“Son kale” aslında medyadır!

22 Kasım 2008

Çok kişi “cumhurbaşkanlığı”nı rejimin korunması, rejim aleyhindeki girişimlerin engellenmesi açısından “son kale” olarak görür. Ve gördü de... Çünkü Meclis’in, hele hele eğer çoğunluk elindeyse bir partinin, hükümetin çıkardığı yasaların, yaptığı yasa değişikliklerinin, kararnamelerin onaylanması, rektörlerin seçimi gibi en önemli kararlar buradan çıkar.Ama sonuçta en azından (bu dönemde de gördüğümüz gibi) cumhurbaşkanı tarafından onaylanan yasa değişikliği veya yasaların denetlenmesi Anayasa Mahkemesi tarafından -hâlâ, tüm engelleme çabalarına rağmen- sağlanabilmektedir. Oysa medyası tamamen “bir hükümet” tarafından kontrol altına alınmış toplum, kendisini yanlış fikir ve uygulamalardan koruyacak, gerçekleri ona duyuracak en önemli kurumunu, kalkanını kaybetmiş demektir ve artık bunun ne denetimi mümkündür ne de yerine geçebilecek bir başka kurum vardır.Onun için Türkiye’nin de son kalesi medyadır. Şimdi işte zaten yüzde 50’den fazla iktidar medyası haline gelmiş bir medyanın tümünü kontrol altına almak için bu kez “reyting ölçümleri”ne el atmış bulunuyorlar. Kanal ve programların reytinglerini “30 ülkede reyting ölçümü yapan özerk bir kuruluş”tan alarak RTÜK’e, hem de Başkanı Zahid Akman olan bir RTÜK’e verme hazırlıkları yapılıyor.Elinde bu kadar büyük bir medya kesimi bulunan iktidar için ne kolay bir operasyon olur bu düşünebiliyor musunuz?Önce onlar “reyting ölçümleri yanlış, AGB yapmasın RTÜK yapsın” diye yolu açarlar (ki açıyorlar), arkadan karar çıkıverir.Sonra ölçüm aletleri AKP medyasını ve yine din istismarı yapan kanalları izleyen evlere takılır ve olay bitmiştir.BÜYÜK TEHLİKEBitmiştir çünkü bir kanalın veya programın başarısı reklam alma şansına, o da tamamen bu ölçümlere bağlıdır. Yani bu durumda “iktidarın RTÜK’ü” sizi isterse vezir eder, isterse rezil... İstediği program ve kanalı zirveye çıkarır, istediğini “ilk 100”e bile sokmaz. O kadar basit.RTÜK’ün -bir numaralı Deniz Feneri faili olmasına rağmen- hâlâ yerinde oturan başkanı Zahid Akman “AGB ölçümlerinden rahatsız olduğunu” söylüyormuş. Çok enteresan doğrusu, kendisinin “Almanya’da bugüne kadar görülen en büyük bağış yolsuzluğu” olarak belirlenen bir yolsuzluğun başındaki suçlulardan biri olarak gösterilmesi onu hiç rahatsız etmiyor ama tamamen ticari bir konu olan ve üstelik uluslararası ölçüm yapan bir şirketin verdiği reytingler çok rahatsız ediyor.Televizyon yayıncıları, Reklamverenler Derneği, Reklamcılar Derneği ortak açıklama yaparak “Devletin reytinglere müdahalesi ticarete politik baskı anlamına gelir” demişler ki bu gerçeğin ta kendisidir.Medyayı tümüyle iktidar kontrolüne alacak böyle bir girişime herkesin ve tabii genelde AKP’yi destekleyen liberal gazeteci ve akademisyenlerin (gerçek liberalleri tenzih ederim ama “liberal” olmanın şartı da böyle belirlendi Türkiye’de) karşı çıkması gerekiyor.Bu meselenin sadece “medya eliyle toplumu daha fazla muhafazakarlaştırmak” olduğunu düşünmek yeterli değildir, bu plan gerçekleştiği takdirde “istenmeyen kanal ve programlar”a gücünü kaybettirmek ve onlardan kurtulmak son derece kolaylaşacaktır.Sivil toplum kuruluşları, üniversiteleri, yargısı, medyası büyük ölçüde susturulmuş, halihazırda en büyük yolsuzluk davalarına bakılamayan, en büyük siyasi hataları gizlenen, iktidarının “rejimle kavgası” hiç bitmeyen bir ülkede bunun sonucunu tahmin bile edemezsiniz.“Son kale”yi kaybetmenin tehlikesi zannettiğinizden çok daha büyük, “söylemedi” demeyin! *** “Sabah” Atilla Kart’ın peşinde!Bir süredir “Sabah-ATV’nin satışındaki yolsuzlukları” dile getiren CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’ın “Bu gruptan bir ekibin Konya’ya giderek kendisi ve ailesi hakkında bilgi topladığı, bunun da halk adına denetim görevini yapan milletvekilini tehdit, gözdağı ve karalama yoluyla sindirmeyi amaçlayan bir çalışma olduğu” açıklaması dünkü gündemin önemli haberlerinden biriydi. Atilla Kart Sabah-ATV’ye ortak olan Katar Şeyhi’nin sermayesinin gizlenmesinden, Vakıfbank-Halkbank kredisindeki yolsuzluğa kadar çok önemli bilgi ve belgelerden söz ediyor.Bugün öğlen saat 12.30’daki Her Açıdan’da Atilla Kart “kendisini araştırmaya neden gerek gördüklerini” bu satışın detaylarıyla anlatacak. Aynı zamanda Deniz Feneri ve diğer yolsuzluklarla “CHP’nin çarşaf açılımı”nı da tartışacağız, merak edenlere duyurmuş olayım.

