubukçu da Başbakanının tavrını benimseyerek zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkıyor ve baskın açıklamalarda bulunuyor.“Bu kurum kimseden gizlenmiyor. Diplomat eşlerinin, sivil toplum kuruluşlarının ziyaretine açıktır... Çocuklara kötü muamele yapanlar cezalandırılacaktır... Ama ’Sayın’ Ferguson kurumlarımıza izinsiz girmiştir.” Vs... Vs...Peki izinsiz nasıl girmiştir Bakan Hanım? Ellerinde kameralarla koskoca bir -üstelik yabancı- ekip nasıl girebiliyor çocuk merkezlerine?Yolgeçen Hanı’mı burası?Devlete, özellikle sizin Bakanlığınıza emanet edilmiş bu kimsesiz çocuklara yapılan tecavüzler de hep “Yolgeçen Hanı” olması nedeniyle gerçekleşiyor, hiç akıllanmayacak mı bu kurum? Tabii, “size emanet edilmiş” çocukların el ve ayaklarından bağlanması, şiddetin ta kendisi olan bu tür muamelelerle karşılaşması başlıbaşına ayrı bir konu...Ama olsun siz diğer işlere bakın... “En şık bakan” olmak zor zenaattir.*****Cezası idam ya da müebbet!Biz yıllardır söyledik hakimlere anlatamadık. Onlar genellikle kararlarını hep “mağdur çocuklar, kadınlar” yerine tecavüzcüleri (hatta katilleri) kollayacak şekilde verdiler.Bu yetmedi, devreye “infaz yasası” girdi, verilen hafif cezaları daha da hafifleterek, o da yetmedi aflarla suçlular topluma yeni zararlar vermek üzere sokaklara salıverildi.Son iki tecavüz olayında yine yazdım ‘cinayetten sonra en ağır suç olan tecavüz suçlularını en az 50-60 yıl toplumdan uzaklaştırmak zorundasınız. Cezaevi veya akıl hastanesi, kapatın tecavüzcüleri’ dedim. Ne oldu, korktuğumuz şey... Telefon alarak, yanında çalışan annesine para vererek (nüfuz kullanma cezayı daha da ağırlaştırıcı nedendir) aldattığı çocuğa (ve başka kızlara) tecavüz eden yaşlı sapığı Adli Tıp raporuyla bıraktılar.Şimdi, Amerikan Ulusal Çocuk İstismarı Önleme Ağı Başkanı Prof. David Hajdar:“Hiçbir sağlık komisyonu, o kadar kısa sürede tecavüze uğramış bir kızın psikolojik durumunu tespit edemez. ABD’de tecavüzün cezası ya idamdır, ya müebbet” diyor.Haydi cevap versin Adli Tıp ve karar veren Hakim! Versinler çünkü bu gidişle yargı sırası onlara gelecek!(TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun olayı Prof. Hajdar’ın bakış açısıyla incelemesi gerekiyor.)
Evet aynen böyle düşünüyorum artık... Madem ki bu ülkenin kurucusunun, kahramanının, önderinin “en özel”i, bekâr bir erkekken kadın arkadaşlarına (veya sevgililerine) yazdığı eski Türkçe mektuplara, korkularına, yalnızlığına, içkisine, sigarasına kadar hepsi zaaf gibi gösterilerek öğrenilmek zorundadır, ben Türkiye’yi bugün yönetenlerin özel yaşamının ve insani zaaflarının da (zaaflarının bir kısmını öğrendiysek de) hepsini öğrenmek istiyorum.Bunu isteyen başka vatandaşların olduğunu da gayet iyi biliyorum...Gülçin Fırat isimli -mektuplarından anladığım kadarıyla (birçok okurumuz gibi) çok da dikkatlidir- okuyucumuz:“Benim gibi Mustafacılar” deyimini kullanmış, çok hoşuma gitti. Ben de bu yönüyle Gülçin hanıma benziyorum, üzerinize afiyet sıkı bir “Mustafacı”yım... Gerçi böyle benzersiz, “yüzyılın en büyük lideri” sayılan bir büyük adama (tarihte hemen hiçbir önemli lidere ilk ismiyle hitap edildiği görülmemişken) Mustafa deme hakkına sahip değilim ama bunu nasılsa yaptıklarına göre Mustafacı’yım...