Daha 22 Temmuz 2007 seçimlerinin üzerindeki gölge kalkmış değil. Kalkması bir yana “Artık nasıl olsa geçti, geri dönmek mümkün değil” düşüncesiyle üzerinde bile durulmuyor.Oysa ortada 22 Temmuz öncesi kaybolmuş, bu “şüpheli kayıp” dikkatleri çekmiş, medyada tartışılmış, YSK Başkanı Aydın’a sorulmuş (o da “bir sorun olmadığı” şeklinde cevap vermiş) ve bu seçimden tam bir yıl sonra ortaya “6 milyon” olarak çıkmış 5 milyon seçmen vardı.Bir partiyi rahatlıkla “birinci parti” haline getirebilecek böyle bir sayım hatasıyla seçime gidilemezdi ama YSK Başkanı’nın sözüyle, inadıyla gidildi.Bunun yanında Türkiye’de ilk kez uygulanan, oyların bilgisayarla toplanması sistemiyle (SEÇSİS) 22 Temmuz seçiminin ilk bir saatinde Türkiye genelinde toplanan oyların yüzde 25’inin AKP’ye aktarıldığı, böylece diğer partiler seçime sıfır oyla başlarken AKP’nin yüzde 25 oyla başladığı, bundan sonra oyların normal dağılıma bırakıldığı ama bu farkın kapatılmasının mümkün olmadığı iddiası seçim sonrası ortaya çıktı ve tartışıldı.Hiçbir sandıkta, diğer partilerin en güçlü olduğu ilçelerde, illerde bile AKP oylarının yüzde 25’in altına düşmediği, bunun mümkün olamayacağı anlatıldı ama umursayan olmadı.İki akademisyenden gelen yeni bir mektupta: “Peki bu yüzde 25’e tekabül eden yaklaşık 7-8 milyon oy nereden ortaya çıkmıştı? Nüfus kütükleriyle seçmen kütükleri arasındaki 7 milyon farktan mı yani muhalefet oylarının bir kısmının yok edilmesinden mi?Yoksa diğer partilerin oylarının seçimin ilk saatinde sıfırlanıp AKP’ye aktarılması ve AKP’nin yüzde 25 farkla başlamasından mı?” soruları var.YSK’NIN GÖREVİDİR!Hilenin ortaya çıkmasının tek yolu ise YSK’nın “sandık dokümanları ile elektronik dokümanları” imzalarla birlikte web sitesine koyması imiş. Veya AYM’nin önünde tüm imzaları kontrol edilmiş “sandık seçmen kâğıtlarındaki” seçmen sayısının ve sandık seçim sonuçlarının YSK elektronik kayıtlarıyla tek tek karşılaştırılması...YSK ise bunu yapacağına web sitesine sadece sandık sonuçlarını elektronik doküman halinde koymuş.Türkiye’yi 4 yıl idare edecek meclisi ortaya çıkaran bir seçimin sonuçları şaibeli olmamalı... YSK şimdi bile bunu yapabilir.Ama burası Türkiye, şaibe maibe dinleyen yok. Dinlemedikleri gibi gelecek yerel seçimde en baba hilelere yol açabilecek şekilde ortaya çıkan yeni 6 milyon seçmen, çok sayıda il ve ilçede ölülerin, bebeklerin seçmen yazılmış olması, bir adrese 360 seçmen, bir daireye (var olmayan) 4 ailenin yazılmış olması da YSK’nın hiç garibine gitmiyor.AH ÜÇ MAYMUN NEREDESİNİZ?Çok garip bir şekilde hükümetin de “Olmaz böyle şey, tüm sandıkların güvenli olduğu kanıtlanmadan seçime gidilmez” dediğini duymuyoruz.Üstüne üstlük YSK aniden bugüne kadar her seçimde kullanılan mükerrer oyu önleyecek “parmak boyası” na da gerek olmadığını, kaldırdığını açıklıyor.Yani, ilk kez yargı denetiminin dışında açıklanan seçmen listeleri ile ilk kez parmak boyasız olarak ve ilk kez havadan inen ekstra 6 milyon seçmenle bir seçim yapılması ve halkın da bunu görmezden gelmesi isteniyor. Aslında şu milletin yerinde “3 maymun” u oynayan bir topluluk olsa işler çok kolay olacak ama...Yargı neden susuyor, TÜİK ve YSK kimin güdümünde belli değil. Ne olursa olsun hileye alabildiğine açık ortamda ve ayrıca yine bilgisayarlı toplama sistemi ile bir seçim daha yapılamaz.İzin verilmemelidir!*****ÖZAKMAN EKRANDA AÇIKLAMALI “Şu Çılgın Türkler” isimli olağanüstü kitabın yazarı Turgut Özakman “Mustafa filmini beğendiğim yolunda bir izlenim yaratıldı” diyerek bu konudaki görüşlerini Cumhuriyet gazetesi için yazdı. Daha sonra anlattıkları VATAN’da da yer aldı.Turgut Özakman Mustafa filminde yanlışlar, çarpıtma ve sulandırma olduğunu, bunun “belgesel değil bir Can Dündar filmi” olduğunu söylüyor, Dündar’ın kendisini yazılarında “filmi beğenmiş gibi yansıtmasından” duyduğu rahatsızlığı, filmi onunla birlikte izlerken bazı noktaların dikkatinden kaçtığını ama sonradan bunları farkettiğini anlatıyor.“Can Dündar’a olan güveninin solup gittiğini” belirtiyor, daha da doğrusu ona fena halde kızıyor.Dün Turgut Özakman’la telefonda konuştum ve onu Mustafa filmini bu kez benimle tartışması için davet ettim. Can Dündar’la birlikte katıldıkları 32. Gün çekimlerinin de Ankara’da yapıldığını, programı Ankara’da çekersek katılabileceğini söyledi. “Her Açıdan” için maalesef zor bu... Hele de bayram tatilinin son gününde.Oysa bence gazetede anlattığı “Gözünden kaçan yanlışları ve diğer olayları” Türkiye’ye televizyondan anlatması gerekirdi. Özellikle de “Her Açıdan” da. Zira Mustafa filmindeki tüm hataları ve yanlış yorumları “Gösterime girer girmez” tek tek ve ilk yazan kişi bendim. Örneğin Can Dündar’ın daha sonra Genç Bakış’ta “Bu yorumu iyi niyetle filme koydum ama şimdi koymasam daha iyi olurdu diye düşünüyorum” dediği “Kaymak Hoca’dan intikam” yorumunu da ben yazmış, Dündar’ın bu sözü üzerine ise “Sadece bu itiraf bile Mustafa’nın belgesel olmadığını gösterir. Bu bir Can Dündar filmidir” demiştim.Şimdi bu noktaya gelindi ama 32. Gün’deki tartışmada ben ve diğer eleştirenler onun “Bu filmde fazla bir hata yok. Neden bu kadar eleştirdiler anlamıyorum” sözleri ve Can Dündar’ın alaycı konuşmaları ile haksız duruma düşürülmüştük. O programdan sonra da “Özakman da konuşmazsa kim konuşacak onu etkilemişler” diye yazmıştım, belki bana kızacak ama bunu da hatırlatmak zorundayım.Özakman orada “Dündar’ın kendisine hatalı kısımları düzelteceğine dair söz verdiğini” de söylemişti. Şimdi bu sözün tutulmadığını belirtiyor. Zaten olamazdı, gösterime girmiş bir filmi geri çekip düzeltemezlerdi. Ama sonuçta senaryosunu yazan, filmi yapan kişinin bile “yanlış yorumlarını” itiraf ettiği bir filmin en azından okullarda gösterilmeden önce düzeltilmesi şarttır.Can Dündar da haklılığını ispat etmeye çalışacağına hatalarını kabul etmelidir. Kimse kusursuz olmak zorunda değil ama konu Atatürk ise en azından dürüstlük kusursuz olmalı!
