Bari dini ağzına alma!

29 Ekim 2008

Dün “Sübyancı ahlâksızlar” başlıklı yazımda çocuk tecavüzcüsü Hüseyin Üzmez’i serbest bırakan Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesi Hakimi ile “çocuğun ruh sağlığının bozulmadığını” bildiren Adli Tıp raporundan söz etmiş‘Madem önce tutuklayıp ardından bahaneler bularak hemen bırakıyorsunuz, Opera sapığını da bırakın, gündemi ve milleti meşgul etmeyin. Türkiye’nin bir tecavüzcü ve sapıklar cenneti olduğunu ilân edin’ demiştim.Gelen mektup ve telefonları anlatmak mümkün değil. Halk ayakta... Hele de TV’de Hüseyin Üzmez isimli çocuk tecavüzcüsünün gülerek “İçerde Hac’da gibiydim. Bir şeytana, bir de nefsime kızıyorum. Takdiri ilahi benim çıkmamı istedi” diye saçmaladığını duyanlar iyice ayaklanmış.Bazıları “Kadınların tecavüzcüleriyle evlenmesini öneren milletvekilleri de, bu raporu veren doktorlar da, kararı veren hakimler de tedavi edilsin”, “O çocuklara bu raporları nasıl veriyorlar bilmiyoruz ama bunları duya duya bizim ruh sağlığımız bozuldu” derken bazıları da“Ey bu raporu veren doktorlar ve kararı veren hakimler, kendi çocuklarınızın karşısına böyle bir sapığın çıkmasını ister misiniz, nasıl bir vicdanınız var sizin” diye soruyorlar.“Madem sapıklar dışarı, o zaman çocuklar içeri, çıkarmayalım çocuklarımızı evden” diyenler de var ama bu bile çözüm değil, opera sapığı gibiler evlere de saldırıyor.Burada olay şudur beyler, hanımlar “çocuk tecavüzü” gibi “karısını, kızını, sevgilisini dayaktan öldürmek” gibi en ağır, medeni ülkelerde 100 yıl hapis cezası veya akıl hastanesinde tedavi kararı verilen suçlarda toplumdan tecrit edilen caniler Türkiye’de serbest bırakılmakta, bunu bildikleri için de yakalandıklarında bile pis pis sırıtabilmektedirler.Hüseyin Üzmez denilen sübyancı tecavüzcü de bunun ve tabii kendisi gibi vicdansız birilerinin arka çıkacağını da bilmenin rahatlığı içinde -cezaevinde çocuklara tecavüz fırsatı bulamadığını kastediyor olmalı- suçunu nefse, şeytana yükleyebilmekte ve hatta bu iğrenç suçta bile dinle bir bağlantı kurmaktan çekinmemektedir.Açıkça ortada ki toplum olarak, bütün sivil toplum kuruluşları olarak bu sefilliğe karşı çıkmadığımız takdirde ülke ailelerin, çocukların yaşayamayacağı bir hale hızla dönüşmekten kurtulamayacak...Öncelikle 14 yaşında tecavüze uğrayan çocuk için bu raporu veren doktorların, serbest bırakan hakimin, Adalet Komisyonu’na “Reşit olmayanla cinsel ilişkinin suç oluşturması için çocuğun yaşı indirilsin, tecavüzcü evlenmeyi kabul ederse cezadan kurtulsun” önerisi yapanların isimleri açıklanmalı.Bu suçları işleyenlerin isimleri de haberlerde açık açık yazılmalı...Sonra da bu tür çağdışı kararlara toplum olarak en büyük tepki verilmeli.Susulacak noktayı çoktan geçtiler.*****Ne ‘toplumsal sorumluluk’muş ama!Cevaplamak istemedikleri soruları hep unutturuyorlar, partileriyle ilgili yolsuzluklarda da aynı şeyi yapıyorlar, terörle ilgili ihmal ve hatalarda da, ekonomide de iç ve dış politikada da...Geçen sene belediyeler ve mülki amirlikler Cumhuriyet Bayramı’nın sönük geçmesine neden oldular, bu yıl AKP’nin kendi belediyelerine gönderdiği ve “Resmî kutlamalar dışında bütün eğlence ve şölenlerin iptal edilmesini” istediği yazıyı duyduk. Bu garip isteğin nedeni “içinden geçilen hassas dönemde toplumsal sorumluluk ve duyarlılık bilincinin gereği”ymiş.Geçen yıl terörü bahane etmişlerdi, bu yıl da (ne tesadüfse hep Ekim ayında yapılan saldırılar sonunda) yine aynı mazereti öne sürdüler.Yani Başbakan Güneydoğu’ya veya başka illere gidip binlerce kişiye açık havada hitap edince terör korkusu yok ama Cumhuriyet Bayramı eğlencelerle kutlanacaksa “toplumsal sorumluluk ve duyarlılık” hemen devreye giriyor.Çok sayıda belediye AKP’nin elinde olduğu için çok sayıda il söz konusu. Demek daha çok belediyeyi kazansalar Türkiye’nin büyük bölümünde vatandaşların “özgür ve dünya güzeli bir vatana kavuşmalarını” eğlencelerle kutlamaları yasaklanacak.AKP’nin veya bir başka partinin böyle bir özgürlüğü olmamalı... Başbakan Erdoğan’dan genellikle basına ve muhalefet partilerine hakaret için yaptığı konuşmaların arasına belediyelere gönderdikleri bu yazının gerçek sebebini de koymasını rica ediyorum.Halka açıklasın “Cumhuriyet Bayramı’mızı bayram ederek kutlamak neden yasaklanıyor?”*****Atatürk’ü kızına sormak gerekirdi?Mustafa” filminde Atatürk’ün son yıllarını “yalnız ve mutsuz” geçirdiği, “Devrimin önce evlatlarını yediği” gibi yorumlar yapılmasına ve “günde 1 şişe rakı içtiği”nin söylenmesine manevi kızı Ülkü Adatepe “Bunların hiçbiri doğru değil, bana danışılsaydı söylerdim” diyerek tepki göstermiş.Atatürk’ün “Gövdem bu kafayı kaldıramıyor. Çok yoğun düşüncelerle dolu... İçince rahatlıyorum” sözleri filmde yer almış. Gerçekten de onun gibi hayatını cephelerde, savaşlarda geçirmiş, dünyaya parmak ısırtan mucizevi başarılar kazanmış birinin psikolojisini, bu yükün nasıl taşınabileceğini normal insanların anlaması mümkün değil.Onun yaşadığı şartlarda her şey mümkündü ama yine de, Atatürk’ün en yakınlarına sorulmadan bu tür açıklamaların yapılması, onun hayatına ait bir belgeselin hazırlanması doğru mudur?Hayatının son günlerinde, Dolmabahçe Sarayı’nın önüne “halkın geceleri yüzlerce kayıkla geldiğini” anlatan yazıları okumadık mı bugüne kadar?Böyle bir efsane komutanın “sağlığı izin vermediği için zoraki yaşadığı yalnızlık” dışında yalnız kalması mümkün müdür?Atatürk hakkında sadece biz değil, dünyaya özel bilgiler verecek olan bu filmi ve yapılan yorumları enine boyuna tartışacağız. Buna hakkımız var!

