Başbakan Nazlı Hanım’ı desteklemeli!

1 Aralık 2008

Bir “Her Açıdan” programında başlayan “Başbakanlık Müsteşarı Efkan Alâ tartışması” kıyasıya sürüyor. 23 Kasım’daki programda CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’ın “Başbakanlık Müsteşarı uluslararası bir şirket olan Ojer’in denetim kurulu üyeliğini yaptı, bunun açıklaması olamaz” diyerek “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını” söylemesi üzerine Nazlı Ilıcak “Ben bu konuyu araştıracak ve yazacağım” demişti.Daha sonra “yakından tanırım” dediği Efkan Alâ’yla konuşarak köşesinde Atilla Kart’ı “yalan ve iftira makinesi” olmakla suçladığı bir yazı yazdı. Onun “Kemal Kılıçdaroğlu’na özendiğini ama belgesiz konuştuğunu” anlatıyor, Efkan Alâ’nın “Hazine adına denetim kurulu üyeliği yaptığını” bildiriyordu.Tartışma benim programımda başladığı ve Nazlı Hanım yazılarında bunu belirttiği için konuya müdahil oldum biliyorsunuz... Devam ediyorum.Öncelikle, bir milletvekiline bu şekilde hakaretin doğru olmadığını Nazlı Ilıcak da fark etmiş olmalı ki ilk yazısından sonra üslubunu değiştirdi ve yalancılıkla suçlamaktan “biraz ciddiyet” noktasına geldi. Buna rağmen Cumartesi günü telefonla aradığım Atilla Kart çok kızgın ve yasal hakkını arayacağını söylüyor, onu bildireyim.İkincisi bu milletvekili 25 yıllık bir hukukçu ve herhalde emin olmadığı bir konuda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir Başbakan müsteşarı için suç duyurusunda bulunmaz.Kaldı ki suç duyurusu Ilıcak’ın “ona özeniyor” dediği Kemal Kılıçdaroğlu ile Atilla Kart’ın müşterek imzasıyla, her ikisi tarafından yapılmış.Mesele kısaca şöyle:Türk Telekom’da Ojer’in yüzde 55, T.C. adına Hazine Müsteşarlığının da yüzde 30 hissesi var. Bu sermaye yapısına göre 3 Denetim Kurulu Üyesinden 2’si Ojer’e, 1’i T.C.’ye ait ve bu 1 üyeliği de Ulaştırma Bakanlığı’ndan İsmet Yılmaz yapıyor. Ojer adına 2 üyelikten birini ise Efkan Alâ’nın yaptığı Türk Telekom’un (12 Mart 2008’de) şirket karar defterinde açıklanmış ve (12 Mayıs 2008’de) Ticaret Sicili Gazetesi’nde de ilân edilmiş.GARİP BİR ÖZVERİ!Sonra Kemal Kılıçdaroğlu ile Atilla Kart’ın 11 Kasım’da birlikte suç duyurusunda bulunması üzerine Ojer’le Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı birlikte bir açıklama yapıyor ve “Ojer’in kendisine ait 2 kontenjandan birini T.C. Başbakanlık H. Müsteşarlığı’na verdiğini” bildiriyorlar.Bu da 20 Kasım 2008 tarihli Ticaret Sicili Gazetesi’nde açıklanıyor. Nazlı Ilıcak 29 Kasım Cumartesi günü köşesinde gazetedeki bu bilginin fotoğrafını yayımladı.Dikkat edilirse suç duyurusunun hemen arkasından Ojer’in denetim kurulu üyeliklerinden birini gönüllü olarak (ve halihazırda 1 üyesi varken) T.C.’ye vermesinin hiçbir mantığı olmadığı anında görülür.Zaten herhalde yargı değerlendirmeyi şahıslara, yazılara göre değil belgelere göre yapacaktır. Ama görülüyor ki Nazlı Ilıcak durumla Efkan Alâ’nın kendisinden bile daha ilgili... Onu bir avukat gibi savunuyor.Şimdi Yargıtay, Başbakan Erdoğan’dan Müsteşar ile ilgili soruşturma izni isteyecek.Başbakan’ın bu izni vermeyeceği büyük bir olasılıktır. Oysa Nazlı Hanım gibi “kendisini her şart altında destekleyen” bir yazarı düşünerek ve gerçeğin ortaya çıkması adına Erdoğan bu izni verirse konu kapanır.Madem ki Efkan Alâ yanlış yapmamış, suç işlememiştir, onun aklanmasını sağlamak da Başbakan’a düşer. Bakalım bu izni verecek mi? Zira Efkan Alâ’nın o görevde kalmaya devam etmesi bile anlamlı sayılmaz, Zahit Akman da hâlâ yerinde tutulduğuna göre...***** İlk kadın Bakan kim? Ankara’da yapılan “Uluslararası İş’te Kadın” kongresinde Başbakan Erdoğan eski Devlet Bakanı İmren Aykut’a “Türkiye’nin İlk Kadın Bakanı” plâketi verdi.Türkiye’nin ilkleri söz konusu olduğunda elbette “ilk kadın bakan”, “ilk kadın başbakan koruması”ndan önce gelir ama bizim gazeteler bunun tam tersini çevirmiş, koruma haberine yüklenmişlerdi.Asıl önemli hata ise SABAH’ın haberinde kullandığı “Birinci kadın bakan Türkan Akyol olduğu halde plâket İmren Aykut’a verildi” cümlesinde. Buna göre Başbakan Erdoğan ödülü İmren Aykut’a vermekle yanlış bir iş yapmıştı.Oysa işte burada yanlış Erdoğan’a değil SABAH’a ait. Çünkü...Türkan Akyol’un kabinede yer alması bir demokratik süreç içinde değil bir darbe sonucu oldu. Yani Akyol bir darbe hükümetinin bakanıydı ve göreve geliş şekli ne demokrasiye, ne Anayasa’ya uygundu.Bu nedenle onun “ilk kadın bakan” kabul edilmesi demokrasinin, Anayasa’nın önemini hiçe saymak olur. İmren Aykut halkın oyları ile Meclis’e gelerek Türkiye Cumhuriyeti’nin 46. hükümeti olan “ikinci Özal Hükümeti’nde” Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapan “ilk kadın bakan”dır. Bunun önemini anlamak için Dünya Parlamentolar Birliği’nin istatistiklerine bakmak bile yeterlidir. Seçilmemiş hükümetleri yasal kabul etmedikleri için darbe hükümetleriyle ya da Meclis’iyle ilgili istatistikler onların yayınlarında yer almamış, boş bırakılmıştır.Aslında Başbakan Erdoğan tarafından verilen plâket doğru bir kararın sonucudur, kutlamak lazım.Bundan sonra bilenler bilmeyenlere anlatsın, Türkiye’nin “ilk kadın bakanı” İmren Aykut’tur, plâketi de anasının sütü gibi helaldir.Tabii Türkan Akyol’un bundan alınmaması gerekir, göreve çağrılmış ve kabul ederek kısa bir süre gerekeni yapmış. Eğer daha sonra bu konu gündeme geldiğinde “Ben seçilmiş bir bakan değildim” deseydi, bugün hata yapılmayacaktı.

