Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül çıkıp “Rumlar ve Ermeniler milli devlet amacı için Türkiye’den sürüldü” der, Ermeni tehcirinin ve çıkan ölümlü olayların devlet tarafından bu nedenle yapıldığı imasında bulunursa...Biz Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, önderi koca Atatürk’e “çocukluktan kalan intikam duygularıyla darbe yapan bir diktatör” imajı yaratmaktan çekinmez ve gelen haklı eleştirileri küçümsersek ve hatta Turgut Özakman bile bir yandan aynı eleştirileri tekrarlarken bir yandan da “okuduğum eleştirilerin yarısı filmde yoktu” derse başkaları da bu hatalardan yola çıkarak çok şey söyler.Türkiye’nin laik rejimine nefret duyan Sabrina Tavernise isimli New York Times gazetecisi de söyler, İngiltere’nin Financial Times’ı da söyler, DTP’si de söyler.DTP geçen hafta “Dersim isyanının bastırılma yönteminin Kürt soykırımı olarak Avrupa Parlamentosu’nun gündemine alınmasını” sağladıktan sonra Avrupa’da basın toplantılarıyla bunu kamuoyu gündemine de sokmak için yoğun faaliyete başladı.Tunceli’nin DTP’li Belediye Başkanı Songül Erol Abdil Brüksel’de düzenlediği basın toplantısında terör örgütü PKK için “gerilla” kelimesini kullandı, arkasından “Dersim isyanında Kürtlere soykırım yapıldığını” söyledi ve asıl bombasını patlattı“Atatürk ve dönemin Bakanlar Kurulu üyeleri yaşasalardı yargılanırlardı...” Toplantı sonrasında toplantının sonuç bildirgesinde de aynı “Kürt soykırımı” ifadesi kullanıldı ve “soykırım mağdurlarına tazminat ödenmesi” istendi.Aynı toplantıda Avrupa Ermeni Federasyonu Başkanı da yer almış ve o da konuşmuş... Anlayacağınız Türkiye artık yalnızca “Ermeni soykırımı iddiası”yla karşı karşıya değil, bir de “Kürt soykırım iddiası” eklendi buna ve kampanya birlikte yürütülüyor.“PKK SOYKIRIMI” DA GELİR Mİ?Ermeni iddiasının arkasından “tazminat isteği” geleceği açıkça görülüyor da yakında Türkiye’ye yapılan hain terör saldırılarında ölen PKK teröristlerinin “soykırım mağduru” sayılmasını ve tazminat istenmesini isterler mi sorusu bile geliyor insanın aklına...Tabii ki tarihi olaylara isteyen herkesin farklı yorumlar yükleyebilmesi her zaman mümkündür ama “30’lu yıllarda Dersim’de bitmeyen Kürt isyanlarına kalıcı çözüm bulabilmek için Türk devletinin gerekli ekonomik-sosyal önlemleri almaya başlaması, aşiret dışında kalan köylülere toprak dağıtması ve eğitmesinden rahatsız olan aşiretlerin büyük bir isyanla -ayrıca tesadüfe bakın ki Ermenilerin kışkırtmasıyla- ayaklanması” ve bu isyanın bastırılmasını “soykırım” olarak nitelemek olacak şey değildir.DTP ülkenin başına ciddi sorunlar sarmaya kesin kararlı, hiç şüphe yok!*****“Atatürk yaşasaydı yargılanırdı” tartışması Her Açıdan’da!Türkiye’de son aylarda gündeme gelen birçok konunun medya tarafından “üzerinde bu kadar titizlikle durulması”nın nedenlerini “hiç anlamayanlara bile anlatacak olayların ortaya çıktığı” çok kritik bir hafta içindeyiz bence...Öyle farklı konuların belli noktalara vardığı görülüyor ki, bunlar kamuoyu anketleriyle açıklanarak halkın tepkisini de öyle anlatıyor ki artık kaçışı yok gibi... Yapılan hatalardan kişisel veya partisel mazeretlerle sıyrılmanın pek imkânı yok gibi...Gerçekte varolmayan Ermeni soykırımı iddiasını destekleyenlerin bugün “DTP’nin Kürt soykırımı iddiası ile ortaya çıkmasına” ne cevap vereceği önemli örneğin... “Atatürk’ü putlaşmaktan kurtarma” adı altında yapılan yorum ve eleştirilerin nerelere varabileceği, kimler tarafından kullanılabileceği önemli... İşadamlarından gazetecilere kadar uygulaması artık gözden kaçmaz hale gelen siyasi baskı önemli... Alternatifsizliğin Türkiye’yi hangi noktaya getirdiği ve bunun sorumlularının kim olduğu, bu sıkıntı ortamında “bir halk hareketi”nin ortaya çıkıp çıkmayacağı, dokunulmazlıkların kaldırılmasından artık kaçınılamayacağı önemli... Bu çok önemli konuların hepsi, en iyi bilen isimlerle: Eski Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, AKP eski Bursa Milletvekili ve Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır ve Bahçeşehir Üniv. öğretim üyesi-Anayasa Hukuku Profesörü Süheyl Batum’la yapacağımız tartışmada yer alacak.Yine bilmediğiniz çok şey öğrenebileceğinizi söyleyebilirim. 16 Kasım Pazar, öğlen 12.30’da STAR TV’deyiz, hepinizi bekliyorum.