Devamını Oku

Başbakan “istismar” endişesinde!

22 Kasım 2008

Acaba olayda “rahatsız eden, yanlış olan” noktayı anlamıyorlar mı yoksa anlamaz görünmek işlerine mi geliyor belli değil...Baykal bir yandan, bugüne kadar AKP’nin her yaptığına gözü kapalı destek vermiş yazarlar öte yandan, çaresizliği paylaşan veya bunun demokratlık olduğunu sananlar beri yandan koro halinde haykırıyorlar:“Çok iyi oldu, çok iyi oldu çarşaflıları almakla bu oyun bozuldu, partiye katılmak isteyen tesettürlü kadınlara ‘başını aç da gel’ denmezdi...” Baykal’ın başka aydınlatıcı (!) açıklamaları da var, örneğin “Kılık kıyafet insanın kafasında siyasi simge değilse bize ters düşmez” diyor. Daha komik bir laf olabilir mi, nasıl ayırabiliyorsunuz bunu?Elbette tesettürlü insanlara “başını aç da gel” demezsiniz ama bunun “bir açılım olmadığını” söylerken aynı anda ülkenin gündemini değiştirip ‘insanların belini büken’ ekonomik krizi ve işsizliği bile unutturacak bir “din üzerinden siyasi reklam”la da ortaya çıkmazsınız.Dünkü yazıma gelen yorumlara bakarken “Adanalı Sabri”den gelen yoruma takıldı gözüm... Bana: “Siz kimden oy almayı düşünüyorsunuz peki? O olmaz, bu olmaz diye... Türkiye Etiler-Mecidiyeköy arasından ibaret değil Sayın Mengi” demiş.Adana’nın Emelcik köyünden çıkıp 25 yıl parlamenterlik yapmış ve dindar bir insan olmasına rağmen tek bir kez bile din istismarı yapmadan, inancını ibadetini göstermeden girdiği her seçimden galibiyetle çıkmış bir siyasetçinin kızı olarak ona “Adanalı cevabı” vermeyi görev biliyorum. Her ne kadar karşısında AKP gibi “Ben dindarım, o dinsiz” diyecek kadar ileri giden, din üzerinden halkı bölmekte ve oy çalmakta sınır tanımayan bir parti varsa da muhalefet partilerinin hele de CHP’nin aynı yola sapması şart değildir.Eğer Baykal kavgayla, itişmeyle, polemik yarışıyla kaybettiği zamanı il il, ilçe ilçe dolaşarak insanlara gerçekleri anlatmak için harcasaydı bu tartışmayı Türkiye’ye yaşatmadan, partisini yıpratmadan da başarılı olabilirdi. Hatta önce Adana’dan başlaması ona milletin din-inanç sömürüsüne mi, yoksa ülkenin ciddi sorunlarının çözümüne mi prim vereceğini açıkça gösterirdi. Ama tabii bunun için çok çalışmak gerekiyor. Diğeri ise kolay bir “açılım”... Kolay bir “değişim”!!Konu asla “türbanlı, çarşaflıya tepki” değil, konu ana muhalefet partisinin de AKP’nin değişim (!) taktiğini uygulama çaresizliğine düşmesidir.Başbakan Erdoğan bu olay için: “Güzel gelişmeler ama benim korkum istismar olmasın” diyor. Bunu diyor çünkü istismar 1001 iken 1500 oldu şimdi... Artık paylaşılan bir din sömürüsü var ortada ve bu da gelecek günlerde, yıllarda Türk siyasetinde “dini konuları, giyimleri malzeme yaparak oy koparma” alışkanlığının bitmeyeceğini gösteriyor. Tabii bu arada durumdan vazife çıkararak: “Çarşaflı-türbanlı kadınları partisine çağıran Baykal yarın onların isteklerini gerçekleştirmeyi de düşünecektir. Türkiye’nin dindar, muhafazakar insanıyla barışmak bütün partiler için şarttır” diyenler var. Ve bunu yaparken “Aman aman fanatiklere, yeminli türban düşmanlarına kulaklarını tıkasın” demeyi de hiç unutmuyor, din istismarına karşı çıkanları “türban düşmanı” yalanıyla susturmaya devam ediyorlar.“Yarın onların isteklerini gerçekleştirmek”le kastettikleri ise elbette “kamusal alanda türban (ve bu kez) çarşaf” meselesi...Yani benim “Haydi ‘kamusal alanda çarşaf’a geldi sıra, başlayın tartışmaya” sözüm aynen gerçekleşiyor... Ayynısından kaynımda da var, ayynı!*****Buyrun gerçekleri duymaya! Yine bir kaos ortamı, yine kavram kargaşası... Ülkenin çözüm bekleyen çok ciddi sorunları varken dönüp dolaşıp türbanı da geçerek çarşaf tartışmasına kilitlendik kaldık. Bu tartışmaya “daha az ciddi” gözüyle bakmak da mümkün değil çünkü her zaman her olayda olduğu gibi gerçekler saptırılıyor ve Türkiye’de siyaset anlayışının değiştiği gözlerden kaçırılıyor.Acaba bundan sonra kadınların türbanı, çarşafı, seçmenlerin veya partilerin dini, inancı işe karıştırılmadan siyaset artık mümkün olamayacak mı? CHP’nin “çarşaflı üyeler” politikasında doğrular ve yanlışlar nedir? Bu politika beraberinde hangi tehlikeleri getirebilir? CHP’ye bin zorlukla üye olan gençler bu olayı nasıl yorumluyor? Baykal’a gelen eleştirilerin asıl nedeni neydi?Bu soruların cevapları ile ekonomik kriz konusunda toplumdan gizlenen gerçekleri Pazar günü Her Açıdan’da :CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, HYP Genel Başkanı-ilahiyatçı yazar Yaşar Nuri Öztürk, Tekstil İşçileri Sendikası Bşk. ve eski DİSK Bşk. Rıdvan Budak ile gazeteci-yazar Nazlı Ilıcak’ın katılacağı tartışmada duyacaksınız.Kredi kartları ve tüketici kredilerini ödeyemeyen kitlelerin, kriz nedeniyle ortaya çıkan yeni işsizler ordusunun ve kapanan firmaların nelere yol açacağını da dinleyeceğiniz program 23 Kasım Pazar günü öğlen 12.30’da STAR’da .Çanak soruları ve cevapları değil, gerçekleri duyacağınız Her Açıdan’ı kaçırmayın derim.