Devamını Oku

“Kadınların onuruyla oynamak” asıl budur!

30 Kasım 2008

Bugüne kadar “laik sistemin korunması” adına herhangi bir dinî kıyafete izin verilmemesine karşı çıkarken AKP’nin ve onu kayıtsız şartsız destekleyen medya kesiminin en çok kullandığı laf “örtülü kızların onuruyla oynanması” idi...Diğer kamu alanlarında okul ve devlet dairelerindeki (çalışanlara) yasak için de aynı şeyi söylüyor, buna kadınların “dışlanması, itilip kakılması” gibi deyimler yakıştırıyor ve hep “onur kırılması”ndan söz ediyorlardı.Oysa eğer bu çaba yalnızca imam hatiplerde okuyan (ve Milli Eğitim’e bağlı olmasına rağmen her nasılsa okul formaları bile yerlere kadar tesettür kıyafeti olan) kızlar için değilse ve arkadan ilköğretim ve liseler, devlet daireleri gelmeyecekse, zaten liseyi başı açık bitiren kız öğrencilere bir 4 yıl daha böyle okuyup eğitimlerini bitirmeleri “devletle kavga”ya veya siyasi partilerin bu konuyu istismarına fırsat vermemeleri anlatılabilirdi. (Bundan önceki iki Diyanet İşleri Başkanı’nın kızları da üniversiteyi aynı şekilde bitirdi.)Hatta istense dinî açıklaması bile yapılabilir “Nur Suresi nedeniyle örtünüyorum” diyen ama 18 yaşına kadar örtünmeden okumuş olan öğrencilere Nisa 59’daki “devlete itaat” emri de hatırlatılabilirdi. Ama bunlara hiç değinilmedi ve sadece “kadınların dine uyma hakkı ile onuru”nu korudukları, kamusal alanda dinî kıyafet yasağının ise kadına karşı haksızlık ve dahi şiddet (Başbakan Erdoğan “hanımlara erkek spiker olmaz” dediği gün yaptığı konuşmada “şiddet” kullandı) olduğu empoze edildi.Aynı kadınlara devlet işlerine, alanlarına din, ibadet bir kez girdi mi sonunda saçını gösteren başörtüsü, renkli başörtüsü (veya çarşaf) takan kadınların din polislerince takip edilip tutuklandığı, kırbaçlanıp hapsedildiği ülkelerdeki rejime varmanın kolay olacağı, örneklerinin birçok ülkede görüldüğü anlatılmadı.Bugün kadınlara din kuralı diye her tür baskının dayatılmadığı tek Müslüman çoğunluklu ülke olarak Türkiye’nin kaldığı, bunun da laiklik sayesinde olduğu iyi niyetle açıklanmadı.Bizler yapmaya ve kadınlar üzerinden siyasi amaçla dini kullananları engellemeye çalıştıkça “dine karşı, türbana karşı” diye suçlandık.ERKEK SPİKERİ YASAKLAYAN NASIL OKUTACAK?Ve şimdi örtülü kızların yalnız üniversiteye girmesini değil, okullarda ve devlet dairelerinde de tesettüre izin verilmesini “buna izin vermemek onur kırıcıdır, şiddettir” diyerek isteyen ama aynı zamanda “siyaset ve iş alanında kadın kotasını” da kadına saygısızlık sayan anlayışın, Başbakan Erdoğan’ın ağzından “hanım toplantılarında erkek spiker olmaz”ı dile getirdiğini görüyoruz. (Erkek başbakan olabiliyor, o başka!!)Peki asıl bu o kadınlara en büyük hakaret, en onur kırıcı söz ve cinsiyet ayırımcılığı değil midir?Başbakan “Ben kadın spikerler kazansın, onlara fırsat verilsin demek istedim” açıklamasına gidebilir ki, o zaman da bu bir “kota”dır, kendi deyişiyle “kadına saygısızlık” yapılmış olur. Kadınlar erkeklerin bugüne kadar her alanda yaptıkları gibi böyle bir cinsiyet ayırımcılığını da akla getirmez, istemezler.Peki o zaman ne gerek var “Daha önce defalarca söyledim, aferin size sözüme uymuşsunuz. Hanım toplantısında erkek spiker olmaz” sözüne?Bu baskı, hem de bir genel başkan, başbakan tarafından niçin yapılıyor?Bu emrin, bu baskının İran’da kadınlara “stadyumlarda erkeklerle yan yana oturmayacak, erkek futbolcuların bacaklarını da görmeyecek” diyerek stadyuma girme yasağı getirilmesinden ne farkı var?Haydi Erdoğan bunu açıklasın, ne farkı var?Erkek spikeri dinlemesi için bile güvenilmeyen, bu bile sakıncalı görülen kadınlar üniversitede erkek arkadaşlarla nasıl yan yana okuyup, erkek hocaları dinleyecek?Devlet dairelerinde nasıl birlikte çalışacak?Hepsini harem-selamlık yaparak mı çözüm bulacaklar?Başbakan Erdoğan tek bir konuşmada ortaya çıkan çelişkileriyle kadınları ne kadar güvenilmez gördüklerini (erkeklere güvenemiyorlarsa onları terbiye etsinler) ve gerçek niyetin ne olduğunu anlatmıştır.Herkes, özellikle “kadın onuru”nu diline dolayanlar dikkatle düşünsün artık...Kadın onurunu daha fazla kıracak bir şey olmadığını unutmadan!

