Hasta ölünce çare kalmıyor!

20 Aralık 2008

Ekonomik krizi baştan beri fazla ciddiye almayan Başbakan Erdoğan “Henüz ölüm sinyalleri vermeyen hastaya kefen hazırlayan doktor gördünüz mü? Ben ülkemin doktoru ve sorumluluk üstlenen başbakanıyım” demiş.Aylardır “durumu her gün daha kötüye giden” hasta annesini yeni kaybetmiş biri olarak söyleyebilirim ki “hasta ölüm sinyalleri vermeye başlayınca” zaten artık Allah’a yalvarmaktan başka yapacak şey kalmıyor. “Doktor”un ölüm sinyalleri noktasına varmadan çok önce tedaviyi bulmuş olması gerekiyor. Çare kalmamışsa tabii Başbakan’ın sözleri gibi aklınıza geleni söyleyebilirsiniz (umarız durum böyle değildir.)İş adamları, ekonomistler aylar önceden krizin büyüklüğü konusunda uyardılar. Bırakın bizimkileri Amerikan üniversitelerinin ünlü ekonomi uzmanları bile “en riskli ülkelerden biri Türkiye” dediler. Biz ne dedik:“Teğet geçecek, Türkiye için tehlike yok!” Hâlâ da “Türkiye’nin durumu çevresindekilere göre çok daha iyi” demeyi sürdürüyoruz. Oysa iş dünyasından kiminle konuşsam endişe içinde... Fabrikalar, iş yerleri kapanıyor, işsizlik binlerle artıyor.Sanayiciler, önümüzdeki 6 ay içinde durumun iyice kötüleşeceğini söylüyorlar. Eğer Başbakan hâlâ seçimi düşünerek böyle konuşuyorsa bilmeli ki dibe vuruşun seçimi beklememesi büyük bir ihtimal. Gerçekleri söylemesinin krizi daha da ağırlaştıracağını düşünüyorsa o noktayı da çoktan geçtik. Konuşmayla, propagandayla zaman kaybedeceklerine hâlâ çare bulma şansları var mı onu düşünsünler.Son pişmanlık fayda etmez! (Not: Tabii bunu İMF’den gelecek 4-5 milyar dolara bakarken bir gazetenin istedikleri kişiye satılması için devlet bankalarını boşalttıklarında da düşünmeleri lazımdı.)

Devamını Oku

Ermeniler’den özür dileyenler neden kaçıyor?

