Tanka karşı tankla, topa karşı topla!

Haberin Devamı

Dün yazdığım ‘Bu da Baykal’ın din istismarı’ başlıklı yazıma gelen çok sayıda yorum birbirinin tamamen zıddı iki tepkiyi ortaya koyuyordu.

Birincisi Baykal’ı haklı bulanlar ki bunlar arasında:

“Tanka karşı tankla, topa karşı topla savaşılır. Tayyip’e de kendi silahını kullanmak lazım, Baykal doğru yapmış.”

“Ne yani, Baykal türbanlı tesettürlü kesimden oy istemeyecek mi, bence doğru yapıyor” benzeri görüş bildirenler...

Ve hatta “Ne yapmasını bekliyordunuz Sayın Baykal’ın, tesettürlü kadınları ‘Burada ne işi var’ diye kovsa mıydı, gazetecilerden kaçıp evinde mi rozet taksaydı? Kişisel husumet tarafsızlığınızı yok etmemeli, bu size hiç yakışmıyor Ruhat Hanım” diyenler bile vardı.

Her tür tepkiye varım ama işte bu son cümle de benim canımı fena yakar, çünkü hiçbir konuda kişisel husumetle, kin duygusuyla hareket etmem, zaten tatsızlıkları çabuk unuttuğum için bu duyguları “en hak edilen durumlarda bile” taşımam çok zordur. (Ve dahi ayrıca “bir parti başkanıyla bir gazeteci” arasında kişisel husumet neden olsun ki, bu kabul edilir bir durum mu?)

Benim için varsa yoksa “temel ilkeler, doğrular ve yanlışlar, gerçekler ve yalanlar” geçerlidir, doğruya doğru, yanlışa yanlış derim, o kadar.

“Gri”ler de yok mudur, vardır elbette olduğunda tartışılır.

İkinci tepki ise “bir hatayla siliverenler”den geliyor. “Bizi de kaybetti” diyorlar Baykal için...

Önce buradan başlayayım eğer bir lider hatasıyla “partinin oyları hemen geri çekilseydi” AKP’nin 22 Temmuz’da aldığı oyları asla alamaması gerekirdi. 2002-2007 arasında Erdoğan ve arkadaşlarının öyle çok yanlış söylemi ve eylemi görüldü, toplumda “aynı dinden olan vatandaşlar arasında bile” öyle ciddi kutuplaşmalar yaratıldı ve her konudaki bölünme, ayrışma öyle hızlı sürdürüldü ki bu anlayışla direkt baraj altı kalmaları beklenirdi.

Ama öyle olmuyor, kendilerine sınırsız tolerans gösteriliyor, kredi veriliyor.

Gelelim “türbanlı tesettürlü kesimden oy istemeyecek mi” benzeri sorulara... Elbette isteyecek, laik rejimin korunması gerektiğine inanan bir partinin veya partilerin, kişilerin farklı kesimlerle (türbanlı veya türbansız) sorunu olmadığına göre neden istemesin?

CHP yalnızca dinin, inancın siyasi istismarına, dinî kıyafet ve uygulamaların devlet alanlarına girmesi, bu şekilde “din ve devlet yönetiminin birbirine karıştırılması”na karşı çıktığına, bunun dışında kimsenin kılığına kıyafetine karışmadığına göre neden başörtülü seçmenleri de olmasın?

Bu partiyi “daha dürüst ve ilkeli” bulanların da, partiyi oluşturanların da çoğu (başı açık ya da kapalı) aynı dinden, inançtan değil mi? Elbette öyle, her ne kadar AKP aksini yaymaya çalışsa da yaptıklarının son derece yanlış ve dürüstlükten uzak bir propaganda şekli olduğunu aklı eren herkes anlamıyor mu?

Aslına bakarsanız hiç kimse son günlerde basında sık sık çıkan “İran modeli karaçarşaf giymiş kadınlara rozet takan Baykal” fotoğraflarına bakınca “CHP’nin de laik rejime zarar vermek istediğini, şeriat rejimine yeşil ışık yaktığını” düşünemez, böyle bir tehlike “bugüne kadar izlediği siyaset doğrultusunda” ona yakıştırılmaz ama mesele bu değildir.

Mesele laik rejime saygılı bir parti olarak, AKP’nin yaptığına benzer şekilde “türbanlı-çarşaflı kadın seçmen” reklamını siyaseten kullanmaktır. Bugün AKP dışında Meclis’te olan hiçbir parti bu yola sapmadı, CHP’nin de bu fotoğraflara, tartışmalara zemin yaratmaması, aksine “yapılan din, inanç istismarını ve sonuçta nereye varılacağını millete daha net anlatması”, dürüst politikalarla yetinerek yoluna devam etmesi gerekirdi.

Bu durumun kesinlikle “Baykal’ın kişisel yanılgısı” olduğunu düşünüyorum.

Rakiplerinin eline koz veren ciddi bir yanılgı ama!

*****

Kapalı gişe Çalıkuşu

Öyle meraklıydım ki çocukluğum ve gençliğimin ilk yıllarının geçtiği Ankara’da oynanan hiçbir tiyatro, opera ve bale eserini, hiçbir müzikali kaçırmaz hem de ön sıralardan yer bulmaya çalışarak dikkatle izlerdim.

O yıllarda “ilerde mutlaka tiyatro veya bale sanatçısı olacağıma” da inandığım için üstelik kendimi sahnede hissederek izlerdim. Hani o anda biri beni sarsarak soru sorsa fark etmeyecek bir konsantrasyonla... Opera veya bale izliyorsam aynı anda orkestra şefinin sanatçılarla iletişimini ve orkestranın uyumunu da inceleyerek...

Kendi sanatçılarımıza da müthiş hayrandım, bugünkü gibi herkesin kendine kolayca sanatçı diyemediği, sanatın çok ciddiye alındığı bir dönemdi henüz... Ki sonra aynı oyunları Broadway’de (örneğin My Fair Layd, Aida) veya Londra’da (örneğin Kuğu Gölü Balesi, Romeo-Juliette) izlediğimde ‘Bizimkiler de en az bunlar kadar başarılı’ demişimdir.

Türk Kalp Vakfı’nın Öğretmenler Günü nedeniyle Ankara Devlet Opera ve Balesi’ni “5 yıldır kapalı gişe oynayan Çalıkuşu oyununu sahnelemek üzere” İstanbul’a davet ettiğini duyunca bunları hatırladım.

Reşat Nuri Güntekin’in “Fransız okulu mezunu olmasına rağmen Anadolu’da zor şartlarda öğretmenlik yapan bir genç kadının hayat hikayesini anlatan” ölümsüz eseri Çalıkuşu’nun reji ve koreografisini dünya çapında ün kazanan koreografımız Merih Çimenciler, dekor ve kostümleri ise Alexandre Vassiliev yapmış ve oyun 72 kişilik sanatçı kadrosuyla 25 Kasım Salı günü Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde sahnelenecekmiş.

Sanatseverlerin kaçırmaması gereken bir fırsat bu... Biletler Biletix gişelerinden bulunabiliyor, çok az zaman var, size de haber vereyim dedim.

DİĞER YENİ YAZILAR