Cumhurbaşkanı’nın eşi Hayrünnisa Hanım’la ilgili iki haber var yazacak... Birincisi Kayseri’de katıldığı KAGİDER toplantısında konuşulanlar... Kadın Girişimciler Derneği’nde Hayrünnisa Gül “Nüfusun yarısı kadın yarısı erkekse, yarısı çalışıp diğer yarısı tüketiyorsa bu büyük israftır” şeklinde bir konuşma yaptıktan sonra KAGİDER Başkanı Gülseren Onanç şunları söylemiş:“Bayan Gül’ün aslında kadın girişimci potansiyeli olduğunu biliyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımıza ziyaretimizde bize kendisinin ‘Sayın Cumhurbaşkanı izin verseydi önemli bir kadın girişimci olacağını’ söylemişti. Bundan yüzde yüz eminiz.” Demek ki 15 yaşında iken Abdullah Gül’le evlendikten sonra türban takmaya başlayan Hayrünnisa Hanım “çalışma ve önemli bir kadın girişimci olma” fırsatını da eşinin karşı çıkması nedeniyle kaçırmış.Bunu yapamayışının üzüntüsünü de halen yaşıyor olmalı ki açıkça söylemekten çekinmiyor. AKP’nin diğer yönetici, bakan, milletvekili eşleri ve kızlarının da büyük çoğunluğu çalışmıyor. Yurt dışında eğitim görüp dönenler bile... Oysa isteseler özel sektörde rahatça çalışabilirler ama bunu yapmıyorlar.O zaman da şu soru gündeme geliyor Acaba kadına tesettüre girmesi için baskı yapan anlayış, o kadınların da her zaman dile getirdiği, Arap ülkelerinde yapılan uluslararası toplantılardaki konuşmalarında vurguladıkları gibi “kadının yalnızca eş ve anne olarak kalması” için de mi baskı uyguluyor?Çünkü bugün görünüşte tesettürlü kadınların eğitim ve çalışmasını destekliyor gibi siyaset yapıyorlar ama acaba tüm istekleri gerçekleşse sonunda varılacak nokta bu mudur? Yoksa en fazla “harem-selamlık” işlerde çalışmalarına mı izin verilecektir?Şimdi yine birileri “Ama siz niye kadının örtünmesine karşısınız” diye çıkmasın, kimse kimsenin örtünmesine karışmıyor, erkekler tarafından yapılan “örtünme ve çalışmama baskısı”nı tartışıyoruz, olay da Hayrünnisa Gül nedeniyle gündeme gelmiştir.Siyasi olarak kullanıldığı, her seçim öncesi daha da sık gündeme getirildiği ve hatta artık muhalefet partilerinin bile aynı yönteme başvurduğu görülen türban, tesettür konusuna şu sıralarda Başbakan Erdoğan’ın “Meyve henüz olgunlaşmadı” şeklindeki konuşmaları, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ile Raportörü Osman Can’ın bugüne kadar görülmemiş şekilde “Anayasa’nın değişmez maddelerine” gösterdikleri tepkilerle yerel seçim öncesi yeniden hız veriliyor.Devletin eğitim kurumları ve kamu kuruluşlarındaki “dinî kıyafet” yasağının siyasi istismarı, sanki bu laik rejimlerde “sonunda kadınlara ve topluma din baskısına dönüşmesin” diye önlem olarak düşünülmüş değil de “devletin dine ve dindarlara karşı” bir eylemiymiş gibi siyaseten kullanımı bitmiyor. Sonu gelmiyor.Bu kurumlarda dinî kıyafet ve ibadetlere izin verilmediği, türban devlet eliyle tüm kurumlarda yaygınlaştırılmadığı halde “türbanlı kadın dindar, başı açık değil” benzeri, Afganistan, İran modeli siyasetçi yorumlarını son yıllarda çok duyduk. Ülke çok tartıştı. Ve hatta İran’ı bile geçerek “tek tel saçın görünmeyeceği boneli türban” Türkiye’de forma gibi yaygınlaştırıldı.Şimdi hâlâ “Anayasa’da kesin ve değişmez hükümler var” denmesine rağmen, bu konudaki AYM ve AİHM kararları bilinmesine rağmen aynı tartışma her fırsatta sürdürülüyor. Bu işin perde gerisinde kadınlara yapılan ve devam edecek baskının en açık örneği, daha doğrusu mağduru ise Hayrünnisa Gül oluyor!(Not: Aslına bakarsanız Can Dündar tarafından hazırlanan Abdullah Gül belgeselinde onun bu insani yönleri !! neden yer almadı sorusunun cevabını da hâlâ merak ediyorum.)