Şimdi... Mustafa filminin ön tanıtımının en başında şöyle diyor:“Yeni kuşağın okulda öğrendiği klâsik bilgilerden ve eski siyah beyaz görüntülerden sıkılmış olacakları varsayımıyla filmde samimi bir dil ve modern animasyon teknikleri kullanılıyor.” Ben pek animasyon tekniği görmedim, “varsayım” derseniz o yeterinden fazla mevcut.VARSAYIMLA BELGESELHayatını cephelerde kurdun, kuşun, akreplerin arasında sabahlayarak, savaşarak, zifir karanlıkta siperlerde bekleyerek geçirmiş, son gününe kadar milletiyle iç içe yaşamış, yine son günlerine kadar aklına estikçe arkadaş ziyaretlerine, ani seyahatlere gitmiş, konuşmalarında “bir toplum için dinin, inancın önemini, onu bir arada tutan çimentolardan biri olduğunu” vurgulamış bir lideri karanlıktan korkan, halkından uzak yaşayan, dostlarını bile kaybetmiş, dini önemsemeyen (ve hatta karşı) gibi göstermek kişisel varsayımlarla belgesel hazırlamak demektir.Oysa kendilerinin de belirttiği gibi bu filmi “yeni kuşak”, gençler, çocuklar da izliyor, izleyecek ve büyük olasılıkla okullarda gösterilecek... Peki ama belgeseli hazırlayanlar “yeni kuşağın okulda öğrendiği bilgilerden sıkıldığı” varsayımına nasıl vardılar?Biz de o yaşlardayken mevcut “orta yaş ve üstü”ne göre “yeni kuşak” idik ama gel gör ki Atatürk’le ilgili bilgilerden ne biz (ne çocuklarımız) hiç sıkılmadık.Onun aşk mektuplarını, içki veya sigara içip içmediğini, karanlıkta uyumaktan korkup korkmadığını, kısacası çoğu “gayet doğal olan” buna rağmen bazıları “zaaf” diye sunulan özel hayatını bugüne kadar hiç merak etmedik.Bugün de etmiyoruz. Kimsenin de “insani özellikleri” diye neredeyse (bir adım sonra sıra buna gelir mi gelir) cinsel yaşamını bile gözler önüne sermeye kalkmasını, “iktidarı gökten yere indirmek”, “Türkler İslamiyet’ten önce de büyük milletti” gibi cümleleri cımbızla çekip yan yana getirerek, “çocukken Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamını almıştı” gibi (ve daha birçoğu) kişisel yorumlar ekleyerek onu olduğundan farklı göstermesini istemiyoruz.CHP’nin tek güç haline gelmesinden rahatsızlık duymuş ve ikinci bir partiyi Serbest Fırka’yı kurdurmuş bir lidere “Fransız gazetesi şöyle yazdı” diyerek “diktatör” etiketinin kendi vatandaşları tarafından yapıştırılmasını istemiyoruz. Çoğul konuşuyorum, çünkü tepki “çok çoğul!” Başa dönelim, madem ki “halka malolmuş” diyerek bu milletin Ata’sıyla ilgili var olan veya varsayım olan her şey çok merak ediliyor ve açıklanabiliyormuş, bugün ve bundan sonra da Türkiye devletini yöneten cumhurbaşkanı ve başbakanların en özelini, eşlerine-sevgililerine yazmış oldukları aşk mektuplarını, özel hitaplarını ve sohbetlerini, eğer olmuşsa eşlerinin-kız kardeşlerinin-çocuklarının türban takmasını nasıl sağladıklarını veya örneğin evlendikten sonra okumak isteyen eşlere nasıl engel olduklarını, kısacası tüm detayları onların ağzından duymak hakkımızdır.Yaşamayan varsayım ve yorumları yalanlayacak durumda olmayan birinin her şeyini, aşk mektuplarını, özel konuşmalarını bulabilen bir belgeselci muhakkak ki yaşayanlarınkini çok daha kolay ortaya çıkarır.Yapar mı acaba?