Devamını Oku

“Kadın toplantısında erkek spiker olmaz”mış!

28 Kasım 2008

Başbakan Erdoğan AKP Kadın Kolları’nın düzenlediği bir kongrede kadınlara “mesajlar” vermiş. Ben de “mesajlar”ı tırnak içine aldım çünkü çok ama çok önemli çelişkiler içeren üç önemli mesaj var ki ortada “meselenin özünü daha açık şekilde anlatması” mümkün değil. Yine de anlayana tabii... Anlamamakta ısrar edene bunları da bin kez açıklasanız anlatamazsınız.Bakın neler söylüyor:1- “Kadını özel hayata hapseden, kamu alanından dışlayan, cinsiyet ayırımcılığına dayalı baskıcı ve tutucu anlayışlar asla medeni olamaz. Hiçbir töre, hiçbir gelenek, hiçbir anlayış insanın insana karşı şiddet kullanmasının mazereti olamaz. Hele kadınlara karşı...”Özetle şunu diyor (ve özetle Baykal’ın çarşaf açılımına nispet yaparak “buyur buradan yak” diyor): Sadece üniversiteler değil tüm kamusal alanlarda, devlet dairelerinde dinî kıyafetler serbest bırakılmalıdır. Buna izin vermeyen laik devlet kuralları ve kurumları baskıcı, tutucudur ve hatta “kadına karşı şiddet” uygulamaktadır.Bunu demek istemese tek cümlede “Kadınlara da siyasette, iş alanında eşit haklar tanınmasını sağlamalıyız, bunun aksi medeni değildir” derdi ki öyle yapmıyor. Evrilip çevrilmiş sözler başka anlamları içeriyor.2- Başka anlamlar içerdiğine emin olmak için “siyasette kadın kotası” yani kadın erkek sayısı eşitlenene kadar kadınlara belli sayıda kontenjan tanıma, partileri buna mecbur tutma, yani “haklar eşitlenene kadar pozitif ayırımcılık” konusunda söylediklerine bakmak lazım. Erkek Başbakan’a neden yasak yok?“1”deki sözler samimi olsa “aynı noktadan değil çok geriden yarışa girmiş”, ne Meclis’te ne belediyelerde varlığı görülmeyen kadınlara tanınacak kotaya karşı çıkmaz, birçok ülkede bu yapılmıştır, yapılmaktadır. Ama o: “Belediye başkanlıklarında bayanların (neden kadın diyemezlerse) sayısının artacağına inanıyorum. Biz kota gibi zoraki yollarla arzu edilen sonuçlara ulaşılamayacağını ve kotanın kadına saygısızlık olduğunu kabul ediyoruz. Önemli olan yarışa girmesini sağlamaktır”...Kota “zoraki yol” ve “kadına saygısızlık”... Ama liderin tek başına tüm milletvekillerine karar vermesi ve yüz kişi seçecekse 90’ını erkek seçmesi zoraki yol ve kadına saygısızlık değil. Önemli olan her yarışı kaybettiğini baştan bilse de “bağyan”ın yarışa girmesi... Ki meşru ve demokrasiye uygun bir seçim olduğu yanılgısı dünyaya (özellikle AB’ye) yaşatılsın.3- Son cümle en bombası “Ben Başkan’ımıza hep şunu söylüyorum ‘Niye hanımların (veya bayanların) toplantılarına erkek spiker getiriyorsun? Yanlış bir şey, bundan sonra kesinlikle hanım toplantılarında hanım spiker olacak.’ Bugün onu başardığı için ayrıca teşekkür ediyorum.” Haydi şimdi sıkıysa AKP Kadın Kolları veya Başbakan’ı kızdırmak istemeyenler bayan-hanım toplantılarına erkek spiker getirsinler, sıkıysa harem-selamlık yapmasınlar.Amaa... Tayyip Bey’in erkek spikere koyduğu yasak neden erkek başbakan veya bakanlar için geçerli değildir, onlar erkek sayılmazlar mı yoksa toplantıdaki tüm “bayan-hanım”ların abisi, amcası mı sayılmaktadırlar işte orası belli değil.Yarın devam edeceğiz.*****22 Temmuz’da seçmenler nasıl kayboldu?Biliyorsunuz Yüksek Seçim Kurulu kararları mahkemeye götürülemiyor... Tamam, “nasıl ki Anayasa Mahkemesi kararları son karar ise ve değiştirilemezse bu da onun gibi” diyebilirsiniz ama tablo maalesef bunu söylemeyi imkânsız kılıyor. Çünkü YSK ve Başkanı Muammer Aydın kendi ağızlarıyla “milyonlarca seçmenin yok gösterildiği” ciddi bir hata yaptıklarını kabul ettiler.Seçimlerde tek bir oy bile fark yaratabilecekken 5 milyondan fazla seçmen 22 Temmuz 2007 seçimlerinde “kayıp” gösterildi. Şimdi ise 2008 yılında ortaya birden 6 milyon yeni seçmen çıktı. Bu durumda “22 Temmuz seçimlerinde 5 milyon seçmen nasıl buharlaştı” sorusunun ciddi şekilde tartışılması gerekiyor. 30 Kasım Pazar günü (öğlen 12.30’da STAR) Her Açıdan’da bu konunun yanında “siyaset-din ilişkisinde gelinen noktayı, unutturulan yolsuzlukları ve dev şirketleri batıran, binlerce kişilik yeni işsiz orduları yaratan ekonomik krizin gerçek yüzünü” tartışacağız. “Kadın toplantılarında erkek spiker”i yasaklayan Başbakan Erdoğan’ın demokrasi çelişkileri, “Deniz Baykal’ın Çankaya resepsiyonlarını boykot etmeye hakkı var mı” sorusu ve daha birçok konunun konuşulacağı programa: AİHM’de Yüksek Seçim Kurulu’na dava açan Liberal Demokrat Parti’nin Genel Bşk. Cem Toker, Kamuoyu Araştırmaları Uzmanı Bülent Tanla, A.Ü. İlahiyat Fakültesi İslâm Mezhepleri Tarihi Anabilim Dalı Bşk. Prof. Dr. Hasan Onat, Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç ve gazeteci yazar Can Ataklı’nın katılacağı Her Açıdan’da yine bilmediğimiz çok şey duyacaksınız.