Kılavuz öyle basit bir şey değildir, doğru kılavuz insanı doğru hedefe götürürken, yanlış kılavuz (atasözümüz bile var) burunları tehlikeye sokabilir.Ben bunu millete “çok çocuk yapma” kılavuzluğunda da dile getirmiştim.Bu bağlamda Başbakan Erdoğan’ın, ABD’nin yeni Başkanı Obama’ya yaptığı öneri (o da bizden öneri bekliyordur şüphesiz) çok önemli:“Her zaman dik dur ama kimseyle kavga etme” demiş.Dik durmakla kavga arasında nasıl bir bağlantı kurabildiğini hiç sormayın ama bu yine de doğru bir kılavuzluktur: Kavga etme...“Sen etme, ben ettim, hâlâ da ediyorum. Bak şu ülkenin geldiği hale” diyerek iyi niyetle uyarmak istiyor olmalı... Sonuç deneyimiyle sabit çünkü... Başta “medya”nın “kendisine ait veya biat durumunda” olmayan kesimine açtığı savaş, gazete ve gazetecilere boykot, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarıyla ve hatta ülkenin Anayasa’sıyla-rejimiyle kavga, tepki gösteren herkese (hangi kesimden olursa olsun) anasını alıp gitme, ülkeyi terk etme çağrıları, en demokratik tepkileri “mağdur havasına girerek” halka şikayet etme, kısacası memlekete sorun yaratacak ne tür kavga ararsanız hepsi yapıldı... 22 Temmuz’da, seçim akşamı TV’lerde göbek atan köşe yazarlarını bile hayretler içerisinde bırakan bir terör havası esmekte uzun süredir...Şimdi Obama, “açın şu Türkiye arşivini önüme” deyip bu tabloları yan yana görse, “Comedymax” dizilerini izlemekten beter katıla katıla güler mi, gülmez mi?Çelişkiler “kendi içimizde” kalsa yine razıyız, biz “bize” mecburen katlanıyoruz ama hiç değilse “yabancılara öneri” gibi konularda bunları Erdoğan’a hatırlatacak BİR DANIŞMAN yok mu?*****Anacım lütfen çıkma! Tansu Çiller’in yerel seçimlerden sonra yeniden DP’nin başına geçme düşüncesinde olduğu açıkça görülmeye başlandı. Partililer “gelecek kongreyi onunla yapacaklarını” söylüyorlar.Kendisinin görüşmeye gelen DP’lilere “Merak etmeyin zamanı geldiğinde, görev düşerse ananız sizi yalnız bırakmaz” dediği de kısa süre önce haberdi.Seçimlerde en doğru anket sonuçlarını yayınlayan iki araştırma şirketinden biri olan A&G’nin Kasım ayı araştırmalarında yüzde 30’un üzerinde “kararsız” çıktı.A&G’nin Başkanı Adil Gür “Kararsız oranı bu kadar yüksek olduğunda bu oranın partilere bölüştürülemeyeceğini” söylüyor. Çünkü zaten bunun anlamı “iktidar partisine ve mevcut tüm partilere oy vermek istemeyen, tepki içinde olan büyük bir kitle var” demek...Bununla birlikte yerel seçimlerde hem AKP’li belediyelerin ellerindeki maddi-manevi güç, hem de “belediye AKP’li olursa iktidardan destek almanın kolay olacağının” düşünülmesi nedeniyle yeni belediyeler kazanacak iktidar partisinin genel seçim şansı da daha fazla güçlenecektir. Para pul, destek köstek her şey onların elinde olacak.Bu durumda, daha önce denenmiş ve partisini “en güçlü” durumdan barajın altına düşürmüş liderlerin tekrar ortaya çıkması işe yarar mı?“Yeni ve güvenilir alternatif” bekleyen kesimlerin beklentisine cevap verebilir mi?DP’lilerin bu soruların cevabını iyi düşünmesi ve oyları bölmekten başka işe yaramayacak “küçük küçük partiler” ve “mutlu mutlu genel başkanlar” yerine beklentiye cevap verecek arayışlara girmesi gerekiyor.Belki de dönüp dolaşıp ayağına gittikleri Çiller’e “Anacım lütfen artık çıkma” demeleri!*****Öcalan mitinglere de katılsın mı? DTP Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, Güneydoğu’nun bütün sorunları bitmiş, DTP’nin tek sorunu onbinlerce gencin ölümünden sorumlu teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan çıkmasıymış gibi onun cezasının “ev hapsine dönüştürülmesi”nden söz ediyor.Bir süre sonra ona bilgisayar, cep telefonu, özel sekreter, DTP kongre ve mitinglerinde konuşma yapma izni de isterlerse şaşmamak gerekiyor.Zaten önce “Türkiye’nin birliğini artık tartışmıyoruz” deyip hemen arkasından “Türkiye’yi 25 bölgeye ayırma önerisi” getirme cüreti gösteren bir partinin bundan sonra hiçbir söylemine şaşmamak gerekir artık.Ama işin çok enteresan tarafı ABD’de “Türkiye’nin tüm Doğu ve Güneydoğu bölgelerini Kürdistan olarak gösteren bir haritanın” Kongre’ye sunulması ve internet sitesinde “Saddam sonrası Kürtler” başlığı altında yayınlanmaya başlaması tam da aynı haftalara rastlıyor. (Gazetelerde 27 Ekim’de çıktı.)Nedir bu, nasıl bir tesadüf, “eş zamanlama”dır? Amerika Türkiye’yi “çıkarlarını savunduğu müttefik ülke” masallarıyla uyuturken bir yandan da DTP ve PKK’yla (ikisinin ortak olduğu açıkça belli artık) birlikte plan mı yürütüyor?Hükümet yerel seçim yatırımı saydığı “yapay gündemler”le, medyayla kavga ile gün geçiriyor olmasa bu önemli konuyla ilgilenebilirdi ama öyle meşgul (!) ki!