Toplum yıllardır din-türban tartışmalarıyla, polemikleriyle meşgul edilirken diğer tarafta trilyonlar götürüldü, devlet bankaları yandaşlara kredi için boşaltıldı, yolsuzlukların arkası kesilmedi.Alman yargısı Deniz Feneri bağış yolsuzluğunun Türkiye ayağında dönen dolapları, asıl suçluları “gerekçeli kararı”nda da açıkladı, gerçi suçlular bu arada “gereğinden fazla zaman” kazandılar, işleri yoluna koydular ama bakalım neler olacak?Bakalım din, inanç duygularını istismar ederek toplanan bağışları bile huzurla yiyen, gazeteler, TV’ler kuranlara bunun hesabı Almanya’da olduğu gibi sorulacak, iktidarla bağlantıları araştırılacak mı?Bakalım “başrol oyuncusu” olduğu belirlenen RTÜK Başkanı Zahid Akman hâlâ “iktidar gazetelerinin köşe yazarlarının bile tepki gösterdiği şekilde” inatla yerinde tutulacak ve korunacak mı?Bakalım, bakalım diyoruz ama hâlâ Almanya’dan şu dosya gelemedi.Yürüyerek mi getiriyorlar acaba?ERDOĞAN KLASİĞİ??Şimdi de seçim yatırımı olarak yine “yoksullara yardım ve dayanışma” adı altında bedava kömür ve “sudan ucuz ev” faaliyetine başladı iktidar... “Bir Erdoğan klâsiği” diye çıkıyor haberler...Kamu bütçesini, Türkiye Kömür İşletmeleri kaynağını kullanarak 2 milyon aileye 2 milyon tona yakın miktar kömür dağıtılacak.Oysa Kömür İşletmeleri gırtlağına kadar borç içinde, bir kurumu batırmak pahasına seçim yatırımı olur mu?Sosyal devlet anlayışı içinde yoksullara devlet yardımı yapılabilir ama kamu bütçesine yani (yoksullar dahil) bütün topluma yüklenen zarar ve borçlarla hükümet propagandası yapılır mı?Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Botaş’a olan 1 milyar dolara yakın borcunu almayarak nasıl ki Botaş’ı işlemez hale getirdiler ve kurum batmamak için yüksek faizle dış borç almak zorunda kaldı (o dış borçlar da bizim ve hatta torunlarımızın hesabına yazıldı) Kömür İşletmeleri’ne yapılanın da bundan hiç bir farkı yoktur.O arada “kömür çuvalı” için 15 trilyonluk ihaleyi de (gıda paketleri’nde olduğu gibi) yandaş firmalara paylaştırmak işin detayıdır tabii...Bir sosyal yardım işinde, hayır işinde bile devletin parasını kendi kurumlarına trilyonlarla aktarır, “geleceğine borç olarak yazılan” sözüm ona kömür yardımıyla ahalinin gözünü boyarsın.Onların bir cebinden alıp diğer cebine koyarak veya başka saf insanların geleceğine ipotek koyarak aldatırsın.Sen TIR’larla götürürken onlara da köşesinden çay kaşığıyla koklatırsın.“Olsun, hiç değilse bunlar bizi de düşünüyorlar” diyeceklerini, beş kuruş geliri olmayan ama en az 3 çocuğu olan (olmayanlara da “mutlaka yapması” tavsiye edilen) çaresiz ailelerin ağzına bir parmak bal çalarak yolsuzlukları bile unutturabileceğini, toplumun kontrolsüz nüfus, işsizlik ve yoksullukla bir çuval kömüre, bir poşet erzağa muhtaç hale geldiğini iyi bilmektesindir çünkü...Hatta Bayram’da dua alman bile mümkündür bu şekilde...Yokluk içinde olan “verilen yardımın çocuklarına borç yazıldığını” düşünür mü? Hayır, o gün hayatını kurtarabilmek, çoluğunun çocuğunun doymasını ve donmamasını sağlamak önemlidir onlar için...Artık olup biteni yazmak bile midemi bulandırıyor biliyor musunuz? Bin türlü yalan ve şovla nasıl da kolay aldatılabiliyor insanlar!*****Günahlar!“Hindistan’da Mahatma Gandi’nin mezarını ziyaret eden Erdoğan’a ülkesinin bağımsızlığı için ömrünü veren bu büyük insanın yazdığı 7 ölümcül sosyal günah listesini armağan etmişler. Gandi’nin 7 ölümcül günah listesi şöyle:İlkesiz siyasetEmeksiz zenginlikVicdansız hazNiteliksiz bilgiAhlâksız ticaretİnsaniyetsiz bilimÖzverisiz ibadetNe kadar güzel değil mi?Bence bunu Başbakanlık binasına ve Meclis salonunun tepesine asmak lâzım... Bütün hükümetlerin ve milletvekillerinin okuması, ezberlemesi gerekir. Hatta kapalı mekanda sigara içenlere verilen ceza gibi ezberlemeyene para cezası kesilse daha da iyi!