Devamını Oku

“Laik yobaz” suçlaması, kolay yöntem!

20 Kasım 2008

Biliyorsunuz VATAN gazetesi “CHP’ye çarşaflı üye alınması” konusunda bir internet anketi yaptı.Partinin “çarşaflı üye açılımını” doğru bulanların oranı yüzde 60’a yakın çıkarken onaylamayanların oranı yüzde 40’ta kaldı. “CHP’ye türbanlı üye kabul edilsin mi” sorusuna gelen cevaplar da aynı yönde...Tabii her zaman olduğu gibi yanlış bir zeminde sürdürülüyor tartışma, zemin yanlış olduğu gibi “Baykal’ın tutumunu eleştirmek” de Cem Yılmaz’ın oyununda “Aynı hastalıktan kaynımda da var... Ayynı” dediği gibi ayynı AKP’yi eleştirmeye benzedi...“CHP doğru yaptı, elbette bu toplumda türbanlı da varsa, çarşaflı da varsa onları da alacak. Bakmayın siz laik yobazlara” gibi tepkilerle karşılaşmak pek mümkün.Her konudaki demokratlığımız (!) burada da kendini gösteriyor “Benden farklı mı düşünüyorsun, al sana!... Bu tokadı ye de bir daha doğrulama!” Bana işlemez tokat filan ve hatta okkalı bir “Kung Fu Fighting” bile çekebilirim karşılığında, onun için de bütün demokrat (!) tepkilere rağmen bu tartışmanın sürmesi gerektiğine inanıyorum.VATAN’ın yaptığı ankette çıkan sonuçlar doğaldır, çünkü elbette her partide başı açık da kapalı da ve hatta İran’ın-Suudi Arabistan’ın karaçarşafını uygun gören kadınlar bile olacaktır. Olmaması için sebep yok.Deniz Baykal’ın “Açılın da gelin” demesine de zaten gerek yok.Cumhuriyet mitinglerinde de türbanlı kadınlar vardı, onlarla da röportajlar yaptık, elbette örtünen, türban takan her kadın yanlışlara karşı da gözlerini örtecek ve iktidar partisinin tüm eylemlerini kayıtsız şartsız destekleyecek diye bir durum söz konusu olamaz.Onun için bu tartışma aslında CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’in “Annemin de, ablalarımın da başı kapalı ama 50 yıllık CHP’liler” sözüyle de son derece ilgisiz.Cevap: “Olabilirler, ne var bunda? Haber midir, nedir bu?” Ama işte bazı okurlarımızın dediği gibi asıl olay “Obama ‘değişim’den söz etti, Baykal üstüne alındı” durumudur. Bu da 8000 kişinin partiye katıldığı bir törende aralarında çarşaflı kadınların bulunduğu birkaç kişiye onun rozet takması, böylece de bu fotoğrafın gündeme girmesiyle kendini göstermiştir.Eh, tablo böyle olunca “Demek ki CHP’nin ‘değişimi ve açılımı’ da yepyeni projeler, ekonomik kriz önlem ve önerileri, dinin siyasete alet edilmesinin ve toplumun bu şekilde bölünmesinin zararlarını millete anlatmak değil AKP’ninkine benzer bir değişim olacakmış” diye düşünmek yanlış mıdır?Değildir, o zaman CHP de bundan sonra “dindar kadın”ı sadece “türbanlı ve çarşaflı” olarak tarif edenlere de, oy almak için “dindar kesim bizim partimizde” diye din istismarı yapanlara da karşı çıkamaz.Kısacası efendim, tepkilere ‘laik yobazlık’ deyip kenara çekilmek kolay bir kaçıştır, burada eleştiriler türbana, çarşafa, partiye türbanlı veya çarşaflıların girmesine değil onları kullanarak, 8000 kişiden sadece onlara rozet takarak dindar parti olduğunu ispatlamaya yapılmaktadır.Dinin, inancın tesettürle olduğuna artık herkes ikna olmalı demek ki...O zaman dediğim gibi gecikmeden hemen el birliğiyle başlasınlar “kamusal alanda çarşaf” tartışmasına, bundan da kaçış yok!

Devamını Oku

Kimse size “dışlayın” demiyor!