Acaba “Başbakan Erdoğan’dan özlü sözler” kitabı mı yapmalı? Pek güzel sözler hazırlıyor konuşmaları için ama eylemle söylem birbirini tutmayınca havada kalıyor.“Makam dediğin nedir ki, bunlar gelip geçer, bu afra tafra nedir” demiş son konuşmalarından birinde... “Biz bu ülkede din ayırımı yapmadık, bütün inançlara eşit mesafedeyiz” demiş. “Yaradılanı Yaratan’dan ötürü sevdiklerini” tekrarlamayı tabii ki unutmamış.Kimin “afra tafrasından” söz ediyor belli değil, kim bu “afralı tafralı Türkiye’nin 1 numaralı zengini” veya “zenginleri?”.. Ne yapmışlar kendisine?“Makamın gelip geçici olduğu” çok doğru ama işte gelip geçerken kalıcı ve de büyük yararları oluyor. Örneğin iktidardaysanız ortağı olduğunuz şirketlere özel izinler çıkarabiliyor ve hakkınızdaki Danıştay kararlarını, kesin yolsuzluk belgelerini bile “dokunulmazlık zırhınızla” atlatabiliyorsunuz. Her şeye, tüm direnmelere rağmen kaçamazsanız istifanızın nedenini bile kamufle edebiliyorsunuz.Belediyelerle ortaklaşa “usulsüz imar değişiklikleri” yapıp trilyonlar vurabiliyor, aynı zırhla korunabiliyorsunuz... Belediyeleriniz iktidar desteğiyle “genel seçimlerde çook işe yarayacak zengin havuzlar” oluşturuyor.Çalışanlar sigorta bulamazken çocuklarınızı küçücük yaşta devlet eliyle sigortalı yapabiliyor, üniversite mezunları “paspasçı” olmak için fabrikalara müracaat ederken siz onları “zengin arkadaş burslarıyla” okutup gemicikler alabiliyor, saray düğünlerinde altınları sandık sandık topluyor, onlara termik santraller açma girişiminde bulunabiliyor, “tasarruflu ampul” işine girdiklerinde “Bundan böyle tüm kamu kuruluşları bu ampulleri kullanacak” kararı çıkarabiliyorsunuz.Yoksulluk, işsizlik had safhadayken devlet ihalelerini istediğiniz kişilere, size yakın isimlere davet usulü vererek onları da bir imzayla trilyonlara kavuşturabiliyorsunuz.Eskiden siyasetçilerin “Aman ismim lekelenir” diye yapmaktan korktuğu işlerin hepsi artık yapılmakta... Kendi partinizin kurucularından olan veya Meclis Araştırma Komisyonu’nda çalışan milletvekilleri bile “partinizle ilgili ama ne hikmetse hâlâ gündeme gelemeyen yolsuzluk dosyaları” nedeniyle istifa ettiklerini TV’lerde anlattılar.Şimdi bütün bunlar bir tarafta dururken:“Makam geçicidir” derseniz, bırakın farklı dinleri aynı dinden vatandaşlar arasında bile yıllardır “bunlar dindar, şunlar değil” ayırımını en acımasız şekilde yaparken dönüp “biz din ayırımı yapmadık” demeniz kadar inandırıcılıktan uzak olur.Hoşunuza gitmeyenlere, örneğin toplumun sesi, gözü, kulağı olan ama iktidar partisini de eleştiren basının bir kesimine “Bu gazeteleri almayın” diye kampanya açacak, tepkisini bildiren vatandaşa “ananı al da git” diyecek kadar nefret gösterirken “Yaradılanı Yaratan’dan ötürü severim” sözünü tekrarlayıp durmanız kadar çelişkili olur.Uzun lafın kısası özlü sözler yetmez, sözle eylemin birbirini tutması şarttır. Bu olmadığında “makam gelip geçicidir” sözü de Temel’in “neden evlenmek için çirkin kadın arıyorsun” diye soranlara “cüzellik geçicidur” demesinden farksız olur!*****Kimin tarafını tutalım şimdi, İngilizlerin mi? Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığa bağlı SHÇEK kimsesiz çocuk yurtlarında gizli çekim yapan İngiliz ITV kanalına ve Sarah Ferguson’a fena halde kızdık biliyorsunuz.Gerçi bu yurtlarda tecavüzden dayağa her tür şiddet olayının yaşandığını ve yeterince denetlenmedikleri için de olayların devam ettiğini de bildiğimiz için çoğumuz onlardan çok ilgili Bakan’a kızdı ama olsun.Kadın Bakanı Çubukçu ile Dışişleri Bakanı Babacan, İngilizlerin bile “Duchess of York” yerine “Duchers of Pork” dedikleri (Domuz Düşesi) Ferguson’a ve ITV’ye çok bozuldular, yurtlara izinsiz girdiklerini söylediler, Babacan bir de “Bu yurtların sağlıklı çocuklara değil, engelli çocuklara ait olduğunu” belirtti.ITV’de programı çeken Chris Rogers da bunun üzerine fena halde köpürmüş ve“Kamu yararı söz konusu ise gizli kamera çekimi yapılabilir. Bunu yapmayıp açık kamerayla ve haberli gitsek çocukların kutularda veya yatağa bağlı yaşatıldığını çekemezdik. Türk Dışişleri Bakanı’nın açıklaması çok utanç verici ve çirkin. Zihinsel engelli çocukların da normal çocuklar gibi onurlu ve insani muamele görme hakkı vardır, aralarında bir fark yoktur” demiş.Bir tarafta kendi memleketimizle ilgili acı bir gerçek, diğer tarafta İngilizlerin ellerine geçirdikleri fırsatı tepe tepe kullanmaları... Kime hak vereceğiz?Eğer söyledikleri tümüyle doğruysa, bırakın diğer illerdeki yuvaları, yurtları, “Saray” gibi “Ankara’nın içindeki bir yurt bile” denetlenemiyorsa ne yapacağız?Bu yuvanın eski çalışanlarından biri olan Aysel Akbaba gazetelere ağlayarak “Eskiden devlet memuru olduğum için konuşamıyordum, bu programdaki görüntüler buzdağının görünen kısmı... Yuvanın C bölümünde işkence, dayak, tecavüz dahil her şey var. Hizmetlilerden biri ‘sağır ve dilsiz bir kıza’ tecavüz etti ve hamile bıraktı. Kız ve bebek ayrı yerlere gönderildi, suçlu ise çalışmaya devam etti” diyorsa burada SUÇLU kimdir sizce?ITV programcısı “Türkiye’nin Kadın Bakanı derhal istifa etmelidir” demiş... Haksızlık yapıyor diyebilir misiniz?Ben de gizli bir kamerayla “C bölümünü” çekmeyi çok isterdim, sağır ve dilsiz kıza tecavüz edeni derhal hapse tıkmayı da isterdim ama ne yazık ki çok geç!