Sadece ülkesinin değil dünyanın en saygın bilim adamlarından biri olan, sayısız araştırma, kitap ve makalenin sahibi (Türkiye hakkında da) İngiliz-Amerikalı tarihçi Bernard Lewis 1993 yılında Le Monde gazetesine çok önemli bir açıklama yapmıştı.Demecinde “1915 yılında Osmanlı’nın yaptığı Ermeni tehcirinin ve bu sırada meydana gelen olayların ve ölümlerin bir soykırım olmadığını, savaşın bir yan ürünü olduğunu, ilgili tüm arşivlerde yaptığı araştırmalardan bu sonuca vardığını” söylüyordu.Bunun üzerine Paris’te bir mahkeme Lewis’in açıklamasını “Ermeni soykırımının inkârı” olarak kabul etti ve ünlü tarihçiyi 1 Frank para cezasına çarptırdı.Ama bu “ifade özgürlüğü”ne, “demokrasi”ye aykırı büyük haksızlık bile dürüst bilim adamlığından, gerçekleri anlatmaktan vazgeçiremedi Princeton Üniversitesi Profesörü’nü... Türk değildi ama Türkiye’ye “bundan sonraki kuşaklar boyunca ‘20. yüzyılın ilk soykırımcı ülkesi’ etiketinin yapıştırılmasına”, tarih kitaplarına bu yanlış bilginin alınmasına ve arkadan “tazminat ve toprak isteği” nin gelme ihtimaline karşı sessiz kalmıyordu.Buna karşılık Türkiye’nin isimleri belli bir grup akademisyen ve gazetecisi Ermeni lobisi ile soykırım kürsülerinin ABD ve Avrupa üniversitelerinde düzenlediği konferanslara katılıyor, onların “Türkiye ile masaya oturup belgeleri incelemeyi asla kabul etmemesini” bile sorgulamadan, kendi ülkelerinin arşivini bile incelemeye gerek görmeden “Türk resmi tezi, inkârcı Türkiye” suçlamalarına katılarak onlara destek veriyorlardı. Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu “gelin belgeleri birlikte inceleyerek tartışalım” çağrısı yapıyor, Ermeni tarihçiler gelmiyor ama bu grup hâlâ papağan gibi “Türkiye tartışmadı, bu konu tabu” iddiasını tekrarlayıp duruyordu.Bunlardan birkaçı “ABD’ye gidene kadar tehcir ve 1915 olayları hakkında hiçbir bilgisinin olmadığını, orada Ermenilerle karşılaşınca birden bilgileniverdiklerini ve Türkiye’nin ne kadar suçlu olduğunu gördüklerini” ABD’nin ünlü gazetelerine (her nasılsa ve her kim sağlamışsa) verdikleri röportajlarda anlatıyordu.Biri, Minnesota Üniversitesi’nde yaptığı konuşmaya “Ben tarihçi değilim, bu konulardan anlamam” diye başlayıp “Türkiye kesin Ermeni soykırımı yapmıştır” diye bitirebilmişti. Bir başkası “gerçekleri ABD’deki yaşlı Ermeni teyzelerin anılarını dinleyince öğrenmiş” ve anında olayları tüm detaylarıyla kapıvermişti.BUDALALIK!Demek İngiliz, Alman, Rus, Türk arşivlerini karşılıklı olarak incelemek, Osmanlı Devleti’nde çoğu refah içinde yaşayan Ermeniler’in -Kaçaznuni’nin meclis konuşmasında kendi ağzıyla itiraf ettiği gibi- Batılı ülkelerin vaatlerine kanarak çıkardığı isyanları, düşman ordularıyla Osmanlı’ya karşı savaşmalarını, kadın çocuk demeden köy köy insanları yakıp katletmelerini, Osmanlı’nın “tehcirde suç işledi” diye idam ettiği Türkleri, İngilizler’in Malta’ya götürüp sorguladığı ve bıraktığı 143 kişiyi filan okumaya gerek yoktu.Bu Bernard Lewis’ler, Andrew Mango’lar, Justin Mc Carthy’ler, Stanford Shaw’lar (bunların bazılarına utanmadan “Türkiye hesabına çalışıyor” bile dediler) ve Türk tarihçileri yıllarca birkaç ülkede tarihi araştırarak zaman kaybetmiş, budalalık yapmışlardı. Bizim akademisyen ve yazarlara sorsalar onlar “okumadan tarih öğrenme metodunu” anlatıverirdi.Son günlerde nineleri, dedeleri, amcaları, teyzeleri Ermeni çeteleri tarafından camilere doldurulup yakılan, öldürülen ya da olayları gören dedelerinden dinleyenlerden mektup yağıyor.Acaba ABD’de Ermenileri dinleyerek kendi ülkelerinin tarihini tek taraflı hatmeden bu beyler ve hanımlar şöyle bir doğuya uzanıp o insanları, mağdur Türklerin kurduğu dernekleri dinlemeyi hiç düşündüler mi? Sanmıyorum. Düşünseler tarafsız konuşabilirlerdi. En azından “vicdanı olanlar” rahatsız olurdu.Bir okurumuz “Bir anda aydın kelimesi ne kadar da değersiz hal alabiliyor değil mi” diye sormuş. Benzer tepkiler çok...Bu tarih bilmeyen ve rakamlara bakarak hesap yapmayanların “özür kampanyası” başlar başlamaz hemen “Özür dileyenler için özür diliyoruz” diye bir karşı kampanya başlatmak galiba zorunlu olacak. Bir düşünelim bunu! *** Engelli, engelsiz... Başbakan Erdoğan Dünya Engelliler Günü’nde konuştuğu engelli çocuklara “Büyüyünce gelin bizimle çalışın. Biz burada olacağız” dedi. Bu kadar hükümet gelip geçiyor onlar “çocuklar büyüyene kadar kalacaklarına” çok eminler.Geleceği bu kadar okumak özel bir yetenek işi olmalı, başka ne olabilir ki?Engelli çocukların büyümesini bekleyeceklerine neden büyümüş ve işsiz engellileri, sokaklardaki milyonlarca engelsiz genci “beraber çalışmaya” çağırmıyorlar sorusu da var tabii! *** İYİ BAYRAMLAR Sevgili okurlarım, annemin ağır hastalığıyla ilgili olarak bana verdiğiniz inanılmaz destek için hepinize sonsuz teşekkürler ediyor, mübarek Kurban Bayramı’nızı en iyi dileklerimle kutluyorum.