Toplumun kendi oto kontrolüyle “dışına itmesi, asla kabullenmemesi, şiddetle karşı çıkması” gereken çocuk tecavüzcüsü sapıklara televizyon ekranlarında konuşma ve iğrenç eylemlerini mazur göstermeye çalışma fırsatı verenler de, mağdurun ve sapığın ifadeleriyle suçu sabitlenmiş bir ağır suçluyu hâlâ koruyan ve “iftira” diyen arkadaşları da, bu durumda bile mutlu, mutlu gülebilen eşi de ülkenin başına sarılan bu ahlâksızlık furyasında rol oynamaktalar.“Utanmaz ihtiyar” hâlâ bir yandan 14 yaşında çocukla zorla ilişkiye girmenin zararsız bir eylem olduğunu, kendisiyle yatanın fahişe olmayacağını (iyi ki “cennete gider” demiyor, yakında diyecek ama), daha da öteye giderek -neredeyse- kızın annesinin fahişe olduğunu, kızı ile ilişki kurması için kendisini zorladığını filan anlatıyor.Türkiye bu kez susmadı... Bu rezilliklere kayıtsız kalmayacağını gösterdi ama yine de çocuk tecavüzüne bile dini alet eden “ibadetten, Hac’dan, takdiri ilahiden” söz ederek, sayıları az da olsa birilerine kendini sempatik göstermeye çalışan bir ağır suçlunun Adli Tıp ve yargının sempatisine daha ne kadar mazhar olacağını bilmiyoruz.Utanmaz ihtiyarın 26’lık pişkin karısı meğer bir de “hafız”mış. Acaba eline Kur’an’ı aldığında kocasının yaptığı sefilliğe gülmenin de bu iğrenç suçlara katılma anlamına geldiğini düşünerek hiç utanma duymayacak mı? “Kul hakkı”na, hele de savunmasız bir çocuğun ve annesinin kul hakkına en adi şekilde tecavüz ettikten sonra hâlâ dua okuyarak, zikir törenlerine katılarak bu büyük günahı ve suçu unutturabileceğini zanneden bir kocayı gülerek kabullenmekten hiç korkmayacak mı? Aynı utanma ve korkuyu bu suçluya ve diğerlerine beraat veya tutuksuz yargılanma kararı veren hakimlerin ve “tecavüze uğrayan kız ruhsal olarak etkilenmemiş” raporu verebilen Adli Tıp uzmanlarının, kızın doğduğu ama “kayıtlara ulaşamadık” diyerek doğum tarihini vermeyen İnegöl Devlet Hastanesi görevlilerinin de taşıması lazım.Bursa Ağır Ceza Mahkemesi bu nedenle, tecavüze uğrayan kızın “kemik yaşının 15’ten büyük olup olmadığının” araştırılmasını istemiş. Hepsi birlikte (tecavüz ettiği kızın “Başka bir kıza da tecavüz etti” dediği) çocuk tecavüzcüsünü kurtarma kumpası mı hazırlıyorlar?O zaman onlara dün bir gazetede alt altta çıkan haberleri kısaca hatırlatayım:- Babası terk ettiği için annesiyle birlikte dedesinin evine sığınan 13 yaşındaki erkek çocuğu 2 yıl boyunca çeşitli suçlardan sabıkalı 10 kişinin tecavüzüne uğramış. (Bırakın SUÇLULARIN HEPSİNİ... Haydi, affedin!)