Nasıl olduysa bunu şimdi hatırlayıverdi bazı “hukuk” adamları... Yasalara suçluya göre takla attırılan bir ülkenin hukukuna hukuk mu, guguk mu denir orası belli değil.TBMM İnsan Hakları Komisyonu da söyledi bu “hüküm giymeden tutuklanma”nın yanlış olduğunu. O zaman başta “opera sapığı” olmak üzere hemen diğer çocuk tecavüzcülerini de salıversinler.Dün “mahallesinde 7, 5 ve 4 yaşındaki 3 küçük çocuğa cinsel tacizde bulunan emekli imam” haberi vardı, tutuklamışlar. Neden? Onu da salsınlar. Bütün sapıkları halkın arasına göndersinler ki çirkin eylemleri durmasın. Bu ülkede önemli olan toplumu, mağdurları değil suçluyu, sapığı koruma olduğuna göre (çıkan sonuç bu) neden onları tutukluyorlar? Bu çifte standart değil mi, ayrımcılık, haksızlık değil mi?Burası “suçlular, sapıklar cenneti olacak” desinler, millet de bilsin.Tabii bu arada “derin devleti, çeteleri ortaya çıkaracağız” diye telefon konuşmalarını, yazıları “suç unsuru” gösterip, hüküm giymemiş, suçu anlaşılmamış, ne olduğunu onların bile bilmediği insanları senelerce cezaevinde tutmalarına da sağlam bir açıklama getirmeleri beklenir. (Burada tekrarlayalım gizli çetelerin tamamı ortaya çıkarılsın ama suçunu itiraf eden çocuk tecavüzcüleri tutuksuz yargılanırken böyle hoşlanmadıkları, birilerinin ideolojisine uymayanları “gözünün üstünde kaşın var” mazeretiyle içeri tıkmalarına da kayıtsız kalınamaz. “Örnek Paşa’nın günlüğünden başlayan” bir davada Örnek Paşa’nın adının hiç geçmemesi anlaşılamaz.)ALMAN BASININI SUSTURSANIZA!Şimdi tabii biz bunlara sessiz kalıyoruz da elin Avrupalısı kalmıyor ve çifte standardın hesabını soruyor. Alman basını geçen yıl Antalya’da “14 yaşında bir İngiliz kıza tacizde bulunduğu” için Marco isimli 18 yaşındaki Alman’ı 8 ay cezaevinde tutan Türk yargısının, 76 yaşındaki çocuk tecavüzcüsünü, “üstelik suçunu itiraf etmişken” neden serbest bıraktığını soruyor.Sorarken Adli Tıp’ın bir tıp harikası (!) olan “tecavüze uğrayan kız çocuk ruhsal açıdan etkilenmemiştir” raporunu da soruyor.Neyse ki bütün bu rezalet içinde “Bu kararın ve olayın Türk toplumunda ahlaki tartışmaya neden olduğunu” belirtmeyi unutmamışlar. Yargı bu “kişiye göre karar”ın, çifte standardın açıklamasını yapmak zorundadır.Dünyaya rezil olmakla kalmıyoruz, her gün duyduğumuz çocuk tecavüzlerinde sefil yaratıkların el uzattığı çocuk yaşı “3”e indi... Bebek haberlerini mi bekliyorlar?*****Eleştirileri susturan demokrat (!) anlayış... Amerikalı tarihçi Prof. Arnold Ludwig, kısa süre önce 11 kritere göre “Yüzyılın en büyük lideri”ni belirlemiş ve Atatürk toplam 31 puanla birinci sırada yer almış.Times dergisinin anketinde de aynı sonuç çıkmıştı.Haydi şimdi diğer ülkelerde bunlar olurken “Bırakın büyütmeyi, o da sıradan biriydi, zaafları vardı, aynen bize benziyordu” masallarını sürdürün veya O’nu yanlış bilgi ve yorumlarla anlattığınız filmler için gelen eleştirilere fena halde kızın...“Medyatik linç” yapıyorlar, “meslektaşlarımdan gelen tepkilere üzülüyorum, yazdıkları köşe yazılarıyla inşa ettiğim kariyerimi çökertmeye çalışıyorlar” deyin.Ya da birileri çıkıp “Sıktı artık, Atatürk’ten söz eden yazı veya program istemiyoruz” desin.İstemiyorsanız kendinize daha eğlenceli başka yazı ve programlar bulacaksınız ki hiç zor değil...Çünkü “Atatürk belgeseli” adı altında bir film yapılmıştır, bu film yıllarca ortada dolaşacaktır. Onun için de etraflıca tartışılması, konuşulması kaçınılmazdır.Siyaset yazan, siyasetçileri ve kim gerekiyorsa onu eleştiren bir gazetecinin yaptığı filmi eleştirenlere bu şekilde karşı çıkması, “medyatik linç”ten, “kıskançlık”tan, “kariyer çökertmek”ten söz etmesi hangi demokrat anlayışa sığar?Yani siz Atatürk’ü yorumlarınızla, seçtiğiniz cümlelerle şekillendirecek, eleştireceksiniz ama kimse sizi eleştirmeyecek mi?Bence bu mümkün değildir. “Mustafa” filmi daha uzun süre tartışılacaktır.*****TeşekkürlerSevgili okurlarım ve ‘Her Açıdan’ izleyicileri sizlerden o kadar güzel mektuplar geliyor ki (arada birkaç tane “güzel olmayan” da çıkıyor tabii, hepsi kabulümdür) tamamını cevaplamak istiyorum. Ama sayıları bunu imkansız kılacak kadar fazla... Tek tek okunduklarını bir kez daha söyleyerek ilginiz, takdirleriniz için çok teşekkür ediyorum. Sağolun, varolun.