Devamını Oku

Sübyancı ahlâksızlar!

28 Ekim 2008

Günlerdir çocuklara tecavüz eden bir opera sapığının haberlerini gazete manşetlerinden izliyoruz.Aynen Hüseyin Üzmez isimli sapığın haberlerini izlediğimiz gibi...“Sapık” kelimesinin kullanılması bilmem ki bu sübyancı yaratıklara ağır gelir mi, bizim buluşumuz değil, tıp dilinde çocuklara tecavüz edenlere “pedofil, sübyancı” deniyor, akli dengesi yerinde olarak bu eylemi yapanlar da (eylem ‘sapkınlık’ olduğu için) tüm dünyada sapık olarak adlandırılıyor.Sapık denmesini istemiyorlarsa sapıklığa yeltenmeyecekler demek ki...Hüseyin Üzmez isimli tecavüzcünün tahliye edildiği açıklandı. Tutuksuz yargılanacakmış. Adalet Bakanlığı Komisyonu’nda kısa süre önce “Reşit olmayanla cinsel ilişki suçunda şikayet yaşı ‘15’ten 14’e’ indirilsin, tecavüzcü evlenmeyi kabul ederse ceza verilmesin” teklifi yapıldığında biz bunun olacağını tahmin etmiştik. Diğer milletvekilleri, özellikle (çoğu dilini yutmuş gibi köşelerine çekilmiş) kadın milletvekilleri, defile gibi kıyafet gösterisi yapmakla meşgul Kadın Bakanı, Suriye’de kadın zirvesinde “aile içi şiddet” konuşmaları yapan Emine Erdoğan veya resmî törenlerde eşinin koluna asılarak yürüyen Hayrünnisa Gül bu haksızlığa, kadınlara-çocuklara karşı bu büyük yanlışa hiç tepki vermemişlerdi... CHP Milletvekili Canan Arıtman Meclis’teki kadınlar adına tek başına ortaya çıkıp “Buna izin vermeyiz” demişti... Ama işte bir veya birkaç kişinin tepkisiyle olmuyor, ülkenin kadınları TV’lerin başında şarkıyla, dansla, yemek tarifleriyle uyuşturulmuş vaziyette günlerini geçirirken veya sorumsuz bir kesimi davetten davete koşarken memleket “çocuklarının, torunlarının yaşayamayacağı bir hale” dönüştürülüyor.Tecavüze uğrayan 14 yaşındaki çocuğa (ki tecavüzün raporlarla, ifadelerle kanıtlandığı basında günlerce yer almışken) ifade değiştirttiler, Adli Tıp da “kızın psikolojisinin tecavüzden etkilenmediği” şeklinde akıl almaz bir rapor verdi... Buyrun, tecavüzcü serbest.TANZANYA’DA YOK! Ey hakimler, şimdi lütfen 10 yaşındaki ilkokul öğrencileri dahil çok sayıda çocuğa tecavüz eden opera sapığını da baştan serbest bırakın ve Türkiye’nin bir “tecavüzcü sapıklar cenneti” olduğunu ilân edin. Gündemi ve milleti boşuna bu olaylarla meşgul etmeyin çünkü nasılsa 3 gün sonra bırakacaksınız...Onlarca yıl tecrit ederek, akıl hastanesinde tedavi vererek toplumun korunmasını sağlamanız gerekirken bırakın hepsini... Çalsınlar kapıları, yalnız buldukları kızların elini ayağını bağlayıp tecavüz etsinler.Eski Adli Tıp Enstitüsü Müdürü Sevil Atasoy’la konuştum (18 yıl bu kurumda bulunmuş)“Tecavüzden çocuk etkilenir, büyük etkilenmez diye bir şey yok akli dengesini kaybedecek kadar etkilenenler olur. Ben şu anda Tanzanya’yı inceliyorum, inanın bu olaylar ‘tecavüzcüsüyle evlenmek’ gibi teklifler Tanzanya’da bile yok” diyor.Kadın hukukçular ise Mahkeme’nin “dava devam ederken tahliye yapamayacağını, 14 yaşındaki bir çocuk ruhen etkilense de, etkilenmese de bu yaşta çocuğa tecavüzün ağır bir suç olduğunu, kısacası ruh sağlığına bakarak karar verilemeyeceğini” söylüyorlar.Aklı başında hiç kimsenin Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesi kararını anlaması, kabul edebilmesi mümkün değildir.Çocuk pornosu izlemede dünya birincisi olan, 13 yaşındaki çocuklarla evlenen 80’lik pimpiriklere ceza verilmeyen ve açıkçası bu yönüyle utanç verici bir ülke konumunda bulunan Türkiye’de hakimler bu tabloyu teşvik mi ediyorlar, belli değil!*****Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun!Sevgili okurlarım, neredeyse yılın 365 günü Cumhuriyet’in kazanımlarını anlattığım, onları bize kazandıran Büyük Önder Atatürk’le birlikte Cumhuriyete yapılan saldırıları gündeme getirdiğim için bugün tekrarlamaya gerek görmüyorum. Atamıza ve onunla birlikte gövdesini siper ederek, canını vererek bu özgür vatanı bize armağan eden kahramanlara büyük minnet borçluyuz. Onları asla unutmayacak, unutturmayacak ve emanetleri olan Cumhuriyeti gözümüz gibi koruyacağız. Herkes de bunu böyle bilsin.Hepinizin Cumhuriyet Bayramını gönülden kutluyorum.