Ben demiyorum, dün “seçmen kütüklerinde birden ortaya çıkıveren esrarengiz (!) seçmenler”le ilgili yazıma milletten gelen cevaplar söylüyor. Bazıları şöyle:“Dünyada ölülerin seçimde dirildiği bir başka ülke yok. Bunu da başardık, ne mutlu bize!” - “Seçimi topluca protesto edelim, ya dürüst seçim ya da tüm sistem güvenli hale getirilene kadar ertelensin. Bir seçimde daha hataya susulamaz.” - “YSK Başkanı taraf mı tutuyor, neden sormuyorsunuz?” - “Seçmen kütüklerindeki hataları dehşetle izliyoruz. İktidardan hiç ses çıkmaması çok anlamlı. 6 milyon seçmen artışına da hiç değinmiyorlar.” - “Ben de dün muhtarlıkta listelere baktım. Yıllar önce ölen kardeşimin de ismi yazılıydı...” - “Biz de bu olaylardan duyduk. Muhtarlık suç işlemiyor mu?” Bunlar halktan gelen tepkilerin sadece birkaç tanesi... İllerden, ilçelerden, mahallelerden medyaya gelen toplu tepkilerin de arkası kesilmiyor. Bir de tabii dün yazdığım “Listede dairemde Yozgatlı 4 aile oturuyor gibi yazılmıştı” diyen okurumuzun şikayeti gibi kontrol, güvenlik sıfır. Bakın 25 bin seçmeni bulunan Batıkent Kent Koop. Mahallesi Muhtarı Şükran Ayaz ne demiş (gazete haberi): “Yanlış kayıtlar nedeniyle nüfus müdürlüğünde kuyruklar oluşuyor. Kayıtta kişinin beyanı dikkate alınır. Kişi evine 10 kişi de yazdırabilir.” Son iki cümle hayati önem taşıyor. Bir ülkenin geleceği açısından hayati... Çünkü 22 Temmuz seçimlerinde “5 milyon kayıp seçmen” veya ilk kez kullanılan elektronik oy toplama sistemi “SEÇSİS” ile hile iddialarının doğru olma ihtimali ya da “yanlış bir sonuç” ihtimali mevcutsa bu nasıl ki Türkiye’nin 4 yılını ilgilendiriyor, belediye seçimleri de bir sonraki genel seçimleri fazlasıyla etkileyebilmesi nedeniyle ülkeyi hayati derecede ilgilendirecektir. Kentlerde sadece imar değişiklikleri ve ihalelerle kazanılan rantlar seçimleri finanse etmekte, reklam vs. de o kadar büyük rol oynuyor ki, belediyeleri kazanmayı “ülkeye hizmet” açısından düşünen filân yok artık. (Zaten hiç oldu mu -Türkiye’de- bilmem... Bugün ayyuka çıkmış halde!)Parmak boyası neden kaldırıldı?Şimdi memlekette “seçmen kütüklerinde büyük hatalar var, ölüler diriliyor, dairelere 4-5 aile yazılıyor” diye, “6 milyon kayıp seçmen bir anda nereden bulundu” diye kıyamet koparken, muhtarlar “Kişi beyanı dikkate alınıyor, isteyen evine 10 kişi yazdırabilir” diye fahiş bir yanlışı dile getirirken, YSK Başkanı CHP’nin “seçmen kütükleri bir süre daha askıda kalsın” teklifine (neden yalnız CHP, diğer partiler nerede) olumsuz cevap verebiliyor.Bu kadar keyfî bir durum mudur bu, milletin YSK’dan şüphe etmesi boşuna mıdır? Bir de olan biten saçmalık yetmiyormuş gibi YSK çok ilginç şekilde bu seçimde -mükerrer oy kullanılmasını önleyen- parmak boyasına da gerek görmediğini açıkladı ve boyayı kaldırdı.Tüy dikilmiş vaziyette yani... Nedense AKP hiç şikayetçi değil, hiç sesi çıkmıyor. Bir bildiği mi var acaba?*****Burhan Kuzu’nun söyledikleri doğru mu? TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı, AKP İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu (ki bunları bir programda tartışmasını çok isterdim ama gelmiyor, artık TV’de Erdoğan’dan başka AKP’li yok gibi... Varsa da kendi kanallarında veya sıkı sorularla karşılaşmayacakları programlarda tek tük) Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen Anayasa değişikliklerini gündeme getirmiş. “Sonra bu metin tartışmaya açılacaktı, olmadı... Değişmez maddelerin zerresine dokunmadık. Aynen 1982 Anayasasında neyse öyleydi... Kararı hayret ve ibretle karşıladım... Değişmez maddeler hepimizin ortak değerleridir ama değişebilir olanları nasıl değiştireceğiz? AYM kendine öyle geniş yetki aldı ki Meclis’in üzerine çıktı” ifadelerinin de yer aldığı çok önemli bir konuşma.Önemli çünkü bu tür cümleler halkın (ve dahi “aydın”ların) yanlış bilgilenmesine sebep olabiliyor. Sonra da bir teranedir gidiyor.“Anayasa Mahkemesi yetkisini Meclis’in üstüne çıkardı. Kendi yetki alanını genişletti, Yasama’ya müdahale etti.” Oysa Anayasa hukukçularının bu konudaki açıklamalarını hem gazetede, hem de TV’de daha önce verdik.Anayasa Mahkemesi’nin asıl görevi zaten Anayasa’yı, özellikle de “değiştirilemez, teklif dahi edilemez” denilen ilk üç maddeyi parlamentoya karşı korumak. Dikkat edin bize karşı değil elbette, Meclis’e yani Yasama’ya karşı korumak.Dünyada anayasa mahkemelerinin kuruluş nedeni “sırtını demokratik bir meclise dayamış görünen yönetimlerin parlamento desteğiyle baskıcı bir yönetim şekline geçebilmesi, geçmiş olması”... Bunun yapılamaması için kurulmuş.Burhan Kuzu “tartışmaya açılacaktı” diyor ama taslak önce ABD’ye götürülüp orada “birilerine” açıldı, Türkiye’ye ise hiç açılamadı. Açmadılar... İçinden sadece türban düzenlemesi çekildi ve daha gündeme gelir gelmez “sadece üniversite değil, devletin her alanında, okul ve devlet dairelerinde de serbest olacağı” iktidarın üyeleri tarafından dile getirildi. Değişikliğin tartışma safhası yapıldı, parlamentoda onaylandı, Cumhurbaşkanı imzaladı ve AYM iptal etti. Yani “tartışılmadığı” doğru değil, tartışılmayan bir şey varsa o da hükümetin hatası...“Aynen 82 Anayasası gibi” olsaydı zaten değişiklik yapmamış olacaklardı, oysa aynen öyle değildi. Yapılan değişikliğin “değiştirilemez” denen maddeleri “dolaylı yoldan değiştirme” anlamına geleceğini, bunun da AYM’nin “şekil açısından denetleme” görevine gireceğini Mahkeme açıkladı. Kısacası, yapılan değişiklik “değişebilir” maddeyi değiştirmek değildi.82 Anayasa’sı Sayın Kuzu’nun dediği gibi bugüne kadar 13 kez değil, 16 kez değiştirildi ve AYM bunların hiçbirini iptal etmedi.O zaman düşünmek gerekmez mi acaba neden bunu? Acaba devletin niteliklerini değiştirebilecek bir değişiklik mi istendi? Yeni bir anayasa yapmaya eşdeğer bir şey mi?Bence gerçekleri doğru doğru dosdoğru açıklamak büyük önem taşıyor, ne dersiniz?Bugün Her Açıdan’da hem bu konuları, hem de “türbanlı asker aileleri ile öğrenci velilerine kamusal alan yasağı haksızlık mı” konusunu konuşacağız.