19 Aralık 2008

Çarşamba günü sevgili annemi toprağa verdikten sonra onun anılarıyla baş başa kalmak, dua etmek ve ziyarete gelen dostlarıma zaman ayırmak için hiç değilse birkaç gün çalışmalarıma ara vermek istedim.Her ne kadar biyonik yapıya sahipmişiz gibi aralıksız çalışıyorsak da insanız sonuçta... Canından bir parça kopmuş gibi yaşanılan bir üzüntünün etkisinden kurtulmak kolay değil.Ama... Haberi duyduğunuz anda siz sevgili okurlarımdan, izleyicilerimden, meslektaşlarımdan, başta Meclis Başkanı Köksal Toptan olmak üzere AKP’li bakanlar, CHP Genel Bşk. Deniz Baykal, muhalefet partilerinin genel başkan ve parlamenterlerinden, dostlarımızdan gelen bine yakın yazılı başsağlığı mesajı (ve telefonlar) bana görevimi aksatmamam gerektiğini hatırlattı.Mesajların çoğunda rahmet duaları öyle yoğun bir sevgi ve takdir ifadesiyle birlikte yazılmıştı ki bu takdire layık olmam gerektiğini düşündüm. (Bizi zor günlerimizde yalnız bırakmayan herkese, hepinize teşekkürler...)Kısa bir süre için arada bazı günler bu köşede beni göremeyebilirsiniz ama uzun sürmeyecek.21 Aralık Pazar günü Her Açıdan’ı da aksatmayacağım. Programın konusu “Ermeni soykırım iddiasını kabul ederek özür dileyenler tarihi biliyor mu” olacak. Farkında olmayanlar vardır belki ama “masum ve kişisel” bir kampanya gibi gösterilmeye çalışılan imza kampanyası tahmin ettiğinizden çok daha fazla önemli... Türkiye’nin başına yeni ve ciddi sorunlar üretecek bir adım.İnternette başlatılan bu kampanyaya katılanların sayısının 13 bini aştığı söyleniyor. (Bu gidişle 2 günde 15 bini geçse de şaşırmam.) Geçenlerde Türk Tarih Kurumu Eski Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun adının da listeye eklenip daha sonra çıkarıldığını yazmıştım ki bu bile birilerinin akıllarına gelen isimleri listeye ekleyiverdiğini gösteriyor. Bu komedinin uzantısı olarak bir okuyucum listede benim adımın da bulunduğunu, internetten çıkış alarak aynı sıradaki diğer isimlerle birlikte göndermiş. Ben... Daha bu tartışma Türkiye’de başlamadan önce Ermeni iddiasına karşılık gerçek tarihi sayısız yazıyla anlatmaya başlayan ve bugüne kadar devam eden, Ermenilerin Avrupa’da satışını engellediği “Ermeni Dosyası” kitabının yazarı Kamuran Gürün’le (yıllar önce, henüz o hayattayken) röportajlar yapan, bizim işgüzar ve pek demokrat bazı yazar ve akademisyenlerin ABD’de Ermeni diasporası desteğiyle verdiği “soykırım konferansları”nı, yazdıkları makaleleri tek tek anlatan ben o listede... Aslında fazla söze gerek yok, benim adımı da koydukları, alt altta “kim olduğu bilinmeyen” isimleri “eczacı, öğretmen, mali müşavir, öğrenci, bankacı, pizzacı, kebapçı” diye güldürecek bir sıralamayla dizdikleri liste “6 milyon paraşütle inen yeni seçmen” listelerinden farksızdır.BURADA ERDOĞAN HAKLI!Orada nasıl “ölüler ve bebekler” bile seçmen yazılmışsa burada da varolmayan isimlerle liste oluşturulmuştur. (Ölüler de eksik değil!)Başbakan Tayyip Erdoğan “Türkiye’nin böyle bir sorunu yok, herhalde kendileri soykırım işlemiş olacaklar ki özür diliyorlar” derken Cumhurbaşkanı Gül imzacıları destekleyen bir açıklama yaptı. Dışişleri Bakanlığı ise asıl konuşması gereken merci iken sözüm ona “tarafsız ve demokrat” görünen bir açıklama yaptı. Oysa Türkiye’nin başına neler açılacağı Amerikan Ermeni Asamblesi İcra Direktörü Bryan Ardouny’nin “Türkiye’de geri dönülmez bir eğilim başladı. Özür bu yönde ilk adım. Obama da Türklerin geçmişiyle uzlaşması gerektiğini düşünüyor” sözleriyle daha ilk andan belli...21 Aralık Pazar günü bu konuyu: Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi uzmanı Prof. Dr. Nurşen Mazıcı, Türk Tarih Kurumu Eski Bşk. Yusuf Halaçoğlu, Atatürk Üniv. Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi Bşk. Doç. Dr. Erol Kürkçüoğlu ile Soykırım iddiasını 20 yıldır araştıran Azeri kökenli tarih araştırmacısı ve Giresun Üniv. Rektör Yrd. Prof. Dr. Aygün Attar’ın katılacağı Her Açıdan’da tartışacağız.“Masum bir özür” denilen adımın nerelere varabileceğini duyacağınız ve bilmediğiniz her şeyi öğreneceğiniz bu tartışmaya hepinizi ve hatta çocuklarınızla birlikte bekliyorum.Ülkesine ve tarihine saygı duyan, geleceğine önem veren vatandaşlar, gerçekleri çocuklarının da öğrenmesini sağlamalıdır. Hep bilgisizlikten kaybediyoruz çünkü!İmza kampanyasını başlatan ve destekleyen tüm isimleri Her Açıdan’a tek tek davet ettik. Nedense hiçbiri “bilgilerini ve kampanyayı neye dayanarak açtıklarını” halkla paylaşmayı kabul etmiyor. Tekrarlıyorum toplu olarak bile gelseler katılabilirler.

Devamını Oku

Özür dileyenlerin yeni stratejisi!