Devamını Oku

Kadına yumruk atan erkeğe ne denir?

26 Ekim 2008

Herhalde düşünmüş taşınmış “ben bir şekilde ortaya çıkıp kendimi hatırlatayım” demiş ama bir bakmış “kadınlara şiddet uyguladığını gösteren olaylardan başka” kendini hatırlatacak hiçbir şey yok.O yıllarda bol keseden dağıtılan ödüllerden kapmış kapmasına da dönemini iyi bilenler bile düşünseler “gerçek hayatta, kendisi kadar fiziki gücü olmayan kadınlara karşı kullandığı kabadayılığı” dışında hatırlayabilecekleri bir özellik bulamazlar sanıyorum. Yetenek açısından kendisine benzeyen (haydi isimlerini saymayayım) birkaç kıymeti kendinden menkul “bir sağ profil, bir sol profil, birkaç da çapkın bakış sallama” dan ibaret, görüntü ve poz fetişisti isimle birlikte uzun yıllar yaptıkları şeyi “sanat”, kendilerini “sanatçı” diye yutturdular.Dünya sinemasında benzerlerini arasan belki ancak Clark Gable’ın “Rüzgar Gibi Geçti” deki Red Butler karakterini bulabilirsin ki bu bile Clark Gable’a hakaret olur.Türk Sineması’nın o yıllarında da kadın-erkek çok iyi jön ve karakter oyuncuları (İzzet Günay, Ediz Hun, Sadri Alışık, Hulusi Kentmen, Kadir Savun, Ahmet Tarık Tekçe ilk aklıma gelenler) geldi geçti tabii ama kafayı sadece kabadayı görüntüsüne takmış olanlar bunlar arasında değildi.Ve işte bu “kadın döven” Fikret Hakan -ki sadece bu olumsuz özelliği, karakter bozukluğu hiçbir konuşmasına değer vermemek için yeterlidir- yıllar sonra, 74 yaşında bir adam olarak çıkmış utanmadan sıkılmadan Türk halkına, bir ay evli kaldığı Hümeyra’yı nasıl yumrukladığını anlatıyor, “kıskançlıktan katil olmak” gibi bir sözle vahşeti doğal göstermeye, vahşete mazeret bulmaya çalışıyor. Lafı da nasıl bağlıyor biliyor musunuz“Hatasız kul olmaz”mış.Bunlara “hata” denemeyeceği gibi, yapana da “kul” denmez, “insan” denmez efendi.Hümeyra bugüne kadar müzikte de, tiyatro sanatında da yeteneğiyle zirveye çıktı, takdir edildi, sevildi. Ama acaba kendisine yapılan insanlık dışı eylemin izlerini, hakkında yaratılan olumsuz imajı silebilmek için kaç yıl ve nasıl bir çaba harcadı, bu çok konuşan şahıs hiç düşündü mü, kafa yordu mu dersiniz?Sanmıyorum, zira kendisinin tek şiddet ve kötülük eylemi bununla sınırlı değildir, bir başka kadın sanatçı ile de skandallı ve yine kadını mağdur eden bir kısa evlilik yaşadı. Daha sonra milletvekili de olan, şu anda ise hayatta olmayan bir kadına evlilik sözü vermişken, gelinliği hazırlanmışken onu başkasıyla aldatarak ortada bıraktı. Kısacası Fikret Hakan hiç değilse artık sussun ve başarılı bir sanatçının ve Halil Ergün gibi yine Türk sinema ve tyatrosunun yüz akı sanata da insana da saygılı, dört dörtlük bir başka sanatçının adından yararlanarak kendini gündeme getirmeye çalışmasın.Bu çabayı gördükçe yalnızca “bir kadına yumruk atan iri yarı, pala bıyıklı zavallılar” geliyor gözümüzün önüne!

Devamını Oku

Ya “tayt üstüne türban” yasaklanırsa?