- Öz babası tarafından 7 yaşından başlayarak 9 yıl boyunca tecavüz edilen çocuğa alçak herif “Bana baba deme, aşkım de” demiş. (“ALLAH’IN BELASI” demek çok daha uygun aslında!)- İzmir’de bir hurdacı beş yaşındaki çocuğu önce demirle dövüp sonra cinsel tacizde bulunmuş.- Opera sapığı ahlâksız tecavüz ettiği çok sayıda çocuktan birinin “Lütfen dokunma, senin de kardeşin var” sözüne “Benim kardeşim yok” cevabını verip gülerek çocuğa saldırmış.Yeter mi, yoksa 3 aylık bebeklere veya 70-75 yaşındaki felçli kadınlara tecavüz olaylarını da hatırlatayım mı?Utanın be, bu kararları vermek için insanlığınızdan utanın!*****Biraz dürüstlük rica etsek! Bir belgesel ancak Türkiye’de bu kadar tartışılır” diyen meslektaşlarımız var... Yanlış, bu “bir belgesel” değil, “Atatürk” belgeseli...“Mustafa filmi çok tartışıldı, demek ki amacına ulaştı” diyen köşe yazarları var... “Mustafa” değil, Atatürk’le ilgili yanlış yorumlar tartışılıyor. Onunla ilgili hangi film olsa Türkiye tartışırdı, zira bu yorumlar filmin yurt içinde, yurt dışında, okullarda gösterilmesiyle bu toplumun Ata’sının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun imajını haksız şekilde değiştirebilir. Bir de (başta Sabah) bazı gazetelerin manşetleri ve yazarlarının çabalarıyla Doğan Grubu medyasının, belgeseli izleyince vazgeçen Turkcell’e “kendisine reklam vermediği için” sponsorluk meselesini konu ederek saldırdığı iddiasında bulunanlar var. Herhalde yalnızca kendi gazete ve yazılarını okuyor olmalılar, çünkü VATAN da artık Doğan Grubu’nda ve mesela ben Cuma günü “Mustafa ve Turkcell” başlıklı yazımda ‘Filmi izledikten sonra Turkcell’e hak verdiğimi’ yazdım.N’olucak şimdi? Yalan söyleyeceklerine, hazırladığı 4 bantlık Abdullah Gül belgeselinde ne hikmetse filmin kahramanının çocukluğundan bugüne hiçbir insani zaafını bulamayan Can Dündar’ın, Atatürk’te “karanlık korkusuna” varıncaya kadar çok sayıda “insani özelliği” nasıl bulabildiğini sorsunlar.Bir de neden o belgeselin başına “Can Dündar’ın gözüyle Abdullah Gül belgeseli” yazıp, “Mustafa”ya yazmadığını...Sonuçta sadece “Dündar’ın gözüyle bir Atatürk belgeseli” bu!
Haftanın sapıkları”ndan Şahin Öğüt isimli Opera Sapığının (yemin ediyorum ismini yazarken midem bulanıyor) tecavüz ettiği kızlardan biriyle ve annesiyle telefonda konuştum.Affınıza sığınarak hitabı şöyle seçeceğim: bu aşağılık herif, bu yaratık (bir de üstelik sanat icra etmiş, operacı) biliyorsunuz 10 yaşındaki çocuklara bile evde yalnız yakalayarak tecavüz etmiş bir ahlâksız...Okulda iken tecavüz ettiği ve “konuşursanız öldürürüm” diye tehdit ettiği kızlardan biri olan mağdur, çocuk ve kadın tecavüzlerinde Adli Tıp ve yargının suçludan yana taraf tutmasının mağduru tecavüzün kendisi kadar yaralayacağını anlatıyor.Olaydan sonraki günlerde kimseye bir şey söyleyememiş. Bir kız arkadaşının “sırtında günler sonra hâlâ kanayan diş izlerini” görmesi ve kendisine cesaret vermesiyle tam 10 gün sonra doktora ve polise gitmiş.Yıllar önce