19 Kasım 2008

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal “rozet taktığı çarşaflı kadın üyelerle” ilgili tartışmadan çok memnunmuş. “Bu insanlar Türkiye’nin gerçeği, AKP’nin politikalarından, uygulamalarından rahatsızlar. Onlar ‘bu kimliğimizle bizi kabul edin, dışlamayın’ diyorlar. Siyaseti dine alet eden çarşaflılar gibi (herhalde ters söylemiş) herkesi kendilerine benzetmeye çalışmıyorlar. Başı açıkların kapanmasını istemiyorlar. Kızlarını çarşafa zorlamıyorlar. Cumhuriyet ilkeleriyle, Atatürk’le, laiklikle bir sorunları yok. Onlar bu haliyle kızlarını üniversitelerde okutmak istiyorlar” dediği bir konuşma yapmış.Bülent Ersoy’un Deniz Baykal’la ilgili bir şikâyeti susup susup yıllar sonra dile getirdiğinde ona söylediğimiz gibi bu kez de Baykal’a “bugüne kadar nerelerdeydiniz, yıllar sonra bu noktaya nasıl geldiniz” diye sormak mümkün ama “kadının tesettürünü dindarlık ölçüsü haline getirerek” ve vatandaşların dini duygularını kullanarak oy toplayan bir partinin kolay başarısı ve hatta “yolsuzluk, yoksulluk, işsizlik” gibi en ciddi sorunları bile bununla kolayca kapattığı, unutturduğu yıllar içinde ancak tam olarak anlaşıldı, onun için sormuyorum.Laikliği “dine karşı olmak, dini dışlamak” veya en çirkin iftirayla “dinsizlik” gibi gösterenlere bu konudaki gerçekleri, hatta “kamusal alanda dini kıyafet ve ibadet” kısıtlamasının nedenlerini topluma anlatmanın zorluğu karşısında bir tek “zenci” benzetmesi veya “Biz dindarız, onlar değil” gibi tek cümle aldatmaya yetiyor.Gerçeğin böyle olmadığını anlatmak için de işte sonunda Baykal’ın geldiği noktaya gelinebiliyor. Yani kısacası “çaresiz” kalınabiliyor.Buna karşılık birilerinin çıkıp “Aferin Baykal iyi yaptı, çarşaflılar AKP’nin tapulu seçmeni mi?” veya “CHP kılıK kıyafet nedeniyle kimseyi dışlamadığını böylece gösterdi. Bir oyunu bozdu, bak dinci medya nasıl sinirlendi” demesini de anlıyorum.Ama işte burada mesele ne çarşafın dışlanması, ne oyun bozma ne şu, ne bu... Fotoğraflarda “sadece çarşaflılar” ile memnun mesut gülümseyerek rozet takan Baykal var. Kimse dışlanmasın ama dine kadar türbanlıların gösterilerinde tek tük çarşaflı kadın öne çıktığında manşetlere haber olarak geçen bir İran, Suudi Arabistan giysisine de, devrim karşıtlığını simgeleyen bir kıyafete de Cumhuriyet’ten 85 yıl sonra geri dönülmesin.Zurnanın zırt dediği yer“Bu da Türk kadınının normal giyimidir” mesajı çıkmasın. Ve üstelik cumhuriyet devrimlerini yapan bir partinin lideri tarafından çıkmasın.Eğer karaçarşaflı kadınlar kalabalık bir “yeni üye” grubunun arasında görülse “tamam, onlar da olabilir” diyebilirsiniz ama üç günde bir sadece çarşaflılarla çıkan fotoğraflar ve buna Baykal’ın getirdiği açıklama farklı bir durumdur.“Her kesimi kucaklamak”la “israrla tek bir kesimi kucakladığını göstermek” farklıdır.Aynen bu konuyu dinci medyanın istismar etmesi ile benim tartışmam kadar farklı. Ben diyorum ki ’giyimi ne olursa olsun elbette her vatandaş CHP’ye de katılabilir ama bunun reklâmını yaptığınız anda (hem de arka arkaya, israrla) AKP ile aynı yanlışa ortak olmuş, kadının türbanı, çarşafı üzerinden siyaset yapmış olursunuz.’Hiç ortası yok farkında mısınız, bir yanda “imam nikâhı”nın, bir yanda “karaçarşaf”ın reklâmının yapılmasıyla uğraşıyoruz.Çarşaflıları bu kadar kucakladıklarına göre yakında (3-4 yıl önce yazdığım gibi) sıra “kamusal alanda çarşaf” tartışmasına gelecektir. Gelmelidir de...İnancı için türban takan kadınlarla inancı için çarşaf giyenler arasında fark yaratmaya hakları yok, hemen onları da alsınlar tartışmaya!

Devamını Oku

Tanka karşı tankla, topa karşı topla!