25 Ekim 2008

Dün Anayasa Mahkemesi’nin “üniversitelerde dinî kıyafetlere izin verecek” değişikliğe red kararının gerekçelerinden söz ediyorduk. Son iki paragrafı alarak ve biraz da ilave yaparak devam edelim.*** İran’da, Suudi Arabistan’da renkli, desenli türban ve çarşaflar, Malezya’da kızların saçını kısa kesmesi, pantolon tünik üzerine türban takması yasaklandı. (Koyu renk çarşaf veya bol kıyafet mecburiyeti getirildi...)Türkiye’de ise daracık etek, tayt ve kolsuz bluz üzerine türban takan, en ağır makyaj ve aksesuarlarla türban kullananlar bile var. Erkek arkadaşlarıyla parkta, kafede rahatça oturanlar da.... Şu anda (aileleri dışında) kimse onlara kıyafetleri ve diğer tercihleri için baskı uygulayamıyor, aleyhine kışkırtıldıkları laik demokratik rejim koruyor onları... Ama acaba o rejimi koruyan Anayasa kenarından köşesinden delinir, zedelenirse açılan yoldan ortaya çıkacak gelişmeler onların da bu özgürlüklerini kısa sürede “yasaklar” haline getiremez mi?“Biz bu ülkelere benzemeyiz”... Neden, garantisi ne?Konu siyasallaştı ve “üniversitelerde türbana izin”le bitmeyeceği, sıranın hemen ilk ve orta öğretim ile devlet dairelerine geleceği AKP tarafından dile getirildi.Türbanın siyasi amaçla kullanımını “İyi ki 28 Şubat olmuş, aklımızı başımıza getirmese İran devrimi gibi bir devrimin peşinden koşacaktık... Eskiden ben de bu devrimin hayranıydım, kadın eli sıkmaz, başı açık kadının Müslüman olduğuna inanmazdım” diyen Mehmet Metiner gayet iyi anlatıyor kitabında...Konu “Erbakan ve bugün ülkeyi yöneten eski yol arkadaşları” tarafından siyasallaştırıldı.Bu durumda laiklik kurallarının rejimin korunması amacıyla, Anayasa’da belirlenen şekilde uygulanmasına hak vermek gerekir. Çünkü şu anda siyasi İslâm’a (yani dine değil, dinciliğe), İran, Malezya tarzı köktendinci yönetimlere teslim olmamış tek ülke Türkiye...NEDEN KADIN SEÇİLİYOR?Onun için “devlet alanlarında, okullarda dinî kıyafete, uygulamalara” izin verilmiyor. Erkeklerin kıyafetine baktığınızda “inancım için böyle giyiniyorum” diyecekleri bir durum yok ama kızlarda var, zaten her Müslüman çoğunluklu ülkede rejim değişikliklerinin kadın kıyafetleriyle başlatılmasının nedeni de bu!Şimdi, acaba Başbakan’ın “Biz milli iradenin üstünde bir irade tanımayız” sözü ve AYM’nin bu kararının demokrasiye aykırı olduğu doğru mu?Bugün öğleyin uzmanlarla bunu Her Açıdan’da tartışacağız ama bu konudaki en net ve bilinen ifadeyi bir kez daha tekrarlayayım:Anayasa Mahkemeleri’nin kuruluş nedeni zaten “Arkamda halk var, milli irade var” diyerek ve aldığı oy oranına bakarak demokrasiyi yok eden, çoğunluk diktatörlüğüne giden liderlerin, partilerin görülmüş olması...MİLLİ İRADENİN ÜSTÜNDE İRADE VAR MI?Başbakan Erdoğan sık sık “Biz milli iradenin üstünde irade tanımayız” sözünü tekrarlamayı seviyor, çünkü bu kendini “milli irade” sanan seçmenlerin kulağına pek hoş gelir.Oysa Başbakan da “milli irade” dediği “TBMM çoğunluğunun” Anayasa’nın üstünde olmadığını, demokratik ülkelerde anayasaların yapılma ve anayasa mahkemelerinin kurulma nedeninin işte tam da bu çoğunluk baskısına gidebilecek yolları kapatmak, azınlıkların hakkını da aynen çoğunluk gibi korumak, vatandaşlar arasında eşitliği sağlamak, aynı zamanda rejimi de siyasi tehlikelerden korumak ve YASAMA’yı (yani parlamentoları DENETLEMEK) olduğunu biliyor.Bilmiyorsa bile bugüne kadar hiç değilse bizlerin yaptığı açıklamalarla (ah pardon onun boykotundayız, okumuyor) öğrenmiş olması gerekirdi. Acaba Erdoğan’ın demokrasi ve hukuk konularında bilgi aldığı bir danışmanı yok mu?Var ise acaba ona Anayasa’ya uymanın ve Anayasa Mahkemeleri’nin hukuksal bir emniyet subabı görevi yaptığını, Anayasa Mahkemesi’nin iktidarları antidemokratik girişimlerden (benim dediğim Haşim Kılıç’ın kastettiğinden çok farklı tabii) koruduğunu, siyaseti kırılma noktasına getirecek hataların böylece önlenebileceğini anlatmıyor mu?Ben gazeteci olarak bile hukuki konuları “çok iyi bir uzmana sormadan” yazmam, o Başbakan olarak sormadan konuşuyor ve görevi “Anayasa’yı yorumlamak, Meclis kararlarının, çıkan yasaların ve tabii özellikle ‘yapılan Anayasa değişikliklerinin’ mümkün olup olamayacağını, Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek” olan Anayasa Mahkemesi’ni “milli iradenin üstünde” göstermek gibi çok ciddi hatalar yapabiliyor.Hukukçular bugün Türkiye’de Başbakan’ın (elindeki hükümet, Meclis çoğunluğu ve paralelindeki Cumhurbaşkanı ile) ABD Başkanı’ndan çok daha fazla yetkiye sahip olduğunu, istediği her yasayı çıkarabildiğini söylüyorlar.Ama bir parti “Velev ki cumhuriyet rejimini değiştirmek istedi” diyelim, bunun yapılamaması için alınan önlemler her şart altında, iktidarlar ne kadar güçlü olsa da yürüyor.Bunu da demokrasinin hatırı için kabul etmeleri gerekiyor.

Devamını Oku

Kışkırtmalar, sempatik sözler ve gerçekler!