yaşadığı korkunç olayın izlerini hâlâ ağır şekilde taşıdığını söyleyen bu mağdur genç kız: “dava dosyasını görünce bir şok daha yaşadığını, dosyada kendisinin ‘istese tecavüzcüyü engelleyecek güce sahip olduğu ama bunu yapmadığının yazıldığını, sanki kendisinin ilişki için tahrik etmiş ve bu nedenle sırtından ısırılmış’ gibi gösterildiğini, günler sonra kanamaya devam eden derin diş izlerine karşılık böyle bir açıklamanın dosyaya konmasına bile izin verilmemesi gerektiğini” söyledikten sonra bir başka can alıcı noktaya geliyor.Benim, Adalet Bakanlığı Komisyonu’nda yıllar sonra yeniden “tecavüzcüyle evlenme sonucu suçluyu cezadan kurtarma” önerisinin getirildiğini söylemem üzerine:“Bana da sordular mahkemede” diyor, “Tecavüzcünle evlenmek ister misin sorusunu... Aklını kaçırmış bunlar!” Evet, doğru, ancak aklını kaçıranlar yapar böyle bir teklifi...Dün Asuman Yücel isimli bir okurum mektubunda: “Adalet ihanet ediyorsa...” diye başlayıp çok şey anlatmıştı... “Demek ki Adli Tıp’tan böyle raporları alabilenler için bu ülkede tecavüz serbest... Yazıklar olsun” diyor.Hakimler ve Adli Tıp’çılar ne düşünüyorlar acaba?*****ATATÜRK VE " MUSTAFA" HER AÇIDAN'DA...Bu hafta en çok tartıştığımız konuların başında “çocuk tecavüzlerine Adli Tıp ile yargının pek yardımsever (!) yaklaşımları yaşlı bir adamın tecavüzüne uğramış kız çocuk için verilen ‘ruh sağlığı bozulmamıştır’ raporu, tecavüzcünün serbest bırakılması ve her iki çocuk tecavüzcüsünün akıl almaz konuşmaları” vardı.Toplum en ağır suçlara yıllardır hak ettiği cezaların verilmemiş olmasının, aflarla, ceza infaz yasası ve haksız hakim yorumlarıyla suçluların kurtarılmaya çalışılmasının yarattığı olanca tepkiyi Adli Tıp ve yargının son kararlarına yönlendirdi. Ve vicdanların sesi günlerdir susmak bilmedi... Susturulacağa da benzemiyor.Bu gelişmenin yanında, Cumhuriyet Haftası’nın yaşanıyor olmasının da duyarlılığıyla Atatürk’ün askeri, siyasi ve özel yaşamındaki bilinmeyenleri ortaya çıkarmak amacıyla yapıldığı söylenen “Can Dündar’ın Mustafa filmi” de çok sayıda tepkiyle, eleştiriyle karşılaştı. Konuştuğum 3 kişiden 2’sinin en çok bu konulardan etkilendiğini görünce 2 Kasım Pazar günü Her Açıdan’da iki ayrı bölüm hazırlamaya karar verdim.“Çocuk tecavüzleri ve şok eden kararlar”ı, “Acaba tecavüze uğrayan kızlar Adli Tıp’la aynı görüşte mi” sorusunun cevabını İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şevki Sözen (aynı zamanda Adli Tıp Kurumu eski Başkanı) ile bu konularda en deneyimli hukukçulardan ikisi: KA-DER Başkanı Avukat Hülya Gülbahar ve Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı Kurucusu Avukat Canan Arın’la tartışacağız.İkinci bölümde ise “Atatürk hakkındaki gerçekler acaba Mustafa filmiyle ne kadar örtüşüyor” konusunda merak ettiğiniz tüm soruların cevabını bulacaksınız.Programa “Cumhuriyet Tarihi, öncesi ve Atatürk” konularında uzman bir tarihçi İ.Ü. Siyasal Bilgiler F. Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Alkan, Gazeteci-Yazar Can Ataklı ile Atatürk’ün yanından hiç ayırmadığı “Kütüphanecisi” Nuri Ulusu’nun oğlu Mustafa Kemal Ulusu katılacaklar.Atatürk gerçekten diktatör müydü? Filmde anlatıldığı gibi “yalnız ve sıkılan adam” oldu mu? Atatürk’ün, oğlu gibi sevdiği Kütüphaneci’sine anlattığı “hayatında onu en çok üzen olay” neydi? Acaba “gizlenen bir öz oğlu” gerçekten var mıydı, bunun en kesin kanıtı neydi? Fikriye’nin ölümü ona ne hissettirdi? Bunları ve daha birçok sorunun gerçek cevabını merak ediyorsanız ne diyeceğiz ‘Pazar’a Her Açıdan’ı kaçırmayın’ diyeceğiz... Bekleriz.*****BİR ÖĞRENCİM DAHA OLDU!Biz “çocukları koruyalım” diye çırpınırken, kuruluşu Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılına rastlayan Shell Türkiye de 85. yılını çocukların ve gençlerin eğitimine destek vererek kutlamak istemiş.Ve Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı’nın Bolluca Çocuk Köyü’ndeki tüm çocukların, 68 çocuğun 2008-2009 yılı eğitim öğretim giderlerini karşılamaya karar vermiş.Bana da “Çocukların eğitimine sizin adınıza yaptığımız katkıyı bu sertifikayla paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyor, çocuklarımızın gözlerindeki ışığın daima parlamasını diliyoruz. Daha nice çocuğumuza ulaşmak arzusuyla” yazılı bir notla birlikte çerçevelenmiş bir sertifika göndermişler.Gözlerimden iki damla mutluluk yaşı düştü... Çocuklar, hele de kimsesiz çocuklar söz konusu olunca dayanamıyorum ... Shell Türkiye’yi bu takdir edilecek girişiminden dolayı ülke Başkanı, değerli dostumuz Canan Ediboğlu’nun şahsında kutluyor, hepsine teşekkür ediyorum.
Şuna hiç şüpheniz olmasın bu kez “çocuk tecavüzcülerini kurtarma operasyonu” yapmalarına toplum susmayacak. Üçüncü gündür yazıyorum, genci, yaşlısı, erkeği, kadınıyla Türkiye’nin içinden ve dışından gelen büyük tepkiyi yazarak anlatmama imkân yok.Bir kere dünkü yazımda belirttiğim gibi halk bugün ve bundan sonrası için “sübyancı-tecavüzcüleri serbest bırakan hakimlerin, tecavüze uğrayan çocukların ruhsal sorun yaşamadığı yönünde rapor veren doktor ve uzmanların, ‘tecavüzcü evlenmeyi kabul ederse ceza verilmesin, tecavüz olaylarında suç oluşması için kız çocukların yaşı indirilsin’ teklifi yapan Yargıtay üyelerinin” isimlerinin açıklanmasını istiyor... Çok da haklılar, çünkü artık Türkiye’de skandalların boyutu dayanma sınırını fazlasıyla aştı.“Kendi çocukları söz konusu olsa aynı kararı verirler miydi” diyenlerin sayısı çok fazla... Çocuklara tecavüz eden sapıkların bile dini istismara cesaret etmesine öfkelenenlerin de...Toplum bu şekilde galeyana gelmişken “cinayetten sonra işlenebilecek en ağır suç” olarak bilinen tecavüz suçunu işleyen, çocuk yaşta bir kızın hayatını karartan yaratık serbest dolaşıyor, TV’lere çıkıyor (çıkartanlara da bravo yani), utanmadığı gibi bir de “gazeteci vurmuş adamım” diye tehdit savuruyor. Eh, memleket kanunsuzlar cenneti olursa kanunsuz da utanacağına gururlanır, başını öne eğeceğine “dayılanır” tabii... KUSMAK İSTİYORUMBu arada, sübyancı tecavüzcü suçunu “Nefsime ve şeytana kızgınım” sözleriyle itiraf ederken gazeteci dostları arasında hâlâ “ona iftira atıldığını” iddia edenler bile var. Gazeteciliğin geldiği noktaya bakın... “Dibe vurmak” deyimi bu tablolar için söylenmiş olmalı...Hüseyin Üzmez denilen çocuk tecavüzcüsünün karısını “arabada yanında oturmuş pek mutlu güler halde” görenlerin şoka girmesine de aynı nedenle şaşmamak gerekiyor aslında... “Dibe vurmak” nedeniyle...Yoksa arkası kesilmeyen mektup ve yorumlarda “Adamın yanında direksiyonda kıkır kıkır gülüyor. Utanıyorum, kusmak istiyorum. Benim halkım bu görüntü olamaz”, “Adamın yüzüne baktım, sözlerini dinledim ruh sağlığım bozuldu” veya “Kahrolduk hepimiz, tansiyonumuz yükseldi” yazanlar bu kadar etkilenirken, kocasının “maddi sıkıntı içinde, ezilmiş” bir çocuğa tecavüz ettiğini bilen bir kadın böylesine onursuz ve pişkin davranabilir mi?Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nden yazan genç okurumuz Cem Emre Doğanay şöyle diyor: “Bu ülkede bir ekmek çalan çocuk için kaç yıl ceza veren hakimler nasıl oluyor da sıra sapıklara gelince serbest bırakabiliyorlar? Bir genç olarak bu ülkenin adaletine, hakimlerine güvenmiyorum artık!” KAMPANYA AÇALIM!Peki bir üniversite öğrencisinin gördüğü gerçeği bu ülkenin hakimleri nasıl göremez ve 15 yıla kadar mahkumiyeti söz konusu olan suçluları bırakır?Uzmanları nasıl “10 yıl, 20 yıl sonra bile etkileri sürecek” bir tecavüz için “çocuğun ruhsal durumu etkilenmemiş” raporu verebilir? (Uludağ Üniversitesi uzmanlarının “kızın yaşadığı travmayı açıkça anlatan” ifadelerine rağmen...)İşte halk bu soruların cevabını ve “o isimleri” öğrenmek istiyor.İngiltere’de bir çocuk tacizi olayı sonrasında gazetelerin başlattığı bir kampanya ile çocukları koruyan “Sarah Payne Yasası” çıkarılmıştı.Biz de bir imza kampanyası başlatsak da tecavüzcülerin, pedofillerin halk arasına salınıvermesini, suçlular yerine mağdurların cezalandırılmasını önlesek artık! ***** Mustafa ve Turkcell Turkcell’in “Mustafa” filminin sponsorluğundan bir kısım abonesiyle ters düşeceğini düşünerek çekildiğini duyunca hemen oturup “Turkcell’li olmaktan çekiliyorum” konulu bir yazı yazmıştım.VIP müşterilerinden olduğum ve herhangi bir sorunum olduğunda hemen çözmek üzere bana özel bir müşteri temsilcisi görevlendiren Turkcell’i bırakacaktım. Madem ki o bir kısım abonesinin rahatsız olacağını düşünüyordu, ben de bu açıklamadan rahatsız olan kısım içerisinde yer alacaktım. Turkcell’in de toplumu “Atatürk’ün hayatı söz konusu olduğunda bile” kısım kısım ayırması kabul edilir gibi değildi. Sonra dün akşam belgeseli izledim... Turkcell’in “Ülkemizin kurtarıcısı, dünya tarihinin en önemli liderlerinden Ulu Önder Atatürk’ü hem yurt içinde, hem de yurt dışında tanıtacak projeler bizi heyecanlandırdığı için ‘Mustafa’ filminin sponsorluk önerisini tartıştık. Ama O’nun liderliği, dehası ve kahramanlığından çok Atatürk’ün özel hayatına odaklanan bir film olduğunu görünce vazgeçtik” açıklamasını okudum.