Devamını Oku

Biri yalan söylüyor ama kim?

27 Kasım 2008

Nazlı Ilıcak 23 Kasım Pazar günü CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’la birlikte Her Açıdan’ın konuğuydu. Programda Atilla Kart’ın “SABAH-atv”nin satışıyla ve diğer konularla ilgili iddialarını, açıklamalarını istediği gibi cevapladı.Dün SABAH gazetesindeki köşesinde ise programda Atilla Kart’ın Başbakanlık Müsteşarı Efkan Alâ ile ilgili “8 Eylül 2007’de görevine başladıktan sonra Mart 2008’de Türk Telekom Anonim Şirketi’nde, Oger Telekom A.Ş. adına Denetim Kurulu Üyesi sıfatıyla görev üstlenmiştir” iddiasına cevap veriyor ve onu “yaşına, başına, ciddiyetine yakışmayacak şekilde iftira ve yalan makinesi gibi davranmakla, belge yerine duyumlara dayanmakla” suçluyordu.Nazlı Ilıcak’ın bunları rahatça söyleyebilmesine neden olan şey ise Efkan Alâ’nın kendisine telefonda yaptığı açıklamaydı.Alâ: “Türk Telekom’da Oger adına değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin Hazinesi adına Denetim Kurulu Üyesi olduğunu” söylemiş. Nazlı Hanım da onun sözlerini belge kabul ederek bir milletvekilini yalancılıkla, iftirayla suçlamaktan çekinmemiş. Hem şaşırdım, hem de tartışma benim programımda yapıldığı ve belgeler dile getirildiği için kendimi sorumlu hissettim.Atilla Kart, Ilıcak’ın köşe yazısından sonra yazılı bir basın açıklamasıyla da bu belgeleri tekrarladı “Gerek şirket karar defterinde ve gerek 12 Mayıs 2008 tarihli Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde Efkan Alâ’nın, Oger Telekom A.Ş’yi temsil ettiği açık bir şekilde belirtilmektedir. Adı geçenin bu ilişki ve eylemleri kamu etiği ve mevcut göreviyle bağdaşmadığı gibi olayın suç teşkil eden boyutlarının da bulunması sebebiyle CHP Grup Bşk. Vekili Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tarafımdan 11 Kasım 2008’de suç duyurusunda bulunulmuştur.” Olayın özü olarak da “Türkiye Cumhuriyeti Devletiyle, güvenlik ve iletişim alanında tekelleşen uluslararası bir şirketin çıkarları çatıştığı zaman şirket çıkarlarına üstünlük tanınacağını gösteren vahim bir süreç ve anlayış söz konusudur” deniyor.Atilla Kart, Efkan Alâ’nın daha Müsteşarlıkta 1 yılı yeni dolmuşken bu görevden alınıp Brüksel Büyükelçiliği’ne gönderilmek istenmesinin dikkat çekici olduğunu, Başbakan’ın soruşturma izni vermeyerek onu kurtarabileceğini de anlatıyor.BİR TAŞLA İKİ KUŞŞimdi tabii, SABAH-atv hakkındaki açıklamaları nedeniyle bu grubun “Konya’ya kadar gidip kendisi ve ailesi hakkında araştırma yaptığını da” yine Her Açıdan’da anlatmıştı Atilla Kart. Yani Nazlı Ilıcak’ın çalıştığı gazetenin hem bu milletvekiline, hem de iktidara karşı duyguları biliniyor.Yani Ilıcak bu tür bir yazıyla gazetesini de, iktidarı da aynı anda memnun etmiş oluyor.Ama bir tarafta belgeler tarihiyle açıklanırken diğer tarafta iddianın muhatabının sözüyle bir milletvekiline ağır bir hakaret çok yanlış değil mi?Sonuçta Atilla Kart her ne kadar basın açıklaması yapsa da yazacak ve gerçekleri anlatacak ya da cevap hakkını kullanacak bir köşesi yok.Bence en iyisi Nazlı Hanım’ın Başbakan’dan Efkan Alâ’yla ilgili soruşturma iznini vermesini istemesi... Versinler izni ve kimin doğru söylediği anlaşılsın.Efkan Bey “Hazine adına” çalıştığına bu kadar emin ise çekinecek bir nedeni yok demektir zaten değil mi?