24 Ekim 2008

AKP’ye kapatma kararı vermediği zaman Anayasa Mahkemesi’ni pek meşru bulan ve alkışlayanlar şimdi “yetkilerinin kısıtlanması, kapatılması, yargılanması” noktasındalar. Çok kısa zamanda ne inanılmaz değişiklik bu!En çok gelen tepkiler arasında “Parlamentodan 411 vekilin oyu ile geçen bir Anayasa değişikliğinin (herhangi bir yasa değil) AYM tarafından iptal edilmesinin demokrasiye aykırı olduğunu” söyleyenler var.“Aynı görüşteki erkek üniversiteye girerken kızlar türban nedeniyle giremiyor” diyenler var. Ve bir de yıllardır nedenleri en açık şekilde anlatılmasına rağmen 5 yıl öncesinin argümanıyla çok mantıklı ve sempatik görünen “üniversite çağındaki bir kıza ‘başını aç da okula öyle gir’ denemeyeceği” sözlerini tekrarlayanlar var.Öncelikle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin daha önceki kararlarında belirttiği ve AİH Sözleşmesi 9. maddede geçen “Laiklik her ülkede, o ülkenin şartlarına göre farklı uygulanabilir” belirlemesine dikkat etmek gerekiyor. Çünkü laikliğin esnetilerek kamusal alanda belli bir dine, inanca ait giyim veya ibadetlere izin verilmesi, o ülkede söz konusu dinin toplumun yüzde kaçı tarafından benimsendiği ve bu izin verildiği takdirde ortaya çıkması ihtimali olan baskı ve ayırımcılıklarla yakından ilgili... Yani “Kamusal alanda dinî kıyafet, ibadet sınırlaması” bir AYM üyesinin siyaset yaparak söylediği gibi “iteleyip kakalamak için” konmamış.Örneğin İtalya ve Hollanda’da Müslüman vatandaşlara bu konuda serbestlik tanınması böyle bir baskı ve ayırımcılık yaratmayabilir ama baskı uygulanmayan tek Müslüman çoğunluklu ülke olarak kalan Türkiye’de yaratabilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de bunu varsayımlara göre değil, dünyadaki aynı yoldan geçmiş çok sayıda ülkeye bakarak belirlemiş.Bugünün haberi laiklikten dinî yönetime geçen Malezya’da “kızların saçlarını kesmesi bile” dine aykırı olduğu iddiasıyla yasaklandı.İran’da, Suudi Arabistan’da renkli, desenli türban ve çarşaflar da aynı nedenle yasaklandı biliyorsunuz.“Biz benzemeyiz” diyorlar... Neden, garantisi ne?Bu öğrenciler 17-18 yaşında liseyi başı açık olarak bitirip aynı yaşta üniversiteye giriyorlar. Eğer konu siyasete alet edilmese, devletle çatışmak yerine iki eski Diyanet İşleri Başkanı’nın kızları gibi üniversiteyi de okuyup sonra istedikleri giyime dönebilirlerdi.Medeni Kanun’la gelen boşanma, şahitlik, miras, mal rejimi değişiklikleri Kur’an’dan çok farklı olduğu halde bunlara memnuniyetle uyuyor kadınlar. Dinden çıkmış olmuyorlar. O zaman acaba Kur’an’da “Devletin kurallarına da uyun” denmesine rağmen birkaç yıl daha başı açık okumaları dinden çıkmalarına neden olur mu?Yarın devam edeceğiz... *** Bu karar türban tartışmasını bitirir mi? Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde “dinî kıyafet ve ibadetlere izin verilmeyeceğini, böyle bir değişikliğin Anayasa’nın ‘değiştirilemez’ denilen maddelerine, laik rejimin korunmasını sağlayan kurallara aykırı olduğunu” bildiren (ama yine yalnızca türbanla ilgiliymiş gibi değerlendirilen) gerekçeli kararı yeniden Mahkeme’ye yapılan saldırıları başlattı.Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç’ın “Bu karar demokrasi dışı girişimlere yol açacaktır” dediği (hâlâ açıklamasını bekliyoruz) karardan sonra MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “AKP’ye destek verelim, AYM’nin yetkileri kısıtlansın” dedi. DTP de bu değişikliğe destek olacağını söyledi.AYM Başkanı Kılıç’ın “demokrasi dışı girişim” sözlerinden, Başbakan Erdoğan’ın “Biz milli iradenin üstünde irade tanımayız”ı tekrarlamasından sonra “yüksek mahkeme yargıçlarının” yargılanması gerektiğini, “Mahkeme kararının Yasama’nın yetkisine müdahale olduğunu” söyleyen yazarlar bile çıktı.Son günlerde bunlar olurken iktidar partisiyle ilgili yolsuzluklar da gündemden düşmedi. Ergenekon ve terörle ilgili gelişmeler de...Yine çok karışık ve gündemi yoğun bir hafta geçirdik...Bu Pazar Her Açıdan’da özellikle anayasa Mahkemesi’nin “üniversitede dinî kıyafet” ve “AKP kapatma davası”yla ilgili gerekçeleri, yukardaki tepkileri, “Acaba Mahkeme’nin yetkilerinin kısıtlanması mümkün mü,” “Bu kararla ‘kamusal alanda türban tartışması’ bitmiş mi oluyor” gibi soruları, unutturulmaya çalışılan dev yolsuzluklar konusunda hangi gerçeklerin halktan saklandığını, tabii biraz da Ergenekon davasını ve DTP’nin tutumunu konuşacağız.Zaman ne kadar izin verirse... Her zamanki gibi, konuları en net şekilde anlayabilmeniz için en iyi tartışacak konukları davet ettimYargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, dokunulmazlığının kalkması için AİHM’ye kadar giden CHP Konya Milletvekili Atilla Kart ile laiklik ve dinler uzmanı Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal programda olacaklar.Her Açıdan 26 Ekim Pazar 12.30’da STAR’da.Cumartesi gecesi saatler bir saat geriye alınıyor, aman dikkat... Yok zannederek kaçırmayın.

Devamını Oku

“Hayali bir tehlike”den gerçeklere!