15 Aralık 2008

Toplum olarak maalesef ülkemizde olup bitenlerin sadece “sahne” kısmını görebiliyoruz. Yani “görmemiz istenen” kadarını. Kuliste ise sahnedekinden kat kat fazla faaliyet var.Kimileri Türkiye’ye gelmemiş paraları bile lüplemenin tezgahını kurarken kimileri de “acaba gelecekte Türkiye için yapılan planlar tutar mı, tutarsa biz de bir pay kapabilir miyiz” diyenlere şimdiden destek olmanın yollarını arıyor olmalılar.Zira şimdi ortaya çıkan “Ermeni olayları için özür kampanyası” hazırlayanlarla aynı grupta yer alan bazı isimler birkaç yıl önce Ermenistan’a bir dostluk ziyareti yapmış, güleryüzle barış arama adımlarına karşılık kafalarından aşağı bira şişeleri boca edilmişti. 1915 öncesindeki Ermeni isyanlarını planlayan Ermeni komitelerinin, cemiyetlerinin devamı olan toplulukları ziyaretlerinde ise kendilerine “toprak ve tazminat” isteklerinin elbette devam ettiği kaba bir şekilde anlatılmıştı.Şimdi bu beyler ve hanımlar, kendi vicdanları hiç sızlamayan bu topluluklara karşı kendi ülkelerinin (ve tüm ilgili ülke arşivleri yokmuş gibi) tarihini yalanlamaya kalkıyorlar. Bunu da Türkiye’nin tarihçileriyle veya aynı doğruları anlatan dünya tarihçileriyle masaya oturup “neye dayanarak böyle bir kampanya başlattıklarını” açıklamaya, en ufak bir tartışmaya yanaşmadan yapıyorlar.Yaptıklarının, Fransa’da, İsviçre’de “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyenlerin cezalandırılması gibi anti demokratik, düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırı uygulamadan hiçbir farkı yoktur.Bu şahıslar gerçekleri, yaptıklarının yanlışlığını anlatanları “milliyetçilikle” ve hatta utanmadan, sıkılmadan “hasta olmakla” filan suçlayabiliyorlar. Oysa pek “demokratik ve aydın” olduklarını iddia ettiklerine göre kendi yaptıklarının da bir tür “karşı milliyetçilik” anlamına geldiğini, Ermeni tezlerini inceleyip tartışmadan tek taraflı suçlamaya girerek bunu yaptıklarını biliyor olmalılar.GAYRETE BAK!Yeni stratejiye göre önce ortaya bu konuda “adı yıpranmamış” isimler sürülecek, sonra aşina olduğumuz diaspora destekçileri çıkacaklar, öyle görünüyor.Açtıkları kampanyada aynı isimlerin iki, üç defa yazıldığı bildiriliyor. Hatta (gülmeyin sakın) TTK eski başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun bile ismini yazıp sonradan silmişler. Demek ki isteyen oraya kafadan isim ekleyebiliyor.Yeni seçmen kütükleri kadar sağlam (!) anlayacağınız...Oysa bu kadar zahmete gerek yok ben kampanyayı başlatan Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu ve Cengiz Aktar’ı TV programıma davet ediyorum. Karşılarına da onlara tarih anlatacak iki uzman davet edeceğim. Razı olmazlarsa bu görevi ben bile üstlenebilirim.“Mazlumun acısını paylaşıyoruz” diyorlar ama bu olayda “mazlum” tek tarafta değil. Asıl önce mazlum edilenler var, kendi mazlumlarını görmeden işe girişmek haksızlıktır.Haydi buyursunlar. “Gerçekler konuşulmuyor, tabu” diyorlardı, biz açıklıktan, şeffaflıktan yanayız.Onlar da şeffaf ve cesur olabiliyorlar mı?Sözde değil tabii özde! AKP gibi susarak, susturarak demokrasi 21. yüzyılda kabul edilemez. Tartışıp Türkiye’yi ikna etsinler, hepimiz birlikte özür dileyelim. Bekliyoruz!

Devamını Oku

Issız Adam ve A.R.O.G!