19 Kasım 2008

Dün yazdığım ‘Bu da Baykal’ın din istismarı’ başlıklı yazıma gelen çok sayıda yorum birbirinin tamamen zıddı iki tepkiyi ortaya koyuyordu.Birincisi Baykal’ı haklı bulanlar ki bunlar arasında:“Tanka karşı tankla, topa karşı topla savaşılır. Tayyip’e de kendi silahını kullanmak lazım, Baykal doğru yapmış.” “Ne yani, Baykal türbanlı tesettürlü kesimden oy istemeyecek mi, bence doğru yapıyor” benzeri görüş bildirenler...Ve hatta “Ne yapmasını bekliyordunuz Sayın Baykal’ın, tesettürlü kadınları ‘Burada ne işi var’ diye kovsa mıydı, gazetecilerden kaçıp evinde mi rozet taksaydı? Kişisel husumet tarafsızlığınızı yok etmemeli, bu size hiç yakışmıyor Ruhat Hanım” diyenler bile vardı.Her tür tepkiye varım ama işte bu son cümle de benim canımı fena yakar, çünkü hiçbir konuda kişisel husumetle, kin duygusuyla hareket etmem, zaten tatsızlıkları çabuk unuttuğum için bu duyguları “en hak edilen durumlarda bile” taşımam çok zordur. (Ve dahi ayrıca “bir parti başkanıyla bir gazeteci” arasında kişisel husumet neden olsun ki, bu kabul edilir bir durum mu?)Benim için varsa yoksa “temel ilkeler, doğrular ve yanlışlar, gerçekler ve yalanlar” geçerlidir, doğruya doğru, yanlışa yanlış derim, o kadar.“Gri”ler de yok mudur, vardır elbette olduğunda tartışılır.İkinci tepki ise “bir hatayla siliverenler”den geliyor. “Bizi de kaybetti” diyorlar Baykal için...Önce buradan başlayayım eğer bir lider hatasıyla “partinin oyları hemen geri çekilseydi” AKP’nin 22 Temmuz’da aldığı oyları asla alamaması gerekirdi. 2002-2007 arasında Erdoğan ve arkadaşlarının öyle çok yanlış söylemi ve eylemi görüldü, toplumda “aynı dinden olan vatandaşlar arasında bile” öyle ciddi kutuplaşmalar yaratıldı ve her konudaki bölünme, ayrışma öyle hızlı sürdürüldü ki bu anlayışla direkt baraj altı kalmaları beklenirdi.Ama öyle olmuyor, kendilerine sınırsız tolerans gösteriliyor, kredi veriliyor.Gelelim “türbanlı tesettürlü kesimden oy istemeyecek mi” benzeri sorulara... Elbette isteyecek, laik rejimin korunması gerektiğine inanan bir partinin veya partilerin, kişilerin farklı kesimlerle (türbanlı veya türbansız) sorunu olmadığına göre neden istemesin?CHP yalnızca dinin, inancın siyasi istismarına, dinî kıyafet ve uygulamaların devlet alanlarına girmesi, bu şekilde “din ve devlet yönetiminin birbirine karıştırılması”na karşı çıktığına, bunun dışında kimsenin kılığına kıyafetine karışmadığına göre neden başörtülü seçmenleri de olmasın?Bu partiyi “daha dürüst ve ilkeli” bulanların da, partiyi oluşturanların da çoğu (başı açık ya da kapalı) aynı dinden, inançtan değil mi? Elbette öyle, her ne kadar AKP aksini yaymaya çalışsa da yaptıklarının son derece yanlış ve dürüstlükten uzak bir propaganda şekli olduğunu aklı eren herkes anlamıyor mu?Aslına bakarsanız hiç kimse son günlerde basında sık sık çıkan “İran modeli karaçarşaf giymiş kadınlara rozet takan Baykal” fotoğraflarına bakınca “CHP’nin de laik rejime zarar vermek istediğini, şeriat rejimine yeşil ışık yaktığını” düşünemez, böyle bir tehlike “bugüne kadar izlediği siyaset doğrultusunda” ona yakıştırılmaz ama mesele bu değildir.Mesele laik rejime saygılı bir parti olarak, AKP’nin yaptığına benzer şekilde “türbanlı-çarşaflı kadın seçmen” reklamını siyaseten kullanmaktır. Bugün AKP dışında Meclis’te olan hiçbir parti bu yola sapmadı, CHP’nin de bu fotoğraflara, tartışmalara zemin yaratmaması, aksine “yapılan din, inanç istismarını ve sonuçta nereye varılacağını millete daha net anlatması”, dürüst politikalarla yetinerek yoluna devam etmesi gerekirdi.Bu durumun kesinlikle “Baykal’ın kişisel yanılgısı” olduğunu düşünüyorum.Rakiplerinin eline koz veren ciddi bir yanılgı ama!*****Kapalı gişe Çalıkuşu Öyle meraklıydım ki çocukluğum ve gençliğimin ilk yıllarının geçtiği Ankara’da oynanan hiçbir tiyatro, opera ve bale eserini, hiçbir müzikali kaçırmaz hem de ön sıralardan yer bulmaya çalışarak dikkatle izlerdim.O yıllarda “ilerde mutlaka tiyatro veya bale sanatçısı olacağıma” da inandığım için üstelik kendimi sahnede hissederek izlerdim. Hani o anda biri beni sarsarak soru sorsa fark etmeyecek bir konsantrasyonla... Opera veya bale izliyorsam aynı anda orkestra şefinin sanatçılarla iletişimini ve orkestranın uyumunu da inceleyerek...Kendi sanatçılarımıza da müthiş hayrandım, bugünkü gibi herkesin kendine kolayca sanatçı diyemediği, sanatın çok ciddiye alındığı bir dönemdi henüz... Ki sonra aynı oyunları Broadway’de (örneğin My Fair Layd, Aida) veya Londra’da (örneğin Kuğu Gölü Balesi, Romeo-Juliette) izlediğimde ‘Bizimkiler de en az bunlar kadar başarılı’ demişimdir.Türk Kalp Vakfı’nın Öğretmenler Günü nedeniyle Ankara Devlet Opera ve Balesi’ni “5 yıldır kapalı gişe oynayan Çalıkuşu oyununu sahnelemek üzere” İstanbul’a davet ettiğini duyunca bunları hatırladım.Reşat Nuri Güntekin’in “Fransız okulu mezunu olmasına rağmen Anadolu’da zor şartlarda öğretmenlik yapan bir genç kadının hayat hikayesini anlatan” ölümsüz eseri Çalıkuşu’nun reji ve koreografisini dünya çapında ün kazanan koreografımız Merih Çimenciler, dekor ve kostümleri ise Alexandre Vassiliev yapmış ve oyun 72 kişilik sanatçı kadrosuyla 25 Kasım Salı günü Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde sahnelenecekmiş.Sanatseverlerin kaçırmaması gereken bir fırsat bu... Biletler Biletix gişelerinden bulunabiliyor, çok az zaman var, size de haber vereyim dedim.

Devamını Oku

AKP’nin “kadınlar”la ilgili samimiyetsizliği!