Ölümünden 70 yıl sonra onun “insani yönlerini” ortaya çıkarma çabasıyla filmler yapılıyor. “Putlaştırılmış Atatürk olmaktan çıkardık” deniyor, onun “konuşmalarını veya aşk mektuplarını detaylarıyla duymaktan korktuğumuz” iddia ediliyor.Oysa hayır, durum bu değil, bu gerçek tabloyu ters yüz etmek... Kendisi dışında hiçbir liderin başaramadığı bir başarıya imza atmış, küllerinden yepyeni, çağdaş ve özgür bir ülke yaratmış, olağanüstü özelliklere sahip bir önderi zorla sıradanlaştırmaya çalışmaktır...Peki sıradan olmayan bir insanı mutlaka diğer insanlardan biri yapma isteği niye? Eğer O başkalarına çok benziyorsa neden yaptıklarını bir başkası başaramadı? Ve hâlâ binde birini başaracak kimse neden çıkmıyor?Elbette etten kemikten bir insandı, uzun boylu da değildi, aşık da oldu, sigara da içti, kusurları da mutlaka vardı ama her şeye, tüm kusurlara rağmen, dünyanın, “denize döktüğü düşmanlarının bile” teslim ettiği gibi sıradışıydı, neden bunu kabullenmek bazılarımız için çok zor?Eğer onu anlatacaksak birkaç sözünü veya davranışını cımbızla çekerek, yorumlayarak değil gerçekleri bir bütün halinde gözler önüne sererek anlatırız.- Onu tanıyanlar “2-3 dubleden fazla içemediğini söylerken 1 şişe rakıyı bir oturuşta içerdi” diyerek değil.- Onu zayıf karakterli liderlerde görülen “çocukluk takıntılarıyla, intikam duygularıyla ülkesine yön vermeye çalışan” bir lider gibi göstererek, “Kaymak Hafız” yorumu yaparak değil.- Yapımcısı “Onu anlatan filmde kadın yok, yalnız olduğunu veya korktuğunu gösteren bir şey yok” açıklamasını yaparken aslında kadın görünmemesine rağmen baştan sona kadınlara, eğlenceye, dansa, içkiye fazlasıyla meraklı bir erkek portresi, onca özelliği varken karanlıktan korkan ve son yıllarında yalnızlık çeken bir sıradan adam portresi çizerek değil.- Daha önce Osmanlı döneminde 2. Mahmut’un ve çok dindar bir padişah olan Abdülhamit’in de tekke ve zaviyeleri zararlı görerek kapattığını belirtmeden sanki “ilk kez ‘Mustafa’ kapatmış gibi” anlatarak değil.- Kendisine suikast hazırlayan arkadaşlarını idama mahkum eden mahkeme değil de kendisiymiş ve ortada hiçbir neden yokken bu karar verilmiş gibi “En yakın arkadaşlarını gözünü kırpmadan ölüme gönderen Mustafa Kemal kendisiyle hesaplaşacaktı” yorumları yaparak değil. (Bu da “Kaymak Hafız’dan intikam” yorumundan farksız.)- Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesini böylece halk tarafından daha iyi anlaşılmasını isteyen, Hz. Muhammed’in mezarını yıkmak isteyen Suudilere “Bunu yapamazsınız, sizi pişman ederim” diyen, TBMM’yi namazla, duayla açan, günlüğünde arkadaşlarına (örneğin Ali Fuat Cebesoy’a) yazdığı mektuplarda bile sık sık dualara yer veren biri için “iktidarı gökten yere indirmek” gibi yorumlar ve konuşmalarından alınmış başı sonu olmayan cümlelerle “din karşıtı” imajı ortaya çıkmasına neden olarak değil.- Kendine meraklı, ölmeden her yere heykellerini diktirmek isteyen, unutulmaktan korkarak “Beni hatırlayın” diyen, zaaflar ve endişeler içinde, kısacası O’na hiç benzemeyen bir Atatürk kimliği şekillendirerek değil.- İstese yaşadıkça “tek söz sahibi” olarak kalabilecekken bunu önerenlere kızan, TBMM’yi kuran ve tüm kararları ona bırakan “CHP çok güçlendi” endişesiyle 2. bir partiyi “Serbest Fırka”yı kuran bir lidere “Avrupalılar bu rejime dikta rejimi olarak bakıyor, gazeteleri ona diktatör diyordu” vurguları yaparak değil.- Onun arkasından dünya basınında yazılanları, yendiği düşman generallerinin cenaze töreninde saygı duruşunda bulunduğunu, onun için söyledikleri övgü dolu sözleri almadan, milletinin 7’den 70’e onun ölümüne ağladığını, son nefesine kadar halkıyla, sevenleriyle iç içe ve mutlu yaşadığını anlatmadan Atatürk’ü “yalnız ve mutsuz” ölmüş gibi yansıtarak değil.Onu anlatacaksak böyle değil, objektif gözle, gerçeklerle anlatmalıyız.Yoksa Türk milleti Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün konuşmalarını veya aşk mektuplarını duymaktan korkmaz, olsa olsa kişiliğinin, anılarının, yaptıklarının çarpıtılarak siyasi emellere alet edilmesinden korkar. Kimse alınmasın, gücenmesin ama olay budur.Ölümünün 70. yıl dönümünde sevgili Ata’mızı rahmet ve sevgiyle anıyorum.*****DDY Müzesi neden kapalı oluyor? Sadettin Aytulu isimli okurumuz Cumhuriyet Bayramı sabahı Ankara tren istasyonuna giderek eşiyle birlikte “Atatürk’ün anılarıyla dolu olan, Ankara Antlaşmasının yapıldığı, değerli koleksiyonların olduğu” Devlet Demiryolları Müzesi’ni gezmek istemiş.Kapısında “Saat 9’da açıldığı, Cumartesi-Pazar ve dinî bayramlar dışında her gün açık olduğu” yazan Müze sabah 9.40’ta kapalıymış.Okurumuz, çocuklarını müzeyi gezdirmeye getiren bir baba ve Bodrum’dan bir rehber eşliğinde gelen 20 kişilik bir grubun da hayal kırıklığıyla ayrıldıklarını anlatıyor.Müzeler Müdürlüğü bize DDY Müzesinin kapalı tutulma nedenini açıklarsa memnun oluruz.