23 Ekim 2008

Biliyorsunuz “kamusal alanda türban” konusunda en sık yapılan vurgular “bireysel tercih, din ve vicdan özgürlüğü, genç kızların eğitim hakkının elinden alınması”...Bu ülkede kadınların hakkını savunmak için ortaya çıktığını iddia ederek kadınların türban hakkını cansiperane savunanların hiçbirini başka bir “kadın hakkı”nda hatta “hayati tehlike yaratan” yanlışların çözümünde ortada göremezsiniz.Örneğin daha birkaç gün önce Adalet Bakanlığı Komisyonu’nda “tecavüz olaylarında tecavüzcü evlenmeyi kabul ederse suçtan kurtulsun”, “reşit olmayanla cinsel ilişkiye girme suçunda ceza vermek için çocuğun yaş sınırı 15’ten 14’e alınsın” gibi değişikliklerin Türk Ceza Kanunu’nda yapılmasını önerenler çıktı.AKP’den tek bir erkek (ve dahi kadın) milletvekilinin, Adalet Bakanı’nın, Başbakan-Cumhurbaşkanı-Bakan eşinin, türbana destek için ortaya atılan Ergun Özbudun gibi hukukçuların itirazını duydunuz mu? Duyamazsınız, Medeni Kanun Mal Rejimi’nde yapılan değişiklikteki büyük haksızlığın giderilip “tüm kadın nüfusa uygulanması”, kadınların evlilikte ekonomik kazanımlara ortak olması konusunda da hiçbir görüşleri yoktur. Bunlar önemli kadın hakları değildir, savunulacak tek kadın hakkı “türban”dır. Çünkü yalnızca türban konusunun istismara açık olduğunu, laik rejimlerde kamusal alanda yasaklanmasının önemli nedenleri anlaşılamadığı takdirde bu istismarın kolaylığını, yalnızca türban kutuplaşmasıyla bile bir partinin “biz daha dindarız” aldatmacasını başarabileceğini biliyorlar.MECLİSTEN ATILAN KADINLARVe tabii bunun sonucunda yalnızca din istismarıyla, insanların en kutsal inanç duygularına ipotek koyarak oy kazanabildiklerini de... Onun için, her ne kadar hiçbirinin türbanlı eşleriyle, ABD’de üniversite bitiren kızları çalışmıyorsa da, hepsi kadının tek rolünün “eş ve anne” olduğuna inandırılmışlarsa da, üniversitede okumalarını istediklerine de inandırarak “kadının türban hakkı” savunusunu yapan siyasetçiler bundan asla vazgeçmezler.Kimsenin “kendi özgür iradesiyle” giydiği, taktığı, dini, inancı başkasını ilgilendirmez. Ama türbanı kadınlara “bu senin özgürlüğün” diye dayatanlara inananların, sonunda yine kadınların “özgürlüğü mumla arayacağı” bir düzene geçişin çok zor olmadığını da bilmesi gerekiyor.“Biz onlara benzemeyiz, Türkiye çok farklı” yanıltmacalarını bir tarafa bırakarak iki örnek vereceğim: Birincisi birkaç gün önceki haber kadınların başörtüsü takmasını, çarşaf giymesini mecburi kılan bir yasa olmamasına rağmen Kuveyt’te çarşaf giymeyi kabul etmeyen, başı açık iki kadın bakan “Bizim giyimimiz İslamiyet’e uygun” demelerine rağmen Meclis’ten atılıyor.Aslında seçimi kazansalar bile kadınların Meclis’e alınmadığı Kuveyt’te Emir’in etkisiyle bu kadınların parlamentoya girmesini erkek üyeler “millet iradesine kafa tutma” olarak görüyorlar. Yani bugün “millet iradesi türbanı istiyor”, “kişisel tercihe karışılamaz” diyerek başlatılan noktada millet iradesi ve kişisel tercih tamamen karşı istikamete kolayca geçebiliyor. Ve tabii İran, Suudi Arabistan, Malezya gibi ülkelerde başı açık kadınlara fahişe muamelesi yapıldığını da unutmamak lazım.Kısacası “din ve vicdan özgürlüğü” elbette olmalı ama kadının türbanıyla başlayan özgürlüğün çarşafa, oradan da tüm kadınların örtünme emrine, örtünmeyenin işten, Meclis’ten atılmasına gelmesi hiç de imkansız değil...Bu konuda, yalakalık uğruna “Ay beni de mi tesettüre sokacaklar” esprileri yapıp, önlerindeki dünya örneklerine gözünü kapayan, “hayali bir tehlike” diyen “sözde entel”lere bakmayın siz!*****Haşim Kılıç açıklasın! Türkiye’de AYM Başkanı ile AKP Başkanı’nın konuşmasını ve görüşlerini ayırmak mümkün değil. Üye Sacit Adalı’nın “Türbanlılar itilip kakılıyor” iması da, Haşim Kılıç’ın karşı oy yazısındaki sözleri de parti sloganından farksızdır.“Türbanlılar (birileri) itilip kakılıyor” sözü örneğin tamamen yalana dayanıyor. Türbanlılar devletin baş köşelerinde cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, milletvekillerinin çoğunun eşi türbanlı... Devletin tüm imkânları emirlerinde... Laikliğin yalnızca üniversite, okul ve devlet dairelerindeki (türban değil, bütün dinî kıyafet ve ibadetler) kısıtlaması ise tamamen bambaşka bir nedene, sonunda kabağın yine “türbanlılar da dahil bütün kadınların” başına patlayabileceğine, siyasetin de ibadet üzerine kurulabileceğine bağlı...Onun için bu yalanları, sloganları AYM üyeleri kullanamaz. Haşim Kılıç’ın “Demokrasi dışı girişimlerin gündeme getirilmesi kaçınılmazdır” sözü de unutulacak gibi değil.Neyi kastediyor bir karşı devrimden mi, hukuk dışı eylemlerden mi söz ediyor, AYM bu kararı verirse olacak şeyleri mi biliyor, halka açıklamak zorundadır.AKP için kapatma kararı vermeyen Anayasa Mahkemesi Başkan Kılıç için makbul ama dinî kıyafetleri kamusal alanda yasaklayınca “demokrasi dışı girişim”e yol açar.Kapatma kararı çıksaydı Haşim Bey yine bunu mu söyleyecekti acaba?O sade vatandaş değil, AYM Başkanı. Açıklamasını bekliyoruz.