Perşembe günü VATAN’da bizim “aydın”ların soykırım özürü kampanyası haberinin altında Fransa ile ilgili çok önemli bir haber vardı: Fransız Senatosu “Ermeni soykırım iddiasının reddedilmesini suç sayan” yasa tartışmasının Senato’ya getirilmesini reddetmiş ve “tarih tarihçilere bırakılsın” demişti. Demek ki neymiş Fransa bugüne kadar izlediği “Ermeni diasporasına inanma” çizgisinin hatalı olduğunu anlamış. Öte yanda aralarında: Bernard Lewis, Stanford Shaw, Norman Stone, Andrew Mango, Justin Mc Carthy, Guenter Lewy gibi isimlerin bulunduğu dünyanın en saygın tarihçileri İngiliz, Alman, Rus ve Türk arşivlerinde yaptıkları yıllar süren çalışmalardan sonra “Osmanlı’nın 1915’te zorunlu olarak verdiği Ermeni tehciri kararı sırasındaki olaylara soykırım denemez. Türkiye’nin bunu kabul etmesi kendi tarihine ihanet olur” diyor.Türkiye’nin tam 153 saygın tarihçisi aynı görüşü açıklıyor. Ermeni komitelerinin başkanları kendi hatıratlarında “yaptıkları işkenceleri, cinayetleri” anlatıyor. Dedeleri Ermeniler tarafından yakılan, öldürülen Karslı, Erzurumlu, Vanlılardan mektup yağıyor.Birleşmiş Milletler araştırmasına göre tehcir sonrasında hayatta kalan Ermeni sayısı 1 milyon 200 bin olarak açıklanmış. Ermeni diasporası desteğiyle hazırlanan Mavi Kitap’ta bile bu rakam 1 milyon 150 bin... Yabancı kaynaklara göre (tehcir öncesi) Osmanlı’daki Ermeni sayısı 1 milyon 600 bin (bazılarında 1 milyon 300)... Yani soykırım filan olmadığı ve hatta katledilen Türk sayısının Ermenilerden fazla olduğu tabak gibi ortada.Ama bizim “aydın”lar 1915’te soykırım olduğunu kabul ederek özür dileme kampanyası başlatıyorlar. Bu durumda Türkiye’nin de belki “bunu yapanların tarih bilgisi” için bir özür kampanyası başlatması doğru olur. “Gerçek aydın”ları tenzih ederim ama aydınlık üniversite bitirmekle, doktora yapmak veya ders vermekle olmuyor. Bir grup gazeteci ve akademisyenin liste başlarına “aydınlar” etiketi koyarak yanlış bilgilerle ortaya çıkması ya da her konuda kendi devletinin çıkarlarına ters düşmesiyle, yalnızca kendilerini aydın saymasıyla da olmuyor.Bir de Ermenistan’ın aydınlarına seslensinler bakalım, özür dilemek için 3 kişi bulabilecekler mi? Ermenistan ziyaretlerinde karşılaştıkları saygısızlığın boyutunu henüz unutmamışlardır sanırım!*****Aman Allah’ım evimde başka seçmenler var! Dün beni İstanbul’dan arayan Artvinli 70 yaşında bir kadın okuyucum “2 gündür perişan oldum, bacaklarımda damar tıkanıklığı var, ne çektim ne çektim” diyerek, yaşadığı çok enteresan olayı anlattı. Öyle enteresan ki hem YSK’nın CHP’den gelen başvuruya rağmen “seçim listelerinin askıda kalma süresini uzatmama” ısrarını son derece anlamsız ve geçersiz kılıyor, hem de 6 milyon seçmenin 1 yıl içinde nasıl önce buharlaşıp sonra ortaya çıkıverdiğini açıklıyor.Bu hanım Maltepe’de “Yaşamkent” isimli kalabalık bir sitede oturuyormuş. Seçmen kütüğünde ismine bakmak üzere muhtara gidiyor. Bir de bakıyor ki oturduğu dairede “tam 4 Yozgatlı aile” gözükmekte... Uğraşıp derdini anlatması ve düzeltmeyi yaptırması tam 2 gününü alıyor. Bu arada stresten tansiyonu yükselip biraz da söylenince kalabalıktan biri şöyle sesleniyor ona: “Hanım siz çok konuşuyorsunuz, başınıza bir felaket gelir.” Buna rağmen “Gelmişim 70 yaşıma, susmayacağım, herkes duysun neler olup bittiğini... Muhtarlıkta benimle aynı şikayetten bekleyen yüzlerce kişi vardı” diyerek yaşadıklarını anlattı...Dün Can Ataklı köşesinde Kozyatağı 19 Mayıs Mahallesi muhtarlığında yine ismini kontrole giden birinin “oturduğum evde 4 kişilik başka bir aile oturuyor gözükmekteydi, benimle aynı şikayeti yapan 10 kişi daha vardı” dediğini anlatmıştı. Bir gazete haberinde “Bir seçmenin yıllar önce çocuk yaşta kaybettiği kızının seçmen olarak yazılmış olmasına duyduğu öfke” vardı.Perşembe günü Aydın’ın Kuşadası ilçesinde 22 Temmuz 2007’den bu yana seçmen sayısının (seçimden sonra 8 bin 391 seçmenin kaydını sildirmesine rağmen) 15 bin 466 artmasının yarattığı tartışmayı okuduk. Birçok başka ilde benzer gelişmeler söz konusu... Bu durum 22 Temmuz 2007 seçiminin ve 29 Mart 2009 seçiminin meşruiyetini ortadan kaldırır mı?Pazar günü Her Açıdan’da bu konuyu, tartışmalı bilgisayar destekli “SEÇSİS” oy toplama sistemini, ekonomik krizin tüm sektörleri ve “vatandaş Ayşe Teyze”yi nasıl etkilediğini, CHP’nin çarşaf açılımının hukuki ve felsefi boyutunu, partiye oy kazandırıp kazandırmadığını, Deniz Feneri ve diğer yolsuzluk olayları unutturuluyor mu konusunu konuşacağız.CHP Sözcüsü ve Genel Saymanı-İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek, Milliyet Gazetesi Yazarı Güngör Uras, Bilkent Üniv. Öğretim Üyesi-Felsefe Uzmanı Hilmi Yavuz, Yeditepe Üniv. Anayasa Hukuku Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ekrem Ali Akartürk ve Tekstil İş Sendikaları Başkanı Rıdvan Budak’ın katılacağı programda son günlerin en önemli tüm olayları tartışılacak.7 Aralık Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da ... Seçim yaklaşıyor, ekonomik kriz bunaltıyor, bu önemli tartışmayı Bayram telaşında sakın unutmayın!