14 Aralık 2008

Sinemasever demek hafif kalır benim için, sinema hastası daha doğrudur... Ama daha da doğrusu “iyi film hastası”yım ben, kötü filmin ise gözünün yaşına bakmam yarısında çıkar giderim, kimse tutamaz.Son zamanlarda “hasta edecek” film bulamadığım için beklemedeydim. A.R.O. G’u izlemiştim, “Issız Adam”ı ise biraz gecikmeli olarak Cuma akşamı görebildim.Sebebi çok reklâm yapılan, herkesin söz ettiği, bu nedenle fazla beklenti yaratan filmlerin genelde beni hayal kırıklığına uğratmasıydı, her seferinde ayaklarım geri geri gitti... Ayrıca birçok kişinin kendi hayatlarındaki “ıssız adam ve kadınlar”ı anlatmak için yarışması da bende önceden bir gıcıklık hali oluşturmuştu.Ama işte film başladığı anda bu duygular kayboldu ve “Issız Adam”ı büyük bir keyifle, ilgiyle izledim.Filmin gösterime girdiği hafta başka bir film için gittiğim sinemanın girişinde bizimle aynı masaya oturup “Issız Adam’ı görmeye mi geldiniz, biraz fazla açık” diyen iki küçük çocuğu hatırlamadım değil izlerken... Gülerek “siz gördünüz mü” diye sormuş ve birinden beni daha da güldüren “gördük, çok beğendik” cevabını almıştım. Kendisi görmüş, beğenmiş, yine de beni uyarıyor.Başlarken “13 yaş ve üzeri” yazıyor, o çocuklar daha da küçüktü ve aslında bu filmi hiç şüphesiz Avrupa ülkelerinde “18 yaş ve üzeri”nin izlemesine izin verilir. Evet, Çağan Irmak’ın zekası ve yeteneğiyle sahneler estetik şekilde verilmiş ama yine de “Sex and the City” dizisini aratmayacak sahneler, “grup seks”i (göstermese de) anlatan görüntüler mevcut.Başrol karakteri Alper normal biri değil, uçuk bir yaşama alışmış, uç noktalarda yaşayan ve bundan vazgeçemeyen bir karakter... Bu da en doğal haliyle anlatılmış ama İngiltere bile çocuklarını, gençlerini “aşırı yaşam tarzlarından, erken olgunlaşmaktan” koruyorsa Türkiye neden korumasın?Şimdi gelelim filmin kalitesine... Sinemaseverlere ‘sakın kaçırmayın’ diyeceğim “Issız Adam” bence yurt içi ve dışında tüm sinema ödüllerine aday olabilecek kadar iyi bir film... Oyuncuları Cemal Hünal, Melis Birkan, kısa rolünde (anne Müzeyyen Hanım) Devlet Tiyatrosu sanatçısı Yıldız Kültür ve diğer tüm sanatçılar da öyle... Filmin senaryosunu yazan ve yöneten Çağan Irmak’a zaten Asmalı Konak dizisindeki, Babam ve Oğlum filmindeki ustalığıyla güvenimiz tamdı, Issız Adam’la son dönemin en iyi Türk yönetmenlerinden biri olduğunu, dünya çapında rekabet edebileceğini iyice kanıtladı. Akıcı ve etkileyici senaryosu için ayrıca kutlanmayı hak ediyor.Hünal ve Birkan başta olmak üzere “yazdığı karakterlere en iyi uyacak ve başarıyla oynayacak” oyuncuları seçmekteki başarısı da kusursuz. Kısacası arkadaşlar, pek de emin olmadan gittiğim “Issız Adam” beni çok etkiledi, çok gurur duydum.