Geçen Çarşamba akşamı Genç Bakış programında benim 9 Kasım’da Her Açıdan’da ve daha önce yazılarımda sorduğum sorular aynen ve tek tek tartışıldı. Programın bandını STAR’dan isteyerek izledikleri için bu gayet normaldir ama gazete ve programların kullandıkları haber ve bilgilerin kaynağını göstermek bence basın etiği açısından gereklidir. (Programlardan sonra bazı gazetelerin de aynı hatayı yapması ve sık sık tekrarlaması bunu açıklamayı gerekli kılıyor.)Örneğin “Cumhuriyet kurulur, din ve devlet işleri ayrılır, tekke ve zaviyeler kapatılırken ‘Mustafa Kemal hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamını yıllar sonra almıştı’ yorumunun yapılmasının yanlış olduğunu” ilk kez ben yazdım ve sonra da tartıştım.Bu sorunun programda tekrarlanması iyi oldu çünkü sonuçta Can Dündar söylediği iki cümle ile “Mustafa”nın bir belgesel değil, bir “Can Dündar filmi” olduğunu kendi ağzıyla açıklamış ve Genç Bakış’ın başında gösterilen “varsayımla, kişisel yorumla belgesel olmaz” konulu yazımı da doğrulamış oldu.“Kaymak Hafız’dan alınan intikam” sorusu önüne geldiğinde Dündar önce “Ben bunu filme gayet masumane koydum” dedi, hemen arkasından ekledi: “Keşke koymasaydım, pişman olduğum cümlelerden biri... Amacını aşan bir cümle.” İşte bunu söylediğiniz anda “koyduğunuz başka yorumların da amacını aşmış olabileceği” ortaya çıkar... Deyin ki çıkmadı, o durumda bile yapımcının-yönetmenin biyografik bir belgesele kendi yorumunu, hem de “pişman olduğu, amacını aşmış bir yorumu” koyması bunu belgesel olmaktan derhal çıkarır.Demek ki filmi çekenler “yalnızca tarihi belgeler” yerine “kendi duygularını, görüşlerini” de kullanıyorlar. Bir okurumun hatırlattığı Atatürk’ün sözü bunun ne büyük bir hata olduğunu çok güzel anlatıyor:“Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir hal alır...”Hiç kimse şanlı, şerefli bir Kurtuluş Savaşı tarihini ve Atatürk’ün çok özel, onurlu kimliğini kendi yorumları ve farklı anlamlara çekilebilecek bir film kurgusu ile değiştirme hakkına sahip değildir. Ki Can Dündar da “Mustafa”da bunun yapıldığını “Şimdi düşünüyorum da bazı eleştirilerde haklılık payı var” veya “Bu cümleyi keşke koymasaydım” gibi sözleriyle anlatmış oldu.ADETA PARANOYA!Dündar “Genç Bakış”ta gençlerin sorularını cevaplamadan önce Abbas Güçlü’nün ilk sorusuna karşılık “Mustafa” filmine gelen tepkilerin izleyiciden gelen tepki olmadığını söyledi ve devamında neredeyse meslektaşlarının kıskançlık yaptığını ima etti.Bu hiç hoş bir söz değil, ona da yakışmadı ama asıl yakışmayan “izleyicinin tepkisinin böyle olmadığını” söylemesi... Neredeyse ortada sadece meslektaşlarının attığı yalanlar ve bir paranoya varmış gibi...Oysa o programda da kendisinin “dikkatli ve kötü niyetli olmayan izleyici anlar” benzeri sözlerine, olanca sükunetini kullanarak açıklama gayretlerine rağmen üniversite öğrencilerinin etkilenmediği ve: “Madem ki gerçek düşünceleriniz bunlar, neden filmde göremedik” ya da “Bir belgeselcinin objektif olması gerekmez mi” gibi sorulara devam ettiğini gördük. Can Dündar’a tepkisini yazan izleyicilerden bir kısmı e-mektuplarını bana da göndermişler, beni bile etkileyen o tepkileri Dündar’ın fark etmemiş olmasına şaşırdım.Bunlar arasında “Ona yakıştırılan bütün negatif özelliklere rağmen Atatürk bizim gözümüzde asla sıradanlaşmayacak” diyenler de var.Ama zaten bu filmin etkileyeceği kesim veya kötü niyetle kullanması muhtemel kesim “Atatürk’ü sevenler, sayanlar” değil ki...O’nu Humeyni’yle bile karşılaştırma gafletine düşebilenler... Yanlış bilgilerle aldatılanlar...Örneğin yanlış yorumların, vurguların, kurguların “kurduğu partiyle de özdeşleştirilmesinin” yaratabileceği siyasi sonuçları düşünün... “Mustafa”daki Atatürk, Dündar’ın Milliyet’le yaptığı röportajında söylediği gibi “kendi Mustafa’sı”dır, belgelerle Atatürk değil. Ama sonuçta... 2-3 yıl sonra kimse onun filmle ilgili konuşmalarını veya bu tartışmaları hatırlamayacak, kendisinin de “askerdeyken filmlerini izlediğini” söylediği gibi “Mustafa” her yerde gösteriliyor olacak... Belgesel olmasa da, belgesel yerine... “Pişman olunan yorumlar”la birlikte!