Dün yepyeni bir haberle irkildik biliyorsunuz bazı gazeteci ve akademisyenlerin öncülüğünde internette “özür dileme kampanyası” başlatılıyormuş. Daha önce bazı Amerikan üniversiteleri -çoğu Ermeniler veya destekçileri tarafından yönetilen- soykırım masalarının öncülük ettiği ve Halil Berktay, Fatma Müge Göçek, Elif Şafak, Murat Belge, Taner Akçam gibi isimlerin yardımcı olduğu “kampanya tarzı” faaliyetleri biliyorduk. Bunlar bireysel veya daha ufak çapta grup çalışmalarıydı (üniversitelerde konferanslar, yabancı gazetelerde makaleler vs), demek ki şimdi işi büyütmeye, Ermeniler lehine etkisini arttırmaya karar verdiler. Yılbaşında “çok geniş bir kampanya” haline getirmeyi planlıyorlarmış...Tebrikler, tebrikler, kim bilir “yurt dışından” ne güzel yılbaşı hediyeleri, teşekkürler gelir hepsine... Kolay iş değil bu tabii, o nedenle bugüne kadar aynı desteği kendilerine verenleri Ermeni diasporası “cesur ve dürüst Türk aydınları da bizim tezimizi doğruluyor” diyerek az alkışlamamış, yabancı medya ve üniversitelerde az onore etmemiştir.Şimdi, bu açılacak kampanya için yine “Orhan Pamuk’un tarih bilgisiyle (!) bir açıklama” yapılmış. Bunu yapmalarının nedeni olarak “Neredeyse 100 senedir Türkiye’de bu konudan bahsedilmemiş ve unutturulmuş olması, objektif bir tarih anlatımı olmaması, Türkiye’de birçok insanın olayları ‘karşılıklı katliamlar’ zannetmesi ve hatta Ermeniler’in başına hiçbir şey gelmediğini düşünmesi” gösteriliyor. Çünkü “resmi tarih” böyle söylüyormuş.Araştırmalara göre Türk basınında “Ermeni iddiası ve onunla ilgili gelişmeler” konusunda en çok yazı yazan gazeteci olarak (bu araştırma basında yer almıştır) yukarda söylenenlerin tamamının yanlış olduğunu bildiriyorum, bu bir... İkincisi “Özür dileyen diler, dilemeyen dilemez” demişler ki bu söylenenin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün “Rumlarla Ermeniler Türkiye’de kalsa milli devlet olabilir miydik” sözüne gelen tepkiler üzerine “Ben söyledim, isterseniz beni asın” benzeri bir cevap vermesinden bir farkı yoktur. Sen söyledin ama söylediklerin koca Türkiye devletini zor duruma sokacak, aleyhine kullanılacak kadar büyük bir yanlış, öyle kolayca sıyrılmak var mı işin içinden?Ya katledilen yüzbinlerce Türk’e özür?Kendisi tarihçi olmayan ama sanki hem tarihi, hem de yerli ve yabancı arşivleri hatmetmiş kadar kesin ve emin şekilde açıklamalar yapan gruplar Türkiye’ye aynı şekilde büyük zarar verecektir ve imza atacak herkesin bu sorumluluğu bilerek kampanyaya katılması gerekir. Tabii hepsi birer Taner Akçam, Halil Berktay, Orhan Pamuk değillerse...Türkiye’de Ermeni tehciri unutturulmadı, özellikle son 10 yıldır yoğun şekilde tartışıldı, gerçekler tüm boyutlarıyla konuşuldu. Türk Tarih Kurumu aylarca Ermenistan’dan ve dünyanın her köşesinden Ermeni tarihçileri “masaya oturup belgeleri birlikte incelemeye” davet etti, tek bir tarihçi GELEMEDİ. Ne dediler: “Önce Türkiye soykırımı kabul etsin, öyle geliriz.” İşte bu imza kampanyası onların isteği yönünde Türkiye’ye yön vermekten başka bir şey değildir. “Ermeni iddiasını kabul” anlamına gelen kampanyayı başlatanlar acaba 1914 Mayıs’ından 1915 Mayıs’ına kadar Ermeni çetelerinin 1 yıl içinde 122 bin Türk-Müslüman’ı katletmesinin, tehcir öncesi ve sonrasında 550 bin’e yakın insanı (örneğin Van’da, Erzurum’da 100’er bin, Kars’ta 20 binden fazla) öldürmelerinin özrünü de Ermenistan’dan isteyecekler mi? Ermeni ve Ruslar’ın tehcirden önce 1914’te 1 milyonun üstünde Türk ve Müslüman’ı Kafkasya’dan Anadolu’ya sürgün etmelerinin, yolda 300-400 bin kişinin Ermeni çeteleri tarafından öldürülmesinin, bir kısmının da açlıktan ölmesinin özrünü isteyecek ve ALABİLECEKLER Mİ?Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni’nin “Taşnak Partisi’nin Yapacağı Bir Şey Yok” kitabındaki konuşmasını, itiraflarını okumuşlar mı? Yoksa bu yaptıkları da “hiç tartışılmadı” demelerine rağmen örneğin kendilerinin Bilgi Üniversitesi’nde yaptıkları ve “karşı görüşten kimseyi dinleyici olarak bile almadıkları” konferans gibi bir şey mi?Yarın devam edeceğiz.