17 Kasım 2008

TBMM Adalet Komisyonu’nda görüşülen Borçlar Kanunu’nda “imam nikahlı eşlere tazminat” yolu açan düzenlemeye muhalefetin kadın milletvekillerinden tepki gelmiş. Tasarıya tepki gösteren CHP Milletvekili Birgen Keleş “Bu düzenlemeyle hukuken yasak olan imam nikahlı evliliğin meşrulaştırılacağını” söylemiş.Ve çok doğru bir açıklama da yaparak “Medeni Kanun’da eşler arasında ‘edinilen malların eşit paylaşımı’ ile ilgili değişiklik yapılırken biz bunun bütün kadınlara uygulanmasını, tüm evlilikler için geçerli olmasını istemiştik. Oysa ‘2002’den sonraki evlilikler’ için kabul ettiler. Şimdi ise imam nikahını meşrulaştıracak, medeni nikahla evli kadınların mağdur olmasına yol açacak bir değişikliğin peşindeler.” Bu tümüyle “doğruyu yansıtan” bir konuşmadır. Medeni Kanun’un alındığı İsviçre’de de, bu tür “iyileştirici düzenlemelerin yapıldığı” her ülkede de yasalardaki değişiklikler tüm nüfusa aynı şekilde uygulanmıştır. Oysa 2002 öncesinde Türkiye’nin erkek milletvekilleri “sırf kendilerinin malları paylaşılmasın, eşleri bundan yararlanmasın” diye ve üstelik “eşlerimize mal verelim de bizi terk mi etsinler” şeklinde acınası açıklamalarla kadın nüfusun yarısının yasadan yararlanmasını önlediler. Sivil toplum kuruluşları, hukukçular (ve bizler) bunu sık sık gündeme getirmesine rağmen hiç umursamadılar. AKP’ye TV’lerden direkt çağrı yaptık, tınmadılar.BABALARININ ÇİFTLİĞİ GİBİ...“Medeni nikahla evli” olan kadınların hakkını ellerinden alırken şimdi “imam nikahlıları koruyor” havasına giriyor ve gerçekten de kadınları “medeni nikahsız evliliğe” teşvik edecek bir işleme başvuruyorlar. Yaptıkları şey aslında öncelikle yalnız muhalefet değil tüm kadın milletvekillerinin ve sonra da dürüst erkek milletvekillerinin, hukukçu ve sivil toplumcuların tepkisiyle karşılaşması gereken bir hatadır.AKP eğer kadınlara iyilik yapacaksa, bunda samimiyse, imam nikahını teşvik edeceğine önce Medeni Kanun Mal Rejimi’ndeki büyük haksızlığı gidersin. Sonra çocuk yaştaki kızlarla evliliğe ve bu kızlara tecavüze ağır cezalar getirmeye, Türkiye’nin bu utanç tablosunu hemen ortadan kaldırmaya uğraşsın.Bu skandal denecek girişimlerle bir yere varamazlar. Vardırmayacağız! Türkiye’yi yanlış uygulamaların merkezi haline getirmelerine, çiftlik gibi yönetmelerine susmayacağız.*****Bu da Baykal’ın din istismarı!Ana muhalefet partisi son zamanlarda biraz doğrulduysa bu içindeki Kemal Kılıçdaroğlu, Atilla Kart, Mustafa Özyürek, Hakkı Süha Okay gibi akıllı, sağduyulu, çalışkan milletvekillerinin (ki kadın milletvekilleri arasında da var böyle isimler) sayesindedir.Şimdi ise ne görüyoruz zaten tepki çeken bir genel başkan olması yetmiyormuş gibi üç günde bir “çarşaflı kadınlara parti rozeti takarken” basını çağırıp fotoğraflar çektiren ve bunun reklamını yapan Deniz Baykal haberleri...Hani ‘ilişmeyeyim, özel alanında herkes istediğini giyer, istediği partiye girer’ diyorum ama arkası kesilmiyor. Sanki birisi “Bugüne kadar türban istismarına en ağır tepkiyi veren partiye çarşaflıları gönderelim de görelim bakalım” demiş gibi Bay Baykal çarşaflı kadın rozetlemeyi bir numaralı işi haline getirdi.Fevzi Mutlu isimli okurumuz “Başörtüsüne karşı alerjisi olan sizler gibi yazarlar acaba ne düşünüyorsunuz” diye sormuş. Yanlış efendim, hem de okkalı bir yanlış “başörtüsüne alerji” diye bir şey söz konusu değil, biz önce “kadınlar üzerinden, onların tesettürü üzerinden din istismarına”, “türbanın siyasi bir partinin simgesi halinde yaygınlaştırılmasına, buna bakarak ‘dindar kadın’ ayırımcılığı” yapılmasına karşı çıkıyoruz. (Ki zaten artık türban devletin zirvesindedir, bu da meselenin alerji olmadığını göstermektedir.)Sonra da dini simge ve kıyafetlere, ibadetlere “okul, üniversite ve devlet dairelerinde izin verilmesinin laik rejime olan etkilerini” tartışıyoruz.Şeriat rejimine geçen bütün ülkelerde “kadının özgürlüğü” diye başlatılarak aynı yolun izlendiğini söylüyoruz. Bununla alerji arasında hiçbir ilgi yoktur.Baykal’ın bugün yarattığı tablonun da aynı istismardan farkı yoktur. Çektirdiği bu fotoğraflarla yaptığı reklam onun din istismarı karşısında çaresiz kaldığını ve aynı yöntemi kullandığını gösterirken bir yandan da İran, Suudi Arabistan, Afganistan gibi köktendinci yönetime sahip ülkelerde “siyasi İslâm’ın kadın giysisi” olan çarşafı meşrulaştırmaktadır.İstediği seçmeni, istediği kıyafetle partisine kaydedebilir ama bunun reklamını yaptığı anda olayın anlamı değişir ve “dini siyaseten kullanma” söz konusu olur. Baykal’ı, partisini bu yönteme “muhtaç ettiği” veya “muhtaç gördüğü” için kutlamak lazım!