Devamını Oku

Bu nasıl söz Haşim Bey?

22 Ekim 2008

Cumhurbaşkanı Gül, birkaç gün önce (20 Ekim haberi) Alman “Der Spiegel” dergisinin türban konusundaki sorusuna “Bir kadının türban takıp takmaması kendi tercihidir... Biz türban düzenlemesinde ifade ve din özgürlüğünü de içeren Avrupa kriterlerini dikkate alıyoruz” cevabını verdi.Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin AYM’nin türban kararı gerekçesi üzerine “Yasa koyucu Anayasa değişikliği yapamaz mı, Cumhuriyetten padişahlığa mı döneceğiz” açıklamasını yaptı ki herhalde bu da kendisine “tarihte ‘her ülkede anayasayı yorumlayacak tek kurum’ olan Anayasa Mahkemesi’nin (üstelik 9’a 2 çoğunlukla) aldığı bir karara böyle bir ifadeyle karşı çıkan ilk adalet bakanı” unvanını kazandıracak. (Mahkeme kararlarını herkes eleştirebilir ama Adalet Bakanı’nın bu tür aşırı tepkisel eleştirisi hedef gösterme anlamına geleceği için olamaz. Danıştay bir gazete tarafından hedef gösterildiğinde ne olduğunu düşünsün.)Adalet Bakanı’ndan sonra Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç “Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin ‘hiç değilse dönüştürülmesi’ gerektiğini, bu kararın demokrasi dışı girişimleri gündeme getireceğini” söyledi... Kendisiyle birlikte üniversitede türban yasağının kalkması yönünde oy kullanan üye Sacit Adalı ise “Hayali bir tehlike uğruna eğitim hakkı gaspediliyor” dedi.MHP’den Mehmet Şandır da benzer bir tepki vererek “Laiklik vatandaşların din ve inanç özgürlüklerinin teminatı olmalı, bu karar millet vicdanında rahatsızlık uyandırır” dedi.Cumhurbaşkanı’ndan başlayarak bu isimlerin hepsi aslında vatandaşlara “Anayasa’ya uymak gerektiğini” anlatmaları gerekirken tam aksini yapmakta, bu konudaki kaosu körüklemekteler.İLK KEZ DUYUYOR NUMARASI!Anayasa Mahkemesi kararında net bir şekilde “AKP’nin Anayasa’da yapmak istediği değişikliğin Anayasa’nın 4. maddesine aykırı olduğunu, Meclis’in yetkisinin Anayasa ile sınırlı olduğunu, yapılanın ise ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek’ laiklik ilkesinin içini boşaltmak olduğunu” anlatıyor.Öncelikle Adalet Bakanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Cumhurbaşkanı’nın “yasama yetkisinin Anayasa ile sınırlı olduğunu” bilmemesi, AYM Başkanı’nın “Değiştirilmesi teklif edilemeyecek maddeler hiç değilse dönüştürülsün” diyebilmesi, bu konuda daha önce AYM, Danıştay ve (Gül’ün söz ettiği Avrupa kriterlerinin) AİHM kararlarının hep aynı yönde olduğunu bilmelerine rağmen sanki ilk kez duyuyorlarmış rolü oynaması, “Biz Avrupa kriterlerini dikkate alıyoruz” masalı anlatması mümkün değildir. Ama hepsini yapıyorlar.Malûm, muhataplarında “hafızanın sıfır” olduğu hesabındalar. Burada hep tekrarladıkları vurgulamalar: “Bireysel tercih” ve “laikliğin din ve vicdan özgürlüğünün teminatı” olması...NEREDE YANILIYORUZ?Çünkü bu ikisi kavram kargaşası yaratmakta birebir etkili... Bireysel tercihe “okul, üniversite ve devlet daireleri dışında” hiçbir alanda karışılmıyor, “hizmet alan”lar devlet dairelerinde de giyimde özgür.Ama iş eğitime gelince: öğrenci “hizmet alan” statüsünde değil, kamusal, resmî bir statüsü, disiplin yönetmeliğine uyma zorunluluğu var.Laikliğin söz ettiği “din ve vicdan özgürlüğü” ise tek bir inançtan değil, her inançtan vatandaşın bir arada, huzursuzluk ve baskı hissetmeden yaşamasını, eğitim görmesini ve çalışmasını, ayrıca inançların siyasallaştırılmamasını, devletin her inanca eşit hak tanımasını öngörmek anlamında bir özgürlük, yani sınırsız değil...Din ve inancın sınırı çizilemediği türban, çarşaf, namaz, oruç ve her dine ait, her tür dini ritüel ve ibadetin istenebileceği, sonuçta baskılar ve ayırımlar ortaya çıkabileceği, özgürlükler çatışabileceği için bugüne kadar dünyada bulunabilen tek formül laiklik olmuş.“Dinsel pratiklere kamu alanında izin verilmemesi, kamu düzeniyle çatışmaması.”Hepsinin sözleri çok önemli ama bütün bunların içinde en önemlisi bence şu:Bir AYM başkanı nasıl “demokrasi dışı girişimlerin gündeme gelebileceğini” söyler, bu ne demektir? Haşim Kılıç’ın bunu cevaplaması gerekiyor!

Devamını Oku

İktidar mı, ağlama duvarı mı?