ÇALINTI İDDİALARICem Yılmaz’ın A.R.O. G’unu göreli günler oldu ama yazamadım. Bugüne kadar onun tüm gösterilerini, oynadığı ve kendi yaptığı filmleri izlemiş, hepsine olan takdirlerimi yazmıştım, bunda geç kaldım... A.R.O.G da emekle yapılmış kaliteli bir komedi filmi. Zaten Cem Yılmaz’ın görür görmez yarattığı sempati, gülümsetme yeteneği, farklı zekası ile yazılmış özgün espriler, hangi işe el atsa yetiyor. Rol aldığı reklâmların bile her biri ayrı bir gösteri gibi... Onun için Yılmaz’ın filmdeki varlığının yarattığı farkı ayrı tutuyorum. Özkan Uğur, Ozan Güven, Özge Özberk de oyunculuk yetenekleriyle yine dikkat çekiyorlar. Başarılı sanatçı hemen öne çıkıyor, küçük bir rolde olsa bile... Animasyonlar ve özellikle filmin ilk yarısındaki espriler güzel ama açıkçası ben de A.R.O. G’da daha fazla espri bekliyordum. Ben de G.O.R.A’da daha çok gülmüştüm.“İnsanlar devamlı espri bekliyorlar” gibi mazeretler bir Cem Yılmaz filmi için geçerli olamaz. Elbette bir komedi filminde (hele de onun filminde) beklenen espridir, gülmektir. Ayrıca Cem Yılmaz bizi buna alıştırmadı mı?Bazı deneyimsiz oyuncuların “bakın ben Taş Devri kıyafeti giydim” havasında kırıtarak dönüp durmaları da bence filmin havasını bozuyor. Kadroya karar verirken popüler isimden önce “iyi oyuncu” olmasına özen göstermek gerekiyor. Ben yine de zevkle izledim ama Cem Yılmaz’dan daha iyi filmler bekliyoruz, onu söylemek isterim.“Bir Fransız filmine benzer sahneler var” iddiasına ise inanmamayı tercih ediyorum. Issız Adam’da da bazı sahneler “You’ve Got Mail, Notting Hill Gate, Aşk Tarifi” gibi filmleri anımsatıyor ama ona bakarsanız Hollywood yapımı filmlerin de çoğu birbirini anımsatıyor.Senaryo yazarlarının birikimlerinden etkilenmemesi mümkün değil.(Not: Dün de “Dünyanın Durduğu Gün” filmini izledim, insanların birbirlerine ve dünyaya yaptığı kötülüklerin affedilmez olduğunu çok güzel anlatıyor. İzlemelisiniz.)*****“Sizin kadınlarınız anlamıyor”Gazeteciler CHP eski Milletvekili Gülsun Bilgehan’a Baykal’ın çarşaf açılımını sorduğunda ondan “susma hakkımı kullanıyorum” cevabını almışlardı.Bu enteresan cevabın nedenini öğrenmek için haberin çıktığı gün Bilgehan’ı aradım. “Aklımla hareket etmeye, partime zarar vermemeye çalışıyorum yoksa ben her zaman görüşlerimi açık açık söylerim” dedikten sonra Brüksel’de katıldığı uluslararası toplantılarda karşılaştığı olaylardan söz etti.İranlı ve Faslı kadınların akşam yemeklerine başı açık katıldıklarını, ertesi gün toplantıda kapandıkları için karşılaştıklarında tanıyamadığını söyledi. “O kadar ezilmişler ki fikirlerini bile savunamıyorlar. Onların çırpınışlarını gördükçe döner dönmez minnetimi ifade etmek için Anıtkabir’e gidiyorum” dedi. Bizim 1926’da hallettiğimiz “kadına Medeni Kanun’la verilen çağdaş haklar”ı 82 yıl sonra bile alamayan Faslı kadınların “Erkeğe, 2’nci ve 3’üncü eş alırken 1’inci eşten izin alma” mecburiyeti getiren (hâlâ miras, mal paylaşımı filan yok) küçük bir yasa değişikliğine nasıl sevindiklerini anlattı.Brüksel’de yaptığı bir konuşmadan sonra İranlı bir grup gelerek kendisine teşekkür etmiş ve “Sizin kadınlarınız herhalde nelere sahip olduklarının farkında değiller, herhalde ellerindeki hakları, özgürlüğü kaybedebileceklerini anlamıyorlar” demiş.Bu bilgiyi kendime saklamak istemedim, belki yararlananlar olur.