Devamını Oku

Totem, tabu, putlaştırmak vb. saçmalıklar!

16 Kasım 2008

Bu konuyu kaç gündür yazmak istiyordum ancak sıra geldi... Atatürk’le ilgili, “belgesel” olduğu söylenen ama “kişisel yorumlar fazlasıyla -neredeyse belgeler kadar- yer aldığı” için ancak bir film sayılabilecek olan “Mustafa” ile ilgili çok tartışma yapıldı.Yapımcı-yönetmeni Can Dündar bunlara her ne kadar kızdıysa da “Atatürk’le ilgili hatalı yorumların yer aldığı” bir film elbette tartışılacaktı, ayrıca sevinmeleri gerekir ki bu tartışmalar izlenme oranını hızla arttırdı ve beklediklerinin de çok üstünde, büyük bir kazanç sağladı. Her ne kadar “belgeselde çok para yok” deseler de, iki üç haftada 1 milyona yakın kişinin izlediği belgeselde vardır herhalde.Bir başkası hakkında film (veya belgesel) yapıldığında böyle bir şey söz konusu olmadığı için de zaten hep Atatürk ve savaşları seçilmektedir konu olarak...***Atatürk’le ve bu filmle ilgili tartışmaları da aynen “gösterime girdikten 2 gün sonra izlediğim” filmde yaptığım gibi dikkatle ve notlar alarak seyrettim.Kısacası eleştirilerim “Haydi ben de kenarından köşesinden bir şeyler söyleyeyim. Atatürk içki içiyorsa ne olmuş, üstelik bunu söyleyenler mütedeyyin kesim bile değil” gibi anlamsız ve lütfen yazılıvermiş eleştiriler değildir.Şimdi gelelim açıklanması gerekenleri toparlamaya...Can Dündar “Filmde en önemli cümle ‘Atatürk’ün asıl mücadelesi iktidarı gökyüzünden yere indirme mücadelesiydi’ cümlesi olmasına rağmen kimse bir satır yazmadı” diyor ki bu “Eleştirenlerin çoğu filmi izlememiş” ya da “Eleştirilerin çoğu filmde yoktu” demeleri kadar yanıltıcı, yanlış bir ifade...İzledikten hemen sonra yazdığım “Mustafa” filmiyle ilgili ilk yazıda söz ettim, Can Dündar’ın telefonla katıldığı 2 Kasım’daki Her Açıdan’da sordum ve konuşuldu. 9 Kasım’daki programda Yaşar Nuri Öztürk bu konuda açıklama yaptı. O cümle (ki yine “Kaymak Hoca’dan intikam” gibi bir kişisel yorumdur) ile “Biz ilhamlarımızı gökten değil, yer yüzünden alıyoruz. Bizim ilkelerimiz gökten indiği sanılan kitaplarla bir tutulmamalıdır” cümlesi, anlamı açıklanmadan öylesine filmlere konacak ve üzerinde durulmayacak cümleler değil çünkü...Eğer “iktidarı gökyüzünden alıp yere indirmek” yorumu Atatürk’e yakıştırılmışsa bununla ancak “iktidarı ‘Allah adına yönetim yaptığını söyleyen padişah ve halife’den alarak egemenlik hakkını milletin kendisine vermek” kastedilmiş olabilir ki bunun da belirtilmesi gerekirdi. Zira “Türklerin 16 devlet kurduğu” söylenmektedir ama bu devletlerin 15’i de saltanat-hanedan devletidir, ilk kez Mustafa Kemal halkın iradesiyle ve dini insanların özel yaşam alanına bırakan bir devlet kurmuştur.Mesele budur ama cümleyi öylece kullandığınızda anlamına dikkat etmeyen çok sayıda izleyici bunu “Allah’ın iktidarına karşı çıkmak” olarak anlayabilir.“GÖKTEN İNDİĞİ SANILAN” NE DEMEK?“Gökten indiği sanılan” sözünde ise Atatürk “Kur’an’ın gökten indiğini” söyleyen molla anlayışına itiraz etmektedir. Zira (çok sayıda din uzmanının açıklamalarına göre) bu aynen “mehdilik, deccal, Mesih” gibi tamamen “Hristiyanlığa ait bir ifade”dir.Hristiyanlıkta Allah’ın da, Hz. İsa’nın da gökte olduğuna inanılır. İslâm dini ise tek “vahiy” dinidir, Kur’an “vahiy yoluyla” gelmiştir, gökten indiği şeklinde bir ifade ve “semavi kitap” kavramı Kur’an’da, Müslümanlık’ta yoktur.Allah’a (ve kitabına) mekan-zaman yakıştırılamaz.İşte Atatürk bu sözüyle yanlış inanışlara, hurafelere itiraz etmekte, aynı zamanda devletin kurallarının, ilkelerinin bu inanışlardan bağımsız olarak hazırlandığını söylemektedir.Ama yine, ne kastettiği açıklanmadan söyleniverdiğinde her anlama çekilmesi mümkün olabilir (olacaktır da)...Bir de tabii çok kişi tarafından pek sevilen ve sık sık tekrarlanan “tabulaştırdık, totemleştirdik, putlaştırdık” benzeri sözler var. Baskın Oran daha da ileri giderek “Tanrısallaştırdık. Hz. Muhammed’i değil Hz. İsa’yı kastediyorum, yarı tanrıdır” şeklinde bir garabet, kötü niyetli bir benzetme kullandı. Böyle giderlerse “putlaştırdık, totemleştirdik” diye diye heykellerinin kaldırılmasına gelecek sıra...Pardon, nerede yaşıyor bu beyler? Putlara tapılan bir ülke mi burası? “Tabu, totem, put” bunların hepsi “İslâm dışı terminoloji”dir, Atatürk’le ve bu toplumla asla ilgisi olamaz.Atatürk’e bu millet “sadece Müslümanlara verilen Gazi unvanını” vermiş, o da bunu gururla kullanmıştır.Hintli Müslümanların ona “Allah’ın kılıcı” dediğini, Atatürk’ün son nefesini “Ve aleyküm esselam” diyerek Allah’ın selamıyla verdiğini de unutmasınlar.Bundan sonra milletin Atatürk’e olan bitmez sevgisini, saygısını putperest terminolojisiyle tarif eden saygısızlara, “överek yok etme” metodu kullananlara her seferinde hatırlatacağım yukardaki açıklamaları!