Devamını Oku

Hani “yaratılanı Yaradan’dan ötürü” sevmek?

26 Kasım 2008

Recep Tayyip Erdoğan her ne kadar “başbakan” ise de “parti başkanı” kimliğiyle konuşmayı çok seviyor. İnsan çok sevince gözlerinin kararması kolay olur, gözler kararınca ciddi çelişkiler ortaya çıkar ve durum aynen bu...Biliyorsunuz Erdoğan “Seçimde 2. parti olursak istifa ederim” dedi. 22 Temmuz seçimlerini kazandığında ise “Ben herkesin başbakanıyım, biz herkesin iktidarıyız, her kesimi kucaklayacağız” demişti. Gerçi partisiyle bağlantılı imar, ihale ve bağış yolsuzluklarına, devlet bankalarının yandaş isimlere gazete alınması için dev kredilerle boşaltılmasına (Halkbank ve Vakıfbank’tan alınan kredilerle krizde batma tehlikesiyle karşılaşan yüzlerce firmanın kurtulabileceği açıklanıyor) bakınca “bazı kişi ve kesimleri” çok daha fazla kucakladıkları görüldü ama o yine de böyle söylemişti.Daha sonra “Biz yaratılanı Yaradan’dan ötürü severiz” sözünü de defalarca tekrarladı biliyorsunuz. Hâlâ her fırsatta tekrarlar. Peki “herkesin başbakanı” olduğunu ve her vatandaşı “Yaradan’dan ötürü sevdiğini” iddia eden bir başbakanın o herkesin, her vatandaşın iradesine de saygı göstermesini ve “diğer partilerin adaylarını tercih edenleri de Yaradan’dan ötürü sevmeye devam etmesini” beklemez misiniz?Beklersiniz ama çok beklersiniz. Teoriyle pratik birbirine uymuyor, eylemle söylem birbirini tutmuyor...Herkesi kucaklayan Başbakan, bizim çocukken kızdığımız arkadaşlara yaptığımız gibi parmaklarını üst üste indiriyor ve “boz, boz, boz” yapıyor. Diyor ki “Benim partimi belediye seçimlerinde de birinci yapmazsanız küserim ve giderim.” Lütfen küsmeyin, oyunu başkasına verenleri de (ki yeterli sebepleri var) hiç değilse Yaradan’dan ötürü sevmeye çalışın.REST ÇEKMEKTE HAKLI!Aslında ne kadar yolsuzluk tavan yapsa da “iktidarın belediye başkanları ile belediye meclis üyeleri” kendi aralarında bile birbirini yolsuzlukla suçlasa da, Şaban Dişli İstanbul Belediyesi ve Silivri Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleştirdiği 1 milyon dolarlık rüşvet skandalından sonra istifa etmek zorunda kalsa da, Deniz Feneri bağış skandalı suçluları bugüne kadar korunup himaye edilse de AKP’nin yine belediye seçimlerinden başarıyla çıkması zor olmayacaktır.Tabii ki daha iyi, daha güvenilir adayların hangi partiden olursa olsun başarı kazandığı da görülecektir ama genelde il ve ilçelerin çoğu “iktidar partisinin adayını seçmedikleri takdirde” seçmeleri durumunda alacakları maddi desteği alamayacaklarını, örneğin Ankara Belediyesi’nin biriken ve bir türlü ödenmeyen “doğalgaz borcu için sıkıştırılmayıp kaynaklarını seçim propagandası için kullanabilmesi” gibi imkanların sağlanmayacağını iyi biliyorlar.Bunlar bir tarafta dururken diğer partiler ağzıyla kuş tutsa kazanmaları çok zor değil midir?Onun için Tayyip Erdoğan rest çekmekte (olağanca çelişkilerine rağmen) haklı, sonucu tahmin ediyor çünkü!*****Star hatasını kabul etti Biliyorsunuz birkaç gün önce Star gazetesinin benim, Bekir Coşkun’un ve Fikret Bila’nın yazılarımızdan (CHP ve çarşaf konusuyla ilgili) alıntı yaparak üstüne “Baykal’ın yakın çevresi de tepki gösterdi” şeklinde bir haber yaptığını yazdım.Aynı yazıda bizim CHP ile ancak “laik rejimin korunmasına duyarlılık ve yolsuzluklara, haksızlıklara karşı çıkma” açısından ortak görüşe sahip olabileceğimizi, hiçbirimizin ne Baykal ne de bir başka liderin “yakın çevresi” olamayacağımızı, bir hata söz konusu olduğunda ayırım yapmadan hepsini eleştirdiğimizi de yazmış ve Star gazetesinin böyle bir yorumu ne hakla yaptığını sormuştum.Star 25 Kasım Salı günü benim bu yazımı Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu’nun yazısının altında geniş bir yer vererek yayımladı. Her ne kadar yapılanın meslek etiği açısından yanlış olduğunu, bir hata yapıldığını yazmasalar da cevap hakkı vermelerini de “hatanın kabulü” olarak görüyor ve teşekkür ediyorum.(Not: Bu arada, program yaptığım STAR TV ile Star gazetesinin bir ilgileri olmadığını da bir kez daha tekrarlamak isterim.)