Devamını Oku

“TIP” oyunu gibi...

13 Aralık 2008

Bu “TIP” bilim anlamındaki değil, çocukluğumuzda oynadığımız, TIP deyince donup kaldığımız oyundan söz ediyorum. İktidar partisi, Türkiye’yi kendi içinde tüketmekle kalmayıp dünyaya rezil eden yolsuzluklar sanki hiç olmamış gibi davranıyor ve donup kalıyor.Almanya’nın oradaki suçlularını yargılayıp mahkum ettiği ve “asıl failleri Türkiye’de” diyerek isimlerini, burada ilişkisi olan dernek ve kurumları açıkladığı Deniz Feneri davasının dosyası hâlâ ortada olmadığı gibi (yürüyerek getiriyorlar Almanya’dan zahir) hükümet bu olaydan da diğer yolsuzluklardan da hiç söz etmiyor. Adeta yolsuzluk kelimesi “kırmızı çizgi”leriymiş gibi... Seçimlerde ve seçmen kütüklerinde olmuş ve olacak yolsuzluklar gündeme geliyor, yine “tık” çıkmıyor. Sanki onlar “hileli seçimlere mahkum edilen” bu ülkenin değil de başka bir ülkenin hükümetiymiş gibi... “Miş gibi”lerin sonu yok, Yüksek Seçim Kurulu da sanki başka bir ülkenin kurulu imiş gibi... YSK Başkanı Aydın’ı açıklama yapması için (gelerek veya telefonda) Her Açıdan’a davet ettiğimizi ve onun “konuşmayacağını” söylediğim yazıma gelen tepkiler vatandaşın bu konuda büyük bir öfke içinde olduğunu gösteriyor.“Sükût ikrardan gelir, demek ki gerçekten ortada gizlenecek bir şeyler var” diyenlerin sayısı oldukça fazla.Mahmut Koçak isimli bir okuyucumuz da yorumunda “Niçin konuşacaklar ki, nasıl olsa yakında gündem değiştirilir, herkes unutur gider. Şimdiye kadar hep olmadı mı, kaç kişi hakkını aradı” demiş.Doğru, çoğu kez en ciddi olaylarda ortak bir tepki ortaya konamadı, üstünün polemiklerle, abuk tartışmalarla örtülmesine göz yumuldu. Maalesef bugüne kadar “ortak ve yüksek sesli tepki”de başarılı olamadık. Ama artık biz de bir fark yaratmak, susmamak, kabullenmemek zorundayız... Diğer yolsuzlukların da, seçim hilelerinin de üzerinin örtülmesine asla izin verilmemeli... Eğer Türkiye bunlara da susarsa sonsuza kadar hep sussun zaten. Adımıza da toplum, millet, vatandaş değil başka bir şey denir o zaman.Birileri de bizi güder...Ben böyle düşünüyorum. *** Komedinin böylesi!Eski manken Yaşar Alptekin Hac’ca gitmiş, dönüşte ise Eyüp Sultan Camii’ne... Burada “tarikat şeyhi gibi ilgi gördüğü” haberi dün VATAN’daydı . Türbanlı kadınlar koluna sarılıp fotoğraf çektirmişler, kolunu öpen kadın fotoğrafı bile var. Bırakın türbanı takma nedeni olarak gösterilen Nur Suresi’nde “erkekler ve kadınlar gözlerini kıssınlar” diye başlayan 30 ve 31’inci ayetlerde anlatılmak istenenin “karşı cinsin dikkatini çekmemek, tahrik etmemek” olmasını ve burada karşı cinse sarılma, öpme gibi eylemlerin yarattığı büyük çelişkiyi, dünkü mankenin Hac’ca gider gitmez evliya veya şeyh muamelesi görmesine bakın. Sağlıklı bir kafa bunu yapar mı?Gazetelerde çıkan Hac fotoğraflarında erkekler sıcakta kısa kollu tişörtlerle dolaşırken yanlarındaki tepeden tırnağa çarşafa saklanmış kadınların çoğunun yüzü bile tüllerle kapalı... Neden? Erkeklerden saklanıyorlar, çünkü böyle bir örtünmenin Kur’an’da yeri yok. (“Var” diyorlarsa göstersinler nerede?)İran’da son olarak kadınlarla erkeklerin aynı otobüse binmeleri, üniversitelerde erkek öğrencilerin Batı stili saç kestirmeleri, sporda bile şort giymeleri yasaklandı. Yani kadınla erkeğin bir arada bulunmasını yasaklayan bir din kuralı da kesinlikle olmamasına rağmen din “yaşamı düzenlemeye başlayınca” sınırsız yasaklamaların, kafaya göre kadını burka benzeri çarşafa sokmaların önü alınamıyor.Ve bir yanda bu şekilde radikalin radikali baskılara varılırken bir yandan da kadınlar “dine uygun örtünüyorum” dedikten sonra yabancı bir erkeğin kolunu öpmekte, sarılıp fotoğraf çektirmekte sakınca görmüyor.Çelişkinin sonu yok...Yaşar Alptekin’e gelince... Şarkıcı Cat Stevens’ın Müslüman olduktan ve Yusuf İslâm adını aldıktan sonra giydiği kıyafet ve bıraktığı sakalın tıpatıp aynısını taklit etmeyi parlak bir buluş zannetmiş.Bıraksın din şovu, istismarı yapmayı da normal kıyafetle ibadetini yapsın. İbadetin gösterişi olmaz, yaptığı komedinin ta kendisidir. *** Güzel bir programBayram süresince CNN Türk’te sık sık yayınlanan bir programı zevkle izledim. Adı “İyi ki Varsın” olan programda yılların deneyimli radyocu ve televizyoncusu Deniz Adanalı her zamanki rahat, sıkmayan üslubu, kusursuz Türkçesi , güzel sorularıyla her mesleğin başarılı isimlerini konuk ediyor, kaliteli bir sohbet izletiyordu.Bu kadar çok can sıkıcı konu arasında bir nefes, bir hoşluk ve huzur veren, Türkiye’de iyi şeylerin de olduğunu anlatan sohbetler...Telefonla arayarak ‘Aman ne kadar güzel, devam edecek misiniz’ diye sordum, Adanalı “sadece Bayram için yapıldığını” söyledi...Bence devam etmesi gereken bir program bu, her gün vurdulu kırdılı diziler, şarkılı göbekli zorlama programlar arasında biraz da bu kaliteye gerçekten ihtiyaç var. Kanallar “denemedikçe” anlamıyorlar ama izleyici kaliteyi takdir ettiğini kısa sürede gösteriyor. Hiç değilse reyting endişesi olmayan kanallardan yenilik bekliyoruz. *** (Not: Dün “İmza atacaklar önce masaya otursun” başlıklı yazımda Cengiz Aktar’ın soyadı yanlışlıkla Aktan olarak yazılmış. Düzeltiyorum.)