İkisini birlikte değerlendirince Turkcell’e olan ilk tepkimden vazgeçtim. Toplumu “bir kısım” şeklinde böldükleri doğruysa buna hâlâ kızıyorum ama sponsor olmaktan vazgeçmelerini anlayabiliyorum.Bugüne kadar, yalnız Türkiye’nin değil, dünyanın hayran olduğu, anketlerde “yüzyılın en büyük lideri” seçilen bu büyük kahramanı bilinmeyen belgelerle, duyulmamış özellikleriyle anlatan bir film yapılamamıştı. Bu yönde emekle, arşiv araştırmalarıyla bir dökümanter hazırlanması takdir edilecek bir adımdır, Can Dündar bu nedenle teşekkürü hak ediyor ama... KAYMAK HAFIZ’DAN İNTİKAM... AFET İNAN KİM?Ama yurt içi ve dışında gösterilecek olan bu filmi yapanlar nasıl ki Atatürk’ün en özel yaşam konularını, anılarını istedikleri gibi yorumlamada sınır tanımama hakkına sahiptirler, eleştiri konusunda da kızmadan, gücenmeden aynı hakka saygı duymaları beklenir.Çünkü ‘O’ kuşaklar boyu milyonlarca insanın önderidir, hepsinin Ata’sıdır.“Mustafa” filminin beğenildiği kadar tepki topladığı da kesin, çünkü bu konudaki mektupların, internet yorumlarının da sonu yok. Önce benim dikkatimi çeken noktalardan birkaçını belirtmek istiyorumMesela Atatürk’ün dinle devlet işlerini ayıran laik sistemi getirmesi, dinin insanların özel alanında kalmasını istemesi “çocukken Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamını almıştı işte” sözleriyle verilirse... Konuşmaların başı sonu alınmadan “Türkler İslâmiyeti kabul etmeden önce de büyük milletti” gibi cümleler aradan çekilirse... Ülkü Adatepe, Sabiha Gökçen, Afet İnan, Abdurrahim Tunçak’tan başlayarak birçok çocuğu evlat edinip yetiştiren Mustafa Kemal’in sadece bazı çocukları ve garip vurgularla örneğin “sanki Afet İnan’la aralarında duygusal bir ilişki varmış” havası yaratılırsa... (Maalesef verilen cümlelerden bu anlamı çıkaran tarihçiler de var...)- Meclis’in açılışını bile özellikle Cuma gününe denk getirip namaz sonrası dualarla açan Atatürk “iktidarı gökten yere indirmek” ve benzeri sözler seçilerek dine uzak biri gibi gösterilir ve hemen arkasından CHP ile özdeşleştirilirse...- Koskoca bir devleti yoktan var eden ama bunun yanında “bir ağacın kesildiğini görünce ağlayacak kadar” duygusal olan, birçok olumlu özelliği bulunan Mustafa Kemal bir bağ evine (veya kır evi) sahip olduğunda “orada kendisiyle hesaplaşacağı” ve bu hesaplaşmanın da yalnızca “kendisine suikast düzenleyen arkadaşlarını gözünü kırpmadan ölüme göndermesi” olduğu söylenirse...- Şapka “Anadolu’da dinsizliğin simgesi” olarak anlatılırsa...- Cahil vatandaşlarını aşağılayan, millete tepeden bakan, halkın arasında olacağına “elit bir yaşamı tercih eden” Atatürk imajı verilirse...O film yanlış da anlaşılabilir. Bence tarafsız denemeyecek yorumların çoğu Mustafa’nın son bölümünde yer alıyor.Belgesellerde “gerçekler”le “keyfi yorumlar” nasıl ayrılmalıdır bilemem ama ayrılması gerektiğine şüphe yok!