Devamını Oku

Tecavüzcü Üzmez’i eleştirenler tehdit alıyor

16 Kasım 2008

Bildiğiniz gibi Türk Tabipler Birliği de Adli Tıp’ın “yaşlı çocuk tecavüzcüsünün 12 yaşında iken saldırısına uğrayan kızla ilgili ‘ruhsal sağlığı bozulmamıştır’ raporunun geçersiz olduğunu” açıkladı.Ki bu rapor ile Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nin hatalı kararı sonucunda tehlikeli çocuk tecavüzcüsüne “aynı saldırıları başka çocuklara da yapma” fırsatı verilmiş, yaratık -tutuksuz yargılanmak üzere- serbest bırakılmıştı.Tecavüze uğrayan kızın babası da ruh sağlığının bozuk olduğunu gösteren çelişkili ifadeler veriyor. Önce kızının “yaşıtlarının da alayları sonunda toplum içinde yaşayamaz duruma geldiğini, devamlı ağladığını” söyleyen adam daha sonra ifade değiştirerek “O benim çocuklarımın dedesi gibi... Tecavüze inanmıyorum, bize para yardımı yapardı” şeklinde konuşmaya başladı. Anne de aynı durumda...Yani öyle ki tecavüz mağduru kız çocuğu ailesine verilse yeniden aynı kişinin tecavüzüne uğraması bile mümkün.Devletin bu durumlarda çocukları böylesine sağlıksız, tehlikeli ailelerden bile koruması gerekiyor.Ortadaki en önemli tehlike ise bu H.Ü. isimli yaşlı çocuk tecavüzcüsünün serbest bırakılmasının, kendi öz kızına tecavüz eden sapık babalar için Adli Tıp ve mahkemelerden çıkan benzer kararların toplumdaki diğer sapıkları anında harekete geçirmiş olması. Biz yalnızca birkaç tanesini duyuruyoruz, buna rağmen her gün gazetelerde çıkan “çocuk ve çocuk yaşta genç kızlara tecavüz” haberlerinin arkası kesilmiyor.AHLAKSIZLIĞA ORTAKİşte Konya’nın Ilgın ilçesinde 13 yaşındayken 12 kişi tarafından kaçırılarak tecavüz edilen çocukla ilgili sonuç... Hayatı mahvolan bu çocuklar “durumları bilindiği için” daha sonra başka canilerin, ahlaksızların da tecavüzüne uğruyor.Annesinin “Kızımı devlete teslim ettim, sahip çıkmadılar” dediği çocuk uğradığı tecavüzlerden sonra bir doğum da yapmış. “Çocuğumu 5 Ekim 93’te Karaman Devlet Hastanesi’nde doğurmama, tecavüz 2005 yılında olmasına rağmen 15 yaşında diye rapor verdiler” diyor anne.Ve tecavüzcülerin hepsi serbest...Sonra bir haber “Kasklı sapık Şahit Öğüt’ün 140 yıla kadar hapsi isteniyor”... Yalanın dik alâsı... 2 yıla kalmaz bırakırlar ki başka evlerin de kapısını çalsın, çocuklara saldırsın.Bu durumda tabii “4 günde 25 kişinin 15-16 yaşındaki iki kıza tecavüzünü, 12 yaşındaki çocuğu kaçırıp tecavüz eden sapıkları, 3-5 yaşındaki çocuklara tecavüz eden emekli imamları duymaktan kaçamayan” bir toplum yaratılır.Trafik suçlarında da aynı şekilde MAHKEMELER SUÇLULARI KORUDUĞU İÇİN gencecik insanlar trafik katilleri yüzünden yaşamlarını yitirirler. Biz de “ah”larla, “vah”larla bakar dururuz.Hüseyin Üzmez isimli çocuk tecavüzcüsünün çalıştığı gazetenin yazarlarından Sibel Eraslan bu konuda kadınlar tarafından yayınlanan bildiriden sonra “tehditler aldıklarını” belirtiyor.Acaba Adli Tıp uzmanları ve bu akıl almaz raporları “tutuksuz yargılama ve hafif cezalar” kararlarını tehdit veya baskı altında mı veriyorlar? Yoksa “başka korkuları” mı var?Örneğin Diyarbakır’da ilkokul öğrencisi 7-13 yaşındaki 4 kıza cinsel tacizde bulunan 64 yaşındaki sapık nasıl oluyor da sadece 10 yıl cezayla kurtulabiliyor?ABD’nin, Avrupa’nın çocuk hakları temsilcileri “Bizde olsa cezası müebbet hapis” derken, bu sapıkların toplumdan ömür boyu tecrit edilmesi gerekirken bu hastalıklı kararlar nasıl çıkabiliyor?Türkiye’nin imza attığı “uluslararası çocuk hakları, çocukların korunması” sözleşmesi ne oldu?Verilen karar ve raporlar “bu iğrenç olayları, suçu ahlaksızlığı teşvik ve ortak olma, toplum ve çocuklar yerine suçluları koruma” anlamı taşıyor, mesele budur!

Devamını Oku