Devamını Oku

Çekin elinizi kadınların üzerinden

26 Kasım 2008

Komedi filmine gerek yok” dedirtecek gelişmeler yaşanmakta yine... Deniz Baykal’ın çarşaflı yeni üyelerle çektirdiği fotoğraflardan, “İzmir’de de türbanlı yeni üyelerimiz var” gösterilerinden sonra Tayyip Erdoğan da “Bize de başı açık kadınlar geliyor” şovu yaptı.Başı açık-kapalı kadınlar yerel seçim öncesi rekabette partilerin karaborsasında... İki büyük partinin ikisi de kadınlar üzerinden yürütüyor reklamı, sonuçta kadınlar ne belediye başkanlığı ne milletvekilliğinde adam yerine konurlar ve hatta seçilenlere bile “tombaladan çıktı, sussun” benzeri hakaretler yapılır ama olsun. Köprüyü geçene kadar iyi oluyor işte... Kadınlar baş tacı (!)...İstanbul İl Başkanı olduğu dönemde Tayyip Bey’le yaptığım bir röportajı hatırladım şimdi, ona aynen şu soruyu sormuştum:‘Adil düzen dediğiniz düzen gelirse kadınlar çalışabilecek mi?’...“Kadınlar bizim başımızın tacı, hiç onları çalıştırır mıyız” cevabını vermişti, “Biz çalışacağız, onlar oturacak.” Zaman değişti, onlar değiştiklerini iddia ettiler ama nedense hiçbirinin eşleri çalışmıyor hâlâ...Meclis’teki partileri toplasan hepsi birlikte yüzde 10’un altında kadın milletvekili var TBMM’de hâlâ... Medeni Kanun Mal Rejimi bir türlü değiştirilip tüm kadın nüfusun hakkı korunmuyor hâlâ... Küçük kızlara ve kadınlara tecavüzde, cinayette bile ağır suçlu erkekler korunuyor hâlâ...Ama olsun parti reklamında örtülü-örtüsüz kadınların baş tacı edilmesi yeter, onlar da “Neden bizim en doğal, en hayati haklarımız için kılınızı kıpırdatmıyor, üç cümle söylemiyorsunuz” diyeceklerine memnun mesut gülüyorlar, ağızlar kulaklarda...Dön baba dönelim, başladığımız noktaya gelelim.Deniz Baykal hâlâ çarşaflı üye açılımında ne kadar haklı olduğunu, gelen eleştirilerin ise ne kadar haksız olduğunu anlatmakta... Anlatamadığı bir tek şey var üye olarak aldığı çarşaflı ve türbanlı kadınların, CHP’nin de savunduğu laik rejim gereği parti yönetimine giremeyecekleri, milletvekili veya örneğin kadın kolları başkanı olamayacakları... Artık iyice anlaşıldı ki: tepkilerin “toplumdaki örtülü kadınları yok farzetmek”ten değil, “türban-çarşaf ile siyasi reklam yapmayı CHP’nin de kullanmış olduğu”ndan çıktığını, bunun da “Aman ayırımcılık yapmayalım, kimseyi dışlamayalım, CHP böyle tanınmasın” derken asıl ayrımcılığa, son yıllarda dozu iyice arttırılan “Müslüman kadın türbanlı, çarşaflı olur” ayrımcılığına hizmet ettiğini şu anda görmek istemiyor.Diyelim ki her kesimi kucakladığını göstermek ve AKP’nin bugüne kadar yaptığı siyasi etiğe sığmaz “Biz dindar partiyiz, onlar değil” propagandasını yalanlamak adına siyaseten buna gerek duymuştur, kaldı ki AKP’nin başı açık kadınlarla yaptığı benzer gösteri belki de “din istismarı partiler tarafından paylaşılırsa etkisini yitirir” görüşünü doğru çıkarmaktadır.BAYKAL TESETTÜRLÜ SAYIMINDA!Ama iki gün önce gelen mektuplardan birini kendisine duyurmak isterim, şöyle diyor:“Bu aslında Müslüman kadının zaferidir. Sen beni istemiyorsun ama ben olmadan iktidar olamazsın ikazıdır. CHP başörtü ve çarşafı kabul etmek zorunda kalmıştır.”Verdiği mesajın bu olduğunu da iyi düşünmesi gerekiyor. Acaba tek çözüm “aynı yoldan yürümek” miydi, topluma bu “kadın kıyafeti ve din üzerinden bölmenin, istismarın yanlışlığı” anlatılamaz mıydı?Deniz Baykal “Bizim çarşaf ve kravat makbul sizinki değil” söylemi yanında, bugüne kadar sürdürülen “kadınların yüzde 60’ı tesettürlü” reklamını da yüzde 70’e çıkarmaktan çekinmemiş. Demek ki kendi sayımına göre “yüzde 60” eksik kalıyor!Sonuç şudur ki bazı sosyologların ve sosyolog kesilen siyasetçilerin papağan gibi tekrarlayıp durdukları “Dışlanan toplumsal kesimler AKP’de kendini buldu, onu iktidar yaptı. Diğer partiler onları ciddiye almıyordu” teranesi artık CHP tarafından da benimsenmiştir. Bunun lâmı cimi, kıvırtması yok.Dürüst, doğru, akılcı politikalarla yükselmenin “imkansızlığı” kabullenilmiştir.İyi de bu “dışlanan kesimler” acaba Refah Partisi’nin yüzde 21.3, ANAP’ın 19.6, DYP’nin 19.1, DSP’nin 16.6 oy aldığı 95 seçiminde, DSP’nin birinci, MHP’nin ikinci olduğu 97 seçiminde oy kullanmamışlardı da hepsi 2002’yi, 2007’yi mi beklediler? O yıllarda onları dışlayan kimdi?Bence her iki parti de “kadınlar ve din” üzerinden siyasetle takiyye yapmaktalar.Kadınları umursamadıkları halde onları kullanıyorlar, olay budur!