Birçok televizyon kanalının “haberler”inden, programlarından telefon geliyor, katılıp konuşmamı istiyorlar, sevgili anneciğimin çok ağır hasta olması nedeniyle katılmam mümkün olmuyor. Zaten bir yanda her gün yazılar, bir yanda kendi programımın hazırlığı başka bir faaliyete zaman bırakmıyor (dışardan kolay görünür ama hiç de öyle değildir, bazen çalışmalar abartısız 24 saatimizi alır), bir de üstüne annemin durumu işi iyice zorlaştırıyor.Siz görünüşte bunu anlamasanız bile ben iki yıldır ve özellikle son bir aydır onun rahatsızlığına üzüntüm nedeniyle ruh gibi dolaşıyor, sanki bütün yaptıklarımı bir başkası yapıyormuş duygusuna kapılıyorum.Ne kadar zormuş insanın tüm hayatını birlikte geçirdiği, hemen hiç ayrılmadığı bir anneyi her an kaybedebileceğini bilmek... O zaman da -bir tehlike anında olduğu gibi- bütün yaşadıklarınız, birlikte anılarınız, çocukluğunuz ve sonrası hep gözlerinizin önünden bir film şeridi gibi akıyor... Her insan için aynı dakikaların er ya da geç yaşanacağını bilseniz de bunun bir faydası olmuyor, anacığınızı artık görmeyeceğinizi, sesini duymayacağınızı, başınızı omzuna yaslayıp anne kokusu ve güveni ile rahatlayamayacağınızı kabullenmek çok ama çok zor geliyor.O, “hayatımın şahidi” hiç bitmeyecek bir uykuya dalmış, yüzünde adeta bir nurla gözleri kapalı yatarken kulağına “Haydi kalk, bak sana çok ihtiyacım var” diye fısıldıyorum... Sanki duyacakmış, kalkıverecekmiş, beni yine kırmayacakmış gibi tekrarlayıp duruyorum. Dualar ediyorum başucunda... ‘Bir mucize olabilir’ duygusunu korumaya çalışarak...İşte böyle... Gel şimdi yazı yaz bu duygular arasında... Ama yazacaksın, hayat bu, ne yaşarsan yaşa “perde” dendiği anda sahnede yerini alacaksın. Tam bir “Cumhuriyet kadını ve öğretmeni” olan anacığım da kendi annesi aynı durumdayken, hatta onu kaybettiğinde hiçbir görevini aksatmadı. Ona lâyık olmalıyım.***Biraz önce NTV Haberler’den Deniz Baykal’ın “Çarşaflıyı alacağım kardeşim... Aşık Veysel’i üzen tek parti zihniyeti bugün uygulanamaz” şeklindeki konuşmalarıyla ilgili görüşüm soruldu. Ben de ‘Deniz Baykal’ın bu konuyu neden bir türlü kapatamadığı’ndan söz ettim. Kapatmıyor çünkü konu verimli...Bugüne kadar AKP için nasıl verimli olduğu ispatlandı, bundan sonra “verim” paylaşılacak. Ve dahi böylece AKP’nin bugüne kadar türbanlı kadınları simgeleştirdiği “dindarlık” yalnızca onun partisinin siyasi kozu olmayacak. “Türban+çarşaf= dindar kadın” denklemi beyinlere daha sıkı kazınacak. Kadınların giyimi üzerinden yapılan siyasi reklâma da birileri çıkıp (‘birileri’ dediğim yüzde 70 gibi bir oran) ne var canım bunda, bugüne kadar AKP din istismarı yapıyordu, biraz da CHP yapsın diyebilecek.İşin komik tarafı bu liderler hangi kafadan çıktığı bilinmez bir takım ilgisiz benzetmeleri de konuşmalarına sokuşturuveriyorlar, meselâ “Aşık Veysel’in kıyafeti nedeniyle Atatürk Bulvarı’nda yürüyememesi” gibi örnekleri...Bir alakası yok bunların Beyler ne “zenci” benzetmesi yutulur, ne Aşık Veysel. Ne “şalvarlı” istismarı yutulur, ne “türbanlı, çarşaflı”... Bugün herkes istediği yerde istediği kıyafetle dolaşıyor.Devletin “kamusal alanda dinî kıyafet yasağı” dışında... Konu dönüp dolaşıp oraya dayanıyor ki bunu değiştirmeye de AKP ve CHP başta hiçbir partinin güçü yetmiyor.Ama dikkat edin, konu bu noktaya geldiğinde ustaca döndürüveriyorlar. Hiçbiri gerçeği açıkça söylemiyor.Yuvarlak lâflarla, suçlamalar veya duygu sömürüsü benzetmelerle zevahir “anlık olarak” kurtarılıyor. Sonrası Allah kerim.DİN POPÜLİZMİ!Evet, CHP’nin son yıllarda iktidar partisi ve medyası tarafından sürdürülen “Biz ve bize oy verenler dindar, CHP ve laikler değil” şeklindeki din sömürüsü karşısında bu yola sapmak zorunda kaldığı doğrudur. Ama bu neden bile onu ilkeler bazında haklı yapmaz, Türk siyasetine eklediği zararı azaltmaz.Madem ki aynı ağızla konuşacak, aynı yolu izleyecekti bugüne kadar neden onları suçladı? Onların türbanlılarının “cumhuriyete ve laik rejime karşı”, kendisininkilerin “taraftar” olduğunu nereden biliyor? Bunu nasıl söyleyebiliyor?İki partinin yaptığı da “din popülizmi”dir, eleştirilen ise “kıyafetler” değil, “dinin siyasete alet edilmesi”dir. Her gün farklı bir açıklamayla, örnekle çıkmasınlar. Yutulmuyor!Hele türban-çarşaf hakkı savunanların kadın kotasına, Medeni Kanun Mal Rejimi’ne karşı çıkmaları, kadın-çocuk tecavüzcülerinin serbest bırakılmasına susmaları hiç yutulmuyor!Unutmadan söyleyeyim Baykal Penguen Dergisi’ne kapak olmuş. Çarşaflı bir kadın Baykal’ın yanında bankta oturuyor ve “partiyi de üstüme yapcan mı” diye soruyor. Olayı iyi özetlemişler bence!
