Geçen Pazar Her Açıdan’da Emekli Tümgeneral Osman Özbek, “Bundan sonra terör sorununa daha ciddi şekilde eğileceğiz” diyen Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’e “Lutfedersiniz, bugüne kadar neden daha ciddi şekilde eğilmediniz” sözleriyle tepki verdi.
Çok haklı bir tepki bu, madem ki “daha ciddi eğilme” imkânı var, bugüne kadar verdiğimiz kayıplar hükümetin bunu sağlamasına yetmiyor muydu?
Şimdi bakıyoruz, Türkiye’nin Başbakanı Türkiye’nin ili Diyarbakır’da “teröre teslim edilmiş bir şehir” görüntüsüyle karşılaşıyor.
Bakıyoruz terör, örgüt istediği anda Güneydoğu’dan diğer şehirlere İstanbul’a, Adana’ya sıçrıyor. Sanki “bir işaretle koca ülkeyi savaş alanına çeviririz” mesajı verilmek isteniyor.
Ve bu arada, her büyük terör eyleminin ve çok sayıda şehidin arkasından bir DTP milletvekili veya genel başkanı ortaya çıkarak “Teröristi Kuzey Irak’ta aramayın, askerî çözümle olmaz, terörist içerde, terör ancak siyasi çözümle durur” diyor. Her seferinde PKK liderinden Sayın Öcalan diye söz ederek bir şekilde konuşmaya katıyor, onu gündeme getiriyor ve adeta “siyasi çözüm muhatabının PKK terör örgütü ile lideri olduğunu” anlatıyor.
Bütün bu olup bitenlerin bugüne kadar benzer provokasyonlara kapılmamış olan Türk ve Kürt vatandaşlar arasında “birilerinin yaklaşan yerel seçimlerde pek güzel işine yarayacak” düşmanca bir kutuplaşma yaratma çabası olduğunu görmemek mümkün değil...
Büyük ihtimalle aynen din ile “laik rejimi, cumhuriyeti, Atatürk’ü” karşı kutuplara oturtanların siyasi ikbale kavuşması gibi, ırk üzerinden düşman kutuplar yaratmanın getirisinin de yüksek olacağı planlanmaktadır. Hatta belki bu plan birden fazla partinin işine yarayacaktır.
Ama işte yine burada “ak”la “kara”yı ayırma işi topluma düşüyor. Gelinen noktada kendi yaralı arkadaşlarının beynine kurşun sıkmaktan bile çekinmeyecek kadar acımasız bir terör örgütünün liderini neredeyse kendi lideri gibi savunan ve onore eden “bu ülkenin Meclis’ine girmiş bir partinin” sanki tek isteği “demokratik çözüm”müş, buna yanaşılmadığı için Türkiye bu sıkıntıları çekiyormuş havası yaratması ve bunu yutturacağına inanması her şeyden önce o bölge halkına hakarettir.
Asker evlatlarını PKK terörüne kurban veren Kürt şehit analarına hakarettir.
DTP’yi kim “Kürtlerin temsilcisi” seçmiştir ki bu şekilde ortaya çıkmakta, asıl istenenin “terörist başının bırakılması ile Güneydoğu’nun terör örgütüne bırakılması” olduğunu saklayarak demokrasiden söz etmektedir.
YA DİĞER İLLER?
Öte yanda... Türkiye Başbakanı, bugüne kadar yapılması gerekenler “ABD’ye göbekten bağlı, Barzani’ye, Talabani’ye suskun, kararlı dış siyaset izlemeyi başaramayan” bir anlayış nedeniyle yapılamadığı için Diyarbakır’da bu tabloyla karşılaşıyorsa, ya aynı tabloyu tüm Güneydoğu illerine yayarlarsa ne yapacak? Diyarbakır’da bu kadar kolaysa diğer illerde çok zor mu olur acaba? Olursa ne olur? Oturup bunu düşünmeye başlasınlar, çünkü PKK ve destekçilerinin plânı adım adım yürüyor.
Dün gazetelerde Başbakan Erdoğan ile eşi Emine Erdoğan şehit ailelerine berat verirken Emine Hanım ağlamaklıydı.
Cemil Çiçek gözlerini siliyordu. Neye yarar? İktidar ağlama makamı değil, ağlamaya fırsat vermeyecek çözümleri üretme yeridir. Şehit analarının dahi “ağlamayacağım, teröristi sevindirmeyeceğim” dediği ve bu sözü tuttuğu yerde bari ağlamasınlar. Hiç etkileyici olmuyor!
AİHM “cezaevinde yargılama” için ne diyor?
Biz hep keşfedilmiş olanı yeniden keşfetmeyi sevdiğimizden o güne kadarki gelişmelerle pek ilgilenmeyiz.
Ergenekon davası duruşmaları, her ne hikmetse “mutlaka Silivri Cezaevi’nde” yapılması gerektiği için Cezaevi’nin salonunu genişlettiklerini söylemelerine rağmen “böylesine önemli” bir davada kimse salona sığamadı.
Ama olsun, yine aynı salonda devam edilecek, karar kesin... Peki acaba davaya cezaevinde bakılmasına AİHM nasıl bakıyor (veya şikayetler oraya taşındığında nasıl bakacak), ona bir göz atalım.
26 Ekim Pazar günkü programıma davet ettiğim bir hukukçu milletvekili dün yaptığımız telefon konuşmasında bunu bir örnekle anlattı...
Bir Avusturya vatandaşı -üstelik cinayet ve hırsızlıktan ağır cezaya çarptırılmış- olan Oliver Reipan 1996’da “duruşmanın tutuklu bulunduğu cezaevinde yapılması” nedeniyle AİHM’ye başvuruda bulunmuş. Mahkeme adil yargılanma ilkesinden hareketle, halkın kolayca ulaşamayacağı bir yerde yapılmasının duruşmanın kamusal niteliğine engel teşkil ettiği kararını vermiş. (Mahkeme’nin 14 Kasım 2000 tarihli kararı.)
Çok sayıda insanın aylardır tutuklu olmasına ve bu mahkemeyi beklemesine rağmen “çetenin lideri” olduğu iddia edilen isimlerin, avukatların bile salona giremeyişine acaba AİHM ne der, keşke önceden sorsalardı değil mi efendim?