Devamını Oku

Demokratik tövbe yok, sadece istismar var

24 Kasım 2008

TBMM eski Başkanı Bülent Arınç “Deniz Baykal’ın çarşaflı kadınlara rozet takması”nı değerlendirmiş ve “Bu bir tabunun yıkılmasıdır” demiş.Hepsi bu kadar değil bugüne kadar vatandaşların kıyafetlerinden dolayı ayırımcılığa uğradığı ile başlayarak ve Cemil Çiçek’in sözünü alarak bunun “demokratik tövbe” anlamına geldiğini, “bu noktadan geri adım atılamayacağını” da söyledikten sonra Manisa’da eğitim tugayında türbanlı kadınlara yapılan ayırımcılığı hatırlatmış.40 yaş altındaki asker yakınlarının başı örtülüyse törene alınmadıklarını, 40 yaş üstüne ise izin verildiğini...Şimdi tabii tugay meselesi dışında söyledikleri tamamen “durumdan yararlanma” anlamı taşıyor. Çünkü CHP veya laik rejim gereği “devlet alanlarında dinî kıyafet ve ibadet” yasağının korunması gerektiğini düşünen diğer partiler “dinî inancım veya gelenekler gereği örtünüyorum” diyen kadınlara karşılar, bunları dışlıyorlar diye bir durum söz konusu değil. Hiçbir zaman olmadı.Bu ülkede her zaman insanlar “okul, üniversite, devlet daireleri ve orduya ait mekanlar dışında” her yerde hangi kıyafeti istiyorlarsa onunla dolaştılar.Hatta kıyafet devrimine aykırı olduğu halde cüppe ve sarıklarıyla dolaşanlara bile karışılmıyor. Bursa’dan bazı kadın okurlardan gelen mektuplarda “cüppeli, sarıklı, şalvarlı ve eli asâlı” grupların yollarda genç kız ve kadınları durdurarak onlara “din ve örtünme” dersleri verdikleri, başı açık kadınları aralarına sıkıştırarak “ölüm var hanıım” diye bağırdıkları, tepki gösterenlere erkek-kadın dinlemeden ellerindeki asâlarla vurdukları anlatılıyor.AYIRIMCILIK HANGİSİ?Kısacası bırakın türbanlıyı, cüppeli-asâlılar bile “son derece” özgürler... Hatta başkalarının özgürlüğünü zedeleyecek, onlara saldıracak kadar özgürler.“Vatandaşlara kıyafetlerinden dolayı bir ayırımcılık” söz konusuyla bu ancak AKP’nin kıyafete, türbana bakarak yaptığı “dindar kadın-dindar olmayan kadın” ayırımı olabilir.Onun için, her ne kadar bugüne kadar “dinin, inancın siyasi olarak istismar edilmesine” karşı çıkan bir partinin lideri olarak Baykal’ın “çarşaflı açılımı” haklı eleştirilerle karşılaştıysa da bunun “demokratik tövbe” ile alâkası yoktur.Çünkü CHP zaten “laik-demokratik rejime ve kurallarına saygılı” her parti veya kişi gibi insanların kıyafetine her alanda değil “bu kıyafetlerin ve devamında ibadetlerin sadece kamusal alanda kullanımına, böylece devletin tüm dinlerden bağımsızlığının, din işlerinden ayrılığının bozulmasına” karşı çıkmıştır.Yani genel bakışla ortada bir tutarsızlık veya değişiklik yoktur ama tepkiler “siyasi bir partinin dinî kıyafetli üye reklamı yapmasına” gelmiştir.Manisa’daki eğitim tugayında görülen “40 yaş altı-40 yaş üstü” ayırımını veya “türbanlı asker yakınlarının içeri alınmaması”nı o günden beri yazmak istiyordum. TSK’nın kuralları biliniyor ama oğlunun veya yakınının bir törenine gelen örtülü kadınların içeri alınmaması ya da “başını açmasının istenmesi” de demokratik bir ülkede göze, kulağa, mantığa çok yanlış geliyor. Bu iznin verilmesi ve “dinî kıyafet yasağı”nın sadece “okul, üniversite öğrencileri ve devlet memurları” için geçerli olması gerekiyor.İşte bu yapılmadığında din ticareti-siyaseti yapanlara “başörtülü anneler dışlanıyor” deme hakkı doğuyor.Laikliği zedeleyen adımlar, şeriata geçen her ülkede “kadının türbanı, tesettürü” ile başlatıldı ve yürüdü, sonunda aynı kadınlar dinci diktatörlerin tutsağı oldu ama yine de...Sınırların dikkatle, asker annelerini de mağdur etmeden çizilmesi çok önemli...Bülent Arınç yanlışlarını sürdürmeye devam edebilir ama TSK yapamaz. Yapmamalıdır!