Sorunun sonunda bir değil, çok sayıda soru işaretinin olması gerekir aslında çünkü dönen dolapların sayısı çok... Hangisine değineceğini şaşırıyor insan!2007 seçimlerinde “2002’den itibaren nüfus sayımı sonuçlarına göre 5 milyon artması yani 41 milyon 376 bin’den en az 46 milyona varması gereken seçmen sayısı 42 milyon 533 bin olarak verilmişti. Ki bu rakam 2004 yerel seçimindeki seçmen sayısının da 1 milyon altındaydı.” Durumun farkına varıldı, biz 22 Temmuz öncesinde Her Açıdan’da konuyu Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Muammer Aydın’a sorduk. Kamuoyu Araştırmacısı ve eski CHP Milletvekili Bülent Tanla bunun mümkün olamayacağını aynı programda Aydın’a açıkça anlattı ama alınan cevap ve YSK’nın özel konumu bu tartışmanın devamını engelliyordu:“YSK’nın seçmen sayımına göre çıkan rakam buydu ve YSK kararlarının yargıya götürülmesi veya denetlenmesi” mümkün değildi.İşin ilginç tarafı 22 Temmuz seçimlerinde “5 milyon artması” gerektiğini söylediğimiz ama bunun yerine 1 milyon eksilen seçmenler birdenbire geçtiğimiz hafta YSK’nın bir açıklamasıyla 6 milyon olarak ortaya çıkıverdiler. Bu da 22 Temmuz öncesi sorulan soruların, yapılan tartışmanın milimine kadar doğru ve haklı olduğunu gösteriyordu.Ve bu kez YSK seçmen sayısını TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) verilerine dayanarak çıkarmıştı. Aslına bakarsanız “tek bir oy”un bile fark yaratacağı seçimlerde 5 milyon seçmenin önce buharlaşıp bir yıl sonra “YSK’yı yüzde yüz suçlu kılacak şekilde” ortaya çıkıvermesi herhangi bir başka ülkede en büyük siyasi skandaldır ve o seçimleri anında “geçersiz” kılar. Türkiye’de ise her büyük skandal gibi üstü kapatılabilir.Bu nedenle 30 Kasım Pazar günü yine Her Açıdan’da “5 milyon seçmen 22 Temmuz’da nasıl buharlaştı” konusunu tekrar tartıştık.Yunanistan’ın seçmen sayısı kadarBülent Tanla 2002 yılından başlayarak en son verilen rakamlara kadar seçmen sayılarını tekrar karşılaştırdı. 2007 seçiminde kaybolup 1 yıl sonra ortaya çıkan seçmen artışının neredeyse Yunanistan’ın tüm seçmen sayısına eşit olacak kadar büyük bir rakam olduğunu, bu rakamların YSK ve TÜİK’i “güvenilmez” yaptığını anlattı.Siyasi partilerin bu konuyu AİHM’ye götürme hakkı olduğunu söyledi.Dün de Hürriyet gazetesi aynı konuda bir haber yaptı, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal 22 Temmuz seçimlerinin şaibeli olduğunu, bu konunun anayasa bakımından incelenmesi gerektiğini söyledi.Şaibeli olan sadece “6 milyon seçmen” konusu da değil, bilgisayarlarla toplanan oylarda diğer partilerden “oy kaydırılması”nı sağlayan “SECSİS” adında bir sistemin kullanıldığı, aynı sistemin bundan sonraki seçimlerde de kullanılacağı gündemde... Yunanistan’da kullanımı engellenen bu sisteme Türkiye’de neden izin veriliyor konusunun aydınlatılması lazım.Siyasi partilerin her konuyu ve seçimlerde aldıkları oyu dakika dakika takip etmesi de (2002’de de, 22 Temmuz’da da hiçbiri yapmadılar) lazım.Öte yanda ekonomik kriz etkisini yoğun şekilde sürdürürken Başbakan’ın “krizin inişe geçtiği” açıklamasına kimse anlam veremiyor ama emin kaynaklardan gelen bilgiye göre hükümet “seçime kadar ekonomik krizin etkisini azaltacak, gerçek krizi seçim sonrasına erteleyecek” bir kaynak bulduğu için bu kadar güvenle konuşulmakta...Eh her şeyin yutturulduğu ve zamanında kimsenin olayları araştırmadığı bir ülkede olacağı budur. Seçim sonrası alırız ağzımızın payını, anlarız Hanya’yı Konya’yı. Hele bekleyelim bakalım. *** Cerrah’ın sivil polis uyarısı İstanbul Avcılar’da polis yeleği giyen beş saldırganın ellerinde silah ve coplarla bir müzikholü (veya pavyon) basıp bir konsomatrisi saçlarından sürükleyerek kaçırması ve kadının “3 kişinin 6 saat tecavüzüne uğradığını” söylemesi Türkiye’nin ne hale geldiğini açıkça anlatan örneklerden yalnızca biri...Ahlaksızlığın yanında “yasadan, adaletten korkmazlık” nasıl had safhadadır bundan iyi örnek olamaz. Korkmuyorlar çünkü “konsomatrise tecavüz” hakimler tarafından bile nasıl taraflı bakılacağını biliyorlar. Bu ülkede kadın ve hatta çocuk tecavüzcülerinin, katillerinin yakalansalar bile serbest bırakılacağını, yaşlı bir çocuk tecavüzcüsünün kesin kanıtlara rağmen hâlâ serbest olduğunu biliyorlar.Genç kız ve çocuklara tecavüzü alışkanlık haline getirmiş “motosikletli sapığın” da serbest bırakılması için “olanları hatırlamıyorum” kılıfı hazırladığını duydular, yakında onun da bırakılacağını tahmin ediyorlar.İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah “Her üzerinde polis yeleği olan polis değildir, sivil polisim diyene kimliğini sorun” demiş. İyi de bu durumda kimlik sorulan kişi polis olsa da olmasa da soranların dayak yediğini bildiren çok sayıda şikayet geliyor. Kimlik sormak zor iş, onun için biz Emniyet’e soralım. İstanbul’un göbeğinde bir kadın, araçlara kadar saçından sürüklenerek nasıl kaçırılabiliyor? Suçlular nasıl bulunamıyor? Haydi görenler şikayet etmedi, işyerindeki görevliler neden 6 saat susmuşlar, araştırıldı mı?Acaba bu vahşet millet toptan tırlatana kadar mı sürecek merak ediyorum.