Başbakan Erdoğan’ın çelişkili konuşmaları o kadar çok ki her gün yazılsa bitmiyor, yenisi geliyor.Örneğin geçenlerde DTP’ye haklı olarak “milleti ırk üzerinden bölüyorlar” dedi. Tamam doğru söylüyor da AKP’nin ve kendisinin yıllardır milleti sırf oy amaçlı olarak din üzerinden nasıl acımasızca böldüklerini düşününce söz etkisini yitiriyor.Son olarak TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın “Kriz Türkiye’yi etkileyecek, krizden endişeliyiz” sözlerine bozulmuş ve meşhur “yangına körükle gidiyorlar” sözünü tekrarladıktan sonra “Böyle bir dönemde bunu söylemekten büyük tehlike olamaz” demiş.Kendi yarattığı tehlikeyi unutmuş tabii, nüfusu 70 milyonu aşan ülkede sürekli olarak millete “En az 3 çocuk yapın” mesajı veriyor ve örnek olarak da yıllardır bir-iki çocuktan fazlasını yapmadıkları için genç nüfusu azalan ama DÜNYANIN EN ZENGİN 8 ÜLKESİNDEN DE BİRİ OLAN Almanya’yı gösteriyor.İşte devletin eğitimini, sağlığını, geçimini düzenleyemediği, milyonlarca işsiz ve yoksulu olan bir ülkede ekonomik kriz fena vurur milleti ve hâlâ Erbakan gibi “çoğalın” diyorsanız onun sorumluluğu da sizin olur. ADALET BAKANI’NA SESLENİYORLAR!Kapanan dükkanların sahiplerinden, kredi borçları altında çılgına dönen ve yardım isteyen vatandaşlardan gelen telefonların, mektupların sonu yok.Öyle çaresizler ki... Adalet Bakanı’nın memleketi olan (ben de yeni öğrendim) Karabük’ten arayan bir vatandaş ağlayarak “Şu kredi borçlarını zamana yaysınlar. Üç ay hapis cezası veriyor, hapishane borcunu da ödetiyor, insanların evine, işine el koyup sokağa atıyorlar. Çoluk çocuğumuza yazık, Bakan bize yardım etsin... 12.500 icra dosyası var, 5000’ine 3 ay hapis cezası verilmiş” diyordu.Bu bankalar insanlara kredi kartlarını bol keseden çifter çifter dağıttılar, şimdi tepelerine biniyorlar.Haydi millete çözüm bulun, bankaların milleti ezerek kendini kurtarmasına susmayın.Çok çocukla nüfusun 3 katına çıkmasını istemekle olmaz, o nüfusun yaşaması gerekiyor. Haydi, haydi gerçeği anlatan herkesi, en önemli sivil toplum kuruluşlarını paylamayı bırakın ve koşun yardımlarına da görelim samimiyetinizi!Bir de lütfen boş zamanlarınızda büyük alışveriş merkezlerindeki mağazalarla konuşuverin. Avrupa’da, Amerika’da olmadığı kadar çok sayıda mağaza -her nasılsa- onlar gibi zengin olmayan Türkiye’de açıldı ama birkaç istisna dışında hepsinin şikayetleri büyük... Konuşursanız krizin “kime teğet geçtiğini” anlayacaksınız.Eliniz değmişken “paspasçı” olmak için fabrikalara başvuran üniversite mezunlarına bakmanızı da önerebilirim. Olmaz ya belki bir ihtimal bunlar sizi “seçim poşetine muhtaç çok çocuk” ısrarından vazgeçirir!*****Din ahlaksızlığa alet edilirse ne olur?Son günlerde Türkiye’yi en çok sarsan olayların başında yaşlı bir çocuk tecavüzcüsünün tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması ve hızla artan çocuk tecavüzleri geliyor.Bursa Ağır Ceza Mahkemesi suçlunun tutuklanması için yapılan başvuruyu da reddedince, zaten Adli Tıp ve Mahkeme’nin akıl almaz kararlarıyla öfkesi doruğa çıkan toplum “devlet bizi koruyacağına tecavüzcüleri mi koruyor” tepkisiyle ayağa kalktı. Bu tepkide suçlunun televizyonları dolaşarak “dini” büyük suçuna mazeret haline getirmesinin, aynı yola çalıştığı gazetenin de başvurmasının payı büyüktü.Bu hafta Her Açıdan’da ilahiyatçı, hukukçu, yazar (Allah ile Aldatmak kitabının da yazarı) Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Kadın ve Aileden Sorumlu eski Bakan İmren Aykut ve İstanbul Üniversitesi Ceza Hukuku Anabilim Dalı Bşk. Prof. Dr. Adem Sözüer ile bu konuyu tartışacak, aynı zamanda son genel seçimde en doğru tahmini yapan AG Araştırma Kuruluşu’nun Başkanı Adil Gür’den AKP oylarının hızla düşmesinin nedenlerini öğrenmeye çalışacağız.En önemli sorumuz: dini, İslâm hukukunu ve hatta Hz. Peygamberi, eşi Hz. Ayşe’yi bile “cinayetten farksız suç eylemlerine alet edenler hangi büyük yalanlarla aldatıyor” olacak.9 Kasım Pazar günü öğlen 12.30’da (bazen 5 dakika erken başlıyor, dikkat) STAR’da hepinizi tartışmamıza bekliyorum.“Aldatılmak istemeyenleri” desem daha doğru olacak!