Devamını Oku

Vaay... Baykal’ın “yakın çevresi”ne bak!

24 Kasım 2008

Geçen haftanın en büyük esprisi bence 19 Kasım Çarşamba günü STAR gazetesinin benim “Baykal ve çarşaflı üyeler”le ilgili yorumumu birinci sayfasından Bekir Coşkun’la yan yana “Baykal’ın yakın çevresi”nden yazar yorumları olarak vermesiydi... İç sayfasına Fikret Bila’yı da eklemiş ki her üçümüzün de CHP ile olsa olsa “laik rejimin korunmasına duyarlılık” noktasında bir ortaklığımız olabilir.Bunun yanında “yolsuzluklara, haksızlıklara karşı çıkma” açısından ortak görüşe sahip olabiliriz. Ama diğer tarafta her üçümüz de AKP, CHP ya da bir başka partinin doğru uygulamalarını destekleyip yanlışlarını eleştirecek kadar mesleğine ve etik değerlere saygılı, görevinin anlamını iyi bilen, tarafsız yazarlarız.“Tarafsız” derken elbette “laik demokratik rejimin dibini oyacak, toplumu oy uğruna din, ırk üzerinden acımasızca bölecek” siyasi eylemlere taraf olmayan bir tarafsızlık bu...Açıp arşivlere baktığınızda bir yanlış, bir hata söz konusu ise bunu AKP de yapsa, CHP de yapsa aynı şekilde eleştirdiğimiz açıkça görülür. “İktidara yakın” gazete ve gazeteciler bunu asla yapamaz ama biz yaparız.Yani kısacası, son olarak 3 yıl önce TV programıma katıldığı gün gördüğüm ve konuştuğum Baykal’ın “yakın çevresi” ki burası çok önemli haberde dikkat çekmesi açısından aynen böyle tırnak içinde verilmiş, bizim gibiyse vay haline... Yandı gülüm keten helva!Seçimde oyunu CHP’ye vermediğini açıklayan, köşesinde defalarca Baykal’ı istifaya çağıran, yanlış yaptığında bunu daha ilk gün herkesten önce yazan Ruhat Mengi, Baykal’ın yakın çevresinde! Bu “tırnak içi” iddiaya en çok Baykal’ın kendisi şaşırmış sinirlenmiştir aslına bakarsanız...Peki haberi yapan gazete bunu bilmez mi? Hem de çok iyi bilir ama tarafsızlığına inanılan, güvenilir gazetecileri belli bir partinin veya liderin “yakın çevresi” yaptığınızda bu güvenilirliğin zedeleneceğini de aynı derecede iyi bilir. Ve tabii bu da “birilerini” fazlasıyla memnun eder. Şimdi ben bu gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaali’ye soruyorumNeye dayanarak ve hangi hakla gazeteniz bu yazarları Baykal’ın yakın çevresi olarak (tırnak içinde “yakın çevre”) anons etmiştir? Baykal’ı ve partisini eleştirmediğimizi kastediyorlarsa bunu da kanıtlamalarını istiyorum...Kanıtlayamadıkları takdirde yaptıkları sadece meslektaşlarına karşı değil, mesleğe karşı ciddi bir ayıptır, bunu iyi bilsinler!(Not: Gazetelerinde bana ‘gerçeklerde işine yarar bir şey bulamadığı için’ saygısız yalanlarla saldıran, yazdıkları yalanlara muhtemelen yazarken kendilerinin bile güldüğü silahşörlerini kullanmadan dürüstçe cevap vermeleri bekleniyor. Cevap varsa tabii!)

Devamını Oku