Devamını Oku

İmza atacaklar önce masaya otursun

13 Aralık 2008

Ermenistan’la Türkiye arasındaki gergin hava “iki ülke cumhurbaşkanlarının birlikte maç izlemesi”yle filân biraz yumuşadı. Belki sınır kapısı açılabilir ihtimali ortaya çıktı. ABD ve Avrupa’da Ermeni soykırım iddiasını kabul ettirmeyi yaşam amacı haline getirmiş olan Ermeni lobilerinin baskısına biraz ara verilir gibi oldu ve... Ve hayret, hemen bizim kendi içimizdeki “lobi” tekrar faaliyete geçti.Bu kez (diasporayla Türk tarihçiler aleyhine yaptığı mektuplaşmalar ortaya çıktığından mı bilinmez) Halil Berktay öncülük yapmıyor faaliyete... Baskın Oran, Ali Bayramoğlu, Cengiz Aktan gibi isimler “Osmanlı döneminde 1915 yılında olan olaylar, tehcir ve ölümler” için bir özür kampanyası başlatıyor internette... Biliyorsunuz haberi çıktı, ben yazdım, başka köşe yazarları da yazdılar.Ama ortada çok enteresan bir durum var bu grup “Türkiye’nin 85 yıldır inkarcı olduğunu, bu büyük felakete duyarsız kalınmasına karşı çıktıklarını” söyleyerek girişiyor işe... Oysa Türkiye hiçbir şeyi inkâr etmedi, tam aksine arşivlerini açtı, dileyen her tarihçiyi belgelerle tartışmak üzere davet etti. Türkiye arşivlerinden çıkan sonuca bu beyler, hanımlar “resmi tez” filân diyorlar ama aynı belgeler olaylar, tehcire katılanlar, geri dönenler, karşılıklı ölümler Alman, İngiliz, Rus arşivlerinde de mevcut.Yapılan ise nedir biz araştırma, belge, tartışma filân anlamayız, çoğumuz tarihçi de değiliz ama özür dileriz... Neden? Yeni bir şey mi keşfettiniz ki yıllarca dilemediğiniz özrü tam şu anda dilemeye karar verdiniz? Önce Türk Tarih Kurumu tarihçileriyle veya (onlara “resmi, devlet” gibi etiketler yapıştırıyorsanız) soykırım olmadığını anlatan 153 bağımsız tarihçiyle masaya oturup tartışmayı teklif ettiniz mi?Hayır, içinizdeki tarihçiler aynen Ermeni tarihçilerin yaptığı gibi, panellerde bile karşı görüşü dinlemeyi, aynı masaya oturmayı reddettiler.Kendine aydın, liberal tanımlarını yakıştıran insanların bu tavrı demokratik anlayışın neresine sığar?Eğer dürüstseniz, size bunları söyleyenleri suçlayıp duracağınıza hemen bir panel düzenleyin, Türk ve Ermeni tarihçileri davet edin, siz de oturun ve belgelerinizi ortaya açın bakalım. Neye dayanarak Türkiye’yi soykırımcı ilân ettirmek için çalışıyorsunuz millet görsün.“Vur kaç” metodu yerine bilim bunu gerektirir değil mi?*****Hiç çalışmadan yaşatacak yardımlar (!)Dün Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Muammer Aydın’ı aradık ve Pazar günü “Her Açıdan”a gelerek veya telefonla katılarak millete ekranda 6 milyon (ışınlanmış) yeni-yepyeni seçmen ile seçmen kütüklerinde ortaya çıkan fahiş yanlışları açıklamasını istedik. Aydın ne gelerek ne telefonda “konuşmayacağı” cevabını verdi.Türkiye’nin her köşesinden muhtarlıklardan, nüfus müdürlüklerinden “kütüklerde karşılaştıkları garip durumlardan dolayı şoka giren” vatandaşların uzun kuyruklar oluşturduğu haberleri gelirken ve YSK seçmen kütüklerini (partilerin taleplerine rağmen) bir süre daha askıda tutmayı reddetmişken, bu kadar ciddi bir durumda susmayı tercih ediyor.Halka açıklama yapma zorunluluğu varken susması bir tercih olabilir mi, bunu iyi düşünmek gerekir. Muammer Aydın ve YSK susuyor, iktidar partisi AKP susuyor ve Türkiye hiç de güvenli olmayan bir seçime sürükleniyor. Bu hafta Her Açıdan’da bu konuyu, CHP ve MHP’nin son tartışmalarını, toplumu kıvrandıran ekonomik kriz ve işsizlik sorunları ile “bir aileyi hiç çalışmadan yaşatabilecek” yeni sosyal yardım sistemini, unutturulan yolsuzluk ve şiddet olaylarını konuşacağız. “Türk halkı şiddet, yolsuzluk ve her türlü yanlışa duyarsız hale mi geldi” sorusuna cevap arayacağız.CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer ve Ekonomi Yazarı Yiğit Bulut’un katılacağı program 14 Aralık Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da. Bu kadar tatil yeter size, hepinizi (ülkesine sahip çıkmak isteyenleri) bu önemli tartışmayı izlemeye ve sorularını sormaya davet ediyorum.

Devamını Oku

Yunanistan’a bakıp utanmak da yok mu?