21 Ekim 2008

Geçen Pazar Her Açıdan’da Emekli Tümgeneral Osman Özbek, “Bundan sonra terör sorununa daha ciddi şekilde eğileceğiz” diyen Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’e “Lutfedersiniz, bugüne kadar neden daha ciddi şekilde eğilmediniz” sözleriyle tepki verdi. Çok haklı bir tepki bu, madem ki “daha ciddi eğilme” imkânı var, bugüne kadar verdiğimiz kayıplar hükümetin bunu sağlamasına yetmiyor muydu?Şimdi bakıyoruz, Türkiye’nin Başbakanı Türkiye’nin ili Diyarbakır’da “teröre teslim edilmiş bir şehir” görüntüsüyle karşılaşıyor. Bakıyoruz terör, örgüt istediği anda Güneydoğu’dan diğer şehirlere İstanbul’a, Adana’ya sıçrıyor. Sanki “bir işaretle koca ülkeyi savaş alanına çeviririz” mesajı verilmek isteniyor. Ve bu arada, her büyük terör eyleminin ve çok sayıda şehidin arkasından bir DTP milletvekili veya genel başkanı ortaya çıkarak “Teröristi Kuzey Irak’ta aramayın, askerî çözümle olmaz, terörist içerde, terör ancak siyasi çözümle durur” diyor. Her seferinde PKK liderinden Sayın Öcalan diye söz ederek bir şekilde konuşmaya katıyor, onu gündeme getiriyor ve adeta “siyasi çözüm muhatabının PKK terör örgütü ile lideri olduğunu” anlatıyor. Bütün bu olup bitenlerin bugüne kadar benzer provokasyonlara kapılmamış olan Türk ve Kürt vatandaşlar arasında “birilerinin yaklaşan yerel seçimlerde pek güzel işine yarayacak” düşmanca bir kutuplaşma yaratma çabası olduğunu görmemek mümkün değil... Büyük ihtimalle aynen din ile “laik rejimi, cumhuriyeti, Atatürk’ü” karşı kutuplara oturtanların siyasi ikbale kavuşması gibi, ırk üzerinden düşman kutuplar yaratmanın getirisinin de yüksek olacağı planlanmaktadır. Hatta belki bu plan birden fazla partinin işine yarayacaktır. Ama işte yine burada “ak”la “kara”yı ayırma işi topluma düşüyor. Gelinen noktada kendi yaralı arkadaşlarının beynine kurşun sıkmaktan bile çekinmeyecek kadar acımasız bir terör örgütünün liderini neredeyse kendi lideri gibi savunan ve onore eden “bu ülkenin Meclis’ine girmiş bir partinin” sanki tek isteği “demokratik çözüm”müş, buna yanaşılmadığı için Türkiye bu sıkıntıları çekiyormuş havası yaratması ve bunu yutturacağına inanması her şeyden önce o bölge halkına hakarettir. Asker evlatlarını PKK terörüne kurban veren Kürt şehit analarına hakarettir. DTP’yi kim “Kürtlerin temsilcisi” seçmiştir ki bu şekilde ortaya çıkmakta, asıl istenenin “terörist başının bırakılması ile Güneydoğu’nun terör örgütüne bırakılması” olduğunu saklayarak demokrasiden söz etmektedir.YA DİĞER İLLER?Öte yanda... Türkiye Başbakanı, bugüne kadar yapılması gerekenler “ABD’ye göbekten bağlı, Barzani’ye, Talabani’ye suskun, kararlı dış siyaset izlemeyi başaramayan” bir anlayış nedeniyle yapılamadığı için Diyarbakır’da bu tabloyla karşılaşıyorsa, ya aynı tabloyu tüm Güneydoğu illerine yayarlarsa ne yapacak? Diyarbakır’da bu kadar kolaysa diğer illerde çok zor mu olur acaba? Olursa ne olur? Oturup bunu düşünmeye başlasınlar, çünkü PKK ve destekçilerinin plânı adım adım yürüyor. Dün gazetelerde Başbakan Erdoğan ile eşi Emine Erdoğan şehit ailelerine berat verirken Emine Hanım ağlamaklıydı.Cemil Çiçek gözlerini siliyordu. Neye yarar? İktidar ağlama makamı değil, ağlamaya fırsat vermeyecek çözümleri üretme yeridir. Şehit analarının dahi “ağlamayacağım, teröristi sevindirmeyeceğim” dediği ve bu sözü tuttuğu yerde bari ağlamasınlar. Hiç etkileyici olmuyor!*****AİHM “cezaevinde yargılama” için ne diyor?Biz hep keşfedilmiş olanı yeniden keşfetmeyi sevdiğimizden o güne kadarki gelişmelerle pek ilgilenmeyiz.Ergenekon davası duruşmaları, her ne hikmetse “mutlaka Silivri Cezaevi’nde” yapılması gerektiği için Cezaevi’nin salonunu genişlettiklerini söylemelerine rağmen “böylesine önemli” bir davada kimse salona sığamadı.Ama olsun, yine aynı salonda devam edilecek, karar kesin... Peki acaba davaya cezaevinde bakılmasına AİHM nasıl bakıyor (veya şikayetler oraya taşındığında nasıl bakacak), ona bir göz atalım.26 Ekim Pazar günkü programıma davet ettiğim bir hukukçu milletvekili dün yaptığımız telefon konuşmasında bunu bir örnekle anlattı...Bir Avusturya vatandaşı -üstelik cinayet ve hırsızlıktan ağır cezaya çarptırılmış- olan Oliver Reipan 1996’da “duruşmanın tutuklu bulunduğu cezaevinde yapılması” nedeniyle AİHM’ye başvuruda bulunmuş. Mahkeme adil yargılanma ilkesinden hareketle, halkın kolayca ulaşamayacağı bir yerde yapılmasının duruşmanın kamusal niteliğine engel teşkil ettiği kararını vermiş. (Mahkeme’nin 14 Kasım 2000 tarihli kararı.)Çok sayıda insanın aylardır tutuklu olmasına ve bu mahkemeyi beklemesine rağmen “çetenin lideri” olduğu iddia edilen isimlerin, avukatların bile salona giremeyişine acaba AİHM ne der, keşke önceden sorsalardı değil mi efendim?

Devamını Oku