12 Aralık 2008

Burnumuzun dibindeki Yunanistan’da da yönetim Türkiye’yi andırıyor aslında. İktidar “hanedan” gibi yıllardır Karamanlis ve Papandreu aileleri tarafından yönetiliyor.Gücü eline geçiren “son nefesine kadar vermemekte” direniyor. Biz de bu direnişleri çok gördük, halâ da görüyoruz. “Seçmen kütükleriyle oynamak” tan, bir seçimde buharlaşıp diğerinde ortaya çıkıveren milyonlarca “şüpheli seçmen” e, bilgisayarla oy toplama hilelerinden “parmak boyası”nı kaldırıvermelere, oy almak için tüm kaynakları “kuzuyu kurda emanet etmek” gibi ele geçirip milleti “sadaka” yla susturmaya ve oyunu kapmaya kadar ne ararsanız var. Hiçbir ülkede eşi benzeri görülmemiş ne rezalet ararsanız var demek daha doğru... Yunanistan’da da polis teşkilâtının yönetimi tamamen siyasi imiş ve iktidar güdümünde imiş bizde de öyle. Bizde üstelik eylem ve işlemleriyle bir iktidarın yerinde kalmasını veya gitmesini sağlayacak Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bile iktidarın emrinde. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) derseniz, onun ne yaptığı belli değil. Ama bakın Yunanistan’da halk uyumadığını, sabrının bir sınırı olduğunu, haksızlığa susmayacağını gösteriyor. 15 yaşında bir gencin polis tarafından öldürülmesi üzerine başlayan olaylar günlerdir durmak bilmedi, halk sokaklara döküldü, 2,5 milyon kişi greve gitti.Demek ki neymiş, millet iktidar-muhalefet demeden insani bir olayda ortak tepki gösterebilir, medya da halkın yanında yer alabilirmiş. İktidar partisi polisi, kurumları emrine alsa da milleti sonsuza kadar susturamazmış.Türkiye’de ise bunun benzeri kaç olay yaşandı ama yine iktidara bağımlı hale getirilmiş, hatta bazı cemaatlerin emrinde olduğu söylenen polis kimseye hesap vermeye yanaşmıyor. “Uyarısına karşılık durmayan aracı ateş ederek durdurmaya” kalkıyor, direksiyondaki genci öldürüyor. Sonra “yere düşen silah ateş aldı, biz ateş etmedik” yalanı uyduruluyor, herkes susuyor.ÖRTÜVER GİTSİN!Parkta oturan genç tekme tokat öldürülüyor, işkenceler yapılıyor, bazı olayların fotoğrafları bile yayımlanmasına rağmen polis inkâr ediyor veya birbiri için yalancı tanıklık yapıyor ve cezasız kurtuluyor.1 Mayıs’taki büyük olaylar bile “orantılı güç” yalanıyla örtülüyor. Sivil polisler korku saçıyor, önce kimlik gösterip sonra insanlara saldıranlar varken, halka “kimlik sorun” deniyor. Ve polis müdürlerinin her önemli olaydan sonra yaptığı anlamsız açıklamalar, bunca rezalet arasında topluma yeterli geliyor. En büyük suçlara “duruşmada iyi hali görüldü” veya “tahrik vardı” gibi abuk subuk nedenlerle kılıf uydurulup suçlular kurtarılıyor. Hakimlerin de ne yaptığı belli değil.Bakın Meclis’e “4 bin imzalı Üzmez dilekçeleri” gelmesine, toplum tepkisini en ciddi şekilde ortaya koymasına rağmen Hüseyin Üzmez’in çocuk tecavüzü olayı bile örtülmedi mi?Adam tehlikeli bir suçlu, kendisine özel af çıkarıldı ve serbest dolaşıyor. Adli Tıp’ın hatalı olduğu ortaya çıkan kararı ne oldu, dava ne oldu hâlâ bilmiyoruz.Almanya’daki Deniz Feneri davasının Türkiye’deki bağlantıları ve asıl suçlular açıklandı ama iktidar himayesindeki suçlular zaman kazanmakla kalmadılar, hâlâ hepsi yerinde oturuyor.Seçim hileleri, hatalı seçmen kütükleri, ölüler ve bebeklerin seçmen yazılması, 6 milyon “ışınlanmış” seçmen de iktidarı ilgilendirmiyor. Onlar yalnızca seçimde oyları kapmak için “sadaka” çareleri aramanın peşindeler.Yunanistan’daki gibi sokağa dökülmek tabii ki doğru değil. Ama hiç değilse medyasıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla haksızlıkların, yolsuzlukların cezasız kalmaması, suçluların korunmasına izin verilmemesi için sesimizi yükseltmek gerekmez mi?Bütün bu olaylara film seyreder gibi bakıp geçmeyi kendinize yakıştırabiliyor musunuz?*****Milli Eğitim Bakanı ‘yargı’nın üstünde mi? AKP asli görevi “Anayasa’yı Yasama’ya karşı korumak” olan yani Meclis’te gücü eline geçiren iktidarların Anayasa’nın “değiştirilemez” denilen hükümlerine el uzatmasını ve yanlış uygulamaları önlemek için kurulmuş olan Anayasa Mahkemesi’ni bu görevi yerine getirdiğinde bile “sınırları aştın” diye suçluyor olmasa susacağım.Ama bunu her fırsatta yapıyorlar. Anayasa Mahkemesi onların lehine bir karar verdiğinde alkışlıyorlar, hoşlarına gitmeyen bir karar çıktığında hemen koro halinde “yetkilerini aştığını” söylüyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı ise Erzurum Milli Eğitim Müdürlüğü görevinden aldığı Fevzi Budak’ı “açtığı 13 davayı da kazanmasına rağmen” göreve iade etmemekte direniyor.Bakan Hüseyin Çelik “yargı kararlarını uygulamadığı için” 5 bin YTL tazminata mahkum edilmesine rağmen Bakanlığın halâ Budak’ı başka görevlere tayin etmesi doğrusu bugüne kadar görülmemiş şekilde yargıyı hiçe sayma örneğinden başka bir şey değil. Evet bu hükümet döneminde benzer olayların sık sık yaşandığı duyuldu ama Bakan’ın mahkum edilmesine rağmen inat ettiği hiç duyulmadı.Hüseyin Çelik “yargı üstü” bir şahsiyet midir açıklasa da Türkiye öğrense...Eli değmişken Erzurum Milli Eğitim Müdürlüğü’nde neden hakkı olanın değil de mutlaka kendi istediği birinin oturması gerekiyor, onu da açıklasa... Erzurum’da “özel bir hal” mevcut da biz mi bilmiyoruz?

Devamını Oku